Bu seçenek ile ana sayfada kaldırmış olduğunuz nesneler geri gelir. Özetle; sayfa ilk durumuna döner.

Hadi sıfırla da görelim!

Teknoloji, Sınıf Konumları ve Mühendisler

Teknoloji; “sosyolojide oldukça esnek biçimde, ya makineleri, donanımı ve bunların beraberinde getirdikleri üretim tekniklerini, ya da işin teknik bakımdan düzenlenmesi ve mekanizasyonun dayattığı bir toplumsal ilişki tipini anlatmak amacıyla kullanılan bir terimdir. (Marshall, 1999: 722-723)” Tanımından da anlaşılacağı üzere toplumsal ilişkiler ağından soyutlanamayacak bir kavramdır. Dolayısıyla teknolojiyi mülkiyet ilişkileri, üretim biçimleri ve bunların üstüne oturan sınıfsal konumlar ve sınıfsal ilişkiler bağlamında değerlendirmek doğru bir tutum olacaktır.

Teknoloji üretim araçlarının gelişmesine koşut olarak sınıfsal oluşumları da güçlendiren, üretim araçlarına sahip egemen sınıfların konumlarını sağlamlaştırmakla beraber; var olan egemen sınıfların iktidarının devrilmesine yol açan bir işlev de göstermiştir. Diyalektiğin gösterdiği ikili doğa her şeyde olduğu gibi teknolojide de vardır. Teknolojiyi incelerken onun bu ikili doğasına bakmak ve teknolojiyi sadece tahakküm ilişkilerini derinleştiren bir durum olarak değil aynı zamanda bu tahakküm ilişkilerini çözecek potansiyeli taşıyan bir olgu olarak ele almak gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Teknolojinin dünya ölçeğinde gelişmesi emeğe duyulan gereksinimin azalmasına, emeğin değerinin düşmesine yol açmakla birlikte aynı teknolojik gelişmeler, özellikle iletişim ve bilişim alanındakiler, dünya ölçeğindeki sömürü ilişkilerini ağırlaştırmakta ve bu süreç karşısında da örgütlenme biçimlerini geliştirmeyi sağlamakta ve kolaylaştırmaktadır.

Bu çalışma kapsamında teknolojinin ikili doğasına vurgu yapılarak sınıfsal konumları ve sınıf ilişkilerini nasıl biçimlendirdiği özelde mühendis kavramı ele alınarak çözümlenmeye çalışılacaktır. Mühendis kavramı irdelenip, mühendislerin sınıf konumlarına nasıl bakılması gerektiği üzerinde yoğunlukla durulacaktır.

1. Teknoloji, İnsan ve Doğa
İnsanla doğa arasındaki ilişki sürekli gerilim içinde olmuştur. İnsan, doğanın kendisini sınırlaması ve egemenlik altına alması karşısında, kendini doğanın bu baskısından kurtaracak ve doğayı kendi ihtiyacı doğrultusunda dönüştürecek araçları yaratmıştır. Teknolojinin tarihi de aslında bu serüvenle başlar. Teknik gelişmeler sayesinde insan doğa karşısındaki çaresiz konumundan yani bir anlamda nesne konumundan özne konumuna yükselmiştir. Teknik bilginin artışıyla bir yandan özne konumuna yükselen insan, diğer yandan kendisini nesneleştiren süreçlerin içine de girmeye başlamıştır. Bu sefer nesneleştiren doğa değil; insan ilişkileri içinden doğan eşitsizlikçi toplum yapısıdır.

