Etiket arşivi: tıbbi jeoloji

Çin’in Arsenikli Yeraltısuları

Çin’de yapılan bir araştırma, neredeyse 20 milyon kişinin arsenikli su içtiğini gösteriyor. Science dergisinde yayınlanan araştırmada biliminsanları, ülkenin jeolojik yapısına bakarak en tehlikeli olabilecek yerleri belirledi.

Arsenik doğal olarak yerkabuğunda bulunur. Ama yeraltısuyuna karışması, bu suya uzun süre maruz kalanlarda büyük sağlık sorunlarına yol açabilir. Bunlar cilt (deri) hastalıkları ile cilt, akciğer, mesane (idrar kesesi) ve böbrek kanseridir.

Şimdiye kadar, büyük ülkelerde arsenik zehirlenmesinin boyutlarını tahmin etmek kolay değildi. Çin’de, 10 milyondan fazla içme suyu kuyusunun bulunduğu düşünülüyor. Her bir kuyuda zehirli bileşiklerin olup olmadığına saptamak için izlenmesi gereklidir. Bu süreç onlarca yıl alabilir. Araştırmacılar, bu yöntem yerine yüzünü jeolojik haritalara çevirmiş.

Çin’in muhtemelen arsenikle kirlenmiş yeraltısularının dağılımını gösteren harita [yoğunluk 10 µg/L (ya da ppm) üzerinde]. Toplam riskli alan yaklaşık 580.000 kilometre. Harita: Rodriguez-Lado vd., Eawag, 2013
Çin’in muhtemelen arsenikle kirlenmiş yeraltısularının dağılımını gösteren harita [yoğunluk 10 µg/L (ya da ppm) üzerinde]. Toplam riskli alan yaklaşık 580.000 kilometre. Harita: Rodriguez-Lado vd., Eawag, 2013
Çin’in potansiyel nüfus yoğunluğu ile aşırı seviyede arsenikli suyun dağılımını gösteren harita. Özellikle yeraltısularına bağımlı kurak bölgeler (içme suyu kaynağı ve fazla yoğun nüfusa sahip yüksek riskli alanlar) endişeleri artırıyor. Harita: Rodriguez-Lado vd., Eawag, 2013
Çin’in potansiyel nüfus yoğunluğu ile aşırı seviyede arsenikli suyun dağılımını gösteren harita. Özellikle yeraltısularına bağımlı kurak bölgeler (içme suyu kaynağı ve fazla yoğun nüfusa sahip yüksek riskli alanlar) endişeleri artırıyor. Harita: Rodriguez-Lado vd., Eawag, 2013

Annette Johnson (İsviçre Federal Su Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü, EAWAG): “Son yıllarda, kullanabileceğimiz elektronik haritalarda ve coğrafi verilerde büyük artış oldu. Elimizde iklim verileri, toprak kullanımı ve nehre uzaklık ya da rakım gibi bilgiler var.” diyor. Bu bilgilerden yola çıkıp, ülkedeki taşların türlerine ve belirlenmiş yaşlarına bakan araştırmacılar, zehirli elementlerin en yoğun olduğu yerleri kesin olarak belirledi. Sonuçlara göre, 19,6 milyon Çinlinin tehlikeli düzeyde içme suyuna maruz kalmış olabileceği düşünülüyor. Ayrıca daha önce tahmin edilmeyen yaşama alanlarının risk içerdiği düşünülüyor.

Johnson: “Nehir havzaları boyunca sulama ve tarım yapılan yerler var. Bunlara geçmişte de bilinen İç Moğolistan’daki Huhhot havzası da dâhil. Fakat Orta Siçuan Bölgesi ve doğu kıyı şeridi gibi yeni yerler de keşfettik.” diyor. Araştırmacılar, bulguların Çinli yetkililere kuyu izleme programlarında yardımcı olabileceğini söylüyor.

Johnson: “Önemli olan, o bölgelere gidip, en tehlikeli yerlerin gözlenmesi. Büyük ihtimalle, zehirli su içeren kuyu sayısı daha fazla çıkacaktır. Diğer bölgelerde de arsenik izlenmeli ama o bölgelere öncelik verilmeyebilir.” diye açıklıyor. Ayrıca “Kirli kuyular, ya ıslah edilebilir (temizlenebilir) ya da kullanımını yasaklanabilir.” diye ekliyor.

Araştırmacılar, bu yeni tahmin yönteminin dünyanın başka yerlerinde de kullanılabileceğine inanıyor. Orta Avrupa, Güney Afrika, Asya’nın bir bölümü ve ABD’nin bazı yerlerindeki yeraltısularında arsenik kirliliği var. Bu yerlerden biri de Bangladeş. Dünya Sağlık Örgütü, Bangladeş’teki arsenik zehirlenmesini “acil halk sağlık durumu” olarak tanımlıyor. Bangladeş’te 35-77 milyon arasındaki kişinin kirli su kullanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor.

Ayrıntılar
BBC, Çin’de 20 milyon kişiye arsenikli su tehdidi, 24 Ağustos 2013
BBC, China’s arsenic contamination risk is assessed, 24 Ağustos 2013
EAWAGNew Risk Model Sheds Light on Arsenic Risk in China’s Groundwater, 24 Ağustos 2013
Science, Groundwater Arsenic Contamination Throughout China, 24 Ağustos 2013

Kanada’da “Asbest” Adlı Bir Kasaba Var

Asbest (amyant), bir zamanlar mucize maden olarak görülürdü. Sıcağa ve ateşe dayanıklı olduğu için giyim eşyasında ve yapı malzemelerinde kullanılırdı.

Ama tabii bütün bunlar asbestin insan sağlığı üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin ortaya çıkmasından önceydi.

Asbestin kanser ve akciğer hastalığına yol açtığının anlaşılması üzerine, dünyanın birçok yerinde kullanımı yasaklandı.

“Eskiden Asbestos kasabasına yılın 12 ayı kar yağardı” diyorlar.

Yöre halkı, hala çocukların yakındaki asbest işletmelerinden dağılan ince beyaz toz altında oynadığını hatırlıyor.

“Asbest karı”, çoktan kaybolmuş.

İşletme, 1960’larda toz kontrol önlemlerini yürürlüğe sokmuş.

Ancak asbest endüstrisi, Endonezya ve Pakistan gibi ülkelere ihracat yapıldığı için eleştiri altında.

Burada, Asbestos kasabasında, Endonezya ve Pakistan gibi ülkeler o kadar uzakta görünüyorlar ki, hani başka bir gezegende bile oldukları düşünülebilir.

Ama buranın yerlisinin Mezotelyoma ve Asbestosis gibi, asbestle ilişkili hastalıklardan haberdar olmaları gerekir.

Bu konuda neler düşündüklerini öğrenmek istiyorum.


Daha büyük görüntüle!..

Asbestos kasabasında hayat, Jeffrey Madeni çevresinde dönüyor.

Burası, çevresindeki kasaba kadar büyük görünen canavar gibi bir maden.

Hastalıklar
Burada beyaz asbest diye de bilinen krizotil çıkarılıyor.

Şu sıralarda madende üretim can çekişiyor.

Ama madenin sahibi Bernard Coulombe, madencilerin daha 50 yıl süreyle derinlerdeki krizotili çıkarabilmelerine olanak sağlayacak yatırım olanaklarını araştırıyor büyük bir telaş içinde.

Coulombe, krizotilin kanserojen olduğunu kabul ediyor ama düşük oranda kullanılır ve reçine, çimento ya da katranla karıştırılırsa emniyetli olduğunu savunuyor.

Bernard Coulombe, krizotilin yalnızca güvenli olduklarını kanıtlamış şirketlere satıldığını da söylüyor.

Asbestle ilişkili hastalıkları soruyorum.

Yılda ortalama 8 madenci akciğer kanseri yüzünden şirketten tazminat istiyormuş.

Ama Coulombe, bu insanların hastalıklarının gerçekten asbestle ilişkili olduğundan kuşkulu.

“Herşeyden önce, bu insanlar, sigara tiryakisi” diyor.

Hemşirenin tepkisi
Asbestos kasabasında, hastalık sözcüğü, aslında gayet iyi bilinen ama dışa vurulmayan, görmezden gelinen bir kavram.

İnsanlar, yıllar boyunca aslında aralarından birçoğunu alıp götürmüş olan bu maddenin aleyhinde tek bir söz bile etmek istemiyor.

Kasabada 30 yıldır çalışmakta olan bir hemşire, A harfiyle başlayan kelimeyi söylediğimde, gözlerini deviriyor:

“Buradaki asbest-ilişkili hastalıklar, başka yerlerden yüksek değil.” diyor.

Başka yerler neresi diye soruyorum. Bir kıyaslama yapamıyor.

Peki burada niçin böylesinde ateşli bir şekilde asbest savunması içinde insanlar?

Sonuçta, asbest sanayii, çok uzun yıllar madencilere, sağlık durumları konusunda korkunç yalanlar söylemişti.

Görünen o ki, insanların işleri büyük önem taşıyor.

‘Kutsal maden’
Ama bu beyaz maddeye derin bir duygusal bağlılık da sözkonusu.

1949 yılında maden işçilerinin giriştiği grev, eyalet tarihinde dönüm noktası olmuştu.

İngiliz patronlara karşı girişilen ayaklanma, Quebec ayrılıkçılığının da başlangıcını simgeliyordu.

Bugün, asbest madenciliği ufak çaplı ama adeta kutsal bir konuma sahip.

Resmi istatistikler, asbestin insanları hasta ettiğini gösteriyor.

Quebec Halk Sağlığı Enstitüsü, 1981-2004 yılları arasında, asbest madenlerinin bulunduğu Estrie ve Chaudière-Appalaches bölgelerinde, erkekler arasında Asbestosis’den ölümlerde “önemli artışlar olduğunu” saptadı.

Yakınlardaki Thetford Madeninin bulunduğu Chaudière-Appalaches bölgesinde yaşayan kadın ve erkekler arasında, yüksek oranda habis Mezotelyoma vak’alarına rastlanıyor.

Aşırı uçlar
Yörede yaşayan serbest gazeteci Stephen McDougall, bu araştırmaların eksik olduğu inancında.

Araştırmalara, kalıtım, çevre, yaşam biçimi ve asbest soluma süresi gibi unsurların dahil edilmediğine işaret ediyor.

Bu ise kılı kırk yarmanın aşırı uçlarına götürüyor insanı.

Başım çatlayacak gibi oluyor.

Stephen McDougall, gazetecilerin burayı nadiren ziyaret etmesinden yakınıyor.

“Korkuyorlar” diyor ve ekliyor:

“Dış dünya bizi acayip bir yer olarak görüyor. Ama bizim umurumuzda bile değil!”


Dünya asbest üretimi. Veri: USGS. Görüntü: NYT

A town called Asbestos
It used to snow twelve months a year in the town of Asbestos, they say. Folk here still remember how children would play in the fine white dust that spewed out from the nearby asbestos factory. “Look at us. We’re still alive!” says Lucie.

The 61-year-old seems well. Indeed, people look resolutely fit in the vivid autumnal landscape. Solid brick houses with spotless gardens nestle under bright red and orange maple trees. You’d think it was a resort town.

The asbestos snow is long gone. The factory introduced dust control measures in the sixties. But the industry is being criticised for exporting to poor countries like Indonesia and Pakistan that seem less able or willing to afford decent protection for their workers.

Here in Asbestos, those faraway nations seem so distant they might as well be on another planet. But locals must be familiar with asbestos-related diseases like mesothelioma and asbestosis themselves. I want to know what they think.

Life in Asbestos revolves around the Jeffrey Mine, a monster of a pit that seems as big as the surrounding town. From here comes chrysotile, also known as white asbestos. It is less harmful than blue and brown asbestos, but is nonetheless a carcinogen shunned by most of the developed world.

Right now, production is spluttering to a close. But, owner Bernard Coulombe is frantically looking for investments that would allow workers to mine deep deposits for another fifty years. The future of the industry lies here.

He was caught short by the recent wave of bad publicity – which included a televised investigation showing Indian workers in a fog of asbestos with only bandanas for protection. But, Coulombe exhibits the irrepressible optimism of a true believer. “It was a frame-up,” he says.

He accepts that chrysotile is carcinogenic, but says it’s safe at low exposures and when mixed with resin, cement or tar. He also maintains that the mine only sells to companies with a proven safety record.

I ask about asbestos-related disease. Around eight miners a year claim compensation from the company for lung cancer, he says. But he doubts whether their illnesses were really caused by asbestos. “Above all, they are smokers,” he says.

