Etiket arşivi: nükleer

ABD’deki Bir Nükleer Depoda Sızıntı Olduğu Saptandı

Amerika’nın kuzeybatısındaki Vaşington eyaletinde bulunan eski bir plütonyum işleme tesisinde yıllardır sızıntı olduğu tespit edildi.

Artık faaliyette olmayan Hanford Nükleer Tesisi‘nde tek bir tanktan her yıl 1.135 litre radyoaktif madde sızmış olabileceği bildiriliyor. Bu durumun ise yeraltısu kaynaklarına yönelik uzun vadeli bir tehdit oluşturabileceği belirtiliyor. Sızıntının yol açtığı kirlenmenin milyarlarca dolara temizlenebileceği, bu temizliğin ise uzun yıllar alabileceği kaydedildi.

Sızıntı yaptığı bildirilen tankta yıllar süren plütonyum üretiminden arta kalan 1 milyon 700 bin litre, radyoaktif madde içeren çamurlu su bulunuyor. Aynı tankta ilk sızıntı 2005 yılında saptanmıştı. Ancak yetkililer sızıntının kontrol altına alındığı güvencesi vermişti.

nukleer_tehlike_isaret_levhasi
Hanford Nükleer Tesisi’ndeki durumu gösteren uyarı levhaları. AP Photo/Ted S. Warren, File

Hanford Nükleer Tesisi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’nın gizli atom bombası projesinde plütonyum işlemek amacıyla kuruldu. Tesisin işlediği plütonyum, 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atılan atom bombasının yanı sıra, Amerika’nın ürettiği çok sayıda nükleer bombada kullanıldı. Birçok reaktörü 1960 ve 70’li yıllarda kapatılan tesisin en son reaktörü 1987’de hizmete kapatıldı.

Ayrıntılar
VOA, ABD’de Eski Nükleer Tesiste Sızıntı Tespit Edildi, 29 Mayıs 2013
VOA, US Nuclear Storage Tank Leaking, 29 Mayıs 2013
Huffington Post, Hanford Nuclear Waste Tanks Could Explode, Agency Warns, 29 Mayıs 2013

Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin ÇED Başvurusunda Sunulan Jeolojik Veriler

Öncelikle kısa bir hatırlatma yapalım.. 12 Mayıs 2010‘da Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu bir tane nükleer güç santrali (NGS) kurmak ve işletmek üzere anlaştı. Ardından, 2010’un 21 Temmuz’u Türkiye, 24 Kasım’ı Rusya antlaşmayı resmen onayladı. Bu anlaşmaya göre, denize nazır Mersin’in Akkuyu sahasında 4 adet 1200 MWe’lik Rus tasarımı VVER reaktörü kurulması planlanıyor. Santral yap-sahip ol-işlet modeli ile hayata geçecek. 60 yıl işletilmesi düşünülen santralin % 51 hissesi her zaman Rusya’nın, geri kalan paysa Türkiye’nin olacak.. Peki Dünya ne âlemde, işte karşınızda radyoaktif ışımalar, zıplamalar, hoplamalar, sıçramalar, sekmeler..

2012’nin 21 Mart’ı başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasında yol göstermek için, ithal enerji kaynaklarına bağımlılığın ve cari açığın azaltılabilmesi için, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının en yüksek düzeyde kullanılması için, genelge yayınladı. Buna göre, NGS projesinin zamanında bitmesi gerekli, bu yüzden ilgili kamu kurum ve kuruluşları herşeyi çarçabuk sonuca bağlayacak. Görüldüğü gibi bu sefer iş ciddi.. Türkiye 1970‘lerden beri nükleer güç santralı (NGS) kurmanın peşinde, bundan önceki girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat bunun sonucu, birinci belli ikinci kim diye ilerliyor..


Akkuyu NGS’nin bilgisayar simülasyonu.

Santrali kurucak olan şirket, Akkuyu NGS Elektrik Üretim AŞ, 4800 MWe gücündeki santralin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) için 2 Aralık 2011’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na (ÇŞB) başvurmuş ve başvuru dosyası ekleri ile birlikte 23 Şubat 2012’den beri erişilebilir durumda.. Aşağıdakileri okumam, ben nükleer karştı değilim diyorsanız. ÇED başvuru dosyasını okumak için buraya, ÇED’in ekleri görmek için buraya tıklayın!

Halka açık olan ÇED başvurusunu “kabaca” inceledim, özellikle 3.3 numaralı başlık ve kapsadıklarını.. Akkuyu NGS’nin ÇED’inde sunulan jeolojik (yerbilimsel) verileri irdeledim ve gördüğüm ilginçlikleri paylaştım. İnsan, doğası gereği birşeyi incelediğinde, gözlem altına aldığı şeyin doğru yanlarını pek görmez ve hemen hata, yanlış, eksik gedik arar. Aşağıda da bu minvaldeki durumlar ele alınacak.. Umarım ÇŞB’de onay verecek yetkililer, bu raporu dikkatli bir şekilde inceler.


Büyütmek için tıklayın! Akkuyu’da kurulması planlanan NGS ve çevresinin jeoloji haritası. Alındığı yer: Şekil 3-5, Ek D’de koordinatlı hâli var. Kaynak: ?


Büyütmek için tıklayın! Akkuyu’da kurulması planlanan NGS ve etraflıca çevresinin genel jeoloji haritası. Alındığı yer: Şekil 3-1. Kaynak: ?

Gördüğünüz bir jeoloji haritası, hem raporda hem de raporun ekinde verilmiş. Harita terminolojisini, jeolojik (yerbilimsel) dokuları ve tektonik simgeleri bilmeyenler için siyah-beyaz çizgilerden ibaret, hatta bir karakalem çalışması. Hiç anlamayan biri buna bakıp, en fazla; “Bazı yerlerde briket var. Sanırım inşaat alanı yanlış seçilmiş.” diyebilir. Bu harita yeni üretilmiş bir harita değilmiş gibi duruyor. Eğer yeni bir harita değilse asıl kaynağa atıf vermekte fayda var, bir de lejant (açıklama) koymakta yarar var, son olarak rengarenk olsa hiçte fena olmaz. Rapor’daki genel jeoloji başlığında yer alan Şekil 3-1’de, Demirtaş ve Genç (1986)’dan alınan ve buna kıyasla daha geniş bir alanı kapsayan bir jeoloji haritası koyulmuş. Fakat o da ayrıntılı bir jeoloji sunmuyor. Gene aynı yazarlara ait olan bir veride, bölgenin stratigrafik kesiti karınca duâsı gibi sunulmuş, okuyana aşk olsun.

Hidrojeoloji başlığında altında azcık hidrolojiye de dem vurulmuş, bir de serbest akifer, karst. Ta 1976-1982 dönemindeki çalışmalar aktarılmış, hey gidi günler hey..