Toplumsal eşitsizliklerin ortaya çıkması artık ürünün elde edilmesiyle mümkün olmuştur. Teknik bilginin artışına koşut olarak artık ürün ortaya çıkmaya başlamış ve insanın kendisini doğanın rastlantısallıklarından sıyırabilmesinin yolu açılmıştır. Teknik bilginin, üretim araçlarının gelişimine paralel olarak işbölümü de gelişmeye başlamış, sınıflı toplumun ilk nüveleri kendini göstermiştir. Bu noktadan bakıldığında şunu görürüz: “ İşbölümünün gelişmesinin çeşitli aşamaları, bir o kadar farklı mülkiyet biçimlerini temsil eder; bir başka deyişle, işbölümünün her yeni aşaması, çalışmanın konusu, aletleri ve ürünleri bakımından bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri belirler (Marx, 1999: 40-41).” Dolayısıyla teknoloji, sadece teknik bilginin gelişiminin tarihi değil; aynı zamanda insanlık tarihinin, sınıfsal mücadelelerin karşılıklı gelişiminin tarihidir. “Burjuva iktisadının teknolojiye yaklaşımında genellikle yapılan varsayım (ise), teknolojinin kendine özgü bir mantık içinde, doğrusal bir gelişim gösterdiği ve bu gelişimin tamamen tarafsız olduğu yönündedir. Yani ‘Bilim Bulur, Sanayi Uygular, İnsanlar Uyar’(Ansal, 1985: 152).” Teknolojinin bu şekilde her türlü toplumsal, ekonomik ve siyasal süreçlerden ayrı tanımlanması, onun tarihsel doğasının kavranılmasını engeller, üzerine sis perdesinin çökmesiyle gizemli, mistik bir şey haline gelir. Teknolojinin toplumsal ilişkiler bağlamı üstüne oturtulmasındaki ısrar da sadece teorik bir konumlanıştan değil aynı zamanda belirtilen durumun ortaya çıkardığı zorunluluktan da kaynaklanır.

Teknoloji ve işbölümü karşılıklı gelişim göstermiştir. Teknolojinin ve işbölümünün bu karşılıklı gelişimi aynı zamanda insanın tarihsel süreç içindeki bir durumunun, yabancılaşmanın da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. “Kendi beyinlerinin ürünleri, onları yaratan beynin üstüne çıkmıştır. Yaratıcılar, kendi yarattıkları şeyler önünde secdeye varmışlardır (Marx, 1999: 31).”

Yabacılaşma olgusu tarihsel süreç içerisinde üreticinin ürünü üzerindeki denetimini artan oranda kaybetmesine yol açmıştır. “Üreticiler, ürünlerini doğrudan doğruya kendileri tüketmeyip de, bunu değişim yoluyla elden çıkardıkları andan itibaren, ürünlerinin denetimini yitirdiler. Artık, ürünlerinin başına ne geldiğini bilmiyorlardı ve ürünün, bir gün, üreticiye karşı, onu sömürmek ve ezmek için kullanılması olanaklı bir duruma geldi (Engels, 1998: 132-133).” Özne konumundaki insan, tarih boyunca sınıf egemenliğinin ve işbölümünün türlü biçimleriyle nesneleşti, “zorunluluk alanı” içinde yer almaya başladı. İşbölümü arttıkça buna koşut olarak yabancılaşma da arttı. İşbölümü bir yandan aile içindeki bireylerin rollerinin belirlenimiyle diğer yandan da bireylerin ürettiği aletlerin kullanımının özelleşmesi sonucunda ortaya çıkan ayrımla gelişti. Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan üretim biçimleri, kendilerinin gerek duyduğu iş bölümlerini yarattı.

Çalışmamıza konu olan mühendis kavramı da, gelişen işbölümüyle ortaya çıkan kafa ve kol emeğinin ayrılması süreci içerisinde yer almaktadır. Kafa ve kol emeğinin ayrılması bir anlamda tasarım ve zihinsel emekle maddi emeğin birbirinden ayrılmasına, işlevsel ve mekansal olarak birbirlerinden farklı olarak örgütlenmesine yol açtı. Mühendis kavramı tam da bu ayrışma sürecinin bir uzantısı olarak doğdu. İnsanın üretim yaparken kullandığı tasarlama yeteneğinin ondan kopmasıyla, tasarlamayı ve üretimi elinde bulunduran insan üretim süreci içerisinde tasarlama yapmadan salt kendine sunulan direktifler doğrultusunda üretim yapan, üretimin bilgisine tam olarak sahip olmayan, standartlaştırılmış işlevleri yerine getiren, makinenin bir uzantısı biçiminde işlev gören bir üreticiye dönüştü. Tasarlama işi bir meslek haline geldi. Bu işi üstlenenler de bu iş karşılığında ücret alan, tasarımı emek gücü olarak piyasaya sunan birer işçi kitlesine dönüştüler. Dolayısıyla mühendis kavramını incelerken bu olguyu yapılacak analizin temeline koymak, bu olguyu tetikleyen süreçleri deşifre etmek ve mühendisin sınıf konumunu belirlerken bu verilerden yararlanmak gerekmektedir.