In Asbestos, as I find out, disease is the elephant in the room. Quite simply, people do not want to utter a bad word against the life-saving substance that has in fact taken many of their own over the years. Lucie, whose father died a painful death from asbestosis, still defends asbestos with all her heart.

A local nurse of 30 years standing rolls her eyes when I mention the A-word. Rates of asbestos-related disease are no higher here than anywhere else, she says. I ask her where anywhere else is. But, she can’t offer any comparisons.

Why this determination to defend asbestos? After all, for a long time miners were told outrageous lies about their health by the industry. Right up to the seventies, doctors employed by the Johns-Manville Company, the former owner, routinely passed off cases of asbestosis as heart failure, remembers Claude Théroux at the local historical society.

It wasn’t until the workers’ union called in independent doctors that epidemic levels of asbestos-related disease were found. Yet, even knowing this historical injustice, Théroux still can’t fully place the blame on asbestos. The workers did all smoke, he says.

Evidently jobs matter, but there’s also a deeper emotional attachment to the white stuff. A miners’ strike of 1949 was a turning point in provincial history, an uprising against Anglophone masters that heralded the beginnings of Quebec separatism. Today, the industry is small, but sacred. It is also politically untouchable.

Théroux knew Pierre Laliberté, a local historian who had been writing a book about the town. I’d heard how he ran the Paris marathon in 1997 to prove to the world that chrysotile asbestos was not harmful. He’d worn a t-shirt proclaiming “on peut vivre en vainqueur” – we can live as winners. Just before my visit, I discover he recently died of a heart attack.

Théroux shows me boxes of research that Laliberté accumulated for his book, stacked in an airless room in the converted church premises. I feel I have to ask whether his death was asbestos-related. Théroux’s eyes bore into mine as he tells me there was no link with asbestos.

Official statistics show asbestos has made people sick. The province’s public health institute recorded “significant excesses” in deaths from asbestosis among men in the asbestos mining regions – Estrie and Chaudière-Appalaches -between 1981 and 2004. Chaudière-Appalaches, home of the nearby Thetford Mine, shows high rates of malignant mesothelioma for men and women.

Stephen McDougall, a local freelance journalist, thinks the studies are incomplete – they don’t include factors like heredity, environment, lifestyle and the length of fibres inhaled. This seems to take the hair-splitting to new extremes. I feel my head is about to explode.

Woefully, he tells me that journalists seldom visit. “They’re afraid,” he says. “The outside world sees us as a strange place, but we don’t give a damn.”


İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=qJeIHtEB9t4

Kaynakça
BBC, Asbestle içiçe yaşamak, 4 Mart 2012
Lorraine Mallinder, A town called Asbestos, 4 Mart 2012

Dünyada ve Türkiye’de (Kütahya Özelinde) Arsenik Sorunu

İçme sularında bulunan arsenik, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından kanserojen madde olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü, yapılan araştırmalara dayanarak, içme sularındaki arsenik miktarını 1993 yılında 50 µ/litre’den 10 µ/litre’ye indirmiş ve arsenik konsantrasyonu 10 µ/litre’nin üzerinde olan suları toksik olarak belirlemiştir (1). Tavsiye edilen arsenik düzeyi her ne kadar litrede 50 µ’dan 10 µ’a indirilmişse de endüstride kullanılan kimyasal madde standartları uygulandığında, belirlenen rakamın daha da aşağıya çekilmesi gerekir. Arsenik, içme sularında bilinen en toksik madde olarak bütün dünyada liste başıdır.

Kütahya ili civarında kronik arsenik zehirlenmeleri saptanmıştır (2, 3). Doğan et al., (2005) yayınlarında suda bulunan arsenik miktarı ile dermatolojik etkileri karşılaştırmış ve doz faktörünün önemi, hastalık türü ve sayısına etkilerini incelemiştir. Arseniğin kaynağı bölgede büyük ölçüde jeojeniktir.

DÜNYADA VE KÜTAHYA’DA ARSENİK
Pek çok ülkede içme sularında arsenik konsantrasyonu toksik düzeydedir. Yeraltısularında As (arsenik) problemi olan başlıca ülkeler olarak Arjantin, Bangladeş, Şili, Çin, Macaristan, Hindistan, Meksika, Tayvan, Vietnam ve ABD’nin özellikle güneybatı eyaletleri sayılabilir. Aşağıdaki tabloda (Tablo 1) içme sularındaki arsenik konsantrasyonu (µg /litre) yüksek olarak bilinen bazı ülkelerden örnekler verilmistir (4-15).

Tablo 1

Şili 190-21800 Caceres et al. (1992)
Arjantin < 1-7500 Nicolettiet al. (1989), Sancha and Castro (2001), Smedley et al., (2002)
Gana < 2-7900 Smedley et al. (1996)
Ontario, Kanada 35-100 Azcue and Nriagu (1995)
Bangladeş 10-5000 Das et al. (1995)
Tayvan 10-1820 Kuo (1968)
Urallar 400000 Gelova (1977)
Kaliforniya, ABD < 243000 White et al. (1963)
Fairbanks, Alaska, ABD < 10000 Wilson and Hawkins (1978), Welch et al. (1988)

Doğan ve Doğan (basımda) tarafından Kütahya ilinde 40 ayrı içme suyundan örnek alınmıştır. Arsenik miktarı 0-10,7 mg/litre olarak farklılık göstermektedir. Su örneklerinden birinde bulunan 10,7 mg/litre arsenik miktarı dünyadaki diğer sularla karşılaştırıldığında literatüre geçen en yüksek arsenik arasında bulunduğu görülür.

Bangladeş’teki içme sularındaki arsenik ise en yaygın ve fazla popülasyonu etkilediği bilinen örnektir. Özellikle Bangladeş ve içme sularındaki arsenik konsantrasyonu yüksek olan diğer ülkelerde yapılan epidemiyolojik çalışmalar, arsenik limitlerinin belirlenmesinde öncü olmuştur.

DÜNYADA ARSENİK SORUNU
Arsenik etkileri popülasyonlara hatta kişilere ve coğrafik bölgelere göre değişebilmektedir. İnsandan insana neden farklı hastalıklar yaptığı ile ilgili basit ve bilinen bir açıklama yoktur. Dolayısıyla arsenik toksikasyonu ile ilgili veriler popülasyona göre değişir ve sonuca ulaşmak için yapılan çalışmaları zorlaştırır.

Uzun süre arsenikçe zengin suları tüketen topluluklarda arsenik toksikasyonu gözlenmiştir (15-21). Arseniğin neden olduğu dermatolojik hastalıklar pek çok kanser türlerine neden olur. Cilt, akciğer kanseri, mesane kanseri, yemek borusu kanseri, tiroid kanseri gibi hastalıklar ve arsenik arasında pek çok araştırmacı tarafından ilişki kurulmuştur.


Arsenikzede Bangladeşli kadın.

Çevre etkisi ile oluşan arsenik kontaminasyonu genellikle cilt lezyonlarına sebep olur. Cilt lezyonlarının olduğu endemik bölgelerdeki içme sularında çok yüksek dozda arsenik bulunduğu saptanmıştır. Çok uzun süre yüksek dozda arseniğe maruz kalan kişilerde epidermal keratinosit farklılaşması ve proliferasyonu gözlenmiştir. Belirtilen bu in-vitro bulgular keratosis patojenezinin arsenikle ilişkili olduğunu gösterir. Arsenikle ilgili kanserlerin onkojenezi hâlâ tartışmalıdır. Arsenik onkojenezi ile ilgili birkaç moleküler açıklama öne sürülmüştür. Bazı ülkelerde yapılan epidemiyolojik çalışmalar cilt lezyonu ile arsenik arasında pozitif bir korelasyon olduğunu saptamıştır (15-20). Fakat, cilt lezyonları farklı ırklar arasında değişimler gösterir (18, 21). Bazı araştırmalarda doz faktörü göz önüne alınmıştır.

KÜTAHYA’DA ARSENİK SORUNU
Doğan ve diğ., (2005) ve Doğan ve Doğan (basımda) araştırmalarında arsenik konsantrasyonu, kaynakları ve cilt lezyonları arasında ilişkileri karşılaştırmışlardır. İlk çalışmada Kütahya, Emet’te iki ayrı köyde içme sularındaki arsenik konsantrasyonu ve çeşitli cilt hastalıkları belirlenmiştir. Kronik arsenik toksikasyonu ve advers sağlık etkileri arasındaki ilişkiler Tablo 2’de sunulmuştur. Bölgede bulunan ve arsenik zehirlenmelerini gösteren belirtiler şunlardır: “Palmo-plantar keratoz”, “basal hücreli karsinom”, ”plantar keratodermi”, “plantar hiperkeratoz”, “pigmente noduler lezyon”, “mycosis fungicides”, “keratik papüller”, “Bowenoid lezyonlar”, “hiperhidrozis”, “verru plantaris”, ve “verru plantaris et Palmaris”. Kronik arseniğin toksikasyonunun neden olduğu karsinomlar için on belirtiler arasında “Bowenoid lezyonlar, “hiper-pigmentasyon” ve “keratoz” bulunur. Emet ve civarındaki sularda 40 ayrı içme suyundan örnek alınmıştır. Arsenik miktarı 0-10,7 mg/litre olarak çok geniş değişiklikler göstermektedir. Arsenik dozunun yüksek olduğu köy %30,9’u bulan arsenik zehirlenmesi vak’aları gözlenmiştir. Tablo 2’de Doğan et al., 2005’ten alınan dermatolojik veriler sunulmuştur.

Tablo 2 . Arsenik toksikasyonunu gösteren Emet (Kütahya) civarında iki ayrı köyden dermatolojik bulgular (Doğan et al., 2005)

Semptom ve Bulgular Köy1
N (E/K)
Köy2
N (E/K)
Toplam
N (E/K)
Palmo plantar keratoz 17 (9/8) 1 (1/0) 18 (10/8)
Basal hücreli karsinom 2 (1/1) 0 2 (1/1)
Verru plantaris 3 (3/0) 0 3 (3/0)
Verru plantaris et palmaris 1 (0/1) 0 1 (0/1)
Plantar keratodermi 1 (0/1) 0 1 (0/1)
Plantar hiperkerato 1 (0/1) 0 1 (0/1)
Pigmente nodüler lezyon 0 1 (0/1) 1 (0/1)
Mycosis fungicides 1 (1/0) 0 1 (1/0)
Hiperhidrozis 0 1 (0/1) 1 (0/1)
Keratik papüller 3 (0/3) 0 3 (0/3)
Bowenoid lezyonlar 1 (0/1) 0 1 (0/1)
Arsenikle ilgili bulgular toplamı 30 (14/16) 3 (1/2) 33 (15/18)

Tablo 2’ye bakıldığında kronik arsenik toksikasyonu ile ilgili cilt lezyonları ve sudaki arsenik dozu arasında ilişki kurulabilir. Sudaki arsenik konsantrasyonun 8,9-9,3 milligram/litreye kadar ulaştığı Köy1’de arsenikle ilgili zehirlenmeleri gösteren 30 vaka gözlenmiştir. Sudaki arsenik miktarını 0,3-0,5 arasında değişen 2 numaralı köyde ise 3 vaka gözlenmiştir. 1 numaralı köyde bu araştırmaya katılanların % 30,9’unda; 2 numaralı köyde ise %5,4’unda arseniğin neden olduğu cilt değişimleri gözlenmiştir. Palmoplantar keratoz, 1 numaralı Köy’de 17 kişide (çalışmaya katılanların %17,5’i) görüldüğü halde 2 numaralı köyde sadece 1 kişide (çalışmaya katılanların %1,8’i) kişide bulunması bu ilişkiyi destekler.

Kronik olarak yüksek dozda arseniğe maruz kalmış kişilerde görülen cilt lezyonları arasında keratoz ve hiperpigmentasyon arsenik toksikasyonunu erken teşhis için önemli bir göstergedir (18-20).

SONUÇ
Uzun süre arseniğe maruz kalmış (long-term exposure) kanser vak’alarında görülebilecek ilk bulgular pigment değişikliği ve hiperkeratozdur (24-25). Kanseri oluşturacak değişikler yıllar hatta on yıllarca sürebilir. Örneğin, Japonya’da yapılan bir araştırma arsenik zehirlenmesine 10 yıl maruz kalındığında Bowen hastalığını, 20 yıl sonra
skuamoz hücreli karsinomu ve 30 yıl sonra akciğer kanseri oluşturduğunu belirtmiştir. Cilt kanseri latans dönemi 3-40 yıl, ortalama 18 yıl olarak belirtilmiştir (24-25).