Büyütmek için tıklayın! Akkuyu’da kurulması planlanan NGS ve etraflıca çevresinin sismotektonik haritası. Alındığı yer: Şekil 3-3. Kaynak: Doyuran vd., (1989)

Doğal afetler bir potada eritilmiş; deprem (tektonik), tsunami (dev dalga), sel, toprak kayması (heyelan), kaya düşmesi ve çığ. Buna göre söz konusu bölgede sel, toprak kayması, kaya düşmesi ve çığın olması beklenmiyor. Tektonik kısmı diğerlerine nazaran daha uzun anlatılmış. Bu parça, Demirtaş ve Genç (1986, 1987) ve Doyuran vd., (1989) çalışmalarından derlenmiş; ama metin içindeki tüm verilerin bu kaynaklardan alınıp alınmadığını anlayamadım. Doyuran vd., (1989) ait sismotektonik haritanın üzerinde 1989 sonrası deprem verileri eklenmeli, hatta mümkünse altlığı sağlayan hairtada.. Aklıma gelen güncel bir örneği aktarayım, 65. Türkiye Jeoloji Kurultayı‘nda, Kıbrıs ve yakın çevresinin depremselliğini konu alan bir bildiri dinledim, bu çalışma raporun sismisite (depremsellik) kısmına katkı sunabilir. Ama soru-yanıt kısmında o bildiri, aktif tektonikçilerden ciddi eleştiriler de aldı. Ayrıca mevcut Şaroğlu vd. 1992 ve MTA’nın basıma hazırladığı Emre vd., 2012(?) gibi diri fay haritaları incelenmeli. Bunlarla yetinmeyip o saha özelinde ayrıntılı çalışılmalı.. Raporda bölgeyi etkileyen tektonik plakaların kımıldama hızları da verilmiş. Bunlarında güncel verilerle kıyaslanması gerekli, çünkü GPS teknolojisi, bulunmaz bir nimet, bu hareketi daha hassas denetlememizi sağlıyor.. Ayrıca bu kısımda, Toroslar’ın yükseltisi ve Akdeniz’in batimetresi verilmiş; ama bu değerlerde tüm Toroslar ve bütün Akdeniz baz alınarak verilen en yüksek ve en derin değerler. Toros Dağları’nın dağılımı ve Akdeniz’in yayılımı düşünülünce proje alanı için ne kadar gereksiz sayılar verildiği ortada. Tsunami konusu ayrı bir dava. Mart 2011’deki Japonya depremi ve Fukuşima Daiçi sorunundan sonra, Kasım 2011’de yeniden düzenlenen tsunami önlemlerine göre adım atılacağı belirtilmiş.

Görünen o ki başvuru raporunda bütün günâh, MTAlı ve ODTÜlü uzmanların olacak.. Aslında lafı uzatmaya gerek yok. Özet şu; verilen jeolojik veriler, haritalar, bilgiler, sayılar, değerler ner neyse, hep eski çalışmalara* ait, bunların güncelleştirilmesi lazım. Bu literatür karıştırmayalım ya da eski çalışmaları göz ardı edelim demek değil. Raporda, Mart 2011’den beri NGS kurulacak sahanın özelliklerinin araştırıldığı, incelendiği ve parametreleri güncellemek üzere etütler, tetkikler yapıldığından söz ediliyor, kolay gelsin.. Bize de hayırlı uğurlu olsun, gözün aydın Türkiye demekten başka söz kalmıyor..

Dipnot
* O eski kaynaklar;
– Demirtaşlı, E., and Genç, M. (1986), Final Report of the Tectonic Investigation of Region Between the Akkuyu Site, Silifke-Mersin-Tarsus Coastal Area, Adana and İskenderun Basins, Ecemiş Fault Zone, Bolkar Mountains, Ereğli-Ulukışla Basin and Eastern Part of the Mut Basin, Unpublished Report, MTA, Geological Research Department, Ankara.
– Demirtaşlı, E., and Genç, M. (1987), Final Report of the Tectonic Investigation of Region Between Anamur, Gülnar and Mut which Lies to the West and Northwest of the Akkuyu Nuclear Power Plant Site, Unpublished Report, MTA, Geological Research Department, Ankara.
– Doyuran, V., Gülkan, P., and Koçyiğit, A. (1989), Seismotectonic Evaluation of the Akkuyu Nuclear Power Plant Site, Report Submitted to TEK by METU/EERC, Aug., 1989.

Fukuşima Kazasından Sonra Nükleer Enerji Politikası

Çernobil’den sonra yaşanan en büyük nükleer felaket olarak sayılan Fukuşima, Avrupa’nın enerji politikalarında bir dönüm noktası oldu. Avrupa Birliği (AB), nükleer enerjiden vazgeçilmesi konusunda ikiye bölündü. Zira Avrupalı politikacılar, ‘yüksek teknolojiye sahip Japonya gibi bir ülke bile bu risklerin önüne geçemiyorsa, biz de zorlanırız’ diye düşünmeye başladı. Almanya büyük bir adım atıp 2022 yılına kadar nükleer enerji santrallerini aşamalı olarak kapatma kararı aldı.


Fukuşima ile Çernobil karşılaştırması. Görüntü: Nature. Büyütmek için tıklayın!

Buna karşın Paris Yönetimi ise nükleer enerjiye sadık kalacağını açıkladı. Fransa Enerji Bakanı Eric Besson’ın, Fukuşima felaketinin patlak vermesinin ardından yaptığı açıklama, ülkenin enerji politikalarında hâlâ geçerliliğini koruyor. Besson “Bizler nükleer enerjide ilerlemede ilk sıradayız. Şeffaflıkta da sistematik olarak en ilerdeyiz. Nükleer enerjinin güvenliği konusunda da yine aynı şekilde ve öyle kalmaya da devam edeceğiz” diye konuşmuştu. Fukuşima felaketi, Avrupa’da sadece santrallerin güvenlik sorununu gündeme getirmekle kalmadı, aynı zamanda Avrupa toplumunda nükleer enerjiye bakışı da kökten değiştirdi.

Fransa hükümeti her ne kadar nükleerde diretse de Fransız halkının çoğu artık nükleer enerji istemiyor. Fukuşima felaketi, nükleer güvenlik konusunu Fransa’da gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin ana temalarından biri haline getirdi. Halkın tepkisi üzerine ülkenin etkin nükleer lobisi de karşı atağa geçti. Fransa’da iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimi gelecek yıl 22 Nisan-6 Mayıs tarihlerinde yapılacak. Fukuşima felaketi ve Almanya, İsviçre ve İtalya gibi ülkelerin nükleerden kademeli olarak vazgeçme kararı almış olmaları, nükleer enerjiye dünya genelinde en bağımlı ülke olan (yüzde 70’in üstünde) Fransa’da nükleer güvenliği seçimin en önemli konularından biri yapmak üzere.