2. Mühendisler ve Mühendislerin Sınıf Konumları
Mühendisi doğuran temel etmen sermayenin kar maksimizasyonu talebidir. Sermaye kar maksimizasyonunu sağlamak amacıyla emeğin bilgi ve becerilerine olan bağımlılığını azaltmak, işçinin üretim hızı, becerisi, bilgisi ve işi yapış biçimi üzerinde tam olarak denetim kurmak zorundadır. Çünkü emeğin üretim süreciyle ilgili bilgi ve becerisi hem üretim maliyetleri üzerinde hem de sermayenin üretimin tamamen sermaye denetimi altına sokulması talepleri karşısında ciddi bir baskı unsurudur. Sermaye, emeğin bilgi ve becerilerine olan bağımlılığını azaltamaz, işçinin üretim hızı, becerisi, bilgisi ve işi yapış biçimi üzerinde tam olarak denetim kuramazsa üretim sürecinde işçilere, sermayenin kar maksimizasyonu talebini sıkıntıya sokacak direniş ve kontrol alanı bırakacaktır. Sermayenin bu sorununun çözümü üretimin uygulama ve tasarlama işlevlerinin birbirinden ayrılarak, uygulamayı gerçekleştiren emeği baskı ve egemenlik altına alınması yoluyla çözülmeye çalışılmıştır. Bunun sonucunda uygulamayı yapan emek daha da değersizleşecek ve yabancılaşma daha da hızlanacaktır. Dolayısıyla üretim maliyetlerinde bir düşüş, üretim faaliyeti üzerinde ise daha sıkı bir denetim söz konusu olacaktır.

Emeğin tasarlama ve uygulama işlevlerinin (kafa ve kol emeğinin) birbirinden ayrılması beraberinde ücretli emek içinde yeni bir işbölümü yaratmıştır. Tasarlama görevi bu süreçte mühendise devredilmiştir.

Emeğin tasarlama ve uygulama işlevlerinin birbirinden ayrılarak emeğin bilgi ve becerilerine duyulan ihtiyacın azaltılması sürecinin ilk kez sistematik olarak Frederick Windslow Taylor tarafından “Bilimsel Yönetim” ilkeleri adı altında dile getirildiğini görmekteyiz. “Kapitalist üretimdeki kar maksimizasyonu mücadelesi, emek sürecinin de tam kontrolünü, yani işçinin işi yapış yöntemleri, hızı, becerilerini ve bilgisini kullanma biçimi üzerinde tam bir denetimi gerektirmektedir. Taylorist ilkelere göre, üretim süreci çok küçük parçalara ayrılarak standartlaştırılmış, emek süreci daha önce tüm üretim bilgisine sahip olan zanaatkar bazlı vasıflı işçinin bilgi ve becerisinden de kopartılmıştır. Buna bağlı olarak, Taylorist yöntemlerle işin tasarımı, planlanması, düzenlenmesi ve denetimi de tamamen üretici işçiden kopartılmış, kafa ve kol emeği birbirinden ayrıştırılmış, üretim bilgisi yönetimin elinde tekelleşerek ayrı bir merkezde toparlanmıştır (Ansal, 2000: 37).” İş bununla bitmemektedir, hali hazırda tasarlama işlevini tam anlamıyla üstlenecek iş gücü henüz ortalarda olmaması mühendis okullarının açılmasının gerekçesidir. Mühendis okulu öğrencilere üretim süreci ve bu sürecin örgütlenmesiyle ilgili gerekli formasyonu vermek için yapılandırılmıştır. Gerekli formasyonun yanında, fabrika sisteminde işin örgütlenmesi sürecinde ortaya çıkan ilişkilerde mühendisin bulunduğu konuma uygun bir kimlik de edindirilmektedir. Sonuçta mühendis üretim süreci içinde üretimle ilgili sahip olduğu bilgi ve beceriyi kar maksimizasyonunu sağlayacak biçimde kullanmalıdır ve bu bakımdan işverene sorumludur. Ama aynı zamanda ücretli emek konumunda bulunduğu için de nesnel koşulları bakımından işçi sınıfıyla bir ortaklık taşımaktadır. Mühendisin üstlendiği rolle nesnel koşulları arasındaki çatışma, mühendisin ideolojik konumlanışında hep gerilim yaratmıştır. Bu gerilim nedeniyle mühendisin ideolojik tutumu hep bulanık olmuş, ideolojik tutumlarında yalpalanmalar meydana gelmiştir. Taylorist üretim tekniğinin mühendise “yönetici” rol atfetmesi de ideolojik bulanıklığın artmasında önemli bir etken haline gelmiştir.

