Sunday, April 6th, 2008
Granit, başlıca kuvars ve alkali feldispat içeren ve tüm feldispatlarının içindeki plajiyoklaz miktarının %10-65 arasında bulunduğu, asidik (felsic) bileşimli, derinlik (plutonic, intrusive) kayacıdır. (Erkan, 2006)
Granit’in kimyasal içeriğinin ortalama değeri, dünya genelinde yapılan, 2485 çözümlemeye[1] göre SiO2 (% 72.04), Al2O3 (% 14.42), K2O (% 4.12), Na2O (% 3.69%), CaO (% 1.82), FeO (% 1.68), Fe2O3 (% 1.22), MgO (% 0.71), TiO2 (% 0.30), P2O5 (% 0.12), MnO (% 0.05) bulunmuştur. (Wikipedia, 2008)
Makrsokobik yani mikroskop kullanmadan gözle görülebilen granit, genellikle yarı özşekilli ve özşekilsiz tanesel dokuya sahip kristalli bir kayaçtır. Ama fenokristallerin barındığı, porfirik dokuyada sahip olabilirler. ( bkz. Şekil 1) Pembe alkali feldispatlar (mikroklin, ortoklaz, sanidin); renksiz kuvars; beyaz plajiyoklaz; siyah biyotit (bazen beyaz muskovit) içeriğine sahiptir. (bkz. Şekil 1,2) Tabi ki bu ana mineraller dışında tali (ikincil) minerallerde içerebilir. Örneğin hematit, rutil gibi.

Şekil 1. Granite (porphyritic); Shap, Cumbria, NW England. In terms of its mineral content this is a typical granite, consisting of pink potassium feldspar, cream sodium feldspar (plagioclase), grey quartz and black biotite mica. The most striking feature of its texture is the large pink angular potassium feldspar crystals (one of which is indicated by the yellow pointer). This texture, of large well-formed crystals in a finer matrix, is called porphyritic. It indicates that some crystals formed early in the magma, and had quite a long time to grow large before the magma was brought into the place where it finally cooled and crystallized. Porphyritic texture is quite common in granites, as well as in lavas erupted from volcanoes. (OESIS, 2008)

Şekil 2. Granite; Loch Laxford, NW Scotland. This cut surface of a hand specimen shows the typical minerals of a granite. There are two varieties of feldspar: potassium feldspar is pink in colour, sodium feldspar is white. Quartz is glassy and transparent, appearing grey in hand specimen. These three minerals make up more than 95% of the rock Small amounts of black minerals are present: these are magnetite (iron oxide) and biotite (dark mica). The texture 8consists of interlocking crystals up to 1 cm across. Although in many granites the larger feldspars may show regular blocky shapes, in this one they are mostly more rounded. (OESIS, 2008)
Mikroskobik yani mikroskop aracılığıyla görülebilen granit’in, birinci nikol görüntüsünde feldispat (K ve zengin Na) ve kuvars baskın ve az miktardaki koyu renkli mineralleri görebiliyoruz. (bkz. şekil 3) İkinci nikol görüntüsünde ise muskovit varlığı ve ikincil mineral turmalin de ortaya çıkıyor. (bkz. Şekil 4)

Şekil 3. Granites are coarse-grained intrusive igneous rocks made of two different kinds of feldspar (potassium- and sodium-rich), together with quartz and a small proportion of dark minerals. In this view of a granite from Cornwall, the feldspars have a dusty appearance, and the quartz is clear. The only “dark” mineral is a small amount of yellow tourmaline (right). Field of view 8 mm. (OESIS, 2004)

Şekil 4. Looking at granite between crossed polarisers makes it easier to distinguish the individual crystals. The rock is made up of interlocking rectangular feldspars and irregular clear quartz, all in shades of dark grey through to white. The crystals showing yellow colours are mica (muscovite) and tourmaline. Field of view 8 mm, polarising filters. (OESIS, 2004)
Granitik kayaçlar (granit, granadiyorit, tonalit) genellikle batolitler halinde bulunurlar. Ayrıca kütük (stock), sil ve dayk şeklinde olanları da mevcuttur.
Notlar:
[1] Blatt, H. Tracy, R. J. 1996. Petrology, 2nd edition, New York: Freeman, 66.
Kaynakça:
Erkan, Y. 2006, Magmatik Petrografi, 5. baskı, TMMOB JMO Yayınları 93, s. 176.