Fransız nükleer lobisi de toplumda yükselen nükleer karşıtı akımı ekonomik tezlerle bertaraf etmeye çabalamakla meşgul. Fransız Atom Enerjisi Komiserliği (CEA), nükleerden vazgeçme politikasının Fransa’ya maliyetinin en az 750 milyar Euro olacağını öne sürüyor. Fransa’ya oranla nükleere üç kat daha az bağımlı olan Almanya’da nükleerden vazgeçmenin faturasının 250 milyar Euro olduğuna işaret eden CEA, Fransa’nın 2003 yılında 23 milyar Euro olan enerji ithalatı faturasının 2010 yılında 48 milyar Euro’ya yükseldiğini ve bu rakamın bu yıl için 60 milyar Euro olarak öngörüldüğünü hatırlatıyor. CEA yönetimi, nükleerden vazgeçme senaryosunda bu rakamın bugüne kadar görülmemiş düzeye ulaşağını söylüyor. CEA’ya göre, petrolün varilinin 105 doların üstünde seyrettiği, döviz kurlarının enerji tüketimi fazla olan ülkelerin aleyhinde olduğu ve iklim konusunda alınan önlemlerin yoğunlaştığı bir dönemde nükleerden vazgeçilmesi mümkün değil. Fransa’nın nükleer devi Areva için gerçekleştirilen bir araştırma ise nükleerden vazgeçilmesi halinde ülkede 410 bin kişinin işini kaybedeceğini, 450 şirketin iflas edeceğini ve 12,3 milyar Euro katma değer kaybı olacağını gösteriyor.

AB Komisyonu’nun iklimden sorumlu üyesi Connie Hedegaard da nükleer enerji yanlılarına dolaylı yoldan destek veriyor. Zira Hedegaard, nükleer enerji santrallerinin yerini termik santrallerin almasından endişe ediyor. Termik santraller kömürle çalıştığı için iklim açısından büyük bir tehlike anlamına geliyor. AB Komisyonu ise nükleer enerji kullanımına son verilmesi talebinde bulunamıyor, zira böyle bir yetkisi yok. Bu, ancak birlik ülkelerinin verebilecekleri bir karar.

Komisyon’un iklimden sorumlu üyesi Hedegaard, yine de hızlı bir enerji dönüşümünden yana olmadığını dile getirdi ve şunları kaydetti: “Nasıl bir karar alırsak alalım, yanılmıyorsam Avrupa’da toplam 143 nükleer santralimiz var. Bu da demek oluyor ki, ne yaparsak yapalım nükleer enerji bizi bir süre daha idare edecek. O nedenle de bir an önce güvenlik konusunu açıklığa kavuşturmak zorundayız.”

Uzun tartışmaların ardından birlik ülkelerinin tamamı, Avrupa genelinde tüm nükleer enerji santrallerine dayanıklılık testi uygulanmasında uzlaşabildi. Hâlihazırda tüm santraller, tehlikelere karşı testten geçiriliyor. Ancak Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller Grubu, böyle bir testin doğru sonuçlar vermeyeceğinden endişe ediyor. Zira testler, nükleer santrallerin işletildiği ülkeler tarafından yapılıyor.

AB Komisyonu’nun enerjiden sorumlu üyesi Günther Oettinger, Avrupa’nın daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi için görüşmeler yürütüyor. Kuzey’den Güney’e rüzgâr, Güney’den Kuzey’e güneş enerjisi tedariki fikri, Kuzey Afrika’daki ayaklanmalarla sekteye uğradı. Yine de AB, Afrika’daki Sahra Çölü’nden elektrik tedarikini öngören “Desertec Projesi”ni geliştirmeye devam edip, bir taşla üç kuş vurmayı hedefliyor: Kuzey Afrika’nın istikrarına katkıda bulunmak, Avrupa’nın enerji ihtiyacını güvenceye almak ve iklimi korumak. Fukuşima felaketi, zaten uzun yıllardır mevcut olan bu planlara büyük hız verdi.


Evet nükleer hemen, şimdi!..

Fukuşima felaketi bazı ülkelerin kademeli olarak nükleerden vazgeçmesine neden olsa da dünya genelinde nükleer yarışı frenlemedi. 2030 yılına kadar dünya genelinde 100’ün üzerinde nükleer reaktör inşa edilecek. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu verilerine göre şu anda 62 nükleer reaktörün inşası devam ediyor, 2030 yılına kadar inşası planlanan reaktör sayısı ise 149.

En fazla nükleer reaktör inşa eden ve inşası planlayan ülkelerin başını yükselen ekonomiler çekiyor. Bunlar içinde Çin, Rusya ve Hindistan ön plana çıkıyor. Şu an aynı anda 26 nükleer reaktör birden inşa etmekte olan Çin, 52 ek reaktör için de planlar yapmakta. 10 reaktörün inşa halinde olduğu Rusya’da ise yakın gelecekte 14 reaktörün daha inşa edilmesi planlanıyor. Aynı şekilde bugün 5 reaktör inşa etmekte olan Hindistan, yakın gelecekte 17 reaktör daha inşa etmenin hesaplarını yapıyor. Avrupa topraklarında ise Belarus 2, Bulgaristan 2, Çek Cumhuriyeti 2, Fransa 1, Litvanya 1, Polonya 6, Romanya 2, İngiltere 4, Ukrayna da 2 nükleer reaktör inşa etmek için planlar yapmakta.

Dünya genelinde şu anda 440 nükleer santral aktif olarak hizmet veriyor. Nükleer enerjiye en bağımlı ülkeler Litvanya ve Fransa. Bu iki ülkede elektriğin yüzde 70’inden fazlası nükleer enerjiden elde ediliyor. Fukuşima felaketinin ardından nükleere karşı tepkilerin artması bu enerjiyi üreten küresel şirketleri de eylem birliği yapmaya itiyor. Nükleerde “dünya devleri” olarak bilinen Areva (Fransa), Rosatom (Rusya), Candu (Kanada), General Electric-Hitachi (ABD-Japonya), Kepco (Güney Kore), Mitsubishi (Japonya) ve Westinghouse-Toshiba (ABD-Japonya) bir araya gelmiş, emniyet, çevre ve sorumluluk konularında dünya kamuoyunun güvenini “yeniden tesis etmek” amacıyla ortak bir “iyi davranış kodu” imzalamışlar.


Görüntüyü izlemek için http://www.youtube.com/watch?v=B5TyArgBSEU

Kaynakça
BBCTürkçe, Japonya’daki nükleer felaketten ders alınmadı mı?, 10 Kasım 2010.
DWTürkçe, Fukuşima sonrası Avrupa enerji politikaları, 13 Ekim 2010.
DWTürkçe, Fransa nükleerden vazgeçebilir mi?, 13 Ekim 2010.
DWTürkçe, Dünya nükleere doymuyor, 13 Ekim 2010.