Farklı ülkelerde, büyük ölçekte arseniğe maruz kalmış kişilerde yapılan araştırmalarda cilt kanseri ile palmar ve plantar keratoz arasındaki ilişkiler saptanarak yayınlanmıştır (16-17, 24-26). Fakat, yukarıda da belirtildiği gibi arseniğin kanserojen mekanizması tam olarak anlaşılmamış ve oluşturduğu kanserlerin onkojenezi hala açıklama beklemektedir. Çalışmalar, önümüzdeki yıllarda Emet ve civarında, uzun süre arsenik içeren sulara maruz kalan kişilerde cilt ve internal kanser vakalarının artabileceğini gösterir. Bölgede ileride olabilecek kanser vakalarının artmasını önlemek için çok acil önlem alınması gerekmektedir.

Teşekkür
Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığına, TC Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne ve Timur Doğan’a katkılarından dolayı teşekkür ederim.

Kaynaklar
1. WHO: Air quality guidelines for Europe. WHO European Series No 23, Copenhagen (1987), p. 173.
2. Doğan M, Doğan AU, Çelebi C, and Barış YI, 2005, Geogenic Arsenic and the Dose response of Skin Lesions in the Emet Region of Kütahya, Turkey, Indoor and Built Environment, 14(6), 533-536.
3. Col M, Col C, Soran A, Sayli BS, Ozturk S: Arsenic-related Bowen’s disease, palmerkeratosis, and skin cancer. Environmental Health Perspectives 1999; 107(8):687-689.
4. Azcue JM and Nriagu JO: Impact of abandoned mine tailings on the arsenic concentrations in Moira Lake, Ontorio. J. Geochem. Explor. 1995; 52, 81-89.
6. Caceres L, Grutttnur, E, Contreras R: Water recycling in arid regions-Chilean case.
Ambio1992; 21, 138-144.
7. Das D, Chatterjee A, Mandal BK, Samanta G, Chakraborti D, Chanda B: Arsenic in ground-water in 6 districts of West Bengal, India-the biggest arsenic calamity in the world. Analyst 1995; 120, 917-924. 230
8. Gelova GA: Hydrogeochemistry of ore elements. Nedra, Moscow, 1977.
9. Kuo TL: arsenic content of artesian well water in endemic area of chronic arsenic poisoning. Rep. Inst. Pathol. National Taiwan Univ. 1968; 20, 7-13.
10. Nicolli HB, Suriano JM, Peral Peral MAG, Ferpozzi LH, Becani, OA: Groundwater contamination with arsenic and other trace-elements in an area of pampa, province of 20 Cordoba, Argentina. Environ. Geol. Water Sci. 1989; 14, 3-16.
11. Sancha AM and Castro ML: Arsenic in Latin America: occurrence, exposure, health effects and remediation. In: Chapell WR, Abernathy CO, Calderon RL (Eds.), Arsenic Exposure and Health Effects IV. Elsevier, Amsterdam, 2001;87-96.
12. Smedley PL . Arsenic in rural groundwater in Ghana. J. Afr. Earth Sci.1996; 22, 459-470.
13. Smedley PL, Nicolli, HB, Macdonald DM, Barros AJ, inorganic constitutents in groundwaters from La Pampa, Argentina. Appl. Geochemistry, 2002; 17, 259-284.
15. Welch AH, Lico MS: Factors controlling As and U in shallow groundwaters, Nevada: Ground Water 1988; 26, 333-347
16. White DE, Hem JD, Waring GA: Data of chemistry, 6th ed. M. Fleisher (Ed). Chapter F.: chemical composition of sub-surface waters. US Geol. Sur. Prof. Paper 440-F: (1963)
17. Wilson FH and Hawkins DB: Arsenic in streams, stream sediments and ground water, Fairbanks area, Alaska. Environ. Geol. 1978; 2, 195-202
18. Smith AH, Hopenhayn-Rich C, Bate MN: Cancer risks from arsenic drinking water. Environmental Health Perspectives 1992; 97:259-267.
19. Jaafar B, Omar I., Jidon AJ: Skin cancer caused by chronic arsenical poisoning – A report of three cases. Med J Malays 1993; 48 (1): 86-92
20. Plesko I, Vlasak V, Kramarova E, Obsitnikova A: The role of the registry in the study of relation between cancer and environment experiences from Slovakia. Cent Eur J Public Health 1993; 1(1):19-24.
21. Guha Mazumder DN, Haque R, Gosh N, De BK, Santra A, Chakraborty D, Smith AH: Arsenic levels in drinking water and prevalence of skin lesions in West Bengal, India. Int J Epidomiol 1998; 27:871-77.
22. Tondel M, Rahman M, Magnusson A, Chwodhury IA, Faquee MH, Ahmad SA: The relationship of arsenic levels in drinking water and the prevalence rate of skin lesions in Bangladesh. Environmental Health Perspectives 1999; 107:727-729.
23. Smith AH, Arroyo AP, Guha Mazumder DN, et al: Arsenic-induced skin lesions among Atacameno people in Northern Chile despite good nutrition andcenturies of exposure. Environmental Health Perspectives 2000; 108(7):617-621.
24. Hopenhayn-Rich C, Biggs ML, Smith AH: Lung and kidney cancer mortality associated with arsenic in drinking water in Cordoba, Argentina, Int J Epidemiology 1998; 27:561-69.
26. Lever WF, Schaumberg-Lever G, editors: Eruptions due to drugs. In: Histopathology of the Skin. 7th ed. Philadelphia: J.B. Lippincott. 1990; 293-294.
27. Maloney ME. Arsenic in dermatology. Dermatol Surg. 1996; 22: 301-304.
28. Hsueh YM, Cheng GS, Wu MM, Yu HS, Kuo TL, Chen CJ: Multiple risk factors associated with arsenic-induced skin cancer. Effect of chronic liver diseases and malnutritional status. Br J Cancer 1995; 71(1):109-114.
29. Hsueh YM, Chiou HY, Huang YL, et al: Serum beta-carotene level, arsenic methylation capability, and incidence of skin cancer. Cancer Epidemiology, Biomarkers and Prevention 1997; 6(8):589-596.
31. Gür, S., Doğan, A. U., Doğan, M., Karahan, S. T., Can, B., Hafez, G., Özgüneş, O.,and Kendirci, M., 2005, Short-Term Effects of Arsenic Sulfur in Deficits of Contractile and Relaxant Responses on Urinary Bladder: Pharmacological and Structural Changes, Urologia Internationalis, 74, 272-275.

Yukardaki yazı Ulusal Kanser Danışma Kurulu’nun sayfasında yayınlanan bir kitapçıktan alınmıştır ve metnin tüm hakları Meral Doğan’a (Hacettepe Üni. Jeoloji Müh.) aittir.

Medikal (Tıbbi) Jeoloji ve Ülkemiz Açısından Önemi

Medikal (tıbbi) jeoloji, doğal jeolojik etkenlerle, insan, hayvan ve bitkilerdeki sağlık sorunlarıyla veya bunların oluşumlarıyla arasındaki ilişkiyi ve jeolojik çevresel etkenlerin sağlık problemlerinin coğrafi dağılımı üzerindeki olası etkilerini araştıran bir bilim dalıdır. Çok geniş ve karmaşık bir araştırma alanı olmasından dolayı, jeologlar, tıp doktorları, biyologlar, veterinerler gibi değişik bilim dallarından araştırıcıların katılacağı multidisipliner bir araştırmayı gerektirir.

Doğal çevresel etkenlerin ve çevre kullanımının insan sağlığı üzerindeki etkisi eski Roma ve Peru- İnka uygarlıklarına kadar uzanırken son yıllarda, bulunduğumuz çevredeki ağır metaller ve bunlarla bağlantılı olumsuz sağlık etkileri gerek bilimsel çalışmalarda gerekse medyada geniş bir ilgi alanı oluşturmuştur. Arsenik, kadmiyum, cıva kursun gibi elementler ve ağır metaller potansiyel kirleticilerdendir ve birçok ülkede (Bangladeş, Çin, Hindistan gibi) yüksek oranda bulunan bu çeşit element veya ağır metaller pek çok çalışmanın konusu olmuştur.

Özellikle jeokimya yardımıyla tanımlanan jeolojik çevre ile insan, hayvan ve bitki sağlığı arasındaki çok yakın ilişkinin fark edilmesi medikal jeolojinin yeni bir bilim dalı olarak ortaya çıkmasına yol açmış ve Medikal Jeoloji, “jeolojik etkenlerle insan, hayvan ve bitkilerdeki sağlık sorunlar arasındaki ilişki ile ilgilenen bir bilim dalı” olarak tanımlanmıştır (Selinus, 2002; Finkelman ve diğ. 2001).

Medikal jeoloji tarihi
Jeoloji ve sağlık arasındaki ilişki binlerce yıldan bu yana bilinmektedir. Eski Yunan ve Çin’de, fizikçiler ve filozoflar jeolojinin sağlık üzerindeki etkisini fark etmiş oldukları halde modern tip ancak 19.yy’ da bazı elementlerin sağlık için ne kadar gerekli olduğunu kabul etmiştir. Pek çok bilim adamınca medikal jeolojinin kurucusu olarak kabul edilen Hipokrat (400 M.Ö.) çevresel etkenlerin hastalık dağılımını nasıl etkilediğini fark etmiştir (Lag, 1990; Foster, 2002). M.Ö. 3. yy’da 212 Çin’de Ag, Cu, Fe, ve Pb’ in zehirlenmeye neden olacağı bulunmuş (Liang et al., 1998), kayaç kırmaya bağlı olarak gelişmiş akciğer sorunları ve kurşun zehirlenmesi fark edilmiştir. Romalı mimar Vitruvius (M.Ö. son yy’da) madencilikle ilişkili olabilecek sağlık etkilerini görüp, madenlerin çevresindeki suyun ve çevre kirliliğinin neden olabileceği tehlikelere dikkat çekmiştir (Nriagu, 1983). Kurşun, yaklaşık 5000 yıl önce Bakır, Bronz ve Demir Çağlarında gittikçe artan oranda zararlarının tam olarak farkına varılmadan üretilmiştir (Hong ve diğ., 1994). Yoğun kurşun kullanımı sonucu ortaya çıkan zehirlenmeler Orta ve Geç Asurlular dönemlerindeki (M.Ö. 1550-600 arası) kil tabletlerde ve eski Mısır yazıtlarında (3000 yıl önce) bulunmuştur (Nriagu, 1983). As, Cu, Hg gibi elementlerde Roma ve Roma öncesi dönemlerde kullanılmıştır. Örneğin, Hg, Ag ve Au Roma İmparatorluğu suresince, 12.yy’ da Mısır’da 16.yy’ da Orta ve Güney Amerika’da dişlerle ilgili yaygın olarak kullanılmıştır (Eaton & Robertson, 1994; Fergusson, 1990). Arsenik tedavi amaçlı olduğu kadar zehir olarak ta eski Yunan, Roman, Araplar ve Perulular tarafından kullanmıştır (Fergusson, 1990).

1990’lu yılların başlarında, yüksek flor içeren içme suyundan kaynaklanan florozis tanımlanmıştır. Normal flor miktarı genellikle 0,1 ilâ 1ppm olarak kabul edildiği halde Afrika, Çin, Hindistan’ın bazı bölgeleri gibi yerlerde bu miktar 40 ppm’e kadar çıkmakta ve buralarda çok ciddi dişle ilgili sorunlara ve iskelet florozisine neden olmaktadır (Selinus, 2002). Çin’de, 1930’larda görülen hastalığının bölgedeki düşük selenyumdan kaynaklandığı anlaşılmıştır (Selinus, 2002).

Sayısız çalışma sonucu çevresel etkenler ve çeşitli hastalıklar arasındaki bağlantının bulunması, 20.yy’la birlikte iz elementlerin insan, hayvan ve bitki sağlığı açısından ne kadar önemli olduğunu çok açık bir biçimde ortaya koymuştur.

Medikal jeolojiye bazı yaklaşımlar
Medikal jeoloji, çevreyi oluşturan kayaç, toprak, su, atmosfer gibi parçaları içeren sistemdeki isleyişi ve bunlar arasındaki etkileşimi anlamayı gerektirir. Elementlerin ve kimyasal maddelerin davranışı ve hareketliliği bunların doğasına ve bulundukları ortamın fiziksel ve kimyasal şartlarına bağlıdır. Kayaç, toprak, yüzey suyu, yeraltısuyu, atmosfer gibi parçaları ve bunların çevreyle olan etkileşimini incelemek “mikro” seviyeden (iz elementlerinin, ağır metallerin kaynaklarını ve hedeflerini) “makro” seviyeye (kayaç döngüsü, hidrolojik döngü gibi doğal sistemdeki olayları) çok geniş bir araştırmayı gerekli kılar (http://www.medicalgeology.org/PDF/MedGeo.pdf).