Taylorizm’i izleyen Fordist üretim teknikleri ise, Taylorizm’den bir kopuş değil aksine bu ilkelerin kitle üretimi bağlamında yeniden düzenlenmesidir. Taylorizmdeki kafa ve kol emeği ayrımı Fordizm’de daha da derinleştirilmekte, eklenen montaj hattıyla işçiden daha da standartlaştırılmış ve süreklileştirilmiş işler yapması istenerek emek daha da vasıfsızlaştırılmaktadır. Fordist kitle üretiminin temel öğeleri ayrıntılı işbölümü, seri hareket ve sürekliliktir (Ansal, 1985: 160).

1903 yılında kurulan ilk Ford fabrikasında, Henry Ford’un kendisiyle beraber 8 kişi çalışmaktaydı. Otomobil üretimi için gerekli olan parçalar dışarıdan alınıyor ve parçalar standart olmadıkları için işlenerek gerekli bilgi ve beceriye sahip çalışanlar tarafından birleştiriliyordu. Ford daha sonra gerekli parçaları kendi fabrikasında üretmeye başladı. Fabrikada işin artması ve nitelikli emek gücünün azlığı fabrika içinde daha derin bir işbölümünün yaratılması gereksinimini doğurdu. “İlk işbölümü, parçaları taşıyanlarla işleyip monte edenler arasında oldu. Bir sonraki adım, işbölümünü daha küçük parçalara bölmek yolunda atılmış, vasıflı işçilerin tüm montajı gerçekleştirmeleri yerine montajın belirli bir bölümünü yapmaları, böylece de çok daha seri hareket ederek, daha çok üretim yapmaları sağlanmıştır…Bundan sonra Ford yöneticilerinin üzerinde durduğu konu üretimin akış hızını arttırmak olmuş, bu amaçla fabrika üzerinde çeşitli düzenlemelere gidilmiştir (Ansal, 1985: 160-161).” Fordist üretime karakterini veren montaj hattı da bu süreç sonunda oluşmuştur. Fordizmin bu gelişme seyri süresince Harvey’e göre “Ford, emek süreci alanında da eski teknolojilerin ve daha önceden varolan ayrıntıda işbölümünün rasyonalizasyonundan öte bir şey yapmıyor, yalnızca, işin yerinden kıpırdamayan işçiye akıtılması yoluyla üretkenlikte muazzam artışlar elde ediyordu… Ford’a özgü olan (ve Fordizmi son tahlilde Taylorizmden ayıran) şey vizyonuydu: kitle üretiminin kitle tüketimi, emek gücünün yeniden üretiminde yeni bir sistem, emeğin denetiminde ve yönetiminde yeni bir politika, yeni bir estetik ve psikoloji, kısacası, rasyonelleştirilmiş, modernist, popülist yeni tür bir demokratik toplum demek olduğunu açıkça görmesiydi (Harvey, 2003: 147-148).”