OESIS, 2004, Rocks under the Microscope, Oxford Earth Sciences Image Store, earth.ox.ac.uk, 6 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
OESIS, 2008, Rocks in Hand Specimen, Oxford Earth Sciences Image Store, earth.ox.ac.uk, 6 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Wikipedia, 2008. Granite, en.wikipedia.org, 6 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Granit, yerbilimleri.com
Posted in Petrografi (Kayaçbilimi) | No Comments »
Thursday, October 25th, 2007
Kolorado Eyalet Üniversitesindeki araştırmacılar, günümüzde meydana gelen ve gelecekte de meydana gelecek depremlerin, nasıl ve neden meydana geldiğini daha iyi anlayabilmek için, antik (/eski) zamanlarda meydana gelen antik depremler (/fosil depremler) üstünde çalışma yürütüyor.
Kolorado Eyalet Üniversitesinden, yerbilimci Doç. Dr. Jerry Magloughlin, [çn. eşsiz] fosil depremlerin meydana geldiği kayaçların üzerinde çalışıyor. Bu çalışma sonucu, günümüzdeki depremlerin oluşum süreçleri ve depremlerden sonra meydana gelen atımların, kısacası deprem mekanizması (/deprem sistemi ya da düzeneği) üzerindeki sır perdesinin, az da olsa kalkması amaçlanıyor.
“Kuzey Kolorado’da, yüz milyonlarca yıl korunmuş, yumuşak kayaçlarda fosil depremlere ait kanıtlar bulunuyor. Bunlar diğer kayaçlara göre küçük ve gösterişsiz; ama bulduğum olağanüstü örnekler…” diyor Magloughlin.
Magloughlin, fosil depremlerden sonra zarar görmüş kayaçların bir bölümünün Poudre Kanyonu’nda (Kolorado/ABD) olduğunu ve çalışmalarının bu bölgede yoğunlaştığını belirtiyor.
“Daha ilginç olansa bu örneklerin diğer kayaçlara göre aşırı derecede ince ya da aşırı derece kalın olması. Ontario’da (Kanada) çok ufak bir örnek buldum, muhtemelen nanodepremlerle (/çok çok küçük depremlerle) ilişkisi olabilir. Başka bir örneğiyse İskoçya’da buldum, 5 metre kalınlığa sahip, yaklaşık bir milyar yıldır şeklini koruyan kayacın, megadepremle (/devasa bir depremle) meydana gelmiş olabileceğini düşündüyorum…” diyor Magloughlin.

Şekil 1. (a): Fossil earthquake in Norway. The black band with flame-like injections coming off it is frictional melt (quenched to glass) from an earthquake about 400 Ma ago. The mineralogy of the quenched melt is that of the eclogite assemblage indicating a depth of at least 50 km. The host rock is granulite. (b): Granulite–ecologite mechanical contrasts in Norway. Scale bar is 10 cm. The banded granulite (top) has behaved essentially rigidly (the banding itself is inherited from earlier deformation), while the eclogite (bottom) has flowed in a ductile shear zone. The transformation from granulite to eclogite requires water as a catalyst; without water, the granulite remains metastable. (See Jackson et al. 2004. Figures from Håkon Austrheim [Austrheim and Boundy 1994, Bjornerud et al. 2002])
Faylar ya da çatlaklar, yerkabuğunu kestiği zaman, kayaç üzerinde çeşitli hasarlar meydana getirir. Fayın iki tarafı ne kadar hızlı kaymışsa hasarın büyüklüğü o derece fazla olur. Dolayısıyla çok yavaş bir süreç sonucunda sessiz depremler oluşur ki bunlar genelde fark edilmez. Bazen de fay, saniyeler içinde birkaç metre ya da daha fazla kayar ve ciddi yıkımlara sebep olan depremler meydana gelir.
Bu kayma hareketine (/atıma) ek olarak, kayaçların hangi derinlikte kaydığıda önemlidir. Eğer atım yerkabuğuna yakın yerlerde olmuşsa, kayaç ezilmiş ve çamur gibi davranış sergilemiş olmalıdır. Bu yapıya fay kili (/fay çentiği, ing. fault gouge) diyoruz. Deprem sırasında -mutlak koşullar altında- taban ve tavanın yerdeğiştirmesi yeterli hıza sahipse, oluşan sürtünme ısısı, kayacın erimesine bile yol açar. 1800 oF’den (~982 oC) daha fazla sıcaklığa ulaşan eriyik kayaç, yeniden katılaştığında, kolaylıkla ayırt edilebilen bir çeşit fosil deprem meydana gelmiş olur.