Medikal jeolojiyle ilgili yaklaşımlar su şekilde özetlenebilir: 1) Vücudun içine giren yabancı maddelerin ve girdiği ortamın petrografik ve mineralojik yöntemlerle çalışılması; 2) jeolojik çevre ve onun sağlıkla ilişkisinin çalışılması ve 3) antropojenik etkenlerin çalışması.

Mineraller ve mineral tozları: Kayaçların ve toprağın ana bileşeni olan mineraller doğal yollarla oluşmuş, inorganik, kristal yapıya sahip katılardır. Mineraller ve bunların sentetik benzerleri genellikle, aşındırıcı olarak, katalizör olarak, seramiklerde, doğal izolasyon malzemesi olarak, iyon-değiştirici, moleküllü elek, boya, yapı malzemesi, eczacılık gibi çok sayıda ve çok değişik endüstriyel alanlarda kullanılır. Günlük yaşantıda sürekli olarak minerallere maruz kalınırken, solunum yoluyla alındığında bazı minerallerin pnömokonyoz ve kanser gibi çeşitli akciğer hastalıklarına neden olduğu bilinmektedir. Özellikle 1900’lu yıllardan 1960’lara epidemiyolojik kanıtlar, asbest minerallerini solumanın fibrozis, akciğer kanseri ve mezotelyomaya neden olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda diğer bazı minerallerinde potansiyel akciğer için toksik olabilecekleri fark edilmiş ve gözlemler 1940, 1950 ve 1960’li yıllarda çeşitli mineral tozlarıyla ilişkili hastalıkların patolojisi üzerinde sayısız çalışmaya yol açmıştır (Guthrie & Mossman, 1993).

Trofosfer ve hidrosferde kaynakları yeryüzündeki çeşitli kayaçlar olan, doğal yolla oluşmuş, boyu yaklaşık 0,1- 30µm arasında değişen çok miktarda toz bulunur (Klein, 1993). Mineral tozlarıyla ilgili araştırmalarda mikroskobik özellikler, morfoloji, genel kimyasal kompozisyon, yapı çeşitleri ve mineral veya mineral gruplarının jeolojik oluşumu hakkındaki bilgiler çok önemlidir. Morfolojik ölçümler tane boyu, şekli ve dokuyu (uzunluğun çapa oranı ve/veya lifsi yapı) içerir ve optik mikroskobu, Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM), Transmisyon Elektron Mikroskobu (TEM) kullanılarak incelenir. Kimyasal kompozisyon genellikle TEM’e ve SEM’e bağlı Enerji Yayılım Spektroskopisi (EDS) ile yapısal bilgi ise TEM kullanarak elde edilir. Analitik Transmisyon Elektron Mikroskobu (ATEM), her bir toz tanesinin yarı-kantitatiften kantitatife karakterizasyonunu, morfolojik gözlemler ve kimyasal analizle sağlar. Ayrıca Elektron Prob Analizleri, Analitikal Elektron Mikroskobu, Tane İndüklenmiş X-Işını Salınımı (PIXE) ve İkincil İyon Kütle Spektrometresi (SIMS) mineral kompozisyonunu bulmada kullanılan yöntemlerdendir.

‘Minerallerin hastalığa neden olmasını sağlayan mekanizma nedir?’ sorusunu cevaplamak amacıyla, 1980’ler ve 1990’larda minerallere bağlı patogenez konusunda sayısız çalışma yapılmıştır (Guthrie & Mossman, 1993). Bu konudaki araştırmalarda biyolojik, biyokimyasal ve patolojik çalışmalar çok önemlidir ve yapılacak herhangi bir model, jeolojik ve jeokimyasal çalışmayı gerekli kılar, çünkü biyokimyasal olaylar mineral yüzeyinde veya yüzey yakınında oluşur. Dayanıklılık, çözünebilirlik, gerilme gücü, yüzey reaktivitesi, yüzey yapısı, yüzey yükü, mineral kompozisyonu ve mineral yapısı gibi etkenler minerallerin morfolojileriyle ilişkili çok çeşitli biyolojik tepkilerini açıklamak için gereklidir.

Minerallerin patojenliği onların fiziksel ve kimyasal özellikleriyle ilişkilidir. Tipik olarak mineraller, mineral içeriği, mineral kompozisyonu ve/ veya mineral yapısı açısından heterojendir ve bu durum onların biyolojik özelliklerini etkiler. Bu heterojenlik mineralde önemli bir parçayı oluşturabilir; örneğin, çalışılan örnek %75 klinoptilolit (lifsi olmayan zeolit minerali) ve %25 eriyonit (lifsi zeolit minerali) içeriyorsa bu örneğin mezotelyomaya neden olma olasılığı %100 klinoptilolit içeren başka bir örnekten çok daha fazla olacaktır. Bununla birlikte çok küçük bir heterojenlik bile çalışılan örneğin özelliklerini önemli derecede etkiler; örneğin, az miktardaki asbestiform tremolit, krizotil madeni işçileri arasında mezotelyomanın nedeni olarak ileri sürülür. Küçük miktarlardaki metaller birçok zeolit mineralinin katalitik özelliklerini etkilerken mineralin ideal yapısındaki küçük sapmalar onun elektromanyetik özelliklerini değiştirebilir (Guthrie, 1993).

Tehlikeli mineraller ve mineral tozları: Doğal yollarla oluşan toz, direk olarak ortamın mineralojisini yansıtır. Yerkabuğunda yaygın olarak bulunan minerallerin tahmini hacim olarak yüzdesi %92 silikat mineralleridir. Minerallerin çoğu genellikle ince taneli ya da eşit büyüklükte, bazıları tabakamsı ve bazıları da diğerlerine göre kısa ve kalındır. Az sayıda ve diğerlerine göre daha seyrek bulunan mineral grupları, eğer ortamdaki toz içinde çok yüksek konsantrasyonda bulunuyorsa ve bunların çoğu lifsi bir yapıya sahipse, sağlık açısından tehlike oluştururlar. Aşağıda böyle mineral gruplarından bazıları verilmiştir (Klein, 1993).

Amfibol grubu mineralleri genellikle uzun prizmatik ya da iğnemsi kristal yapı gösterirlerken bazıları da seyrek jeolojik oluşumlarda asbestiform olabilir. Amfibol minerallerinin kompleks kimyası çok yoğun ‘katı eriyik’ göstermelerinin bir sonucudur. Rebekit ve bunun asbestifom çeşidi krosidolit sodyumca zengin amfibollerdendir. Ticari olarak kullanılan asbestiform amfiboller krosidolit (rebekite benzer kompozisyonda) ve amosittir (gruneritin asbestiform çeşidi). Amosit ve krosidolit mineral isimleri sırasıyla kahverengi ve mavi amfibol asbeste karşılık gelir. Amosit ve krosidolit morfolojik ve mineralojik açıdan krizotile göre biyolojik olarak dirençli ve biyokimyasal olarak da daha reaktiftir (Gibbons, 1998). Çok az bir miktarı bile kanserojen olarak kabul edilen amosit ve krosidolit daha çok Güney Afrika’da Prekambriyan yaşlı, bantlı demir depozitleri içinde, daha az olarak da batı Avusturalya’da bulunur ve sağlık açısından Güney Afrika için çok ciddi bir tehlikedir (Gibbons, 2000). Asbestiform olarak oluşabilecek diğer amfibol grubu mineraller antofillayt, tremolit ve aktinolittir. Tremolit ise tek başına mezotelyoma oluşumunda büyük bir risk oluşturur.

Krizotil, antigorit ve lizardit ile birlikte üç polimorf silika mineralinden biridir ve serpantin grubu minerallerini oluştururlar. Bu üç mineral arasındaki ana farklılık 1:1 tabakalarının yapısından kaynaklanır. Lizarditte bu tabakalar düzlemsel; krizotilde 1:1 tabakalar x-eksenine paralel dar tüpler şeklinde gelişen kosantrik olarak sarmal ve antigoritte 1:1 tabakaları dalgalı-kıvrımlıdır. Ticari anlamda beyaz asbest diye tanımlanan krizotil, yaklaşık olarak tüm asbestlerin %95’ini oluşturur. Krizotil akciğerde krosidolit, amosite ve tremolite göre daha kısa süre kalır ve genellikle değişik oranlarda tremolitle birlikte bulunur. Amfibol lifleri krizotile göre çok daha kanserojendir (McDonald ve diğ., 1999; 2001). Güney Afrika’daki krizotil madeni çalışanlarında mezotelyoma görülmemesi, buradaki madenlerin Kanada’daki krizotil madenlerinde olduğu gibi büyük oranda tremolit içermemesiyle açıklanır (Rees ve diğ., 2001).

Derinlik ve başkalaşım kayaçlarının kimyasal alterasyonu sonucu oluşan diğer tabakalı silikat minerallerinin toprakta çok yaygın bulunanları kaolinit, montmorillonit ve vermikulittir; düşük derecede başkalaşım kayaçlarında ise talk şist, muskovit (serizit) şist ve klorit şistlerdir. Çoğu tabakalı silikat mineralleri çok küçük (µm seviyesinde) tane boylarındadırlar ve genellikle yapraksı dokuya sahiptirler.

Silika grubu mineraller içinde kuvars ve onun mikrokristalin çeşidi çört doğada en yaygın olanıdır. Kuvars hem parçalanmaya hem de kimyasal bozuşmaya karşı çok dayanıklıdır ve bu özelliği onu toprak, kum ve çakılların en önemli birleşeni yapar.

Zeolit grubu minerallerden sadece bazıları (natrolit, sabazit, heulantit ve stilbit) kayaç oluşturan minerallerdendir. İskelet yapısında çok fazla boşluk bulundurmaları zeolitlerin endüstride çok yoğun olarak kullanılmalarına neden olur. Çoğu zeolit minerali tabakamsı, eş tane boylu veya lifsi morfoloji gösterirler. Sadece çok seyrek bulunan bazı zeolitler (rodingit, mazit, eriyonit ve mordenit) ince lifsi dokuya sahiptir ve bunların taneleri bazı durumlarda sağlık açısından tehlike yaratır. Fach ve arkadaşları çalışmalarında (2002) eriyonit ve mordeniti karşılaştırmışlar, eriyonit ve mordenit benzer fiziko-kimyasal özelliklere sahip olsalar da, eriyonitin mordenite göre çok daha fazla toksik olduğu, 6µg/cm2‘den daha fazla miktarının mutajenik risk taşıdığını ve bu riskin ferrous demirle ciddi olarak arttığını göstermişlerdir. Eriyonit dünyada çeşitli bölgelerde bulunur, fakat en ciddi sağlık tehlikesi Türkiye’de İç Anadolu’da bazı köylerde görülür (Barış, 1987).

Mineral ve mineral tozları ile ilgili belli başlı hastalıklar
Asbest: Asbest terim olarak, doğal olarak oluşmuş, dirençli ve eğilebilme özelliği olan lifsi (<1µm çapında) silikatlara denir (Gibbons, 1998). Bu özellikleri nedeniyle yaklaşık 4500 yıldan bu yana işletilir ve bu durum insanların büyük oranda asbeste maruz kalmalarına neden olmuştur. Krizotil en yaygın asbest çeşididir. Bunu amosit ve krosidolit izler. Bu minerallerden ayrı, diğer bazı doğal minerallerde lifsi yapıya sahip olabilir (örneğin eriyonit gibi bazı zeolitler, vollastonit, palygorsgit [atapulgit], sepiolit) ve bunların çoğu endüstride kullanılır.

Antik çağlardan bu yana kullanılmakta olan asbest liflerinin, asıl endüstriyel kullanımı ise 1878’de Quebec’te krizotil madeninde başlamış, bunu 1910’da krosidolit madenciliği ve 1916’da Güney Afrika’da amosit madenciliği izlemiştir. Asbestle ilişkili hastalıkların ilk fark edilişi 1907’den sonradır ve 1920-1950 arası asbest çalışanları arasında tanımlanan akciğerde fibrozis, kanser, malign mezotelyoma ile ilgili bilgiler rapor edilmiştir (Leman ve diğ. 1980). Yaygın olarak, asbest solumakla bu hastalıkların ilişkisinin kabulü ancak 1950’lerde ve 1960’larda bu çeşit vakaların asbest çalışanları arasındaki epidemiyolojik araştırmaları sonucunda mümkün olmuştur (Checkoway ve diğ. 1989). Asbestle ilgili hastalıklar asbestosis, plevral plaklar, diffüz malign mezotelyoma, ve özellikle sigara kullananlarda artan akciğer kanseri riskidir (Graighead ve diğ., 1982; Kane, 1993; Shukla ve diğ., 2003).