Fordizmin, krizi 1960’lı yılların ortalarına denk geldi. “Daha genel olarak, 1965’ten 1973’e kadar olan dönemde Fordizmin ve Keynesçiliğin kapitalizmin çelişkilerini denetim altında tutmalarının olanaksızlığı gittikçe daha belirgin hale gelecekti. Yüzeysel olarak bakıldığında, bu güçlükleri tek bir sözcük iyi özetliyordu: katılık. Kitle üretimi sistemlerine yapılan uzun vadeli ve geniş ölçekli sabit sermaye yatırımlarının, tasarımda esnekliği büyük ölçüde engelleyen ve değişmez tüketici piyasalarında istikrarlı büyüme varsayımına dayanan katılığından kaynaklanan sorunlar vardı… Ve bu katılıkları aşma yolundaki her girişim, işçi sınıfının derinlere kök salmış ve kımıldatılamaz gibi görünen gücüne çarpıyordu (Harvey, 2003: 165).”

Fordizmin katılığına karşılık, bu katılığı çözecek “esnekleşme” süreci toplumsal ve ekonomik alanı sarmaya başladı. Esnekleşme, kendini esnek üretim, esnek tüketim, esnek işgücü süreçleri, esnek istihdam olarak gösterdi. Kitle üretimi ve tüketiminin yerini esnek üretim ve esnek tüketim aldı. Esnek üretim, merkez ülkelerde “sanayisizleşmeye” yol açtı. Üretim işgücünün daha ucuz olduğu çevre ülkelere kaydı. Büyük şirketler hızla fabrikalarını maliyetli olduğu gerekçesiyle tasfiye etmeye başladılar. Reklam ve araştırma-geliştirme giderlerine bütçelerinde artan oranda yer vermeye başladılar. “Terk ettikleri fabrikaları”nın yerini taşeron üretimle doldurmaya başladılar (Naomi Klein bu süreci No Logo adlı kitabında “markalaşma” olarak adlandırmaktadır.). Mühendisler açısından ise bu sürece baktığımızda; fabrikada, üretim süreci içerisinde mühendis ve işçi arasındaki gerilimin çevre ülkelere taşındığını, çevre ülkedeki mühendislerin konumlarının kötüleştiğini görürüz. Merkezde ise durum biraz daha farklıdır. Bilgi ve teknolojik yeniliklerin üretiminin merkez ülkelerde örgütlenmesi sonucu mühendislerin bir kısmı tekno-kentlerde, AR-GE merkezlerinde istihdam edildi. Bu durum ilk bakışta buralarda istihdam edilen mühendisler açısından olumlu bir durum gibi görünüyordu. Ama ilerleyen süreçte taşeronlaşma bu alana da girdi. Bazı sektörlerde tasarım/AR-GE işleri eğitilmiş ucuz emek bölgelerine önemli ölçüde kaydırılmaya başlandı (Whittington’dan aktaran Ansal, 2000: 44). Bu da hem çevre ülkelerde hem de merkez ülkelerde mühendislerin proleterleşme süreçlerini hızlandırdı.