Bilim insanları, bu nadir doğal kayaçlar ve onların zaman için kendilerini koruma yetenekleri sayesinde, fayların nasıl çalıştığı ve depremlerin nasıl oluştuğuna dair mekanizmayı, depremler olduğu zaman daha iyi anlayabilecek [çn. yorumlayabilecek].
Not
Şekil 1′in aldındığı fosil depremlerle ilgili açıklayıcı bir kaynak
Jackson, J. 2005. Mountain roots and the survival of cratons, Astronomy & Geophysics, Volume 46, Issue 2, pp. 2.33-2.36, bullard.esc.cam.ac.uk/~jackson, access at 25 October 2007.
Kaynakça
Sorensen, K. 2007. Colorado State Scientist Studies Fossil Earthquqkes - Possible Key To Understanding Future Quakes, Kolorado, ABD, Kolorado Eyalet Üniversitesi Haber Sayfası, newsinfo.colostate.edu, 25 Ekim 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2007. Fosil Depremlerin Gizemi, yerbilimleri.com
Posted in Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Fosil, Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Saturday, November 25th, 2006
Bilim insanları, Montana-Wyoming (ABD) sınırındaki bir dağın bir zamanlar yarım saat içinde 62 mil (yaklaşık 100 km) taşındığını ve bunun başka yörelerde de tekrarlanmış olabileceğini belirtmekteler.
Heart Dağı’nın doruğundaki kayaçlar tabanındakilerden 250 milyon yıl daha yaşlıdır. Bu, doruğun ve tabanın başlangıçtan beri birarada bulunmamış olduklarını düşündürür. Dağın günümüzdeki konumuna göçü, yıllar boyunca bilim insanları için bir bilmece olmuştur. Bilim insanları dağın taşındığını bilmekteydiler; ancak, hiç kimse bu göçün nasıl oluştuğunu ya da hangi süreyi kapsadığını açıklayamamıştı.
[Bu konuda-çn] yeni bir açıklama, derinlerdeki lavın kabarcıklar biçiminde yüzeye yükseldiği ve dağı şaşırtıcı ölçüde hızla kaydırdığı yönündedir.

Şekil 1. Heart Mountain, seen standing out from its base rock in this satellite image, originally formed with the Absaroka Range, to the West, about 50 million years ago. Credit: NASA
Kayma hareketi
Kayaçlar içindeki dikey çatlaklar ya da dayklar, bu gezgin dağın jeolojisini diğerlerininkinden ayrı kılmaktadır. Lav dolgulu dayklar, lavı su açısından doygun bir kireçtaşı zonu boyunca akıtır.
“Bu alışılmadık senaryoya yardımcı olan benzersiz bir özellik, Heart Dağı’nın hapsedilmiş bir akışkan katı içermesiydi” demekte, Weizmann Bilim Enstitüsü’nden jeofizikçi Einat Aharonov, “bu katta birbirine yakın çok sayıda dayk varlığı sözkonusudur ve böylesi dayk yoğunluğu öyle çok da yaygın değildir.”
Aharonov, Columbia Üniversitesi’nden jeolog (yerbilimci) Mark Anders ile birlikte, Heart Dağı’nın derinliklerinde 50 milyon yıl önce neler olduğunu açıklamak için bir bilgisayar modellemesi geliştirdi. [50 milyon yıl önceki bu dönem-çn] günümüzde sönmüş olan volkanları oluşturan bir dizi volkanik püskürme nedeniyle önemli bir dağoluşum evresiydi.
Dayklar lavı suya yönlendirmiş ve hem kayacın hem de suyun ısınmasına neden olmuştur. Su kapanlanmış ve, düdüklü tencerede [kapalı bir sistemde-çn] olduğu gibi, ısındıkça basıncı artmıştır. Geçirgen olmayan slate [arduvaz] katmanları arasında kapanlanmış olması nedeniyle, bu kaynar su hiçbir yere kaçamazdı.
[Lavın-çn] yükselmek için hiçbir çıkış noktası bulunmayışı nedeniyle, oluşan gerilim sonuçta kayaç kütlesini yükseltmiş ve dağ kaymaya başlamıştır.
Dikkat!