Bir Yılan Hikâyesi: Nükleer Santral ve/veya Nükleer Enerji

* Nükleer proje termikten farklı

Alper Emir: Ateşin yanması için hava gerekli ama Güneş nasıl yanıyor?
Vural Altın: Yıldızların enerji kaynağı, yüksek basınç altında ve sıcaklıkta çarpışan çekirdeklerin kaynaşmasıyla açığa çıkan çekirdek enerjisi. Atomların kimyasal tepkimeye girerken, örneğin oksitlenirken açığa çıkardıkları enerji değil. O yüksek sıcaklıklarda, atomlar büyük oranda iyonlaşmış halde; kimyasal bağ kurmaları ya da kimyasal tepkimelere girmeleri mümkün değil.

Elektrik üretimi için buhar eldesi; termik santralde (ısıl merkezde), fosil yakıtla ısıtılan bir kazanda, nükleer santralde (çekirdek merkezde) ise, içinde fisyon (parçalanma) tepkimelerinin yer aldığı “kalp” denilen bir tankta başlar. Termik santralle nükleer santral arasındaki temel yapısal fark, bu “buhar temin sistemi”dir; diğer bileşenler benzer…

Fisyon, kimyasal tepkimenin milyon katı kadar enerji açığa çıkardığından, kalpteki birim hacim başına ısı üretimi, kazandakinden çok daha yüksektir. Yoğun enerji üretimi, yoğun soğutma gerektirir ve kalpten birim zamanda çok daha büyük miktarda su geçirilir. Kalp ve civar bileşenlerdeki basınç ve sıcaklıklar, kazandakilere oranla çok yüksektir. Malzemeler zor koşullar altında çalışır. Ayrıca, içlerinde dolaşan fisyon ürünü ve nötron gibi yüksek enerjili parçacıklar, mikro ölçekte hasarlara yol açar ve bu hasarlar zamanla birikir. Bu yüzden, özellikle kalp ve civarındaki bileşenlerin yapımında kullanılan malzemelerin kaliteli ve dayanıklı olması gerekir. Daha uzun işletme ömrü için, daha da kaliteli…

Öte yandan bir termik santralin atıkları, üretildikçe, kontrollü bir şekilde de olsa, baca gazı veya kül şeklinde çevreye salınır. Bir nükleer reaktörde ise, atıkların hemen tümü kalpte saklanır ve işletme sırasında biriken radyoaktivitenin çevreden yalıtılması, kalbi soğutan suyun da çevreye sızmaması lazımdır. Bu zorunluluk reaktör bileşenlerinin, özellikle bağlantı yüzeylerinde, mikronlar düzeyinde duyarlılıkla imalatını gerektirir. Dolayısıyla, bir reaktörde kullanılan pompa, boru, somun, cıvata gibi bileşenlerin, termik santraldeki benzerlerine göre, çok daha kaliteli malzemeler kullanılarak yüksek duyarlılıkla imal edilmiş, “nükleer sınıfı” bileşenler olması şarttır. Maliyeti arttıran bir etken…

Bir termik santral kazasının, örneğin kazan patlamasının etkileri, kısa vadeli ve kısa menzillidir; hemen yalnızca santral çalışanlarını ilgilendiren bir “yerel güvenlik riski” oluşturur. Fakat bir nükleer reaktörün kalbinde hasara yol açabilen bir kaza, işletme sırasında çevreye salınmayıp da kalpte biriktirilmiş olan radyoaktif maddelerden bazılarının çevreye sızması olasılığını doğurur. Bunların meteoroloji koşullarına bağlı olarak, geniş alanlara yayılıp, onlarca yıl süreyle ciddi radyasyon tehdidine yol açması mümkündür. Dolayısıyla böyle bir kaza olasılığı, tüm ülkeyle birlikte, yakın coğrafyaları da ilgilendirir; yani “uluslararası güvenlik riski”dir.

Öte yandan bir termik santralde, yakıt akışı kesildiğinde, enerji üretimi durur. Fakat nükleer reaktörde, acil bir durum gereği reaktör kapatılıp zincirleme tepkime durdurulmuş olsa dahi, enerji üretimi, kalpteki radyoaktivite nedeniyle, hızla azalarak da olsa devam eder. Bu yüzden, kalbin bir süre daha soğutulması gerekir. Oysa kapatmaya yol açan acil durum aynı zamanda, soğutma sisteminin çalışmasını da imkansız hale getirmiş olabilir. Nitekim bir nükleer reaktör için en ciddi kaza senaryosu, “soğutucu kaybı” yüzünden, kalbin kısmen veya tümüyle erimesidir.

Böyle bir kazanın gerçekleşme olasılığı, kalbin soğutma suyu halkalarının ve pompalarının, birden fazla sayıda ve yedekli olmasıyla azaltılır. Ayrıca, olağan işletme sırasında reaktörün ürettiği elektrikle çalışan pompa ve vana gibi bileşenler, acil durum nedeniyle elektrik kesildiğinde otomatik olarak devreye giren, örneğin dizel jeneratörler gibi yedek güç kaynaklarıyla desteklenmiş olmak zorundadır. Bu da yeterli görülmez ve kalbin olağan soğutma halkalarının dışında, soğutucu kaybı halinde otomatik olarak devreye giren, bağımsız bir “acil durum soğutma sistemi” yedekte tutulur. Bu güvenlik sistemlerini, iç veya dış güç kaynaklarıyla çalışan “aktif” bileşenlerden oluşturmak yerine, yerçekimi veya doğal taşınım gibi asla kesintiye uğramayan etkenlere dayandıran “pasif güvenlik” yaklaşımı, sistemlerin güvenilirliğini arttırır. Yine de, kalp hasarı olasılığını sıfıra indirmek mümkün değildir. Bu olasılığın, elektrik üretimi uğruna göze alınabilecek kadar düşük, örneğin on bin yılda bir’den az olması şart koşulur.

Olasılığı düşük de olsa kazanın gerçekleşmesi halinde çevrenin etkilenmemesi için, kalp ve civar bileşenler, çelikten bir zırhın içinde konumlandırılıp, zırhın etrafı, bazı tasarımlarda uçak çarpması da dahil olmak üzere dışarıdan gelebilecek darbelere karşı dayanıklı, demir takviyeli kalın bir beton kabukla kaplanır. Bu çelik astarlı beton “koruma binası”nın, kazanın sonuçlarını çevreye sızdırmayıp, içinde hapsedecek güçte olması lazımdır. Çünkü tasarımında, yakın yerleşim birimlerinin tahliye gibi sert güvenlik önlemleriyle rahatsız edilmemesi esas tutulur. Tasarım böyle. İnşası ayrı bir konu…


Büyütmek için tıklayın! Dünya’daki nükleer santralların (çekirdek merkezlerinin) durumu.