Çoğu maden işçisi, değirmenci, taş ocağı ve tünel gibi yerlerde çalışanlar, tarım isçileri mesleksel olarak, asbestten başka mineral tozlarına da maruz kalırlar. Bu işçiler eğer yeterli yoğunlukta ve sürede bu tozları solurlarsa, pnömokonyoz ve bazı durumlarda da malign neoplazmlar, özellikle akciğer kanseri oluşabilir.

Silika mineralleri ve amorf silika: Kuvars (kalsedon dâhil), kristobalit, moganit, tridyemit, melanoflogit, koesit ve sistovit doğal oluşmuş kristalin silika mineralleridir ve iz miktarlarda Al, Fe, Mn, Mg, Ca, ve Na bulundururlar. Kristal olmayan silika (amorf silika), çeşitli volkanik kayaçlarda bulunan doğal cam ve sentetik cam (füme silika, fiber glass, mineral yünü gibi) içerir. Opal, doğal oluşan sulu silikadır; genellikle amorf ya da yaklaşık olarak amorftur. Amorf silikadan oluşmuş tozlar (fiber glass dışında) insan sağlığı üzerinde tehlikeli değildir. Silika tozlarıyla ilişkili hastalıklar, silikosiz, silikotüberküloz ve kanserdir (Ross ve diğ. 1993).

Kömür: Alüminyum silikat, karbonatlar, sülfitler ve silika gibi çok sayıda değişik mineral gruplarını içerir. Kömür çeşidine, miktarına ve mineralojik özelliklerine (metal içeriği, silika miktarı, ve silika tanelerinin killerle kaplanmış olup olmaması gibi) bağı olarak değişik sağlık sorunlarına neden olur (Finkelman ve diğ. 2002). Kömürün yakıt olarak kullanılması sonucu, özellikle Çin’de görüldüğü gibi As, F, Se, ve Hg’nin neden olduğu sorunlar; yeraltısularının Pliyosen yaşlı linyitlerden toksik organik bileşikleri ayrıştırması sonucu gelişen ve Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Hırvatistan, Bosna ve Kosova’nın bazı bölgelerinde görülen, bir böbrek hastalığı olan Balkan Endemik Nefropatisi (BEN) ve kömür tozu solunması sonucu, kömür madencilerinde “Siyah akciğer hastalığı” olarak bilinen “Kömür İşçisi Pnömokonyozu” ve silikozis hastalıkları gelişir. Madenciler arasında görülen mide kanseri, akciğer kanserine göre çok daha fazladır (Enterline, 1964; Rooke ve diğ., 1979; Ross ve diğ., 1993; Kuempel ve diğ., 1995).

Jeolojik çevre: Jeolojik çevreyi, 1) elementlerin jeolojik ortamlarda doğal olarak oluşması ile (örneğin, element eksikliği ya da fazlalığı ile ilgili olarak); 2) doğal afetler sonucu (örneğin, volkanik patlamalar, deprem, toprak kaymaları, seller) ortaya çıkan elementlerle ilişkili olmak üzere iki grupta tartışmak mümkündür.

Bölgesel element içeriği üzerinde doğrudan etkisi olan bölge jeolojisi, çevredeki toprak, su ve havadaki elementleri besler ve sonuçta bu durum, elementlerin yoğunluğuna ve çeşitliliğine bağlı olarak, aynı çevredeki insan, hayvan ve bitkiler üzerinde olumlu veya olumsuz etkilere neden olabilir. Günümüzde gelişmiş ülkelerde, gıdalardaki element dağılımı, çok değişik yerlerden gelen, jeokimyası tamamen farklı topraklarda yetişen gıdalar olması nedeniyle, çok çeşitlilik gösterir. Bu şekilde çok kompleks bir kaynak mekanizması oluştuğundan element azlığı ya da toksisiteye alınan gıdada seyrek olarak rastlanır. Ayrıca, genellikle topraktaki element dengesizliği, etkilerinin büyümesinden önce düzeltilir (Underwood, 1979; Plat ve diğ., 1998; Bowman ve diğ., 2003).

İnsan vücudunun %99’dan fazlası oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum ve fosfordan oluşur. Diğer pek çok element kayaçlarda olduğu gibi insan vücudunda da bulunur, fakat bunlar iz elementler olarak çok küçük konsantrasyonlardadır (yaklaşık 10-100 ppm ya da daha az). Bu elementlerdeki çok az bir eksiklik bile ciddi hastalıklara neden olabildiği gibi çok az bir miktar zehirleyici olabilir. İnsan, hayvan ve bitki sağlığı; Ca, Cr, Cu, Fe, Se gibi hem çok gerekli olan, hem de As, Hg, Pb gibi toksik elementlerin alınmasını gerektirir. Bu çeşit elementler değişik konsantrasyonlarda ve formlarda atmosferde, litosferde ve hidrosferde bulunur. Gerekli her element için bütün organizmalar özel tolerans aralığına ve yeterli miktarda ve güvenli oranda bunlara almaya gereksinim duyarlar. Elementlerin konsantrasyon değerleri “doz tepkisi eğrisi” diye tanımlanan eğriyle temsil edilir ki bu, eksiklik ya da toksisite seviyelerini gösterdiği gibi, sağlık için gerekli olan elementlerin ideal miktarlarını da gösterir. Herhangi bir element için bu eğri, organizmadan organizmaya değişiklik gösterir, fakat eksiklik, ideal miktar ve toksisitenin temel prensibi aynı kalır. Örneğin, mavi-yeşil alglerin fotosentezi için gerekli olan V insanlar için çok toksiktir (Bowman, ve diğ., 2003).

Doğal afetlerin çeşidi sağlık üzerindeki etkilerinin boyutlarını da etkiler. Örneğin, volkanlar ve depremlerin, kül ve mağmanın çıkmasıyla canlılar üzerinde doğrudan etkisi vardır. Yer kaymalarının tetiklediği çevreye element girdisi ve elementlerin hareketliliği, toksik elementlerin miktarına ve yoğunluğuna bağlı olarak, kısa ya da uzun vadede sağlık problemlerine yol açabilir. Aynı zamanda doğrudan risk dolaylı riske dönüşebilir; örneğin, volkanik kül organizmaların akciğerini doğrudan etkiler, fakat yerleşim yerinde çevreye yeni elementleri de ekleyeceği için olasılıkla gıda zinciri içine tehlikeli elementleri de sokacaktır. Volkanizma ve buna bağlı hidrotermal aktiviteler metallerin ve diğer potansiyel tehlikeli kirleticilerin yeryüzeyine çıkmasına neden olur. Açığa çıkan böyle elementlerin yıllık tahmini miktarı 9.000 tondur (Hinkley ve diğ., 1999). Volkanik patlamaların doğrudan etkisi solunum sistemi sorunlarından ölüme kadar her türlü etkiyi içerirken, dolaylı olarak da musonların tetiklediği yer kaymalarından toprak kirlenmesine kadar çeşitlilik gösterir.

Volkan patlamaları ve volkanik kül hem kısa dönemde hem de uzun dönemde çok ciddi akciğer sorunlarına yol açar, silikozise neden olur. Volkanik kül, volkanların kompozisyonuna ve patlamanın çeşidine göre kristobalit içerebilir. Kristalin silikaya uzun süreli maruz kalma silikozis ve malign akciğer hastalığı ile sonuçlanır (Baxter ve diğ., 1999; Wakefield, 2000). Depremlerin de insan ve hayvan sağlığı üzerinde doğrudan ve özellikle medikal jeolojinin odaklandığı dolaylı etkileri vardır. Bunların çoğu depremlerin tetiklediği toprak kaymalarıyla, elementleri ve diğer potansiyel risk ajanlarını tekrar hareketlendirmesiyle olur.

Antropojenik etkenler: İnsanlar jeolojik çevreyi çok çeşitli nedenlerle (toprak, su, hava kirliliği, maden araması ve işletmesi, radyoaktivite gibi) bozarlar ve bunun sonucunda yeni sağlık riskleri ortaya çıkar. Bir çok çalışma hastalıkların (kardiyovasküler patoloji, malign neoplazmalar, travma, genetik anomaliler gibi) oluşumunda ve dağılımında kirlilik, kentleşme, bilimsel ve teknolojik ilerlemedeki olumsuz sonuçlarla ilişkili olduğunu göstermiştir. Yeryüzünde yaşam şartları olumsuz çevresel etkilerle (CO2 konsantrasyonundaki artış; ozon tabakasının delinmesi, dünyada çeşitli bölgelerde ciddi zarara yol açan asit yağmurları; doğal kaynakların dikkatsizce kullanımı; toprak, su, bitki ve hayvanlardaki pestisitler ve ağır metal radyonuklidlerin etkisi; ormanların yok edilmesi; erozyon ve çölleşmenin yaygınlaşması; biyo çeşitliliğin azalması gibi) sürekli bozulmaktadır. Bunların etkisi özellikle organizmaların genetik yapısında ve fizyolojik bütünlüğü üzerinde çok ciddi boyutlardadır (Komatina, 2004).

Elementlerin organizmaya geçiş yolları
Vücuttaki iz elementlerin en önemli kaynağı yeryüzü, genellikle de kayaçlardır. Soluduğumuz hava da bazı elementlerin kaynağıdır. İz elementler vücut içinde çok değişik şekillerde kendilerine yol bulurlar ve bu yol boyunca iz element konsantrasyonu tekrar şekillenir. Kayaçlar bozuşarak toprağa dönüşürken çoğunlukla bazı kimyasal bileşenlerini kaybederler bazen de kazanırlar. Toprak ayrışma ile bazı elementlerini kaybederken tarımsal kimyasallar ve kirleticiler eklenebilir. Ekinler büyümeleri için gerekli olan elementleri seçerek topraktan alırlar; hayvanlarsa beslenmek için seçtikleri bitkiler aracılığıyla bu seçimden etkilenir. Yiyeceklerimizin daha sonraki işlenme ve depolama yöntemleri de ayrıca bunların kompozisyonunda değişikliklere neden olur. İçtiğimiz suyun içindeki iz elementler de kayaçlardan ve topraktan ayrışmışlardır. Aynı zamanda da kirlenmiş olabilir ya da kimyasal olarak biz içmeden önce işlem görmüş olabilir.

Medikal jeolojide kullanılan bazı teknikler
Özellikle batı Avrupa ülkelerinde bazı önemli hastalık grupları (kanserler, merkezi sinir sistemi ile ilişkili hastalıklar ve kardiyovasküler hastalıklar) haritalanmış, genetik özelliklerle veya genetik ya da diyete bağlı farklılıklarla kolaylıkla açıklanamayan ve bölgeden bölgeye çok büyük değişiklikler gösteren hastalıklar rapor edilmiştir. Haritalamadaki yaklaşım su hipoteze bağlıdır: eğer çevresel ilişki bir bölgede pozitif ise bununla jeolojik olarak benzer başka bir yerde de pozitif olması beklenir. Eğer değilse neden olmadığı araştırılmalıdır (Davies ve diğ., 2005).

Günümüzde, coğrafi bilgi sistemleri (GIS), uzaktan algılama (Remote Sensing) uyduları ve diğer teknikler biliminsanlarına hastalıkların coğrafik ilişkisi ile hastalıkların oluşumu, hastalık ajanlarının değişik vektörleri, popülasyon içindeki oluşumu gibi konular arasındaki ilişkiyi açıklıkla görmelerinde birer araçtır (Aronoff, 1989). Veritabanları arasında özellikle medikal jeoloji araştırıcılarının kullanabileceği veri çeşitleri, yerbilimleri/yerle ilişkili veriler ve biyomedikal/sağlıkla ilişkili verilerdir. Bu tür bir araştırma medikal jeolojinin çok farklı, yenilikçi bir bilim dalı olmasını sağlar. Bu yaklaşım, daha önce fark edilmemiş olabilen, çevresel faktörlerle insan sağlığı ile ilgili bilgiler arasındaki bağlantıyı fark ederek yeni bakış açıları sunmaya yol açar ve sonunda yeni uygulamalara ve politikalara dönüşebilir, problemlerin çözümünde yeni yöntemlerin bulunmasına neden olabilir.

Tehlikeli elementlerle çevresel etkileşime örnekler
Bazı elementler ve minerallerle ilişkili olarak, Türkiye’de çeşitli bölgelerde tehlikeli sonuçlar doğuran ya da ciddi sağlık riskleri taşıyan bölgelere ait çok sayıda örnek vardır (Atabey, 2005). Burada bunlardan bazıları medikal jeoloji çalışmalarının özellikle gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye için ne kadar büyük bir önem taşıdığını vurgulaması açısından verilecektir.

Kütahya Emet civarında önemli bir bor rezervi ve işletmesi bulunmaktadır ve bölge jeolojisini oluşturan tüfler, tüfitler, kireçtaşları ve killerde yüksek oranda bor, arsenik, kükürt ve stronsiyum bulunmaktadır (Helvacı & Firman, 1977; Helvacı, 1986). Kullanılan sular Emet ilçe merkezine yıllarca arsenikçe zengin bir jeolojik yapıdan getirilmiştir. Bor yatağına çok yakın bir başka köyde de içme suyu hala arsenikçe zengin kayaçlardan elde edilmekte olup köy halkında el ayası ve ayak tabanlarındaki deri bozukluğu (keratozis) gözlemlenmiştir (Barış, 2003c).

Konya Sızma’da terkedilmiş bir madenden sızan sular, yüzey ve yeraltı sularında demir, bakır, arsenik, cıva ve sülfat kirlenmesine neden olmuştur. Ağır metal kirliği bölgedeki olağan dışı hayvan ölümlerine ve ayrıca köylülerde görülen duyma, körlük gibi sorunlara neden olmuş olabilir (Güzel ve diğ., 1998)

Türkiye’de Eskişehir Beylikova Kızılcaören köyü, Uşak Eşme Güllü köyü, Isparta ve Tendürek volkanı çevresi su alanları yüksek oranda flor içeren bölgelerdir (Atabey, 2005). Isparta’daki yaygın olarak görülen dişlerdeki lekeli yapıya sulardaki flor neden olur. Ancak 1995 yılından bu yana şehir merkezine gelen içme suyunun kaynağı değiştirilmiş ve Eğridir Gölü’nden getirilmeye başlanmıştır (Oruç, 1983).

Sağlık Bakanlığı’na göre Türkiye’nin batı bölgelerinde hafif, İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerine doğru gittikçe artan iyot eksikliği görülür. İyot eksikliği tiroid bezlerini etkileyerek hipotiroid (guatr) hastalığına neden olur, daha ileri aşaması ise kretinizmdir ve fiziksel ve zihinsel gerilik, sağırlık, dilsizlik gibi belirtiler gösterir (Atabey, 2005).

Tuz Gölü’nde yapılan kimyasal analizlerde evsel ve endüstriyel atıklardan oluşan biyolojik kirlilik oluşmuş ve limitlerin üstündeki değerlerde nitrit, amonyum, fosfat ölçülmüştür (Atabey, 2005).

Türkiye genelinde derlenen analizlerin sonuçlarına göre Tersiyer yaşlı kömürlerde As, Cd, Co, Cr, Mn, Ni, Se, Tl, U ve V dünya ortalamalarının üzerinde bulunmuştur (Tuncali ve diğ, 2002).

Lifsi minerallerin neden olduğu sorunlarla ilgili olarak, dünyada milyonda bir görünen mezotelyoma Türkiye’de özellikle bazı yörelerde (Tuzköy, Karain, Sarıhıdır) 1000 kat fazla görülmektedir. Bazı durumlarda plevral ve peritoneal mezotelyoma ile birlikte lenfoma, karaciğer kanseri, kemik sarkomu gibi mezotelyoma dışı tümörlerde görülmektedir (Barış, 2002, 2003a). Araştırmalar, kanser oluşmasındaki etkili faktörün eriyonit olduğunu gösterirken bununla birlikte genetik yatkınlığında etkili olabileceği belirtilir (Barış, 2003a).

Sonuçlar
Medikal jeoloji insan ve hayvanların içinde bulunduğu doğal ve antropojenik çevreyi ve içinde bulunulan çevreyle ilişkili olabilecek sağlık sorunları arasındaki ilişkiyi anlamaya ve sorunları çözmeye çalışır. Medikal jeoloji tüm yerküreyi inceler ve ekosistem sağlığı ile ilgilenir. Günümüzde doğal çevre ve sağlık arasındaki ilişki tüm dünyada kabul edilmiş durumdadır. Bölgesel jeolojiye bağlı insan ve hayvanlardaki sağlık sorunları hemen her kıtada görülür ve bu Bangladeş’te yeraltısuyundaki arsenik kirliliğinden Kanada’da sığırlardaki molibdenozis’e kadar çeşitlilik gösterir.

Medikal jeoloji çalışması iz elementlerin varlığı ya da yokluğunu inceler. Jeokimyasal verilerle hastalık dağılımı arasındaki uygunluk, bu ikisinin birbiriyle çok yakından ilişkili olduğunu gösterir. Belli hastalıkların oluşmasındaki sıklık bölgeden bölgeye değişir; bazı yerlerde çok yaygınken bir başka yerde olmayabilir. Medikal jeologlar bundan böyle çevresel faktörlerin ve hastalıkların bölgesel çakışmalarına dikkat çekmenin de ilerisine geçebilirler. Sürekli gelişen hesaplama yöntemleri ve kapasiteyle, çok gelişmiş istatistiksel yöntemler GIS’le birleştirilip, değişik metodların avantajları kullanılabilir ve yeni uygulamalar ve politikalarla sağlık sorunlarının çözümünde yeni yöntemlerin bulunması sağlanabilir.

Kaynaklar
1. Aronoff, S. 1989. Geographic information systems: a management perspective. WDL Publications, Ottawa, Canada.
2. Atabey, E. 2005. Tıbbi Jeoloji. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları, 88, 194s.
3. Barış, Y.I. 1987. Asbestos eriyonit related chest diseaes. Semih Ofset Matbaacılık Ltd. Ankara, Turkey, 169s.
4. Barış, Y.I. 2002. Türkiye’de asbest ve fibröz zeolit (eriyonit) ile ilgili akciğer hastalıkları. In: “Beslenme, Çevre ve Kanser Sempozyumu Bildiri özetleri”, 31 Mart- 3 Nisan, Ankara, 22-23.
5. Barış, Y.I., 2003b. “Anne bana kerpeteni getir” Anadolu’nun bilinmeyen akciğer ve karın zar kanseri. Bilimsel Tıp Yayınevi, Ankara, 224s.
6. Barış, Y.I., 2003a. Let’s this doctor as a hostage. Design and Production Amazon AB. Printed in Sweden , April, 2003. 128s.
7. Baxter, P.J., Bonadonna, C., Dupree, R., Hards, V.L., Kohn, S.C., MurphyM.D., Nichols, A., Nicholson, R.A., Norton, G., Searle, A., Sparks, R.S. & Vickers, B.P., 1999. Cristobalite in volcanic ash of the Soufriere Hills Volcano, Montserrat, British West Indies. Science, 283, 1142- 1145.
8. Bowman, C.A. Bobrowsky, P.T. & Selinus, O. 2003. Medical geology: new relevance in the earth sciences. Episodes, 270- 278.
9. Checkoway, H., Pearce, N. & Crawford-Brown, D.J., 1989. Research methods in occupational epidemiology. Oxford univ. Press., New York, 3-17, 46-71.
10. Craighead, J.E. Abraham, J.L., Churg, A., Green, F.H.Y., Kleinerman, J., pratt, P.C., Seemayer, T.A., Vallayathan, V. & Weill, H., 1982. The pathology of asbestos-accosiated diseases of the lungs and pleural cavities: diagnostic criteria and proposed grading schema. Arch. Pathol. Lab. Med., 106, 544-596.
11. Davies, B.E. Bowman, C., Davies, T.C. & Selinus, O., 2005. Medical geology: perspectives and prospects. In: “Essentials of Medical Geology: Impacts of the Natural Environment on Public Health”, O. Selinus, B. Alloway, J.A. Centeno, R.B. Finkelman, R. Fuge, U. Lindh & P. Smedley (Eds.), Elsevier, London, Paris, 1- 14.
12. Eaton, D.L. & Robertson, W.O., 1994. Toxicology. In: “Textbook of Clinical Occupational and Environmental Medicine”, L. Rosenstick & M.R. Cullen (Eds.), W.B. Saunders Company, 116- 117.
13. Enterline, P.E. 1964. Mortality rates among coal miners. Am. J. Publ. Health, 54, 758-771.
14. Fach. E. Kristovich, R., Long, J.F., Waldman, W.J., Dutta, P.K. & Williams, M.V., 2002. The effect of iron on the biological activities of erionite and mordenite. Environ. International, 1037, 1- 8.
15. Fergusson, J.E. 1990. The Heavy Elements: chemistry, environmetal impact and health effects. Pergamon Press, 614s.
16. Foster, H.D. 2002. The geographyof disease family trees: the case of selenium. In: “Geoenvironmental Mapping: Methods, theory and practice”, P.T. Bobrowsky (Ed), A.A. Balkema, 497- 529.
17. Finkelman, R.B. Skinner, H.C.W. Plumlee, G.S. & Bunnell, J.E, 2001. Medical Geology. Geotimes, 20- 23.
18. Finkelman, R.B., Orem, W., Castranova, V., Tatu, C.A., Belkin, H.E., Zheng, B., Lerch, H.E., Maharaj, S.V. & Bates, A.L., 2002. Health impacts of coal and coal use: possible solutions. Intern. J. Coal Geol., 50, 425-443.
19. Gibbons, W., 1998. The exploitation and environmental legacy of amphibole asbestos: a late 20th century overview. Environ. Geochem. Health, 20, 213-230.
20. Gibbons, W., 2000. Amphibole asbestos in Africa and Australia: geology, health hazard and mining legacy. J. Geol. Soc., London, 157, 851-858.
21. Güzel, A., Nalbantçılar, M.T., Yıldırım, O.S., Murathan, A. & Gökay, M.K., 1980. Contamination around abondoned Sızma (Turkey) mercury mine. In: “1. Inernational Workshop on Enviromental Quality and Environmental Engineering in the Middle east Region”, Bahadır & Burdurlu (Eds), Konya, 601- 608.
22. Helvacı, C., 1986. Stratigraphic and structural evaulation of the Emet borate deposits, Western Anatolia. Dokuzeylül Univ. Faculty of Eng. & Architecture Research papers,
MM/JEO- 86 AR.008.
23. Helvacı, C. & Firman, R.J., 1977. Emet borat yataklarının jeolojik konumu ve mineralojisi. Jeoloji Mühendisliği, 2.
24. Hinkley, T.K., Lamothe, P.J., Wilson, S.A., Finnegan, D.L. & Gerlach, T.M., 1999. Metal emission from Kiauea, and suggested revision of the estimated worldwide metal output by quiescent degassing of volcanoes. Earth Planet. Lett., 170, 315-325.
25. Hong, S., Candelone, J.P., Patterson, C.C. & Boutron, C.F., 1994. Greenland ice evidence of hemisphere lead pollution two millennia ago by Greek and Roman civilizations. Science, 1841- 1843.
26. http:// www.medicalgeology.org/PDF/MedGeo.pdf.
27. Jr. Guthrie, G.D. , 1993. Mineral characterization in biological studies. In: “health Effects of Mineral Dusts”, Mineralogical Society of America, 28, 251- 273.
28. Jr. Guthrie, G.D. & Mossman, VB.T., 1993. Merging the geological and biological sciences: an integrated approach to the study of mineral-induced pulmonary diseases. In: “health Effects of Mineral Dusts”, Mineralogical Society of America, 28, 1- 5.
29. Komatina, M.M., 2004. Medical Geology: Effects of geological environments on human health. Serbian Geological Society, Belgrad, Paris, Oxford, 488s.
30. Kane, A.B., 1993. Epidemiology and pathology of asbestos-related diseases. In: “Health Effects of Mineral Dusts”, Mineralogical Society of America, 28, 347- 359.
31. Klein, C., 1993. Rocks, minerals and a dusty world. In: “health Effects of Mineral Dusts”, Mineralogical Society of America, 28, 7-59..
32. Kuempel., E.D., Stayner, L.T., Attfield, M.D. & Bruncher, C.R., 1995. Exposure response analysis of mortality among coal miners in the United States. Am. J. Ind. Med., 28, 167-184.
33. Lag, J., 1990. General survey of geomedicine. In: “Geomedicine”, J. Lag (Ed), CRC Press, 1-24s.
34. Lemen, R.A., Dement, J.M. & wagoner, J.K., 1980. Epidemiology of asbestos-related diseases. Environ. Health Perp., 34, 1-11.
35. Liang, Y.X., Fu, H. & Gu, X.Q., 1998. Asian-Pasific Newsletter, 2, www.occuphealth.fi/info/asian/ap298/Liang&Gu.htm.
36. McDonald, J.C., McDonald, A.D. & Hughes, J.M., 1999. Chrysotile, tremolite and fibrogenicity. Ann. Occup. Hyg., 43/7, 439-442.
37. McDonald., Amstrong, B.G., Edwards, C.W., Gibbs, A.R., Lloyd, H.M., Pooley, F.D., Ross, D.J. & Rudd, R.M., 2001. Case-referent survey of young adults with esothelioma: I. Ling fibre analyses. Ann. Occup. Hyg.,45/7, 513-518.
38. Nriagu, J.O., 1983. Lead exposure and lead poisining, in lead and lead poising in Antiquity. John Willey & Sons, 309- 424.
39. Oruç, N., 1983. Doğu Beyazıt yöresinde bazı su kaynaklarında spektrometrik ve potentiometrik yöntemlerle florür miktarlarının araştırılması. Doğa ve Çevre Bilim Dergisi, 7.
40. Plant, J., Baldock, J., Haslam, H. & Smith, B., 1998. The role of geochemistry in environmental and epidemiological studies in developing countries. Episodes, 21, 19-27.
41. Rees., D., Phillips, J.I., Garton, E. & Pooley, F.D., 2001. Asbestos lung fibre concentrations in south African chrysotile mine workers. Ann. Occup. Hyg.,45/6, 473-477.
42. Rooke., G.B., Ward, F.G., Dempsey, A.N., Dowler, J.B. & Whitaker, C.J., 1979. Carcinoma of the lung in Lancashire coal miners. Thorax, 34, 229- 233.
43. Ross, M., Nolan, R.P., Langer, A.M. & Cooper, W.C., 1993. Health effects of mineral dusts other than asbestos. In: “health Effects of Mineral Dusts”, Mineralogical Society of America, 28, 360- 407.
44. Selinus, O., 2002. Medical geology: Method, theory and practice. In: “Geoenvironmental Mapping: Methods, theory and practice”, P.T. Bobrowsky (Ed), A.A. Balkema, 473- 496.
45. Shukla., A., Gulumian, M., Hei, T.K., Kamp, D., Rahman, Q. & Mossman, B.T., 2003. Serial review: role of reactive oxygen and nitrogen species (ROS/RNS) in lung injury and diseases. Free Radical Biology & Medicine, 34/9, 1117- 1129.
46. Tuncali, E. Çiftçi, B. Yavuz, N., Toprak, S., Köker, A., Gencer, Z., Aycık, H. & Şahin, N., 2002. Türkiye tersiyer kömürlerinin kimyasal ve teknolojik özellikleri. MTA Yayınları, 401s.
47. Underwood, E.J., 1979. Trace elements and health: an overview. Phil.Trans., Royal Society of London, 288, 5-14.
48. Wakefield, J. 2000. An eruption of Silicosis. Environ. Health Perspectives, 108, A300.