Aharaonov, LiveScience’a “Bu kayma hareketinin katastrofik (/bir yıkım) olduğunu düşünmekteyiz” demekteydi; “hesaplamalarımıza göre, kayma 30 dakikadan az sürmüştür.”
Açıklanan bu bulgular, Mart 2006’da Geology yayımlanmıştır.
Heart Dağı taşınabilen/göçettirilebilen tek örnek değildir. Aharonov, bir volkanik bölge üzerinde konumlu Kanarya Adalarının da yakında kayabileceği ve önemli bir tsunami (dev dalga) riski yaratabileceği uyarısında bulunmakta.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Binns, C. 2006. Land Speed Record: Mountain Moves 62 Miles in 30 Minutes, livescience.com
Posted in Araştırma, Yanardağ (Volkan), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Sunday, August 13th, 2006
Dağlar, karanlıklardan yavaşça yükselmelerini kavramayı güçleştirecek ölçüde yaşlı ve oluşum dönemleri belirsiz gibi görünmekteler. Jeologlar (yerbilimciler) uzunca bir süreden beri bu süreci (dağ-oluşum sürecini) yavaş, öğütücü ve sıcak bir süreç olarak modellemekteler.
Ancak, yeni bir bulgu bu oluşum sürecinin düşünüldüğünden daha hızlı ve daha soğuk olduğunu düşündürmekte.
Yeni Güney Galler Üniversitesi’nden Bas Hensen, “Dağ-oluşumunun bir yolu, iki yerkabuğu plakası çarpıştığında basınç altında birinin diğerinin üzerinde kıvrılmasıdır. Bu süreç, milyonlarca yıl boyunca, uzun zaman önce gömülmüş kayaçları yüzeye çıkarmaktayken aynı anda diğer kayaçları yutmakta” açıklamasını getiriyor.

Şekil 1. A highly deformed shear zone in the Bergen Arcs, Norway. The rocks appear to have been buried and uncovered in less than 13 million years – a time scale much shorter than previously thought for mountain-building processes. Credit: James K.W. Lee
Hensen ve meslektaşları Batı Norveç bölgesinde Güney Kaledonidleri çalışmışlardı. Bu bölgede, günümüzden 425 milyon yıl önce dolaylarında, belirli kayaçların 60 km derinliğe dek gömülmesine yolaçmış olan bir kıta-kıta çarpışması gelişmiştir. Gömülmüş bu kayaçlar o dönemden buyana yüzeye çıkmayı sürdürmüş ve buzulların düzleme ve parlatma işlevinin etkisinde kalmıştır.
Araştırmacılar, -orojenik çevrim olarak tanımlanan- gömülme ve yeniden yüzeye çıkış sürecinin, daha önceleri düşünülen yaklaşık 40 milyon yıl yerine (sadece) 13 milyon yıllık bir dönemde gerçekleştiğini saptamışlardır. Bu bulgu, dağların beklendiğinden daha hızlı büyüdüğü düşüncesini üretir.
Kapsadığı zaman dilimlerinin daha kısa ölçekli olmasının yanısıra, dağ içindeki kayaç çevrimleri beklenmedik ölçüde daha düşük sıcaklıklarda gelişebilir.
“Şimdiye dek, bilim-insanları ‘kayaç-paketleri’nin çoğunun 7000C (14000F) dolaylarına değin ısıtıldığına inanmaktaydılar. Radyojenik izotop verilerine dayandırılan kesin tarihlendirmeler kayaçların çoğunun sadece 4000C (7500F) dolaylarına dek ısındığını doğruluyor” demekte Hensen.

Şekil 2. Granulite rocks (grey) were transformed into eclogite rocks (green) at a depth of 36 miles (60 kilometers), adjacent to brittle pyroxenite rocks (black). From Holsnoy, Norway. Credit: James K.W. Lee
Batı Norveç bölgesi kayaçlarında bulgulanan 40Argon/39Argon oranları bu kayaçların çok kısa dönemler -bazı örneklerde 10 yıl- boyunca ısınmış olduklarını göstermekte. Araştırmacılar, bu çarpıcı sonuçları açıklamak için, dağların göreli olarak daha hızlı oluştuğu “yeni” bir “soğuk kabuk” modelini dillendirmekteler.
Queen Üniversitesi’nden (Kanada) Doktor James K. W. Lee, “Bu, çok sayıdaki zihin bulandırıcı jeolojik (yer bilimsel) gözleme açıklama sağlayabilir ve dünya ölçeğindeki diğer dağ-oluşum olayları ile ilintilendirilebilir” demekte.