Sonuç olarak, bu ek güvenlik önlemleri ve yüksek kalite gereksinimleri, bir nükleer santralin gecelik maliyetini, termik emsalinden yüksek kılar. Buna karşılık, nükleer reaktörün yakıt ve işletme masrafları daha düşüktür. O kadar ki, bir termik santralde üretilen elektriğin birim maliyetinin yaklaşık yüzde 20’si ilk yatırım, kalan yüzde 80’i yakıt ve işletme masraflarından oluşurken, bir nükleer santral için bu oranlar, yaklaşık tersinedir. Öte yandan, bir termik santral 1-2 yıl içinde inşa edilebilirken, bir nükleer santralin inşası, sistemin karmaşıklığı nedeniyle, en az 4-5 yıl alır. İlk yatırımın yüksek, inşaat süresinin uzun olması, projenin finans yönünü, teknik yönü kadar karmaşık ve onunla iç içe hale getirir. Çünkü projenin karlılığı, paranın zaman değerini temsil eden “iskonto haddi” ile inşaat süresine bağlıdır. Şöyle ki; belli bir inşaat süresi için iskonto haddi arttıkça veya belli bir iskonto haddi için inşaat süresi uzadıkça, proje kârlı olmaktan uzaklaşır. Öte yandan, iskonto haddini piyasalar belirlerken, inşaat süresi kontrol edilebilir bir parametredir. Örneğin 5 yılda tamamlanan bir proje kârlı olabilirken, inşası 10 yılı aştığı takdirde iflasa yol açabilir. Dolayısıyla üstlenici grup, finansmanı bir kez temin ettikten sonra, bu ikinci parametre üzerine yoğunlaşır: inşaat süresi. Grup için proje, faiz yükü nedeniyle, zamana karşı bir yarıştır. Bir kez başlandıktan sonra, hızla tamamlanması gerekir. Grubun bu motivasyonu, güvenlik gereksinimleriyle çelişebilir…

Bir nükleer santral birkaç bin parçadan oluşur. Bu parçaların uygun bir şekilde bir araya getirilip alt sistemlerin oluşturulması, alt sistemlerin de uyum içinde çalışacak biçimde eşleştirilmesi gerekir. Projenin bu kısmında, bazıları zamanda paralel seyreden yüzlerce alt süreç ve alt süreçlerin uç uca eklendiği, 60 kadar ‘aşama’ var. Her biri tamamlandığında, o aşamayı oluşturan süreçlerin tasarıma sadakat ve kalite denetimlerinin yapılıp, bir sonraki aşamaya başlanması için onay verilmesi gerekir. Benzeri denetimler bir termik projede, santralin sahibi olan kuruluş veya bu kuruluşun yetkilendirdiği uzman bir danışmanlık firması tarafından yapılır. Halbuki bir nükleer projenin ayrıca, güvenliğinin ulusal boyutu nedeniyle; “ulusal nükleer lisanslama, düzenleme ve denetleme”den sorumlu özerk bir kamu kuruluşu tarafından lisanslanıp denetlenmesi zorunludur. Genelde “ulusal nükleer düzenleme kurulu” (UNDK) olarak anılan bu kurulun; görevlerini seri ve de isabetli bir şekilde yerine getirebilmesi için; lisanslama konusunda deneyimli ve güvenlik mevzuatına hakim, uyum içinde çalışabilen, yeterli donanıma sahip bir ekipten oluşması gerekiyor. Denetimlerin uluslararası boyutu da var…

Nükleer enerji üretimi, silahlanma yeteneğini de beraberinde getirebildiğinden, teknolojinin alışverişi, “nükleer silahların yayılmasına karşı anlaşma” (NPT) kapsamında gerçekleşir. Anlaşma üye ülkeleri, teknolojinin barışçıl amaçlarla kullanımını takiple yükümlendiriyor. Anlaşmanın denetçisi, Birleşmiş Milletler’in bir alt kuruluşu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA). Ayrıca, nükleer sınıfı malzeme ve donanım üreten firmalar arasında, Londra Grubu gibi, niyeti kuşkulu görünen projeleri boykot amacıyla oluşturulmuş kuruluşlar var. Tabii, komşu ülkelerin de bir nükleer projeyi yakından izlemeleri doğal…

Son olarak, bir termik santral işletme ömrünü tamamladığında, atıkları bir veya diğer şekilde elden çıkarılmış olur; santral sökülüp, yeri başka amaçlarla kullanılabilir. Oysa bir nükleer reaktörün özel yöntemlerle sökülmesi, ürettiği kullanılmış yakıt ve üst düzey radyoaktif atıkların, üç asır kadar süreyle çevreden yalıtılıp korunması gerekir. Kamuoylarının hassas olduğu bir konu…

Bu durumda sahnede, dört tane aktör var: Üstlenici grup, reaktörün sahibi olan kuruluş; bu ikincisi grubun üyesi olabilir; UNDK ve IAEA. Bu aktörlerin, sorumluluklarını zaafa uğratmaksızın, uyumlu ve yakın bir çalışma içinde olmaları gerekir. Proje başladıktan sonra, özellikle üstlenici grup, sahip kuruluş ve UNDK arasındaki işbirliği ve eşgüdüm yoğun olmak zorundadır. Ayrıca, eğer teknoloji transferi de hedefleniyorsa, o zaman sahneye nükleer teknoloji araştırma ve geliştirme çalışmalarını teşvikle yükümlü, ulusal, örneğin TAEK gibi bir kuruluş daha çıkar. Çünkü projenin, uzun vadeli eğitim programları ve yan ulusal projelerle paralel yürütülmesi zorunluluğu doğar. Üstenici grup teklifini vermeden önce, ilgili kuruluşlarla arasındaki eşgüdümün ne denli sağlıklı yürüyebileceğini dikkatle tartar ve yol boyunca eşgüdüm aksamalarından kaynaklanabilecek olan gecikmeleri, “1’den büyük ‘emniyet faktörleri’ ile maliyete yansıtır. Belirsizlikler ne kadar fazla ise, maliyet o kadar yüksek çıkar.” 1 Dolayısıyla, bir nükleer projenin, özellikle de ilkinin, tüm aşamalarının önceden ayrıntısıyla çalışılıp, bir yol haritasının çıkarılmış ve gerekli altyapının hazırlanmış olması gerekir. Karar süreçlerinin paylaşılması anlamına gelmemekle birlikte, yol boyunca iç ve dış kamuoyunu, şeffaf ve samimi biçimde bilgilendirmek de önemli. 21 c/kWh fiyatla karşılaşmamak için. Proje icrasının aksamasız seyri açısından…

* NTV BLM dergisinin Eylül 2009 sayısındaki forum köşesinde yayınlanan bu metnin tamamı Vural Altın‘a aittir.

Kaynakça
NTVMSNC, 2011. Nükleer proje termikten farklı, NTV Bilim, NTVMSNC, İstanbul, Türkiye, 8 Mayıs 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNC, 2011. Siz sorun, NTV BLM söylesin, NTVMSNC, İstanbul, Türkiye, 8 Mayıs 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Radyoaktif Sıçramalar

Günümüz dünyasının, birçok gereksinimi var. Bunlardan en önemlisi ise enerji gereksinimidir. Sıkıntının ne kadar büyük olduğunu, etrafımıza bakarak, daha açık söylemek gerekirse Ortadoğu’ya (belki de lanetli topraklara) bakarak rahatça görebiliriz.

Enerji üretebilmek için birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunların başında fosil yakıtlardan üretilen enerji gelmektedir. Milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce çürümüş canlı kalıntılarından (bitkiler ve hayvanlar) oluşan kömür, petrol (kaya yağı), doğalgaz gibi maddeler fosil yakıtları oluşturur. Ama mevcut rezervlerin (/birikintilerin, yığınların) azalması sonucu her geçen gün enerji üretmek için gerekli olan hammadde fiyatları artmaktadır. Bu yüzden insanoğlu gerekli enerji gereksinimini sağlamak için yeni yöntemler aramaktadır. Bu yöntemler yel, güneş, dalga, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türleri ve nükleer (çekirdeksel) enerjidir.

Yaşamın kaynağı olan Güneş, nükleer bir santraldir ve enerjisinin kaynağını atom çekirdeklerinde meydana gelen füzyon (çekirdek birleşmesi) tepkimeleri oluşturur. Kontrol altına alınabilecek füzyon tepkimelerinin, sonsuz enerjinin anahtarı olduğu düşünülmektedir. Kontrol edilemeyen füzyon tepkimeleri ise hidrojen bombasının temelini oluşturur. Güneş’te meydana gelen bu tepkimler, kontrol altında olmadığı için ileride, gerçekleşen tepkimelerin son bulmasıyla birlikte Dünya’daki yaşamın da sona ereceği düşünülmektedir.

İsterseniz atom çekirdeklerinden elde edilen enerji biraz açalım. Fosil yakıtlarla üretilen enerji ile nükleer enerji arasındaki en büyük fark fisyon (çekirdek parçalanması) tepkimesiyle daha az malzeme harcanmasına rağmen daha fazla enerji üretilebilmesidir. Daha net fotoğraf çekmek için bir örnek vermek gerekirse, yaklaşık üç ton kömürün yanmasıyla açığa çıkan enerjinin, bir gram uranyumdan elde edilen enerjiye eşit olduğunu söyleyebiliriz. (Petrucci vd. 2002) Yalnız nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun da dünya üzerinde bir miktar rezervi bulunmaktadır. Hammadde fiyatlarındaki artış, uranyum içinde geçerlidir. Ayrıca günümüzde herkesin ağzına dolanan ve insanların sebep olduğu düşünülen; ama doğal bir süreç olan küresel ısınmayı (en doğru cevabı ikimbilimciler verecektir), hızlandıran (tam anlamıyla bir katalizör işlevindeki) fosil yakıtlara göre nükleer enerji, atmosfere daha az miktarda karbondioksit salıverir.

İlk bölüm gerek teknik, gerek ayrıntı bilgiler, gerekse terim çokluğu nedeniyle sizleri sıkmış olabilir; ama yazının devamı için ön açıcı olacağını düşünüyorum. Şimdi bunları cebimize koyup, yola koyulalım.

Neden nükleer enerjiye karşı çıkılıyor derseniz, bence en büyük neden, bu enerjinin kontrol edilmesinin çok büyük bir sorun olması ve kontrol dışına çıkan enerjinin, bir bomba olarak geri dönmesidir. İnsanın olduğu hiçbir işin yüzde yüz güvenilirliğe sahip olmadığı başka bir değişle mutlaka bir hatanın olacağı göz önünde bulundurulursa ve hata kabul etmeyen bu enerji türünün ne kadar tehlikeli olabileceği düşünülürse ve son olarak geçmişte yaşanan örneklere de bakılırsa bu soru işaretinin yerini bir ünlem işareti almaktadır. Burada demek istenen, sadece nükleer enerji sistemleri değildir; insan yapımı bütün işlerde hata payı mutlaka vardır ve olacaktır.

Diğer önemli bir nedense, santralde enerji üretimi sonucu meydana gelen tepkimelerin bir ürünü olarak elde edilen atıkların, ayrı bir sorun olmasıdır. Neden sorun oluşturuyor derseniz, radyoaktif (ışınetkin) atıklar, radyasyon (ışınım) yaymaktadır ve tüm canlılar için zararsız radyasyon miktarının sıfır olduğu bilinen bir gerçektir. (Erdoğan, 2005) Günümüz teknolojisiyle nükleer atıkları güvenli bir şekilde yok etmenin imkânsız olduğu gerçekliğiyle denklem tamamlanınca, sonucunu görmek zor olmayacaktır. Tabi ki canlılar belli bir miktar radyasyona sahip; ama burada kastedilen sıfır, mevcut doğal dengedeki değer.

Peki, nükleer enerjinin tarihte ki yeri ne derseniz, ilk göze çarpan sonsuz enerjinin umudu olarak ortaya çıkışı, süreç içinde uygulamalı bir şekilde hayata geçirildiği ve daha sonraları nükleer silahlanma için kullanıldığı görülmektedir. Ukrayna’da yaşanan ve büyük bir coğrafyayı etkileyen Çernobil felaketinden sonra çöküş dönemine girmektedir. Bu olaydan sonra kimi ülkeler nükleer programını askıya almış, kimileriyse nükleer santrallerinin çalışmalarını askıya almış veya kapatmış. Günümüzde ise güçlü olanın güçsüz olanın yürüttüğü çalışmaları engellemeye çalıştığı; ama gözünü açan maymunun, ağzının suları akarak baktığı bir teknoloji belki de bir silahlanma aracı.

Kurduğum cümleler kafanızı karıştırdıysa, kendime göre kısaca özetlemeye çalışayım. Dünya üzerinde bu teknolojiye sahip olsun ya da olmasın kimi ülkeler enerji gücü, kimi ülkeler silah gücü olarak kullanmaya çalışırken, kimileri ise kurtulabilmek için bir yol aramaktadır. Dünya’da nükleer enerjiye sahip olmak isteyen ülkelere bakıldığında, aslında istenilen şeyin gerçekten enerji olmadığı ve nükleer silah gücüne sahip olma arzusu olduğu açık bir şekilde de görülmektedir.

Bu kadar attın, tuttun da kimlerde var bu teknoloji derseniz. Ülkesinde nükleer santral olanların teknolojinin bütün nimetlerinden yararlandığını ve ilk önce gözümüzü onlara çevirmemizi tavsiye ederim. Altı ülke -Almanya, Birleşik Devletler, Fransa, Güney Kore, Japonya, Rusya- dünyadaki nükleer enerjinin yaklaşık %75’ini üretmektedir. Bildiğim kadarıyla füzyon tepkimelerini gerçekleştiren üç ülke -Birleşik Devletler, Fransa ve Çin- vardır. Kısaca nükleer santrali olan ülkelerin görebildiğimiz yönlerine değinelim. (bkz. Tablo 1)

Tablo 1. Dünya’daki Nükleer Santraller (Schneider vd. 2004) *Bu değerler değişkendir.
*Bu değerler değişkendir.
Tablo 1. Dünya’daki Nükleer Santraller (Schneider vd. 2004)

Almanya Federal Cumhuriyeti, 32 yaşındaki nükleer santralleri kapatma kararını aldı. Bu teknolojiye sahip diğer ülkelerden farklı bir yol izliyor ve görüntü itibariyle kurtulmaya çalışıyor.

Arjantin Cumhuriyeti, 1979’dan beri felce uğrayan bir nükleer santral inşaatının sahibidir.

Amerika Birleşik Devletleri, mevcut enerji gereksinimi göz önüne alındığında ayrı bir kefeye koyulmalıdır. Bu açıdan bakınca mevcut reaktörlerde yapılan iyileştirmeler sonucu elde ettiği nükleer enerjiyi üçe katlamıştır ve Ekim 1973’den beri yeni bir nükleer santral siparişi yoktur. Ama mevcut nükleer santrallerin kapatılma süresini 60 yıla çıkarmak için girişimleri vardır; fakat atık sorununun giderek artması en büyük engeli oluşturmaktadır. Ayrıca sürdürdüğü program içeriğinde hidrojen zenginleştirilmesi yani kontrol altındaki füzyon tepkimeleriyle birlikte sonsuz enerjinin anahtarını aramaktadır.

Belçika Krallığı, 40 yaşını doldurduğu için mevcut santrallerini 2014–2025 yılları arasında kapatacaktır. Bilinen herhangi bir yatırımı da bulunmamaktadır.

Brezilya Federal Cumhuriyeti, hüsranla sonuçlanan bir santral inşaatı geçirmiştir.

Bulgaristan Cumhuriyeti, mevcut reaktörler aşamalı bir şekilde kapatmaktadır ve iki tane yeni nükleer santral siparişi ya da planı bulunmaktadır.

Büyük Britanya Krallığı, bir çoğu 30 yaşın üzerinde olan reaktöre sahip (teknolojiye sahip diğer ülkelere göre) verimsiz santralleri bulunmaktadır. Geri kazanılan atıkların (plütonyum gibi) tekrar yakıt olarak kullanılması ve yürüttüğü diğer çalışmalarla bu teknolojiye kapılarını kapatmamıştır.

Çek Cumhuriyeti, ileriki günlerde nükleer santral sipariş verme olasılığının çok yüksek göründüğü ve planları devamlı değişen; kısaca kararsız bir ülkedir.

Çin Halk Cumhuriyeti, ucuz iş gücü sayesinde üretimin yeni merkezi olmuştur. Nükleer enerji kullanımının çok düşük olduğu görülmektedir ve yeni nükleer santral siparişi veya siparişleri olsa bile enerji gereksiniminin büyük bir bölümünü elindeki mevcut kömür ve doğalgaz kaynaklarından sağlayacağı görülmektedir. Ayrıca 2006 yılında füzyon tepkimeleri denemeleri yaptığını ve başarıyla geçekleştirdiği açıklamıştır.

Ermenistan Cumhuriyeti, 1988’de yaşadığı deprem sonucu nükleer santralini kapatmıştır. 1993 yılındaki ekonomik kriz sonucu santralin bazı üniteleri tekrar devreye girmiştir.

Finlandiya Cumhuriyeti, kişi başına düşen elektrik tüketimi oranıyla dünya beşincisidir. Bunun ana nedeni ısınmak için elektrik kullanılmasıdır. Nükleer santral siparişi olacağı tahmin edilmektedir.

Fransa Cumhuriyeti, nükleer çalışmalara en fazla önem veren ülkelerden biridir. Elektrik enerjisinin büyük bir bölümü nükleer enerjiden sağladığı gibi, üretim fazlası elektriği ise komşu ülkelere satmaktadır. Hatta kimi zaman enerji fazlalığından dolayı santralleri geçici süre kapatmaktadır. Ayrıca yakıt üretimi ve plütonyum tesisleri ile uranyumun dönüştürülmesi ve zenginleştirilmesi gibi nükleer bir programa sahiptir. Füzyonun sırrını ulaşmayı amaçlamaktadır.

Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika kıtasındaki tek nükleer reaktörün olduğu yerdir. Bu santral 4. nesil (bilinen son teknoloji) reaktöre sahiptir. Herhangi bir arızanın, insansız çözümlenmesi ve kazalara yol açmasını önlemek için deneme amaçlı kurulmuştur. Kötü bir biçimde tanımlarsak kobay görüntüsündedir.

Hindistan Cumhuriyeti, nükleer enerjiyi askeri amaçlarında kullanmıştır. Şu anda sekiz santral yapım aşamasındadır.

Hollanda Krallığı, nükleere sıcak bakmayan bir ülke görüntüsündedir.

İran İslam Cumhuriyeti, yeni bir nükleer santral siparişi verme olasılığından çok mevcut nükleer programıyla dünya gündemindeki yerini korumaktadır. Başta Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası konsey, ajans, kurum ve kuruluş İran’ın uranyum zenginleştirmesi programını durdurmadığı zaman kendisine yaptırımlar uygulayacağını söylemektedir. Tabi ki bu programı sürdüren tek ülke burası değildir.

İspanya Krallığı, gelen son hükümetle birlikte nükleer programını bırakma kararı almıştır. Kyoto Protokolü’ne uyarak, sera gazı salınımını azaltmaya yönelik yenilenebilir enerji kaynaklarına geçeceğini açıklanmıştır.

İsveç Krallığı, Avrupa’nın en çok enerji tüketen, Dünya’da ise dördüncü sıradaki ülkedir. Ülkenin bu kadar enerjiye gereksiniminin olmasındaki en büyük etken ısınmada elektrik kullanılmasıdır. Buna rağmen mevcut santrallerini kademeli bir şekilde kapatma kararı almıştır ve santral siparişi yoktur.

İsviçre Konfederasyonu, nükleer enerji konusunda defalarca referanduma gitmiştir. Bu referandumlarda kademeli kapatma ile ilgili bir gelişme olmamasına rağmen yeni bir nükleer santral siparişi yakın gelecekte zor görünmektedir.