Yukardaki yazı Ulusal Kanser Danışma Kurulu’nun sayfasında yayınlanan bir kitapçıktan alınmıştır ve metnin tüm hakları Azize Pırıl Önen’e (ODTÜ Jeoloji Mühendisliği) aittir.

Birçok Ülkede Kullanımı Yasaklanan Asbestin Üretimi Artıyor

Biliminsanları, gelecek 20 yıl içinde özellikle kalkınmakta olan ülkelerdeki asbeste bağlı ölümlerde büyük artış olacağı uyarısında bulundu. 2030 yılına kadar özellikle kalkınmakta olan ülkelerde asbest kullanımıyla bağlantılı bir milyonun üzerinde ölüm vakasının yaşanabileceği tahmin ediliyor.


Anthophyllite asbestos, scanning electron microscope picture from USGS.
USGS’ye ait bu görüntü asbestin lifsi yapısını gözler önüne seriyor. İşte bu yapı yüzünden asbest tanecikleri akciğere saplanıp kansere neden oluyor.

BBC ile Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun ortaklaşa yürüttüğü araştırma, kansere yol açtığı yolundaki kaygılara rağmen asbest kullanımını teşvik etmek için milyonlarca dolar harcandığını ve üretilen asbestin iş güvenliği yasaları zayıf olan kalkınmakta olan ülkelere pazarlandığını ortaya çıkardı.
Asbest kullanımını savunanlar, günümüzde kullanılan beyaz asbestin büyük dozlarda tehlikeli olabileceğini, ancak dikkatli kullanıldığında güvenli olduğunu söylüyor. Ama biliminsanları, yine de kanser tehlikesi bulunduğunu kaydediyorlar. Beyaz toprak da denilen beyaz asbest, inşaatlarda; ateşe dayanıklı ucuz çatılar, su boruları ve diğer inşaat malzemelerinin yapımında kullanılıyor.

Rusya, yılda bir milyon tonluk kapasitesiyle dünyanın en büyük asbest üreticisi ve Rus yetkililer asbeste getirilen yasakların siyasî olduğunu söylüyorlar. Asbestin kullanımı Kanada’da dâhil dünyanın 50 kadar ülkesinde yasaklanmış ya da sınırlandırılmış durumda. Ancak, araştırma Kanadalı firmaların Çin, Hindistan ve Meksika gibi kalkınmakta olan ülkelere kahverengi ya da mavi türlerine göre daha güvenli olduğunu söyledikleri beyaz asbest ihraç etmeye devam ettiğini ortaya koyuyor.

Türkiye Devlet Planlama Teşkilatı’nın madencilikle ilgili verilerine göre, zengin asbest yataklarına sahip Türkiye ise asbest kullanımını yasaklama yerine kontrollü kullanımı tercih ediyor. Konu ile ilgili haberi izlemek için http://www.facebook.com/video/video.php?v=141486625880372

asbest
isim, mineraloji Fransızca asbeste
Tremolitin bozulmasından oluşan, lifli, kırılmadan bükülebilen ve ateşte niteliği değişmeyen bir mineral, taş pamuğu, kaya lifi.
Türk Dil Kurumu

tremolit
isim, jeoloji Fransızca trémolite
İçinde magnezyum, kalsiyum, demir ve alüminyum bulunan, amfibol grubundan doğal silikat.
Türk Dil Kurumu

Kaynakça
BBCTürkçe, 2010. ‘Asbest ölümleri artacak’, Bilim ve Teknoloji, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/07/100721_asbestos.shtml, 28 Temmuz 2010 tarihinde ulaşıldı.

Batı, Bangladeş’i Nasıl Zehirledi?

Bangladeş’te Birleşmiş Milletler (BM) milyonlarca insana su sağlayacak bir proje ile yardım etmek isterken onlara arsenikle kirlenmiş içme suyu getirdi. Yani BM, kaş yapayım derken göz çıkardı. Bu olay tam anlamıyla bir cinayet. İnanılır gibi değil, sanki BM’nin elinde bir akiferin hidrolojik, hidrojeolojik ve jeolojik modelini yapacak bir uzmanı yok?

Bangladeş’teki akifer sistemini etkileyen en önemli kirlenme nedenleri deniz ve muson yağmurlarıdır. Akiferin denizden beslenmesi sonucu, akiferdeki tuzluluk oranı artar. Diğer yandan akiferin muson yağmurlarıyla beslenmesi de akiferdeki arsenik içeriğini arttırır. Bu etkinin temel nedeniyse, Bangladeş’in jeolojisidir. Kayaçların içeriğinde arsenik bulunması yüzünden, yağış sonrası yeraltına süzülen su, arseniği de beraberinde taşıyarak akiferi kirletir. Bu yüzden, sular doğal olarak arsenik içerir.
-Levent Pekcan (Hacettepe Üniveritesi Hidrojeoloji Mühendisliği)


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=wrMqf8Eolrg

Bangladeş’te 20 milyondan fazla insan arsenik zehirlenmesi nedeniyle ağrılı ve acı içinde erken ölüm riski taşıyor. Bu sonuç, iyi niyetli ama kötü planlanmış bir su projesinin mirası, tam anlamıyla bir sağlık felaketi.

Uluslararası destekli bir hareketle ülke çapında açılan derin kuyuların 40 yıl sonraki zararlı etkileri ortaya çıktı. Bölgede yaşayan çok sayıda insanın kanser ve kalp hastalıklarına yakalanma riski taşıyor ve bu risk oranı çok yüksek. İçme suyundaki kirlilik, tahmin edilemeyecek sayıdaki çocuğun zihinsel gelişimini engelliyor. Yetersiz beslenme de bu durumu içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Bangladeş’te yaşanan arsenik sorunu 1970’lere kadar uzanıyor. O zamanlar, dünyanın en çok çocuk ölümlerinin görüldüğü bu ülkede, içme suyunun kalitesinin arttırmak ve ishale karşı çözüm bulmak için uluslararası çok büyük yatırımlarla derin kuyular açıldı. Bu kuyuların ailelerin güvenli su içmesini sağlayacağına inanılıyordu. Bu kuyular açılmadığı takdirde kirli yüzey suyundan dolayı her yıl 250.000’den fazla çocuk yaşamını yitirecekti.
BM ve Dünya Bankası’nın (DB) başını çektiği yardım hareketi en başından ölümcül bir hataydı. Yeni su kaynağından alınan örneklerde kirlilik denetlemesi yapılmasına rağmen Ganj ve Brahmaputra deltalarının doğal olarak içerdiği arsenik gözden kaçmış ve arsenik içeriğini saptamak için deney de yapılmamıştı. 1990’ların başında 10 milyondan fazla derin kuyuda arseniğe bağlı kirlilik saptanmış ve Bangladeş bu devasa sorunla uğraşmak zorunda kalmıştı. Dünya Sağlık Örgütü bu durumu “1984 Bhopal Felaketi ve 1986 Çernobil Felaketi‘nin ötesinde, tarihte bir nüfusu etkileyen en geniş zehirlenme olarak tanımlamış ve bu çapta bir çevre felaketinin daha önce görülmediğini” belirtti. (Daha fazlası için http://www.who.int/inf-pr-2000/en/pr2000-55.html)


Büyütmek için tıklayın! Present groundwater arsenic condition of GMB Plain (January 2007)

Bu gelişmelerden sonra yapılan bazı çalışmalar, kuyulardan gelen arsenikli suyu içen her 10 kişiden 1’inin akciğer, mesane ya da deri kanserinden öleceğini öngörüyor. Bu hastalıkların gelişmesi için onlarca yıl gerekse de, 2004’te yılında, yılda yaklaşık 3.000 kişi arseniğe bağlı kanser oluşumundan dolayı öldüğü görüldü.

1990’lardan beri Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF) gibi kuruluşlar başka su kaynakları sağlamak amacıyla çaba gösterdi. Bu çalışma doğrultusunda örneğin yağmur suları toplandı ve mevcut yüzey suları süzülme işlemlerinden geçirildi. Bu iyileştirme girişimlerinin sonucu yavaşta olsa kirlenmiş suya maruz kalan ailelerin yüzdesi düştü. Ama UNICEF tarafından geçen sene yapılan bir anket sonucu nüfusun %13’ünün hâlâ kirlenmiş su kullandığı ortaya koydu. Dakka’dan (Bangladeş) UNICEF arsenik uzmanı Yan Zheng, “Bu oranın 20.000.000 insan olduğunu” söylüyor ve ekliyor “Arsenik sağlığı çok değişik şekillerde etkiliyor. Köylülerde arsenik yüzünden deride doku bozukluğunun oluştuğu görüldü. Ama kanser ve kardiyovasküler (kalp ve kan damarları veya dolaşım sistemi) hastalıkları, köylüler ve bazı sağlık uzmanları tarafından hâlâ tam olarak teşhis edilemedi”. Son çalışmaların sonucu, ölüm oranlarının büyük bir bölümü arsenik zehirlenmesine bağlı gerçekleştiğini belirten Zheng “O yüzden karşı karşıya olduğumuz bu durumun etkisi arttıkça, riskinde artmasını bekliyoruz” diye ekledi.