Mühendislerin sınıf konumları hep tartışmalı olmuştur. Mühendislerin çeşitli ölçeklerdeki özel üretim organizasyonları ve kamu sektörü gibi farklı yerlerde çalışmaları, onların sınıf konumlarının belirlenmesindeki kafa karışıklığının en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Ama asıl olarak mühendislerin sınıf konumlarının doğru çözümlenememesinin temel nedeni, doğru teorik konumlanışların gerçekleştirilememesi ve buna bağlı olarak mühendislerin nesnel konumlarının doğru çözümlenememesidir. Bu nedenle de mühendislerin sınıf konumları belirlenirken ağırlık nesnel konumlarından çok öznel konumlarına verilmiş, ait oldukları sınıflar bu perspektiften belirlenmiştir. Dolayısıyla sınıfsal konumlar ve bu konumlardaki değişimde belirleyici etmen mühendislerin ideolojileri olmuştur. Bu tarz çözümlemeler bir şeyi gözden kaçırmaktadırlar. O da sınıfların nesnel koşullarıyla öznel koşullarının her zaman birbirinin üstüne oturmadığı gerçeğine vurgu yapan, Marx’ın ortaya koyduğu “kendinde sınıf” ve “kendi için sınıf” kavramlarıdır. Bu kavramlar nesnel sınıfsal koşulların belirlenimiyle öznel üst yapısal kimlik arasında her zaman bir uyuşma olmadığına hatta aralarında çatışmalar olduğuna vurgu yapar. Dolayısıyla kendi nesnel koşulları bakımından ücretli emek statüsünde olan bir kişi kendini işçi sınıfının bir üyesi olarak görmeyebilir. Bu çelişki de ancak nesnel sınıf koşullarının farkına varılarak “kendi için sınıf” bilincine ulaşılmasıyla mümkün olur.

“Geniş bir meslek yelpazesi oluşturan teknik emekgücü, küçük bir elit (üst düzey yönetici konumlarda olanlar) dışında, işçi sınıfının bir parçası niteliğindedir. Bunlar içinde korporat sermaye ile belirsiz koşullar ve ilişkiler içinde bulunan, dolayısıyla gerek iş sürecinde, gerek toplumsal yaşamlarında sınıfsal kimliklerine yabancı değerler ve tutumlar içinde bulunanlar bile ayrı ve farklı bir sınıf oluşturmazlar. Çünkü, söz konusu tutumlar, onların sınıfsal konumundan değil, bu konuma ilişkin algılamalardan (‘yanlış bilinç’) kaynaklanır; bu yüzden yabancılaşma denilen farklı bir sorunsalla ilgilidir (Öngen, 2000: 73).” Dolayısıyla da mühendisler ideolojileri ve konumlarına ilişkin algılamaları her ne olursa olsun, bir işçi gibi emekgücünü işverenin emrine sunmakta, üretim sürecine katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle de mühendislerin büyük çoğunluğunu işçi sınıfı içinde kabul etmek doğru bir tutum olacaktır. Mühendisin kendi nesnel gerçekliğini kavraması da onun ait olduğu sınıfla bütünleşmesini sağlayacaktır.

Mühendis kendi sınıfsal gerçekliğini kavradığında, üretim süreci içerisindeki etkinliğinde, fabrikadaki işçilerle arasındaki gerilimi çözecek anahtarı da elde etmiş olacaktır. Konumu gereği üretim sürecinde “yönetici” pozisyonunda olan mühendis, kendi sınıfsal konumunu kavradığında işçilerle gerilim içinde bir ilişkiye girmek yerine, onlarla kollektivite kurarak, sermayeye karşı mücadele stratejilerinin bir bileşeni olarak tarih sahnesinde yer alacaktır.

Bütün hakları Nevzat Samet BAYKAL’a aittir.

Kaynakça:
Ansal, H. (1985) Teknolojinin Taraflılığı ve Üretim İlişkileri, 11.Tez, 1
Ansal, H. (2000) Dünyada Teknolojik Değişim ve Mühendisler, Toplum ve Bilim, 85
Engels, F. (1998) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer, Sol: Ankara
Harvey, D. (2003) Postmodernliğin Durumu, çev. Sungur Savran, Metis: İstanbul
Marks, K ve Engels, F. Alman İdeolojisi (Feuerbach), çev.Sevim Belli, Sol: Ankara
Marshall, G. (1999) Sosyoloji Sözlüğü, çev. Osman Akınhay ve Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat: Ankara
Öngen, T. (2000) Teknik Emekgücünün Sınıfsal Profili, Toplum ve Bilim, 85

1

  1. swordlion says:

    arkdaslar teknolojik iş bölümü neden avrupada cıktı die mbi odev verdi hoca. cvp please. e posta yollarsanız sevinirm:D

Yorum yaz!