İtalya Cumhuriyeti, 1986 yılında Ukrayna’da yaşanan Çernobil kazasından sonra mevcut bütün santrallerini kapatmıştır.

Japonya Krallığı, radyasyonun tehlikesini en iyi bilenlerdendir. 2. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Devletler tarafından Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atılmıştı ve savaş Japonlar için bitmişti. 1995’te Monju hızlı üreticisinde sodyum sızıntısı meydana gelmiştir. Mart 1997’de Tokai’de yeniden işlenen atıkların patlaması ile Eylül 1999’da yakıt işletme tesisinde meydana tehlikeli bir kaza yaşanmıştır. 9 Ağustos 2004’de Mihama-3’de meydana gelen gaz sızıntısından sonra 5 işçinin ölmesiyle sonuçlanan vahim olayları, Tokyo Elektrik Enerji Şirketi’nin reaktörlerdeki çatlakları gizleyerek yaptığı sahtekârlık süslemektedir. 17 Temmuz 2007 tarihli depremle dünyanın şu an en büyük nükleer enerji santrali olarak kabul edilen Kaşivazaki Kariva’da sızıntı meydana gelmiştir. Yapılan plütonyum ayrıştırma santrali, yeni nükleer santral siparişleri ve nükleer program faaliyetlerin giderek artacağını göstermektedir.

Kanada Dominyonu, dünyadaki uranyum rezervinin büyük bir kısmına sahiptir ve nükleer enerjiye yatırım yapan ilk ülkelerdendir. Bu yüzden ağır sulu reaktörlerinde enerji üretmek için doğal uranyum (işlenmemiş) kullanılmaktadır. Bu teknolojiyi Arjantin, Çin, Güney Kore, Hindistan, Pakistan ve Romanya’ya da satmıştır. Nükleer programlarının devam edeceği düşünülmektedir.

Kazakistan Cumhuriyeti, ülkedeki tek santrali kapatmıştır.

Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, şu günlerde dünyanın gözünü çevirdiği başka bir ülkedir. 2002’de Birleşik Devletler bu ülkeyi “Kore Yarımadası ve Çevresinde Barış ve İstikrar Taahhütü”nü (KEDO) bozmakla suçladı. Böyle olmadığı ortaya çıkınca “Nükleer Silahsızlaşma Antlaşması”ndan (NPT) ayrılan Kuzey Kore, açıkça nükleer silah üretimine geçtiğini belirtti ve nükleer santral projesini askıya aldı.

Litvanya Cumhuriyeti, dünyadaki elektrik üretiminde nükleer enerjinin en büyük paya sahip olduğu ülkedir. %250 elektrik fazlası bulunmaktadır.

Macaristan Cumhuriyeti, 10 Nisan 2003’te temizleme tankının içinde 30 yakıt çubuğunun (3 ton civarında uranyum ve çeşitli tehlikeli kütleler) bulunduğu soğutma sisteminde oluşan bir kaza sonucunda Kripton–85 gazında ani bir atış olmuş ve tehlikenin bir patlamaya dönüşmemesi için asal gazlar çevreye salınmıştır. Bu vahim olaydan sonra herhangi bir önlem alınmadığı gibi nükleer programa devam edilmiştir.

Meksika Federal Cumhuriyeti, 1960’larda araştırmalara (fizibilite) başlanmış, 1970’lerde inşaatları başlamış ve 1990’larda nükleer santrallerini tamamlamıştır.

Pakistan İslam Cumhuriyeti, Hindistan’ın askeri amaçla bu işe girmesinden dolayı nükleere bulaşmıştır.

Romanya Cumhuriyeti, finansal sorunlar yüzünden bir santral hâlâ inşaat halindedir.

Rusya Federasyonu, 1954 yılında nükleer santrali elektrik şebekesine bağlayan ilk ülke olmuştur. Dünyadaki işlenmiş uranyumun %8,5’ini üretmektedir. Kullanılan uranyumu tekrar işleyerek zenginleştirme ve yüksek zenginleştirmeyle Avrupa Birliği ülkelerinin %35’lik gereksinimini karşılamaktadır. 1986’dan beri yeni bir nükleer santral siparişi yoktur ve mevcut reaktörlerde iyileştirme çalışmaları devam etmektedir. Yapım aşamasında finansal sorunları olan santralleri de vardır ve yeni bir santral konusunda istekli davranılmaktadır. Ayrıca kullandıkları teknoloji Çin, Hindistan ve İran’a satmıştır.

Slovakya Cumhuriyeti, iki reaktörünü kapatacaktır ve yeni santral için finansal sorunlarını halletmeye çalışmaktadır.

Slovenya Cumhuriyeti, dünyada iki ülkenin (Slovenya-Hırvatistan) bir nükleer santrale sahip olduğu tek örnektir.

Tayvan (Çin Cumhuriyeti), birçok ülke tarafından tanınmamaktadır. Ülkenin tüm enerji santralleri Birleşik Devletler tarafından yapılmıştır ve yapım aşamasında olan kaynar su tipli reaktörler bulunmaktadır.

Ukrayna Cumhuriyeti, altı reaktörlü ilk nükleer santralini Çernobil’de kurdu; ama 4 reaktörü tamamlanabildi. Çünkü 1986’da 4. reaktörde meydana gelen patlama buna izin vermemişti. Daha sonra 4. reaktör dışındaki 3 reaktör işler hale getirildi ve 2 numaralı reaktör Ekim 1990’daki kazaya kadar devredeydi. Bir yandan da Çernobil’i yenileme ve geliştirme çabaları sürüyor başka bir yandan yeni santraller inşaa ediliyor. Sonuç olarak bu ülkenin finansal sıkıntıları altında yeni nükleer santral siparişleri vardır ve nükleer programına devam etmektedir.

Nükleere kesinlikle hayır veya kesinlikle evet demek benim için çok zor. Güneş ile atom bombası aynı; yani nükleer enerji ve nükleer silah arasında çok ince bir çizgi olduğu apaçık ortada, insanoğlu mavi gezegende nefes aldığı sürece, radyoaktif sıçramalar, tepkimenin doğası gereği devam edecektir. Önemli olansa, üstüne sıçratmamak değil kimseye sıçratmamaktır…

Kaynakça:
Erdoğan, L. T. 2005. Türkiye’nin Nükleer Rönesansı, Ankara, jmo.org.tr, 28 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Petrucci, R. H. Harwood, W. S. Herring, F. G. 2002. General Chemistry Principles and Modern Applications. Prentice Hall. New Jersey.
Schneider, M. Froggatt, A. 2004. Dünya Nükleer Endüstrisinin Durum Raporu, çev. Çeviri Grubu, İstanbul, yesiller.org, 28 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Radyoaktif Sıçramalar, yerbilimleri.com