Bangladeş Hükümeti ve BM yetkilileri yarın yeni bir rapor yayınlayacak. Bu raporda devasa kirlilik sorununun çözümü için acil eylem planı açıklanacak. Ayrıca içme suyundaki kirlilik dışında kirlenmiş olan suyla yapılan sulama sonucu üretilen pirinç gibi tarım ürünleri de ele alınacak. Raporada arseniğin nüfusun önemli bir oranının sağlık durumu üzerinden oluşturduğu sorunlar ve özellikle çocukların ilerde karşı karşıya kalacakları kötü tablo, tüm dikkatleri çekmek için Dünya Su Günü’ne rastlayan 22 Mart günü sunulacak.


Dorsal Keratosis (Daha fazla bilgi için http://www.soesju.org)

Uzun süredir çözüm getirilememiş içme suyundan kaynaklı arsenik zehirlenmesi (arsenicosis) olası birçok ölümcül sağlık sorununa neden olduğu gibi insanların derisinde oluşan doku bozukluğu ile belirgin bir şekilde görülüyor. Bu belirti sosyal açıdan da birçok Bangladeşlinin belası olmuş durumda. Çünkü bölgedeki yaygın inanışa göre birçok insan lanetlendiğini düşünüyor.

BM Bangladeş’in en tepesindeki yetkili olan Renata Lok Dessallien, “Acil eylem planında, bütün ulusun dikkatli bir şekilde güvenli arsenik sınırına doğru tekrardan odaklanması gerektiğini” söylüyor. “Bangladeş Hükümeti ve konunun tüm muhatapları ile birlikte ortaya çıkan tehlike üzerinde kapsamlı bir araştırma yapmayı amaçlıyoruz ve bu doğrultuda zararlarını azaltmak için arsenik izleme ağını güçlendirmemiz gerekli” diye ekliyor.

Bangladeş’in sularında zaten doğal bir biçimde arsenik bulunuyor. Bu kirlilik, yüz milyonlarca insanın hayatta kalmasını sağlayan nehirler yardımıyla nehirlerin izlediği yol boyunca da yayılıyor. Dünyadaki birçok yeraltısuyunun kaynağı olan akiferler (suverenler) arsenikle kirleniyor ve bu zehirli sular Arjantin’den Tayvan’a ve oradan da Hindistan’a kadar geniş bir alanda yaşayan insanların sağlıklarında sorun oluyor. Hatta Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) bazı alanlarında de kayda değer ölçüde arsenik kirliliği var.

Bangladeş’teki büyük kirliliğin sorumluluğu ile ilgili hararetli kavgalar devam ediyor. Diğer taraftan tartışmalar özellikle bölgenin yerel yerbiliminin (jeolojisinin) ve topoğrafyasının tam olarak anlaşılmadığı üzerinde yoğunlaşırken, hedefteki gruplar ve BM kuyuların açıldığı zamanlarda uluslararası standartlara uygun deneyler yaptığında ısrar ediyor. Bu söylenenler gösterdiği gibi hem BM hem de DB bu trajedi de üstüne düşen sorumluluğu çokta farketmemiş durumda.

Batı Bengal’deki Jadavpur Ünivesitesi’nden başuzman Dipankar Chakraborti, Bangladeş’teki arsenik kirliliğine ait seviyenin Dünya’daki benzerlerinden daha tehlikeli olduğunu söylüyor. Chakraborti’ye göre, uluslararası topluluklar, bu krizdeki sorumluluklarını hiç mi hiç kabul etmiyor. Yıllar sonra bu inkâr politikasının da modası geçecek. Chakraborti “Bu çok büyük bir sorun” diyor ve “15 yıl önce bu konu için görüştüğümüz bölge halkının teninde doku bozukluğu olduğunu gördük ve bu insanların yaklaşık %30 da bir tür kanser hastasıydı” diye ekliyor.

Geçen sene biliminsanları derin kuyulardaki suyun içerdeği arseniğin nereden karıştığını bir sonuca bağladılar. Taşkınlardan korunmak için Bangladeş genelinde kazılan binlerce havuzdan alınan toprak örnekleri bunun fark edilmesini sağladı. Tortul malzemeden süzülerek gelen arseniğin, zemindeki (topraktaki) organik karbon içinde dağılım sergilediği ortaya koyuldu. Boston’da (ABD) bulunan Masaçusets Teknoloji Enstitüsü’nden biliminsanları bu sorunun tek bir çözümü olacağını belirterek “suyun arsenikten etkilenmemesi için havuzlardan aşağıda, daha derinde içme suyu kuyularının açılması gerektiğini” söylediler.

Bu arada, halk arasındaki yaygın inanışlardan zehirlenen kişinin lanetlendiği ya da bu etkinin bulaşıcı olduğu gibi düşüncelerden insanları vazgeçirmek için toplum arsenik zehirlenmesinin tehlikeleri hakkında eğitiliyor. Bangladeş Sağlık Bakanı Dr. A. F. M. Ruhal Haque “İnsanlar arseniğin tehlikeleri hakkında bilinçlendi ve temel tehlikenin farkına varanların oranı giderek artıyor” diyor. Ayrıca Haque, “Bangladeş Hükümeti sağlık taraması ve arsenikten zehirlenen hastaların tedavisi için yatırım yapmaya devam ediyor. Bir yanda da sağlık çalışanları mahallelerde hastalığın etkileri hakkında doğru bilgilendirmelerde bulunuyor” diye ekledi.

İngiltere’de Zehirli Bira
Arsenik, 19 yüzyılda ABD ve Britanya’da yayılan bir kirletici oldu. Arsenik duvar kâğıdında, kumaş boyasında hatta şekerleme imalathanelerinde bile kullanıldı.

İnsan eliyle gerçekleşen en kötü zehirlenme örneği, 1900’lerin sonunda Lancashire’den (İngiltere) yayıldı. Göz yumulan bu durum sonucu, Manchester ve Salford’daki yaşayan çok sayıda insanda bazı belirtiler ortaya çıktı. Ama olayların büyümesi, insanların derilerinde oluşan kararmalar, olasılık dışı diğer işaretler bunun arsenik zehirlenmesi olduğu şüphesini arttırdı. Sonunda arseniğin izi sürüldü ve bir firmada üretilen biranın yapımında kullanılan şekerde arsenik olduğu saptandı.

Zehirlenmeden önce sınırı aşan kullanımdan dolayı 6.000’den fazla insan bu zehirli maddeden etkilendi ve zehirlenenlerden 80’i yaşamını yitirdi. Bu olay, gıda güvenliğinde daha sert kanunların çıkarılmasında etkili oldu.


In the 1970s, up to 250,000 children a year died in the country from drinking dirty water; today water can still be fatal.

How the West poisoned Bangladesh
A UN project aimed to help millions – but it brought them water contaminated with arsenic

Up to 20 million people in Bangladesh are at risk of suffering early deaths because of arsenic poisoning – the legacy of a well-intentioned but ill-planned water project that created a devastating public health catastrophe.

Four decades after an internationally funded move to dig tube wells across the country massively backfired, huge numbers of people still remain at higher risk of contracting cancer and heart disease. The intellectual development of untold numbers of children is also being held back by the contamination of drinking water. Poor diet exacerbates the risk.

Bangladesh’s arsenic crisis dates back to the 1970s when, in an effort to improve the quality of drinking water and counter diarrhoea, which was one of the country’s biggest killers of children, there was large-scale international investment in building tube wells. It was believed the wells would provide safe supplies for families, otherwise dependent on dirty surface water which was killing up to 250,000 children a year.

Yet the move, spearheaded by the UN and the World Bank, was fatally flawed. Although checks were carried out for certain contaminants in the newly sourced water, it was not tested for arsenic, which occurs naturally in the Ganges and Brahmaputra deltas. By the early 1990s, when it was found that up to half of 10 million tube wells were contaminated with arsenic, Bangladesh was confronting a huge problem. The World Health Organisation called it “the largest mass poisoning of a population in history… The scale of the environmental disaster is greater than any seen before; it is beyond the accidents in Bhopal, India, in 1984, and Chernobyl, Ukraine, in 1986”.

Some subsequent studies predicted that, ultimately, one person in 10 who drinks water from the arsenical wells would go on to die from lung, bladder or skin cancer. Even though some of these conditions take decades to develop, by 2004, about 3,000 people a year were dying from arsenic-related cancers.

Since the 1990s, organisations such as Unicef have led the effort to develop and provide alternative sources of water, such as collecting rainwater and filtering surface water. Slowly, the percentage of families exposed to contaminated water has fallen. But a survey conducted by Unicef last year found that 13 per cent of people are still using contaminated water. “That equates to 20 million people,” says Yan Zheng, a Unicef arsenic specialist based in Dhaka. “The health impacts vary. The skin lesions that arsenic causes are well recognised by the villagers. But the cancer and cardiovascular diseases are still not fully recognised by the villagers and some health professionals.” Ms Zheng says a recent study showed significantly higher death rates for those exposed to arsenic: “It was as you would expect – the higher the exposure, the higher the risk.”.

Government and UN officials will publish a new report tomorrow calling for urgent action to tackle what remains a huge problem of contamination, both from drinking water and from crops such as rice that are irrigated with contaminated water. According to the report, being released to coincide with World Water Day, arsenic poses health risks to a significant proportion of the population, though children are particularly vulnerable.

The skin lesions caused by arsenicosis are just the first sign of many possibly fatal health problems. The lesions still attract widespread social stigma in Bangladesh, with many people until recently believing they were the result of a curse.

“Urgent action is needed to refocus the attention of the nation towards an arsenic-safe environment,” says Renata Lok Dessallien, the UN chief in Bangladesh. “Concerted efforts by the government and all stakeholders are necessary to reinvigorate arsenic monitoring and mitigation efforts, and to conduct comprehensive research on emerging threats.”

The arsenic contaminating so much of Bangladesh’s water occurs naturally in the water courses of the rivers that sustain hundreds of millions of people. Many underground sources around the world suffer from arsenic contamination and there have been health issues in countries ranging from Argentina to Taiwan and India. There is also considerable arsenic contamination in parts of the US.

In Bangladesh, a fierce row continues to rage over the responsibility for the massive contamination. While aid groups and the UN insist their testing at the time met international standards, others have argued that there should have been a more thorough awareness of the local geology and topography. Yet more have said that the UN and the World Bank were slow to acknowledge their role in the tragedy.

Dipankar Chakraborti, of the Jadavpur University in West Bengal and a leading expert, says the level of arsenic contamination in Bangladesh is worse than anywhere else globally. He says the international bodies have never fully acknowledged their role in a crisis that will be played out for years to come. “It is a major problem,” he says. “We have found that when we went back to people with skin lesions whom we interviewed 15 years ago, about 30 per cent of them had developed some sort of cancer.”

Last year scientists concluded that arsenic entered the water in tube wells as a result of thousands of ponds that were dug across Bangladesh to provide soil for flood protection. Disturbing the ground released the organic carbon, which in turn causes arsenic to leach from sediments. The scientists from MIT in Boston concluded that one solution would be to dig “deeper drinking-water wells, below the influence of the ponds”.

Meanwhile, educating the public about the dangers of arsenic poisoning, and disabusing them of the widespread idea that its effects are the result of a curse, or infectious, is essential. “Raising awareness among people on the danger of arsenic is essential,” says Bangladesh’s minister of health, Dr A F M Ruhal Haque. “Health workers can disseminate this message, while the government will continue to invest in screening and treatment of arsenicosis patients in affected districts.”

Britain’s toxic beer
Arsenic was a pervasive contaminant in Britain and the US in the 19th century. It was used in wallpaper, fabric dyes, and even as a colouring in confectionery.

One of the worst instances of man-made arsenical poisoning came in Lancashire in late 1900. Large numbers of people in the Manchester and Salford areas displayed symptoms of what was thought to be simple over-indulgence. But, as the cases mounted, and people began to turn up with blackened skin and other tell-tale signs, arsenic poisoning was suspected. This was confirmed, and eventually traced to the firm that supplied sugar used in brewing.

Before the poisonings had run their course, more than 6,000 people had been affected, and 80 of these died. The episode was instrumental in securing more rigorous legislation on food safety.

Kaynakça
Buncombe, A. 2010. How the West poisoned Bangladesh, Asia, World, News, Independent, London, England, http://www.independent.co.uk/news/world/asia/how-the-west-poisoned-bangladesh-1924631.html, accessed at March 24nd 2010.

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Buncombe, A. 2010. Batı Bangladeş’i Nasıl Zehirledi?, çev. Güler, B. http://www.yerbilimleri.com/bati-bangladesi-nasil-zehirledi