Konunun ayrıntısı, Nature’da 30 Haziran tarihinde yayımlanmıştır.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Schirber, M. 2006. Mountain Building Quicker than Thought, livescience.com
Posted in Araştırma, Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Saturday, April 15th, 2006
Ayrı ayrı kayaçlarda yürütülen tellür bazlı çalışmalar elektrik özdirencinin ya da doğal elektrik geriliminin var olduğunu açığa çıkardı. Bu enerjinin asıl kaynağı günümüzde hala bilinmiyor; ancak, kayaçların elektrik üretiminin günlük çevrimlerin, gökcisimleri çevrimlerinin ve yüz(lerce) yılda bir olan değişimlerin etkisinde kaldığı gerçeği, bu enerjinin kozmik kökenli olduğunu düşündürmekte. “Yeryuvarındaki kayaçların gerçekte kozmik enerjiyi -çektiği-” açıklaması getirilebilir.
Bilim insanları son yıllarda, Einstein tarafından öngörülmüş olan, çekim dalgalarının gökcisimleri patlamaları, çift yıldızların dönüşü ve “kara delikler” olarak adlandırılan yıldız kütlelerinin çekim etkisiyle çarpışmaları yoluyla üretilmesi olasılığını tartışmaya başlamışlardır. Elektromanyetik tayfa eşdeğer yeni bir tayf oluşturan bu çekim ışınımı yeryuvarını tüm yönlerden yıkar. Bu son derece içe etkiyen ışınımın, içinde bulunduğumuz galaksi de dahil, çekim merkezlerinden [dışarıya] son derece yoğun biçimde aktığının kanıtları bulunmuştur. Bu enerji çok yoğun niceliktedir ve yeryuvarını tümüyle, bir uçtan diğerine aşar. Toplam enerji devasa ölçüde, hatta toplam ışık ve ısı ışımasına eşdeğer olabilir. Bu masif ya da yoğun kütlelerin uzay kaynaklı bu ışınımı yakalayıp elektriğe dönüştürmelerinin nedeni günümüzde bilinmemektedir. Bunun, fotoselde [ışık hücresinde] ışığın elektriğe dönüşmesine benzer bir süreç olduğu söylenebilir; ancak, bu yeni bir teknolojidir ve bu konuda pek bir şey bilinmemektedir.
Kayaçlar Elektrik Üretmekte
Laboratuvar boyutunda belirli kayaçlardan, galvanik, manyetik ya da bilinen diğer etkenlerden tümüyle bağımsız olarak 700 milivolt düzeyinde doğrusal akım üretilmiştir. Kullanılabilirlik standartlarına göre bu son derece düşük bir üretim olsa da, sadece bir başlangıç olduğu kabul edilmelidir. Çekirdek bölünmesi (fizyon) örneğinde olduğu gibi, gelecekteki ilerlemeler bu potansiyeli devasa ölçekte artırabilir. Hatırlanmasına gerek duyulan, çekirdek bölünmesinin ilk kanıtının Enrico Fermi’nin, Lise Meitner’ın ve diğer araştırıcıların duyarlı katot ışını oskiloskoplarında ortaya çıkmış olduğudur. Bu araştırıcıların o dönemde atom bombasının muazzam gücü ya da ileriki yıllarda gündeme gelebilecek olan atom gücünün kullanılması konusunda hiçbir düşünceleri yoktu. Kayaçlardaki elektrik bugün aynı durumda olabilir ve olasılıkla da çevresel tehlikelerden ya da politik düşüncelerden tümüyle bağımsız olarak enerji krizlerine bir çözüm sağlayabilir.
Arka Plan
Yazar 1931-33 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı’nda (Bellevue, Vaşington) “Masif ve yüksek-yoğunluklu potasyum yalıtkanların anomali gösteren davranışı” konusunda araştırma yürütmekteydi. Bu dönemde, yüksek yoğunluklu belirli yalıtkanların elektrik özdirencinin güneşteki ve yıldızlardaki günlük değişimlerin etkisi altında kaldığını ortaya çıkaran kanıtlar elde edildi. Sonuçlar tam anlamıyla beklenmedikti.
Deniz Kuvvetlerinin sponsorluğunda (/desteğiyle) Zanesville, Ohio’daki (1937) yeraltı istasyonlarında ve Pensilvanya Üniversitesi, Philadelphia’da (1939) [yürütülen-çn] sonraki çalışmalarda bu bulgular doğrulandı ve ayın etkilerini de kapsayacak biçimde genişletildi. Büyük ölçüde çarpıcı ay etkisi düzeltmeleri nedeniyle, gayrı resmi olarak bu hareketin gerçekte çekim doğalı olduğuna inanılmakla birlikte daha ileri düzeyde doğrulamalar için yayımlanması askıda bırakıldı.
Araştırmalar II. Dünya Savaşı’nda kesintiye uğradı; ancak, 1944 yılında Kaliforniya’da Townsend Brown Vakfı (Ohio kökenli ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş) tarafından yeniden başlatıldı ve iki yörede (Laguna Beach ve Los Angeles, California -Kaliforniya-), özel olarak inşa edilmiş ve sıcaklığı sabit tutulacak biçimde yalıtılmış laboratuvar odalarında sürdürüldü.
Bu ilk (doğuda ulaşılan) sonuçlar, özellikle de ayın etkisi, olasılıkla zaman dilimi ve jeofizik farklılıklar nedeniyle kesin olarak doğrulanmadı ve bu da karışıklığa yol açtı. Otomatik kayıtlar 1944-49 yılları arasında dört yılı aşkın bir süre boyunca sür[dürül]mesine karşın, sonuçlar hiçbir biçimde Doğu’da ulaşılmış ilk sonuçlarla doğrudan karşılaştırılabilir görünmedi. Bu nedenle de, çekim kökenine ilişkin hiçbir yorum getirilmedi.
1950-70 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde Vakıf, bu alandaki araştırmaları sürdürdü; ancak, [çalışmayı-çn] öncelikle masif yalıtkanların elektrokinetik etkilerine (baryum titanat bloklarının ve diğerlerinin hareketine) yönlendirdi. Bu çalışmalar ABD’de ve Fransa’da yürütüldü.
Bu araştırmalar titizlikle denetlenen deney koşullarında yüksek-basınçlı deney odalarında (300 kV’ye ulaşan) çok yüksek gerilimlerin kullanılmasını da kapsadı. Bu, çekim kuramını geliştirmek ve daha önceki anlaşmazlıkları çözmeye kalkışmak için uygulandı. Yine de, [sonuçların-çn] yayımlanması daha açık bir kavranışı sağlanıncaya değin ertelendi.
1970 yılında, otomatik kayıtlar Güney Kaliforniya kıyılarının 28 mil (~45 km) açığındaki Catalina Adasında göreceli olarak yalıtılmış bir alanda geliştirilmiş bilgisayar-tipi donanımla yeniden başlatıldı. Çabalar çekim ışımasının ortaya çıkarılmasına ve ölçümüne yöneltildi. Bu, olasılıkla keşfedilmemiş bir enerji kaynağını gösteren, uzay kaynaklı çekim dalgalarının var olup olmadığı sorununu çözümlemek için uygulanmaktaydı.
Masif yalıtkanlardaki direnç değişimlerini kullanarak rezonanslı olmayan (/tınılamayan) algılayıcılar tasarımına özel dikkat harcandı. Bu, genelde değişik malzemelerde, ağır metallerde ve yarı iletkenlerde oluşan direnç anomalilerinin (/sapmalarının) araştırılmasına olanak sağladı. Gerçek yıldız zamanı ile korele edilebilen (/ilişkilendirilen) değişiklikleri araştırmak ve bu yolla da galaksinin merkezinden geldiği varsayılan çekim ışımasının gerçek kaynağını belirleme çabasına yönelik olarak, [deniz düzeyine göre-çn] değişik yüksekliklerde gözlemler yapıldı.
Otomatik kayıtlama donanımı, deniz düzeyinden yüksek bölgelerdeki gözlemler için (10 000 ft ~ 3 000 m yükseklikte) 1974 yılında Hawaii Jeofizik Enstitüsü’nün Haleakala Dağı Gözlemevi’ne (Maui, Havayi) ve 1975 yılında da Havayi Üniversitesi’nde, Honolulu, bir yeraltı sığınağına taşındı ve kayıtlama, masif volkanik kayaçlarda gün boyunca [kesintisiz-çn] sürdürüldü.
Şimdiye değin, bu gözlemler bu olgusal değişimlerin nedeninin, taşlar da dahil masif yoğun-potasyum yalıtkan gereçlerde radyo frekans gürültüsünün kendiliğinden üretilmesinin yanı sıra dirençteki değişimler olabildiğini gösterir gibidir. Bu açıdan, bu, yeni bir enerji kaynağının kesin kanıtı olabilir. Bu kaynağın uzaydan (ya da benzer bir enerji kaynağından) yüksek-enerjili çekim ışımasının akışından doğan, çekim kaynaklı olup olmadığı belirlemeyi beklemektedir.
Çevrimsel (çevrimli) etkiler konusundaki çalışmalar ilintili iki olgunun varlığını gösterir gibi görünür: yalıtkan gereçlerde kütlenin ve yalıtkan sabitinin bir fonksiyonu olarak kendiliğinden üretilen radyo frekans gürültüsü (geniş spektral band aralığı) ve masif kayaçlardaki elektrik özdirenç (doğru akım). Bu sonuçlar, “kayaçtaki” elektrikle tanıtlanan enerjinin olasılıkla uzayın derinliklerinden kaynaklanan kuşatıcı çekim ışımasından kaynaklandığı düşüncesini doğurur.
Kayaçtaki elektrik örneğinde, radyo frekansından doğrusal akıma dönüşme olasılıkla kayaçta (bir transistörde olduğu gibi bir katı hal fonksiyonu) gerçekleşir. Kayacın doğal sığası (kapasitesi) doğru akımı depolamaya yarar ve böylece de neredeyse sürekli elektrik üretimi gözlenir. Bir anlamda, kayaç yarı-kalıcı bir elektriksel çift-kutupluya ya da elektrete dönüşür; ancak, gerçekte, çevresinden kazandığı enerjiyi sürekli olarak dönüştüren bir işlev taşır.
Kayaçlar Birbirlerinden Farklıdır
Çok sayıda değişik kayaçta çalışılmıştır. Granit ve yoğun lav akıntıları şimdiye değin en yüksek gerilim (voltaj) çıkışını sergilemişlerdir. Kurşun ve diğer ağır metaller dahil, diğer kayaçlar elektrik üretiminin (etki çekim kaynaklı ise beklenecek olduğu gibi) kütlenin bir fonksiyonu olduğunu kanıtlar gibi görünmektedir.
Kayaçlar, evreleri bir kayaçtan diğerine farklılık gösteren geniş bir çevrim modeli çeşitlenmesi sergilerler. Bu olgu, farklı her bir kayacın uyum sağladığı çekim (dalga) spektral aralığının (radyo frekansının) bir ölçüde farklı olduğu biçiminde yorumlanabilir. Bu nedenle, her bir kayaç (uzay kaynaklı) çok geniş spektral aralıklı kuşatıcı akışın sadece rezonans içinde olduğu bölümüne karşı duyarlıdır. Bu etki, değişik frekanslara ayarlanan radyo alıcılarına benzer.
Bir Deprem Habercisi
Bu araştırmanın ilginç bir diğer yönü, jeofizik ile -daha özel olarak da yerkabuğundaki kayaçların tektonik gerilme etkisi altında dilinimlenmeden hemen önceki elektriksel davranışları ile olan ilintisidir. Büyük depremlerin hemen öncesinde şiddetli elektriksel değişimlerin (”elektriksel nabız atışlarının”) oluşabildiği kesin bir olasılık olarak görünür. Bu yöndeki çalışmalar Kaliforniya’da sürdürülmektedir.
Sonuç
Enerji açlığı çeken bir dünya için “kayaçların ürettiği elektrik”, nükleer enerjinin doğasında içkin olan tehlikeleri taşımayan olası bir yeni enerji kaynağı olarak mükemmel bir çözüm olabilir.
[Bu konuda-çn] herhangi bir olumlu sonuca ulaşmak için çok sayıda kuramsal ve ampirik (/görgül) çalışmanın tamamlanması gerekir. Bu bir meydan okumadır.
Kaynakça:
Brown, T. T. 2006. Electrical Self-Potential in Rocks, www.qualight.com, 15 Nisan 2006 tarihinde ulaşılmıştır.
Çevirinin eksiklikleri ve yanlışlarını düzelten Dursun BAYRAK’a teşekkürler.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Bayrak, D. Güler, B. 2006. Kayaçlarda Doğal Elektrik Gerilimi (Kayaçlarda Elektrik Özdirenci), yerbilimleri.com
Posted in Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »