Etiket arşivi: jeomitoloji

20 Mayıs 2012: Halkalı Güneş Tutulması

http://vanclarke.com/?internacionaleit=bin%C3%A4res-zahlensystem&ef6=78 binäres zahlensystem Güneş tutulması, Ay’ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve Güneş’i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda oluşuyor. Ay’ın Güneş’e oranla çok daha küçük olmasından dolayı tam tutulmanın dünyanın her tarafından görünmesi imkânsız. Tam güneş tutulması en iyi Tokyo; Alaska’daki Aleutian Adaları ve Amerika’nın güneybatı eyaletlerinden izlenebildi. Kısmi güneş tutulması ise birçok yerden izlenebildi. Peki bu depremi tetikler mi?

hukum bisnis forex online Japonya, 173 yıl sonra ilk defa semalarında beliren ‘Ateş Halkası’na tanıklık etti. Başkent Tokyo’da milyonlarca kişi nadir görülen ‘halkalı güneş tutulmasını’ izlemek için sokaklara akın etti. Her yıl çeşitli güneş tutulmaları gerçekleşse de ‘ateş halkası’ şeklindeki bu tutulmanın nadir görülmesinin sebebi belirli bir ‘uydu dinamiğinin’ her zaman denk gelmiyor olmasından kaynaklanıyor. Halkalı güneş tutulması, Ay’ın uydusu Dünya’ya en uzak noktada Güneş’e de daha yakın konumda olduğunda gerçekleşiyor. Güneş ile Dünya arasına giren Ay, ateşten bir halka gibi beliriyor.


Özellikle birçok Asya ülkesinde tam olarak izlenen 21. yüzyılın ilk halkalı güneş tutulması nefes kesti. Reuters/Issei. Buna ilave fotoğraflar için tıklayın!

İlk olarak Doğu Asya’dan izlenebilen güneş tutulması Pasifik (Büyük Okyanus) üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar uzandı. Hong Konglular ise bulutlar nedeniyle bu görsel şölene tanık olamadı. Japon medyası tüm ülkede yaklaşık 83 milyon kişinin güneş tutulmasını izlediğini duyurdu. Tokyoluların bir sonraki halkalı güneş tutulmasını izleyebilmeleri için 300 yıl daha beklemeleri gerekecek. Dünya, bir önceki halkalı güneş tutulmasına 10 Mayıs 1994’te tanık olmuştu. Bir sonraki için 18 yıl beklememiz gerekecek.

Halkalı tutulma, Ay’ın gölgesinin Türkiye saati ile 01.07’de Çin’in güney bölgesine düşmesiyle başladı. Doğuya doğru hareket eden gölge yaklaşık 3 saat 33 dakika sonra, 04.39’da Dünya’yı terk etti. Saat 02.52’de Ay’ın gölgesi Büyük Okyanus üzerindeyken en uzun tutulma süresi ve en büyük örtülme gerçekleşti. Burada halkalı tutulma 5 dakika 46 saniye sürerken, örtülme yüzde 94 ile en büyük değerine ulaştı. Tutulma 05.49’da parçalı tutulmanın sona ermesiyle bitti.

buy cheap metformin free fedex Güvenli bir şekilde tutulmayı nasıl izlerim?
Uzmanlar güneş tutulmasının çıplak gözle izlenmemesi uyarısında bulunuyor. Güneş tutulmalarını izleyebilmek için özel gözlükler ya da iğne deliği projektörü kullanılması öneriliyor.

عدالة تداول الخيارات الثنائية Kaynakça
BBC, Halkalı güneş tutulması göz kamaştırdı, 22 Mayıs 2012
NTVMSNBC, Hızlandırılmış Güneş tutulması, 22 Mayıs 2012
VOA, 20 Mayıs’ta Güneş Tutulması, 23 Mayıs 2012

Güneş Tutulması ile Depremlerin Meydana Geliş Zamanları Arasında Bir İlişki Var Mı?

Ay ve Güneş’in birlikte, iki haftada bir, yeniay ve dolunay evrelerinde, neden oldukları güçlü gel-gitlerin Yeryuvarı’ndaki bazı tür depremleri tetikleyebildikleri anlaşılmaktadır. Yeryuvarı, Ay ve Güneş’in bir doğru üzerine gelmeleri sonucunda oluşan güneş tutulmaları da yeniay evresinde gerçekleşmektedir. Bu nedenle Güneş tutulmaları da, deprem tetikleme bakımından, olağan güçlü gel-gitlerin sahip oldukları özellikleri taşımaktadır. Ancak, güneş tutulmalarının, depremleri tetikleme bakımından, söz konusu olağan güçlü gel-gitlerinkine ek, farklı bir etkiye sahip olmaları için bir neden görülmemektedir.


Büyütmek için tıklayın! 2001-2025 yılları boyunca gerçekleşecek tam güneş tutulmalarının izleyeceği yollar.

Bu sorunun ya da, bu anlama gelen benzer soruların güncelliklerini koruyor olmaları onlara verilecek yanıtın günlük yaşamımızdaki öneminden kaynaklanmaktadır. Bu sorular felsefi bir yanıtın değer kazanacağı bir ortamda sorulmamaktadır. Yoksa, “bir kelebeğin kanat çırpmalarının atmosfer koşullarını etkileyebileceği”ne benzer bir yanıt, güneş tutulmasının depremlere etkisi için de geçerli olabilirdi. Bu yaklaşıma göre: madem ki, güneş tutulması yerkabuğunda, çok ufak da olsa, elastik gerinim değişmesine neden olmaktadır, tutulmanın, yerkabuğundaki elastik gerinimlerin sonucunda oluşan depremleri etkilemesi de kaçınılmazdır. Ancak bu türden bir yanıtın, sorunun soruluş amacı göz önüne alındığında, bu amaca bir katkı oluşturmayacağı da açıktır.

binäre optionen schweiz legal Depremleri tetiklemede bardağı taşıran damla kavramı
İnsanları ciddi biçimde etkileyen boyutlardaki depremlerin tümüne yakını yerkabuğundaki bazı faylar boyunca sürtünme direncinin yenilmesi sonucunda oluşmaktadır. Bu direncin yenilmesindeki en önemli etken, en üst kesimlerinde yerkabuğunu da içeren hareketli levhaların, bu hareketleri nedeniyle kazandıkları ve kimi yerde de birbirlerine yükledikleri gerilimdir. Birbirlerine göre farklı hareketlere sahip blokları ayıran faylar, genelde, fay düzlemindeki sürtünme direnci nedeniyle bu hareketlere bir süre direnirler; ama, blokların hareketleri arasındaki fark giderek artacağı için, belirli bir eşik gerilim değerinden sonra birdenbire yenilerek, direnmeleri sürecinde birikmiş olan elastik gerinimin bir bölümünün, yeri kuvvetli bir şekilde sarsmayı da içerecek şekilde, boşanmasına yol açarlar. Buradaki ‘birdenbire’ nitelemesi, fay boyunca hareketin engellenmiş olduğu uzun süreç ile görecelidir. Aslında, yenilme, sözcüğün gerçek anlamında, ‘birdenbire’ olmamaktadır. Sürtünme direncinin yenilebilmesi için yüksek durağan sürtünme direncinden, hareket durumuna uygun göreceli düşük sürtünme direncine geçiş gerekmektedir. Bu geçiş için gerekli olan işlem bir sürece ve dolayısıyla bir süreye yayılmaktadır. Taşmak üzere olup, taşmak için son katkıyı bekleyen ortama eklenen ek gerinim, bardağı taşıran bir özellik taşıyabilmek için, ya bardağı önemli ölçüde taşıracak kadar büyük olmak, ya da yukarıda sözü edilen süreci gerçekleştirmeye yetecek kadar uzun süreli olmak durumundadır.

opcje binarne nielegalne Güçlü gel-gitler bazı tür depremleri tetikleyebilir
Tüm kütleler gibi, Ay ve Güneş de çevrelerindeki diğer kütlelere, bu arada Yeryuvarı’na da, çekim kuvveti uygulamaktadır. Güneş’in kütlesi Ay’ınkinden milyonlarca kez büyük olmasına karşın, yakınlığı nedeniyle Ay Yeryuvarı üzerinde Güneş’inkinin kabaca iki katı bir çekim etkisine sahiptir. Ay ve Güneş bu çekimleri ile Yeryuvarı üzerinde gel-gitlerin oluşmasına neden olmaktadır. Ay ve Güneş dışındaki diğer gökcisimlerinin Yeryuvarı üzerindeki çekim etkisi ise son derece düşüktür. Öte yandan, yeniay ve dolunay evrelerinde Güneş, Ay ve Yeryuvarı aynı doğrultuda dizilmiş olduklarından Ay ve Güneş’in Yeryuvarı üzerindeki çekim etkisi önemsenecek bir düzeye çıkmakta, ve eğer bu dizilme, Ay’ın elips şeklindeki yörüngesinde Yeryuvarı’na en yakın olduğu döneme rastlarsa, söz konusu çekim etkisi en yüksek değere ulaşmaktadır. Ancak, bu yüksek değer bile, faylar boyunca sürtünmeyi yenebilmek, dolayısıyla deprem oluşturabilmek için, genelde, ufak ve kısa süreli kalmaktadır.

Öte yandan, Ay’da, gel-git kuvvetlerinin daha küçük olmasına karşın, meteorit çarpmalarından kaynaklanmakta olanların dışındaki Ay depremlerinin gel-git evreleri ile sıkı bir bağlantı göstermeleri dikkati çekmektedir (Lammlein vd., 1974). Ay, Yeryuvarı’na sürekli olarak aynı yüzünü gösteren bir devinim düzenine sahip olduğu için, Yeryuvarı’nın Ay üzerindeki güçlü çekimi durağan bir nitelik taşımakta, bu nedenle, Ay üzerindeki gel-gitler Güneş’in düşük çekim gücü ile gerçekleşmektedir. Bu düşük gel-git kuvvetlerinin neden olduğu sınırlı gerinimin Ay’da depremleri tetiklemekte olması, Yeryuvarı üzerindeki daha güçlü gel-gitlerin de depremleri tetikleme konusunda bazı etkilerinin olabileceği kuşkusunu güçlendirmiştir. Buna karşın, uzun bir süre, bir bölümü bilimsel nitelikte olan, çok sayıdaki istatistiksel araştırmada, göreceli olarak yüksek çekim kuvvetlerinden etkilenen Yeryuvarı’nda, depremlerin oluş zamanları ile güçlü gel-git evreleri arasında genel bir ilişkinin varlığı belirlenememiştir. Kaliforniya’da, özellikleri iyi bilinen faylarda meydana gelmiş olan 13.000 dolayında depremin verileri kullanılarak, özenli ve ayrıntılı istatistiksel yaklaşımlarla yapılan bir değerlendirme de benzer bir sonuca ulaşmıştır (Vidal vd., 1998). Ancak bu araştırmalar okyanuslardan uzak konumlardaki fayları ele almış oldukları için, varılan bu sonuçlar da o özelliklerdeki bölgeler ile sınırlı kalmıştır. Yerkabuğu, elastik davranabilme özelliği nedeniyle, gel-git düzenine bağlı olarak yükselip, alçalmaktadır. Bu yükselip alçalma genelde birkaç santimetre ile sınırlı kalmakta, ender durumlarda birkaç on santimetreye ulaşmaktadır. Oysa, güçlü gel-gitlerin etkisi okyanuslarda çok belirgin olmakta, bu ortamda dolaylı olarak meydana gelen ek su kütlesi yükü de dolaysız gel-git kuvvetine eklenmektedir. Nitekim, okyanuslarda yer alan fayların ürettiği depremlerin gel-gitlerle ilişkilerini konu alan, ve sayıları giderek artan yeni araştırmalar, o ortamda, gel-gitlerin en büyük değerlere ulaştığı dönemler ile deprem oluş zamanları arasında belirgin bir ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır (Tanaka vd., 2002; Cochran vd., 2004).

Yukarıda değinilen araştırmaların sonuçlarına göre, güçlü gel-git dönemleri ile deprem oluş zamanları arasında belirgin bir ilişkinin varlığı bazı fay türleri ile sınırlı görülmektedir. Düzlemleri yeryüzü ile kabaca 50°’den küçük açılar yapan, ters-fay ve normal-fay olarak adlandırdığımız türden fayların gel-git yüklemelerine özellikle duyarlı oldukları anlaşılmaktadır. Fay düzlemlerinde sürtünmeyi artıran ana kuvvetin bu düzlemlere dik bileşen olduğu göz önüne alınırsa, bu beklenen bir sonuçtur.

Öte yandan, düzlemi düşeye yakın diklikte olan faylarda, yani diğer adı ile doğrultu-atımlı faylarda gel-git dönemleri ile depremler arasında belirgin bir ilişki görülememiştir. Zaten bazı hesaplamalar da yer gel-gitlerinden kaynaklanan gelip-geçici etkinin deprem oluşumu üzerinde belirleyici olabilmesi için, süregelen olağan süreçte etkili olan kalıcı makaslama gerilimi artış hızının yüzlerce katı büyüklüğünde olması gerektiğini ortaya koymaktadır (Gomberg vd, 1998). Bazı laboratuvar deneyleri de (Lockner ve Beeler, 1999) bu değerleri doğrulayan sonuçlar vermiştir. Ancak, yine bazı yeni araştırmalar, bazı özelliklere sahip fay düzlemlerinde sürtünmenin daha önceden düşünülenlerden çok daha ufak gerilimler ile yenilebileceği yönünde veriler sağlamıştır (Johnson ve Xiaoping, 2005).

Çok düşük gerilim yüklemelerinin de depremleri tetikleyebileceği yönündeki gelişmelere karşın, gerek okyanuslardan uzak ortamlardaki faylarda, gerekse doğrultu-atımlı faylarda meydana gelen depremlerin gel-git dönemleri ile ilişkilendirilmeleri çabaları olumsuz sonuçlar vermiştir. Yukarıda değinmiş olduğumuz, yaklaşık 13.000 depremi ele almış olan Vidal vd. (1998)’nin çalışmalarına ek olarak, Cochran vd. (2004)’nin çalışmaları da benzer sonuca ulaşmıştır. Cochran vd. nin çalışmasında Kaliforniya’daki, doğrultu-atım özellikli, ünlü San Andreas Fayı sisteminde 27.464 deprem ele alınmış ve depremlerin oluş zamanları ile gel-git dönemleri arasında istatistiksel anlamı olan bir ilişki saptanamamıştır. Bu arada, bizim Kuzey Anadolu Fayı sistemimiz ile Doğu Anadolu Fayı sistemimizin de, başlıca, doğrultu atımlı faylardan oluştuklarını, ve aynı zamanda, güçlü, dolaylı gel-git yüklemelerinin meydana gelmekte olduğu okyanuslardan uzak bulunduklarını da anımsamakta yarar vardır.

Deprem tetikleme bakımından, güneş tutulmalarının, eşlik ettikleri olağan güçlü gel-gitlerinkinden farklı bir özellikleri saptanmamıştır.

Bu yazının ana konusu olan güneş tutulması ile depremlerin ilişkisini yukarıdaki kısa açıklamaların ışığında irdelemek gerekir. Çünkü, bilindiği üzere güneş tutulması ancak yeniay evresinde meydana gelebilir. Bu özel durumun, olağan yeniay gel-gitinden, yerçekimi etkisi bakımından belirgin bir farkı yoktur. Güneş tutulmaları sırasında gözlenen, Allais etkisi olarak adlandırılan etkinin yerçekimi değişimine işaret etmediği, güneş tutulması sırasında meydana gelmesi beklenen yerçekimi engellemesinin (gravitational shielding) ise son derece küçük (3×10−¹º cm/s²) olduğu anlaşılmıştır (Van Flandern ve Yang, 2003). Bu durumda, deprem mekanizması açısından önem taşıyan özellikler bakımından, güneş tutulmasının olağan yeniay gel-git döneminden farklı bir etkiye sahip olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.

http://onodenje.com/?strydor=bin%C3%A4re-optionen-wallstreet-trick binäre optionen wallstreet trick Sonuç olarak denilebilir ki: bu yazının başında sorulmuş olan sorunun, bilimsel çerçeve içindeki yanıtı, ‘güneş tutulması ile depremlerin oluş zamanları arasında etkin, özel bir ilişkinin var olmadığı’ şeklindedir. Bu durumda, yeni bilimsel bulgular, yeni bilimsel değerlendirmeler ortaya koymadan böyle bir ilişkinin varlığını öne süren bir görüş belirtmeye “bana öyle geliyor ki” diye başlamak gerekecektir.

Esen Arpat
Jeolog

bdswiss demokonto Değinilen belgeler
Cochran, E. S., Vidale, J. E. ve Tanaka, S., 2004. Earth tides can trigger shallow thrust fault earthquakes. Science, 306, 1164-1166.
Gomberg, J., Beeler, N. M., Blanpied, M. L. and Bodin, P., 1998. Earthquake triggering by transient and static deformations. J. Geophys. Res. –Solid Earth 103, 24411-24426.
Johnson, P. A. ve Xiaoping, J., 2005. Nonlinear dynamics, granular media and dynamic earthquake triggering. Nature, 437, 871-874.
Lammlein, D. R., Latham, G. V., Dorman, J., Nakamura, Y. ve Ewing, M., 1974. Lunar seismicity, structure, and tectonics. Rev. Geophys., 12, 1-21.
Lockner, D. A. ve Beeler, N. M., 1999. Premonitary slip and tidal triggering of earthquakes. J. Geophys. Res. –Solid Earth 104, 20133-20151.
Tanaka, S., Ohtake, M. ve Sato, H., 2002, Spatio-temporal variation of the tidal triggering effect on earthquake occurrence associated with the 1982 South Tonga earthquake of Mw 7.5, Geophys. Res. Lett., 29, 16, 10.1029
Van Flandern, T. ve Yang, X. S., 2003. Allais gravity and pendulum effect during solar eclipses explained. Phys. Rev. D 62, 02202.
Vidale, J. E., Agnew, D., Johnston, M. ve Oppenheimer, D., 1998. Absence of earthquake correlation with earth tides: an indication of high preseismic fault stress rate. J. Geophys. Res. –Solid Earth 103, 24567-24572.

Bu metnin, bütün hakları Esen Arpat’a aittir.Yazı JMO’nun makale sayfasından alınmıştır. Ayrıca aynı yazı burada da mevcut..

Manyetik Bir Şölen: Aurora Borealis ya da Kuzey Işıkları

Güneşin ânı ânına uymaz fakat tüm sıcaklığıyla doğduğu an ikiye ayılır. Önce birçok rengin karışımı yani alaca bir karanlık olur, bu an tan veya fecirdir. Daha sonra bir aydınlık belirir, bu an şafaktır. Peşisıra meydana gelen bu iki olayın cereyan etmesi an meselesidir. İşte Aurora Borealis sözcüğünün, Aurora‘sı antik Roma döneminin şafak veya tan vakti tanrıçasının adından gelir. Boreas ise Yunanca veya Latince kuzey rüzgârı (yeli) anlamına gelir. Kuzey kutbunda meydana gelen Aurora Borealis’in güneyde de bir ikiz kardeşi vardır, Aurora Australis.. Tahmin edileceği gibi Australis aynı şeyin güneyde olduğunu belirtmek için kullanılmıştır.

İster kuzeyde ister güneyde olsun, kutup ışıklarının nasıl oluştuğunu anlamak için Oslo Üniversitesi Fizik Bölümü tarafından hazırlanan aşağıdaki görüntüyü izlemeniz yeterli.. Şiddetle tavsiye ederim derler ya, o cinsten..


This video explains how particles originating from deep inside the core of the sun creates northern lights, also called aurora borealis, on our planet. This video is produced by forskning.no in collaboration with the Department of Physics at the University of Oslo. Production, animation and music: Per Byhring – soundcloud.com/perbyhring, Script: Arnfinn Christensen, Scientific advisors: Jøran Moen, Hanne Sigrun Byhring and Pål Brekke, Video of the northern lights: arcticlightphoto.no, Video of coronal mass ejection: NASA. Video: The Aurora Borealis also mirror.

Alaska’da görev yapan biliminsanları, “Aurora Borealis” adıyla da bilinen Kuzey Işıkları’nı anlamak ve insanların yaşamı üzerinde etkilerini incelemek üzere kolları sıvadı. Kutuplarda kurulu özel bir merkezde görev yapan uzmanlar bu gizemli ışık fırtınalarını daha iyi anlamayı ve insan yaşamına etkilerini azaltabilmeyi umuyor.

Gökyüzünde tuhaf, değişik renklerde ışımalar halinde görülen Kuzey Işıkları dünyanın kutup bölgelerine pek çok turist çekiyor. Ancak bu ışımalar, bölgede yaşayanların hayatlarına etki edebiliyor, kuzey yarıkürede örneğin güç kaynaklarının azalmasına ya da uydu sistemlerinde arızalar yaşanmasına neden olabiliyor. Petrol boru hatlarında dahi aşınmalara yol açabiliyorlar. Bunlar aynı zamanda dünyanın çevresinde jeomanyetik alanda oluşan fırtınaların göze görünen şekli.

Kuzey Kutbu’nda yaşayan ilk insanlar, “Aurora Borealis”, yani Kuzey Işıkları’nın aslında gökyüzünde “danseden ruhlar” olduğuna inanıyorlardı. Bugün, bu ışımalara güneşten gelen ve kutuplardaki manyetik alanlara sürüklenen elektrik yüklü parçacıkların yol açtığı biliniyor. Büyükçe bir Aurora fırtınası, Kuzey yarıküre boyunca, güç kaynaklarını, uydu iletişim sistemlerini bozmaya yeterli. O nedenle Aurora’yı anlamak büyük önem taşıyor.


Talk about being in the right place at the right time! Most photographers would be happy photographing either the spectacular auroras or the the volcanic eruption in Mt. Hekla. Siggi got both. Yeah, some guys have all the luck. Photo: iww.is

Alaska’nın merkezinde bulunan Poker Flat Araştırma Merkezi, Aurora Borealis’in en iyi filme çekildiği yerlerin başında geliyor. Burası aynı zamanda dünyada bilimsel amaçlı roket fırlatma özelliğine sahip tek akademik merkez. 1969 yılından bu yana atmosferdeki etkileşimlerin anlaşılabilmesi, yeni perspektifler edinilebilmesi için bu merkezden yüzlerce roket fırlatıldı.

Dirk Lummerzheim 10 yıldır, Kuzey Işıkları’nı inceliyor. Lummerzheim proje kapsamında gelişmiş teknolojiyle havaya gönderilen ses roketlerinden gelen verileri birleştiriyor. Lummerzheim, üst atmosferin aurora ile nasıl harekete geçtiğini anlamaya çalıştıklarını belirtiyor.

Buna göre uzmanlar, Kuzey Işıkları’nın oluştuğu noktalara ölçüme uygun ses roketleri fırlatıyor. Bu roketler atmosferde yükselirken, bir tür duman bırakıyor, bu duman gelişmiş film malzemeleriyle kaydedilebiliyor. Araştırmacılar ardından bu duman izlerinin alçalma hızına, dolayısıyla geçtikleri noktalardaki rüzgar hızına bakabiliyor. Uzmanlar bu ölçümleri kullanarak jeomanyetik faaliyetleri daha iyi anlayabilmeyi ve nihayetinde oluşacakları zamanı daha iyi tahmin edebilmeyi ve etkilerinden korunabilmeyi umuyor.


Şartlara dayanabilirseniz, Kuzey Kutbu’nda kışı geçirmek, büyülü bir deneyim olabilir. Özellikle de başınızı göğe kaldırdığınızda dünyanın en güzel ışık gösterisine tanık oluyorsanız..

أراء تداول العملات الأجنبية Kaynakça
BBCTürkçe, ‘Kuzey Işıkları’nın sırrı, 2 Aralık 2011, İngilizce
BBCTürkçe, Dünyanın en güzel ışık gösterisi, 5 Aralık 2011

Musa, Kızıldenizi İkiye Ayırdı Mı?

Musa elindeki âsâyla Kızıldenizi ikiye ayırır, Musa ve yanındaki İsrailoğulları kabilesi yarılan suların arasından karşıya geçer. Peşinden gelen Firavunsa ordusuyla birlikte sular altında kalır ve boğularak ölür. Hatta Firavun’un son anda tövbe edip, secdeye kapandığı söylenir ve bu şekildeki cesedin de İngiltere’deki bilmem ne müzesinde sergilendiği kulaktan kulağa aktarılır. İşte, bu mucizenin gerçek bir doğa olayı olabileceği öne sürüldü. Yeni geliştirilen bir bilgisayar simülasyonuna (benzetim, örnekleme) göre denizin kıyı kesiminde esen şiddetli rüzgârlar denizi iterek kısa süre bir geçiş yolu açmış olabilir.

Bilişim uzmanları ve bilimcilerin geliştirdiği, fizik kanunları ve coğrafi özellikleri veri olarak kullanan simülasyonda, karadan deniz yönüne uzun süre esen çok şiddetli rüzgârların suyu denize doğru bir miktar itebileceği ve denizin altındaki kara yükseltilerinin böylece ortaya çıkabileceği gösteriliyor. Simülasyon açıklamasında, denizin dibindeki eski bir nehir yatağına ait çukurun rüzgârla itilen suyun birikmesini kolaylaştırmış olabileceği öne sürülüyor. Nehir yatağına itilen suyun çekildiği yükseltide de çamurlu; ama yürünebilir bir patikanın su yüzüne çıkabileceği belirtiliyor.

Araştırma ekibinin lideri Carl Drews (Ulusal Atmosferik Araştırmalar Merkezi), mucize olarak anlatılan olayın akışkanlar mekaniğiyle açıklanabileceğini, gece boyunca tek yönde esen güçlü rüzgârların suyu yüzeyden yavaş yavaş iterek dipteki yükseltileri ortaya çıkarabileceğini belirtti. Dynamics of Wind Setdown at Suez and the Eastern Nile Delta adıyla yayımlanan makale erişime açık durumda, ayrıntılar için bakmanızda fayda var.

Biri Hoca’nın önüne geçmiş demiş ki: “Hocam, senin anlattığın bir hikâye vardı. Orada Hazreti İsa’nın sopasıyla ortadan ikiye ayırdığı derenin adı neydi?” demiş. Hoca demiş ki: “Ee, be evladım, neresini düzelteyim? Bir kere İsa değil Musa, sopa değil asa, dere değil Kızıldeniz.”

Üç büyük semavi dinin kitaplarında bahsi geçen mucize, Hz. Musa liderliğindeki İsrailoğulları kavmini yok etmek üzere takip eden Firavun askerlerinden kaçarken meydana geliyor. Meseleye göre, Kızıldeniz kıyısına gelen ve kaçacak yerleri olmayan kavmin önündeki denizin suları ikiye ayrılarak geçiş yolu açılıyor. Kavim gece boyunca buradan karşı kıyıya geçiyor. Sabah onları aynı yoldan izleyen Firavun ordusu ise, kapanan suların altında yok oluyor.


The physics of a land bridge. This illustration shows how a strong wind from the east could push back waters from two ancient basins–a lagoon (left) and a river (right)–to create a temporary land bridge. New research suggests that such a physical process could have led to a parting of waters similar to the description in the biblical account of the Red Sea. (©UCAR, Illustration by Nicolle Rager Fuller. This image is freely available for media use.)

Binaryoptionshowtoloseafortunejustmakeadeposit Parting the waters: Computer modeling applies physics to Red Sea escape route
The biblical account of the parting of the Red Sea has inspired and mystified people for millennia. A new computer modeling study by researchers at the National Center for Atmospheric Research (NCAR) and the University of Colorado at Boulder (CU) shows how the movement of wind as described in the book of Exodus could have parted the waters.

The computer simulations show that a strong east wind, blowing overnight, could have pushed water back at a bend where an ancient river is believed to have merged with a coastal lagoon along the Mediterranean Sea. With the water pushed back into both waterways, a land bridge would have opened at the bend, enabling people to walk across exposed mud flats to safety. As soon as the wind died down, the waters would have rushed back in.

The study is intended to present a possible scenario of events that are said to have taken place more than 3,000 years ago, although experts are uncertain whether they actually occurred. The research was based on a reconstruction of the likely locations and depths of Nile delta waterways, which have shifted considerably over time.

“The simulations match fairly closely with the account in Exodus,” says Carl Drews of NCAR, the lead author. “The parting of the waters can be understood through fluid dynamics. The wind moves the water in a way that’s in accordance with physical laws, creating a safe passage with water on two sides and then abruptly allowing the water to rush back in.”

The study is part of a larger research project by Drews into the impacts of winds on water depths, including the extent to which Pacific Ocean typhoons can drive storm surges. By pinpointing a possible site south of the Mediterranean Sea for the crossing, the study also could be of benefit to experts seeking to research whether such an event ever took place. Archeologists and Egyptologists have found little direct evidence to substantiate many of the events described in Exodus.

The work, published in the online journal, PLoS ONE, arose out of Drews’ master’s thesis in atmospheric and oceanic sciences at CU. The computing time and other resources were supported by the National Science Foundation.

Wind on the water
The Exodus account describes Moses and the fleeing Israelites trapped between the Pharaoh’s advancing chariots and a body of water that has been variously translated as the Red Sea or the Sea of Reeds. In a divine miracle, the account continues, a mighty east wind blows all night, splitting the waters and leaving a passage of dry land with walls of water on both sides. The Israelites are able to flee to the other shore. But when the Pharaoh’s army attempts to pursue them in the morning, the waters rush back and drown the soldiers.

Scientists from time to time have tried to study whether the parting of the waters, one of the famous miracles in the Bible, can also be understood through natural processes. Some have speculated about a tsunami, which would have caused waters to retreat and advance rapidly. But such an event would not have caused the gradual overnight divide of the waters as described in the Bible, nor would it necessarily have been associated with winds.

Other researchers have focused on a phenomenon known as “wind setdown,” in which a particularly strong and persistent wind can lower water levels in one area while piling up water downwind. Wind setdowns, which are the opposite of storm surges, have been widely documented, including an event in the Nile delta in the 19th century when a powerful wind pushed away about five feet of water and exposed dry land.

A previous computer modeling study into the Red Sea crossing by a pair of Russian researchers, Naum Voltzinger and Alexei Androsov, found that winds blowing from the northwest at minimal hurricane force (74 miles per hour) could, in theory, have exposed an underwater reef near the modern-day Suez Canal. This would have enabled people to walk across. The Russian study built on earlier work by oceanographers Doron Nof of Florida State University and Nathan Paldor of Hebrew University of Jerusalem that looked at the possible role of wind setdown.

The new study, by Drews and CU oceanographer Weiqing Han, found that a reef would have had to be entirely flat for the water to drain off in 12 hours. A more realistic reef with lower and deeper sections would have retained channels that would have been difficult to wade through. In addition, Drews and Han were skeptical that refugees could have crossed during nearly hurricane-force winds.

Reconstructing ancient topography
Studying maps of the ancient topography of the Nile delta, the researchers found an alternative site for the crossing about 75 miles north of the Suez reef and just south of the Mediterranean Sea. Although there are uncertainties about the waterways of the time, some oceanographers believe that an ancient branch of the Nile River flowed into a coastal lagoon then known as the Lake of Tanis. The two waterways would have come together to form a U-shaped curve.

An extensive analysis of archeological records, satellite measurements, and current-day maps enabled the research team to estimate the water flow and depth that may have existed 3,000 years ago. Drews and Han then used a specialized ocean computer model to simulate the impact of an overnight wind at that site.

They found that a wind of 63 miles an hour, lasting for 12 hours, would have pushed back waters estimated to be six feet deep. This would have exposed mud flats for four hours, creating a dry passage about 2 to 2.5 miles long and 3 miles wide. The water would be pushed back into both the lake and the channel of the river, creating barriers of water on both sides of newly exposed mud flats.

As soon as the winds stopped, the waters would come rushing back, much like a tidal bore. Anyone still on the mud flats would be at risk of drowning.

The set of 14 computer model simulations also showed that dry land could have been exposed in two nearby sites during a windstorm from the east. However, those sites contained only a single body of water and the wind would have pushed the water to one side rather than creating a dry passage through two areas of water.

“People have always been fascinated by this Exodus story, wondering if it comes from historical facts,” Drews says. “What this study shows is that the description of the waters parting indeed has a basis in physical laws.”

binäre optionen lüge Kaynakça
NTVMSNBC, 2011. Kızıl Deniz nasıl yarıldı?, 13 Eylül 2011 tarihinde erişildi.
UCAR, 2011. Parting the waters: Computer modeling applies physics to Red Sea escape route, 13 Eylül 2011 tarihinde erişildi.

Yer Çekirdeğinin Manyetik Gizemi

Depremler, volkanik püskürmeler ve Dünya’nın sürekli değişen manyetik alanları üzerinde yapılan gözlemler, uzmanların gezegenimizin merkezine yeni bir kapı açabilmesini sağladı. Jules Verne yüz yılı aşkın süre önce Arzın Merkezine Seyahat (Fr. Voyage au centre de la Terre) romanını yazdığında, ışıldayan kristaller ve çalkantılı bir deniz, tarih öncesinden kalma hayvanlar ve dev mantarlar bulunacağını tasavvur etmişti.

Yerkabuğunun altı, aslında tam anlamıyla bir sır küpü. Günümüzde bile Satürn’ün halkaları konusunda yerkürenin çekirdeği hakkındakinden daha çok şey biliniyor. Ancak artık bu durum değişmeye başladı. Sismolog (deprembilimci) profesör Rick Aster “Dünyanın derinliklerini gerçek anlamda keşfetmek konusunda altın çağa girdik.” diyor.

Biliminsanları için Dünya’nın merkezini keşfetmek Ay’ı incelemekten bile zor. Bu merakı kamçılayan unsurların başında, çekirdeğin canlılar için hayati nitelikte olan manyetik alanları yaratıyor olması geliyor. Manyetik alanlar arıların kovanlarını bulmasını, deniz kaplumbağalarının, kuşların ve kelebeklerin göç edebilmesini sağlıyor. Aynı zamanda uzayın tehlikeleri ile bizler arasında koruyucu bir kalkan yaratıyor; güneş rüzgârlarının taşıdığı radyasyonun (ışınımın) dünyaya ulaşmasını önlüyor.

Viagra köpa Metal kristallerinden bir orman
Uzmanlara göre Verne’nin muhayyelesinde (zihninde tasarlayıp) yarattıkları da gerçekten bütünüyle uzak değil. Dünyanın merkezine seyahat etme düşüncesi ise hayata geçirilebilecek gibi görünmüyor, çünkü derinlere inildikçe ısı ve basınç hızla yükseliyor. Uzaktan kumandayla yapılan sondajlarda bile insanın inebildiği en derin nokta 12 kilometrede. Rekoru elinde tutan Rusya’daki Kola Süperderin Sondaj Kuyusu, dünyanın merkezine olan uzaklığın sadece binde ikisine dek inebiliyor.

Ancak sismoloji (deprembilimi) uzmanların çekirdek konusunda fikir sahibi olmasını sağlıyor. Büyük depremlerin yarattığı sismik dalgalar Dünya’nın bir ucundan öbür ucuna iletildiği için uzmanların içeridekilere ilişkin bir tablo oluşturmasını sağlıyor. Sismolojiyi “kilidi kıran uygulama” olarak niteleyen Aster, çekirdeğin dışında eriyik bir tabaka olduğunu gösteriyor; “bu neredeyse su kadar akıcı, akkor halinde metallerden oluşan muazzam bir okyanus” diyor. Bu dış çekirdek, Mars büyüklüğünde. Ancak Rus matruşkaları gibi bunun altında bir çekirdek daha var. Katı metal bir top şeklindeki iç çekirdeğin büyüklüğü Ay’a yakın. Uzmanlar bunun demir-nikel alaşımından oluştuğunu düşünüyor.

Profesör Kei Hirose, Japonya’nın Osaka kenti yakınlarındaki laboratuvarında çekirdeğin koşullarını yaratmaya karar vermiş. 10 yıllık çalışmalarının sonunda da başarıya ulaşmış. Önce iki elmasın uçlarından bir kıskaç yapan Hirose, bunlar arasında bir parça demir-nikeli atmosfer basıncının 3 milyon katı basınca tabi tutup 4500 dereceye ısıtmış. Bu olağanüstü koşullar altında alaşımın kristal yapısı değişip kristaller hızla büyümüş. Hirose, “Dünyanın merkezinde de çok büyük kristaller bulunabilir. Bunlar 10 km bile olabilir.” diyor. Hirose bu kristallerin kutuplara doğru bir orman gibi şekilleneceğini düşünüyor.


Kaynak: NASA

buy Viagra 100 mg in Bridgeport Connecticut Manyetik güç zayıflıyor
Dünyanın manyetik alanını yaratan ise iç çekirdek değil, dış çekirdeğin eriyik metalleri. Dünya’nın dönmesi ve milyonlarca yıldır yavaş yavaş soğumasıyla bu tabaka elektromanyetik bir dinamo etkisi yapıyor. Temel ilke bu olsa da, eriyik metalin nasıl hareket ettiği bir sır. Dünya dönerken merkezinden ısı kaybediyor; bu da derinlerdeki kızgın okyanusta karmaşık akış modelleri oluşturuyor.

Jeofizik profesörü Dan Lathrop, “Çekirdeği Dünya’nın atmosferi gibi düşünebilirsiniz; burada da fırtınalar, cepheler ve kötü koşullarla sürekli değişken bir ortam var” diye anlatıyor. Lathrop oluşturduğu büyük model üzerinden manyetik sahanın asla sabit olmadığını, sürekli dalgalandığını gösteriyor.

Dünya’nın manyetik alanı son 180 yıldır sürekli olarak zayıflayageldi. Ancak bir alan var ki her yerden daha büyük hızla zayıflıyor. Atlas Okyanusu’nun güneyi ve Güney Amerika’nın orta kesimlerine denk düşen bu alana ‘Güney Atlantik Anomalisi’ deniyor. Uzay araçları için bu alan yaygın bilinen bir tehlike, çünkü burada oluşan manyetik çukur uyduların yörüngesine yüklü parçacıklar girmesine ve elektronik cihazlarının aksamasına yol açıyor. Uzmanlar, uydu işletmecilerinin başını ağrıtan bu sorunun Dünya’nın manyetik alanında büyük bir değişimin habercisi olabileceği kanısında. Biliminsanları manyetik sahanın dış çekirdek düzeyindeki haritasını oluşturduklarında, Güney Atlantik Anomalisi’nin altında, bildik kuzey-güney yarıküre ayrımının geçerli olmadığını farketti. Burada bazı noktalarda yer yer manyetik saha tersine dönmüştü ve yön güney yerine kuzey olarak görünüyordu.

Yeraltında olup bitenleri hava olaylarına benzeterek açıklayan Lathrop, eriyik metal tabakasında “sıradışı derecede şiddetli bir cephe oluşmasıyla” sahanın tersine döndüğünü düşünüyor. Lathrop’a göre, bu gibi küçük alanlar derinleşir ve yayılırsa Dünya’nın manyetik sahası alabora olma noktasına gelip tamamen değişebilir. Ancak bu bir gecede olabilecek bir değişim değil. Süreç binlerce yıl alabilir, bu süre içinde de saha hayli karışık bir dağılıma sahip olur. Örneğin manyetik kutuplar ekvatora kayabilir. Bu durumda beraberlerinde harikulade Kuzey Işıkları’nı da götürür.

Çekirdekteki akışta meydana gelen değişiklikler Dünya’nın manyetik sahalarını daha önce de yüzlerce kez tersine döndürdüğünden, bu çok da şaşırtıcı bir sonuç olmaz. Lathrop “Mesele Dünya’nın manyetik alanını tersine çevirip çevirmeyeceği değil; bunu ne zaman yapacağı” diyor. Bu değişimin vakti, çekirdeğin sırlarından sadece biri. Yine de yüzyıllarca burada ne olabileceğini kurgulamakla yetinen insanlık, 6000 kilometre altımızdaki bu büyük mucizeyi nihayet kavramaya başlıyor.


Burada görüntü var izleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=O-V3yR2RZUE

Bu konuda daha geniş bilgiye ve Horizon ekibinin hazırladığı programın görüntülerine ulaşmak için program sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Bu metnin tamamı BBCTürkçe’nin Arzın Merkezinin Manyetik Sırları başlıklı tanıtıcı haberinden değiştirilmeden aktarılmıştır. İlk ağızdan haber için Magnetic mysteries of Earth’s Core..

21. Yüzyılın En Uzun Güneş Tutulması Gerçekleşti

Yaklaşık 2 milyar insan, tarihi bir olaya tanıklık etti. 22 Temmuz 2009’da gerçekleşen 21’inci yüzyılın en uzun güneş tutulması gerçekleşti. Tam tutulma, ayın gölgesinin Türkiye saati ile 03.53’de (yerel saatle 06.24’te) Hindistan’da Khambhat Körfezi’ne düşmesiyle başladı ve 07.18’de dünyayı terk etti. Tutulmanın hiç bir evresi, Türkiye’den izlenemedi.

Solar_eclipse_animate_(2009-Jul-22)
The black dot is from where totality is seen, grey area is from where the eclipse will be partial. Time is UT. Source: eclipse.gsfc.nasa.gov

3 saat 28 dakika süreyle; Çin, Hindistan, Güney ve Doğu Asya (Nepal, Butan, Bangladeş, Myanmar), Japonya (Japon Ryukyu adaları), Endonezya’nın kuzeyi ve Filipinler’de yaklaşık 258 kilometre genişliğinde ve 15 bin kilometre uzunluğundaki bir koridor karanlığa gömüldü. Bu koridorda, ayın gölgesi, Türkiye saati ile 05.35’de Güney Pasifik Okyanusu üzerindeyken, tam tutulmanın, 6 dakika 39 saniye ile en uzun sürdüğü an gerçekleşti. Güneş tutulmasının özellike açık ve net izleneceği tahmin edilen Hindistan’ın Taregna köyü alışık olmadığı bir ziyaretçi kalabalığını ağırladı.

Astrofizik uzmanları, bu kadar uzun süreli bir güneş tutulmasını bir daha görmek için birkaç yüzyıl beklemek gerekeceğini söyleyerek olayın özelliğini vurguluyorlar. Bir daha bu kadar uzun sürecek bir güneş tutulması 2132 yılından önce beklenmiyor. Bu güneş tutulması, 11 Temmuz 1991’de Havai ve Güney Amerika’dan izlenebilen 6 dakika 53 saniyelik güneş tutulmasından sonraki en uzun güneş tutulması oldu.

22072009eclipse

Önce Hindistan’da izlenen tutulma, daha sonra Çin’e ve Pasifik Okyanusu’na kaydı. Hintli gökbilimci Pankaj BHAMA, ”Elde ettiğimiz görüntülerden güneş etrafında gök taşlarının oluşumu hakkında çok değerli bilgilere ulaşmayı umuyoruz” diyor. Öte yandan Hindistan’da çok sayıda hamile kadın tutulmayı bilhassa görmemeyi tercih etti ve evinde kapalı kaldı. Yerel inançlar güneş tutulmasının anne karnındaki bebeğe zarar verdiğini söylüyor. Yeni Delhi’de ilk bebeğine hamile olan bilgisayar programcısı Krati JAIN, ”Annem ve teyzemler karanlık ve perdeleri kapalı bir odada kalmam için ısrar etti, yatağa uzanıp dualar okumamı söylediler” dedi.

İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan ESENOĞLU, tutulmanın olduğu bölgelerde bulunan insanların, güneşe doğrudan çıplak gözle bakmaması gerektiğini ifade ederek, ”Güneşe bakarken, güneş filtresi ya da güneş gözlüğü kullanılmalı. Sürekli değil kısa aralıklarla bakılmalı” dedi. Uzun süreli deprem ve tutulma verileri üzerinden akla gelebilecek herşeyin denenerek yapıldığı analizlerin, tutulmalar ile depremler arasında istatistiksel bir ilişkinin varolabileceğini olduğunu vermediğini göstermediğini vurgulayan ESENOĞLU, yine de yeni veriler eklenerek bu işlemlerin sürdürüldüğünü kaydetti.

Bu haber, AA, BBCTürkçe, NASA, NTVMSNBC, Radikal ve Zaman sitelerinden derlenmiştir.

Kaynakça
Güler, B. 2009. 21. Yüzyılın En Uzun Güneş Tutulması Gerçekleşti, yerbilimleri.com

Jeoloji’nin Diyalektiği

“Ayaklarımızın altındaki yeryüzü kadar katı” diye bir İngiliz deyişi vardır. Ne var ki bu rahatlatıcı deyişin gerçekle ilgisi yoktur. Ayaklarımızın altındaki dünya sanıldığı kadar katı değildir. Kayalar, sıradağlar ve hatta kıtalar sürekli bir hareket ve değişim durumundadırlar, bu sürecin gerçek doğası ancak bu yüzyılın son yarısında anlaşılmaya başlanmıştır. Jeoloji, gezegenimizin içinde ve üzerinde gerçekleşen tüm olguları gözlemleme ve açıklama işini uğraş edinen bilim dalıdır. Fizik ve kimya gibi bilimlerden farklı olarak jeoloji kendisini deneylere değil gözlemlere dayandırır. Bunun bir sonucu olarak, jeolojinin gelişimi bu gözlemlerin yorumlanma tarzından fazlaca etkilenmişti. Bu yorumlanış tarzı da günün felsefi ve dinsel eğilimleriyle şartlanmıştı. Bu olgu, diğer yerbilimlerine nazaran jeolojinin yavaş gelişimini açıklamaktadır. 1830’da modern jeolojinin babalarından biri olan Charles Lyell, dünyanın Tekvin kitabında söylendiğinden daha yaşlı olduğunu gösterdi. Daha sonraki yıllarda yapılan radyoaktif bozunmaya dayalı ölçümler, dünya ile ayın yaklaşık 4,6 milyar yıl yaşında olduğunu saptayarak bu tezi doğruladı.

“Ayaklarımızın altındaki yeryüzü kadar katı” diye bir İngiliz deyişi vardır. Görüntü: http://saees.ukzn.ac.za/Disciplines.aspx

İlk çağlardan bu yana insanlar, depremler ve volkan patlamaları gibi yeryüzünün altına hapsolmuş muazzam güçleri açığa vuran olguların farkındaydılar. Fakat 20. yüzyıla kadar bu olguları tanrıların müdahalesi olarak yorumladılar. Poseidon-Neptune “dünyanın sallayıcısı” iken, Tanrıların topal demircisi Vulcan-Heptistes dünyanın derinliklerinde yaşıyordu ve onun çekiç darbeleri de volkanların patlamasına yol açıyordu. 18. ve 19. yüzyılların ilk jeologları, Piskopos Ussher’le birlikte, dünyanın tanrı tarafından İ.Ö. 4004 yılının 23 Ekim gününde yaratıldığına inanan aristokratlar ve rahiplerdi. Yeryüzündeki yüksek dağlar ve kanyonlar gibi düzensizlikleri açıklamak için, gözlenmiş olguları İncil’deki Tufan gibi afet hikâyeleriyle uyumlu hale getiren bir teori –afetçilik– geliştirdiler. Her afet bütün türleri silip süpürmüştü, böylelikle kömür madenlerindeki kayaların içinde bulunan fosiller uygun bir şekilde açıklanmış oluyordu.

Jeolojideki afet teorisinin, en büyük desteği, 1789-94 Büyük Devriminin tüm sınıfların psikolojisinde belirleyici bir etkiye sahip olduğu ve bu etkinin yankılarının kuşaklar boyunca çınlayıp durduğu Fransa’da bulması bir tesadüf değildir. Bu etkileri unutmaya meyledenler için, 1830, 1848 ve 1870 devrimleri, Marx’ın, Fransa’nın sınıf savaşımını daima sonuna kadar götürüp bitirme mücadelesinin verildiği bir ülke olduğuna dair derin gözleminin canlı birer hatırlatıcısı oldular. 19. yüzyılın tanınmış bir Fransız doğa bilimcisi ve jeoloğu olan Georges Cuvier’e göre, dünyanın gelişimi “yoğun değişimlerin yaşandığı bir sürü kısa dönemlerle damgalanmıştır ve bu dönemlerin her biri tarihte bir dönüm noktasına işaret eder. Bu dönemlerin arasındaysa istikrarlı uzun sükûnet dönemleri vardır. Fransız Devriminde de olduğu gibi, ayaklanmadan sonra artık her şey çok farklıdır. Benzer şekilde coğrafi zaman, her biri kendi temel temasına sahip farklı bölümlere ayrılmıştır.” [1]

Fransa devrimin ve karşı-devrimin klasik ülkesiyse, İngiltere de reformist tedriciliğin klasik ülkesidir. İngiliz burjuva devrimi de, tıpkı Fransız devrimi gibi, birçok insanın yanı sıra bir kralın da kafasını kaybettiği oldukça kanlı bir olaydı. İngiltere’deki “saygıdeğer sınıflar” daha önce hiç yaşamadıkları türde olayları yaşamak zorunda kaldılar. Onlar, kentli para yiyici yeni zenginler ile aristokratlar arasında iktidarın ahlâksızca bölüşülmesinde Hollandalı bir maceracının bir aracı olarak davrandığı utanç verici bir hükümet darbesine, komik bir şekilde 1688 “Muzaffer Devrimi” demeyi tercih ettiler. Bu, Anglo-Sakson tedricilik ve “uzlaşma” geleneğinin teorik temelini sağlamıştır.

Hangi durum ya da şekilde olursa olsun devrimci değişime yönelik nefret, doğada ve toplumda ani sıçramaların tüm izlerini silmeye dönük saplantılı bir ilgiye dönüşmüştür. Lyell, afetçiliğe tamamen zıt bir görüş ortaya attı. Ona göre, farklı jeolojik katmanlar arasındaki sınır çizgisi, afetleri temsil etmeyip, sadece iki yerleşik komşu ortam arasındaki geçişlerin kayma desenini gösteriyordu. Global desenler aramaya gerek yoktu. Jeolojik dönemler, tıpkı İngiliz tarihinin devrik monarklara göre bölümlere ayrılması gibi, yalnızca uygun bir sınıflandırma yönteminden ibaretti.

Engels Lyell’in jeoloji bilimine yaptığı katkının hakkını verdi: “Lyell, Yaratıcının ruh halinden kaynaklı ani devrimlerin yerine, dünyanın yavaşça dönüşmesinin tedrici etkilerini koyarak jeolojiye sağduyu katan ilk kişidir”. Fakat Engels, Lyell’in eksikliklerini de ortaya koydu: “Lyell’in görüşünün –en azından ilk biçiminin– eksikliği, dünya üzerinde etkide bulunan kuvvetleri hem nicel hem de nitel olarak sabit kabul etmesinde yatar. Dünyanın soğuması olgusu onun için yoktur; dünya belirli bir yönde gelişmez, sadece mantıksız ve rastlantısal bir tarzda değişir.” [2]

“Bu görüşler, jeoloji tarihinin doğasındaki egemen felsefeyi temsil eder” diye yazar Peter Westbroek ve şöyle devam eder:

Bir yanda afetçilik, istikrarın kısa süreli ani değişim dönemleriyle kesintiye uğradığı düşüncesi, diğer yandaysa tedricilik, sürekli dalgalanmalar düşüncesi. Coquand zamanında, Fransa’da afetçilik genel kabul gördü, fakat bu felsefeye duyulan ilgi tamamen pratik nedenlerden dolayı kısa sürede sönüp gitti. Jeoloji teorisi yeni baştan kurulmalıydı. Jeolojinin kurucuları olabildiğince özenli bir şekilde günümüzün ilkelerini geçmişin anahtarı olarak uygulamak zorunda kaldılar. Afetçiliğin kullanışsız oluşunun nedeni, jeolojik koşulların sonraki istikrar dönemlerindeki koşullardan tümüyle farklı olduğunu iddia etmesiydi. Artık elimizin altındaki çok daha ileri jeoloji teorileriyle, daha esnek bir tutumu benimseyebiliriz. İlginçtir, afetçilik yeni bir atılıma geçiyor. [3]

Tedricilik ve afetçilik arasındaki tartışma gerçekten de çok yapay bir tartışmadır. Hegel, düğümlü ölçü çizgisini bularak zaten bu sorunun üstesinden gelmişti: Nicel değişimlerin yavaş birikimi periyodik nitel sıçramalara yol açar. Tedricilik kesintiye uğrar, ta ki tekrar yeni bir denge durumu, ama bu sefer eskisinden daha üst bir düzeyde oluşuncaya dek. Jeolojik değişim süreci Hegel’in modeline tastamam uymaktadır ve bu artık nihai olarak kanıtlanmış durumdadır.

Günümüz ülke sınırlarına göre tek kıta "Pangea". Harita: Massimo Pietrobon (http://io9.com/heres-what-pangea-looks-like-mapped-with-modern-politi-509812695)
Günümüz ülke sınırlarına göre tek kıta “Pangea”. Harita: Massimo Pietrobon (http://io9.com/heres-what-pangea-looks-like-mapped-with-modern-politi-509812695)

forex bank nordstan öppettider Wegener’in Teorisi
20. yüzyılın başında Alman bilimci Alfred Wegener, Afrika’nın batı kıyısıyla Güney Amerika’nın doğu kıyısı arasındaki benzerlik karşısında şaşkına döndü. 1915’te kıta kayması adlı teorisini yayınladı. Bu teori şu anki bütün kıtaların geçmişte bir zamanlar tek bir büyük kara parçasının (Pangaea) parçaları olduğu, sonra bunun ayrı kara parçalarına bölünerek bu parçaların birbirlerinden uzaklaştıkları ve en sonunda bugünkü kıtaları oluşturdukları kabulüne dayanıyordu. Wegener’in teorisi, kıta kaymalarının ardında yatan mekanizma için bilimsel bir açıklama yapmayı elbette başaramadı. Buna rağmen bu teori, jeolojide neredeyse bir devrimdi. Ama yine de, muhafazakâr jeoloji topluluğu tarafından şiddetle reddedildi. Jeolog Chester Longwell, kıta sınırlarının bu denli mükemmel bir şekilde uyuşmasının, bizleri kandırmak için “şeytanın bir numarası” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti. Daha sonraki 60 yıl boyunca “izostasi” teorisinin hakim olduğu jeolojinin gelişimi yavaşladı. Bu teori kıtaların yalnızca düşey hareketlerini kabul eden bir kararlı durum teorisiydi. Ama bu yanlış hipotez temelinde bile ileriye doğru büyük adımlar atıldı ve bu adımlar gözlem sonuçlarıyla giderek daha çok çelişen teorinin yadsınmasının zeminini hazırladı.

Bilim tarihinde sıkça rastlandığı gibi, üretimin ihtiyaçlarıyla bağlantılı teknolojik ilerlemeler, yeni düşüncelerin gelişimi için gerekli dürtüyü sağladı. Exxon gibi büyük şirketlerin petrol araştırmaları, deniz yatağı jeolojisinin araştırılmasında büyük buluşlara, sismik profil çıkarma ve derin deniz sondajı alanlarında etkin yeni yöntemlerin geliştirilmesine ve fosillerin yaş tayini yönteminin daha da mükemmelleştirilmesine yol açtı. 1960’ların ortasında, Exxon’un Houston’daki ana laboratuvarında bir bilimci olan Peter Vail, okyanus zeminindeki lineer desenlerde bulunan düzensizlikler üzerine çalışmaya başladı. Vail, eski Fransız kesintili evrim görüşüne yakındı, incelediği bu kırılmaların büyük jeolojik dönüm noktalarını temsil ettiğine inanıyordu. Gözlemleri, bütün dünya üzerinde aynı gibi gözüken tortul değişim desenlerini ortaya çıkardı. Jeolojik süreçlerin diyalektik yorumlanışı lehine güçlü bir kanıttı bu.

plate_tectonics-fossil_evidence
Farklı kıtalardaki fosil dağılımının uyumu. Görüntü: This Dynamic Earth: The Story of Plate Tectonics p8 (http://www.geolsoc.org.uk/Plate-Tectonics/Chap1-Pioneers-of-Plate-Tectonics/Alfred-Wegener)

Vail’in hipotezi meslektaşları tarafından şüpheyle karşılandı. Exxon’un bir başka bilimci olan Jan van Hinte şunları hatırlatmıştı: “Biz paleontologlar onun söylediği bir tek kelimeye dahi inanmadık. Hepimiz Anglo-Sakson tedrici değişim geleneğinden gelmekteydik ve onun söyledikleri afetçilik kokuyordu.” Ne var ki, Jan van Hinte’nin Akdeniz’de bizzat yaptığı sismik kayıtlar ve fosil gözlemleri Vail’inkilerle tam olarak örtüşüyordu ve kayaların yaşları Vail’in öngörülerine denk düşüyordu. Artık ortaya çıkan manzara açıkça diyalektiktir:

Bu, doğanın genel bir özelliğidir: bardağı taşıran son damladır. İçsel olarak istikrarlı bir sistemin altı bazı dış etkenler tarafından yavaşça oyulur, ta ki sistem yıkılıncaya kadar. Sonra küçük bir darbe dramatik bir değişime yol açar ve tamamen yeni bir durum oluşur. Deniz seviyesi yükselirken, kıta kıyılarında yavaşça tortullar oluşur. Deniz çekildiğinde, ardışıklık istikrarsızlaşır. Bir süre bu böyle sürer ve sonra hoop! Kıtanın bir parçası denizin derinliklerine kayar. Nihayet, deniz seviyesi yükselmeye başlar ve yavaş yavaş tortullar oluşur. [4]

1960’ların sonunda, okyanus zeminindeki derin-deniz sondajlarının bir sonucu olarak Atlantik Okyanusunda deniz yatağının hareket ettiği keşfedildiğinde nicelik niteliğe dönüştü. “Orta Atlas Sırtı” (Atlantik’te deniz altındaki bir sıradağ), Amerika kıtasının Avrasya kara parçasından uzaklaştığını gösteriyordu. Bu, yeni bir teorinin, levha tektoniğinin geliştirilmesinin başlangıç noktasıydı. Ve bu teori jeoloji bilimini devrimcileştirdi.

Burada yadsımanın yadsınması diyalektik yasasının bilim tarihine uygulanmış bir başka örneğini görüyoruz. Wegener’in orijinal kıta kayması teorisi, izostasi kararlı durum teorisiyle yadsındı. Bu da sırası geldiğinde, eski teoriye, ama bu kez nitel olarak daha yüksek bir düzeyde geri dönüş anlamına gelen levha tektoniğiyle yadsındı. Wegener’in teorisi parlak ve temelleri bakımından doğru bir hipotezdi. Fakat kıta kaymalarının hangi mekanizmayla gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Artık, geçen yarım yüzyılın tüm bilimsel başarıları ve keşifleri temelinde yalnızca kıta kaymalarının bir gerçek olduğunu bilmekle kalmıyor aynı zamanda bunun tam olarak nasıl gerçekleştiğini de kesin olarak açıklayabiliyoruz. Yeni teori, dünyanın evriminin karmaşık mekanizmasını daha derinden kavramasıyla kendisinden öncekilerden çok daha yüksek bir düzeydedir.

Bu, biyolojideki Darvinci devrimin jeolojideki eşdeğerini temsil eder. Evrim yalnızca canlılar için değil, cansızlar için de geçerlidir. Aslında, ikisi iç içe geçmiş durumdadır ve birbirini koşullandırır. Karmaşık doğal süreçler iç bağıntılıdırlar. Organik madde –yaşam– belli bir noktada kaçınılmaz olarak inorganik maddeden ortaya çıkar. Fakat organik maddenin varlığı da fiziksel çevre üzerinde derin etkiler oluşturur. Örneğin, oksijen üreten bitkilerin varlığı, atmosfer üzerinde ve böylelikle iklim koşulları üzerinde belirleyici bir etkide bulunmuştur. Yerküre üzerindeki yaşamın ve gezegenin gelişimi, doğanın diyalektiğinin zengin örneklerini sunar –çelişkiler ve sıçramalar aracılığıyla gelişim; yavaş “moleküler” değişimin uzun dönemlerinin, kıtaların çarpışmasın­dan tüm türlerin aniden soylarının tükenmesine kadar bir dizi felâketli gelişmelerle yer değiştirmesi. Üstelik daha yakından bir inceleme, ani ve görünüşte inanılmaz sıçrama ve afetlerin çoğunlukla köklerini kendinden önceki yavaş, tedrici değişimde bulduğunu ortaya çıkarır.

Yapboz oturuyor. Görüntü: OU S267 How The Earth Works: Block 2 How Plate Tectonics Works p7 (http://www.geolsoc.org.uk/Plate-Tectonics/Chap1-Pioneers-of-Plate-Tectonics/Alfred-Wegener)
Yapboz oturuyor. Görüntü: OU S267 How The Earth Works: Block 2 How Plate Tectonics Works p7 (http://www.geolsoc.org.uk/Plate-Tectonics/Chap1-Pioneers-of-Plate-Tectonics/Alfred-Wegener)

curso gratis sobre opciones binarias Levha Tektoniği Nedir?
Erimiş yerküre yüzeyi, en sonunda, altında gaz ve erimiş kayaları hapsedecek bir kabuk oluşturacak kadar soğudu. Gezegenin yüzeyi, lav birikintilerini püskürten volkan patlamalarıyla sürekli bir biçimde kırılmaktaydı. Yavaş yavaş tümüyle volkanik kayalardan oluşmuş daha kalın bir kabuk şekillendi. O sıralarda, erimiş kaya denizinden (magmadan) ilk küçük kıtalar oluştu ve okyanus tabakası oluşmaya başladı. Volkanik patlamalardan çıkan gazlar ve buhar, atmosferi inceltmeye başladı ve bu da sert elektrik fırtınalarına yol açtı. Daha yüksek ısıl rejim nedeniyle, bu dönem korkunç afetler, patlamalar, kıtasal kabuğun oluşumu ve ardından parçalanışı, sonra yeniden oluşumu, kısmen eriyişi, kristal oluşumu ve çarpışmalar dönemiydi; her şey o günden bu yana görülenlerden çok daha muazzam boyutlarda gerçekleşiyordu. Bu ilk mikro kıtalar, bugüne kıyasla çok daha hızlı hareket ediyor ve daha sık çarpışıyorlardı. Kıtasal kabuğun hızlı bir oluşum ve yeniden işlenmesi süreci söz konusuydu. Kıtasal kabuğun oluşması, gezegen tarihinin en önemli olayıydı. Deniz yatağının tersine, kıtasal kabuk manto içine dalmakla yok olmaz, bilakis zamanla toplam hacmini artırır. Bu yüzden kıtaların oluşumu tersinmez bir olaydır.

Dünya birçok materyal katmanından oluşur. Ana katmanlar, çekirdek (bu da iç ve dış çekirdek olarak ayrılır), kalın manto ve yüzeydeki ince kabuktur. Her katmanın kendine has bir kimyasal bileşimi ve fiziksel özelliği vardır. Erimiş yeryüzü yaklaşık 4 milyar yıl önce soğudukça, ağır materyaller dünyanın merkezine doğru çökerken, hafif elementler tersine yüzeye yakın yerlerde kalmıştırlar. Dünyanın iç çekirdeği, devasa bir basınçla sıkıştırılan katı bir kütledir. Kabuk, yarı-sıvı mantonun etrafında ince bir katman oluşturur, tıpkı elmanın etrafındaki kabuk gibi. Soğumuş ince kabuktan 50 kilometre aşağıda sıcaklık 800°C’dir. Daha aşağılarda, yaklaşık 2000 kilometrede, sıcaklık 2200°C’nin üzerindedir. Bu sıcaklıkta kayalar, daha çok sıvı gibi davranırlar.

Bu kabuk, okyanuslar ve kara parçalarını olduğu kadar her türlü yaşam formunu da ayakta tutar. Kabuğun onda yedisi suyla kaplanmıştır ki, bu durum gezegenin temel bir özelliğidir. Yüzey kabuğu, hem kara parçaları üzerindeki hem de okyanus derinliklerindeki kocaman dağ silsilelerini de içeren son derece engebeli bir yapıdadır. Bunun örneklerinden biri, dört yeryüzü levhası arasındaki sınırı oluşturan Orta Atlas Sırtıdır. Kabuk, bir yap-boz gibi birbirine tutturulmuş on büyük levhadan oluşur. Bununla birlikte, bu levhaların kenarları boyunca volkanik faaliyetin ve depremlerin yoğunlaştığı “faylar” yer alır. Kıtalar bu levhalar üzerindedir ve levhalar hareket ettikçe onlar da hareket ederler.

Bu levhaların kenarındaki sualtı volkanları, yerkürenin derinliklerinden getirdikleri eriyik kayaları püskürterek yeni bir okyanus zemini oluşturur. Deniz yatağı, bu sırttan başlayarak, kendisiyle birlikte muazzam miktarda kıtasal kabuğu taşıyan bir taşıma bandı gibi yayılır. Volkanlar, yerkürenin muazzam enerjisini ısıya dönüştürme kaynaklarıdır. Günümüzde yaklaşık 430 aktif volkan olduğu tahmin edilmektedir. Paradoksal olarak, volkanik patlamalar, kabuktaki kayaların erimesine neden olan bir enerji açığa çıkarırlar. Dünyanın kabuğu (litosfer) sürekli olarak değişir ve yenilenir. Mantonun (astenosfer) kısmen erimesi sayesinde, Orta Atlas Sırtında magmanın giriş ve çıkışlarıyla sürekli olarak yeni litosfer oluşur. Bu faylarda yeni kabuğun oluşumu, eski zemini ve onunla birlikte de kıtasal levhaları iterek uzaklaştırır. Bu yeni litosfer, kendine daha çok malzeme eklendikçe Orta Atlas Sırtından itibaren yayılmaya başlar, ve en sonunda okyanus zeminin haddinden fazla genleşmesi onun başka bir yerde yerkürenin içlerine doğru dalmasına yol açar.

Bu süreç kıtaların hareketini açıklar. Bu daimi yeraltı kargaşası büyük miktarda ısı üretir ve bu ısı, yeni bir volkanik faaliyet üretir. Bu bölgeler, takımadalarla ve dağ silsileleriyle, volkanlarla ve depremlerle ve derin okyanus kanallarıyla göze çarparlar. Bu da, karşıtların diyalektik birliği içerisinde eski ve yeni arasındaki dengeyi sağlar. Levhalar birbirleriyle çarpıştıkça depremler oluşur.

Yeryüzünün altındaki bu daimi faaliyet, gezegenin gelişimine etki eden birçok olguya hükmeder. Kara parçaları, okyanuslar ve atmosfer yalnızca güneş ışınlarından değil, aynı zamanda dünyayı saran manyetik alandan ve yerçekiminden de etkilenir. “Sürekli değişim,” diyor Engels, “yani kendisiyle soyut özdeşlik durumunun kaldırılması, inorganik maddeler denilen şeylerde de geçerlidir. Jeoloji bu değişimin tarihidir. Yüzeyde, mekanik değişimler (aşınarak soyulma, don), kimyasal değişimler (hava etkisiyle aşınma) ve içte mekanik değişimler (basınç), ısı (volkanik), kimyasal (su, asitler, bağlayıcı maddeler), geniş ölçüde altüst oluşlar, depremler gibi…” Başka bir yerde de şöyle diyor, “Her cisim, onu durmadan değiştiren, kimliğini değişikliğe uğratan mekanik, fiziksel ve kimyasal etkilerle sürekli olarak karşı karşıya bulunur.” [5]

Atlas Okyanusun altında, sürekli olarak yeni magmanın oluştuğu bir denizaltı volkan silsilesi vardır. Bunun sonucu olarak, okyanus kabuğu sürekli büyür, Güney Amerika’yı ve Afrika’yı ve hatta Kuzey Amerika’yı ve Avrupa’yı birbirinden uzaklaştırır. Ama bazı bölgeler gittikçe büyüyorsa diğerleri de küçülmelidir. Amerika kıtası muazzam kuvvetlerin etkisiyle Pasifik Okyanusu kabuğuna doğru itildikçe, okyanus levhası Amerika kıtasının altına doğru girmeye zorlanır, bu levha orada çözülür, akar ve en sonunda –milyonlarca yıl sonra– bir başka orta okyanus sırtından tekrar ortaya çıkar.

Bunlar düzgün ve lineer süreçler değildirler, tersine karşıtlıklar aracılığıyla gerçekleşen ve hakikaten kataklizmik* boyutlarda sıçramalar yapan süreçlerdir. Yeryüzünün dış kabuğunun altındaki kuvvetlerin, bu kuvvetleri gerisin geriye döndürecek ve yeni bir yön bulmaya zorlayacak tipte dirençlerle karşılaştığı anlar vardır. Böylece Pasifik gibi bir okyanus, çok uzun bir dönem boyunca genişleyebilir. Ne var ki güç dengesi değiştiğinde tüm süreç tersine döner. Muazzam büyüklükteki bir okyanus iki kıta arasında sıkışabilir ve sonunda yok olabilir. Bu tür süreçler, gezegenin 4,6 milyar yıldan uzun olan tarihinde birçok kez yaşanmıştır. 200 milyon yıl önce, Avrasya ve Afrika arasında –Iethys adında– bir okyanus vardı. Günümüze, bu okyanustan geriye kalan yalnızca Akdeniz’in bir kısmıdır. O büyük okyanusun geri kalan kısmı tükenip gitti ve Hindistan ve Arap Yarımadasının Asya ile çarpışması sonucu, Himalayaların ve Karpat Dağlarının altında yok oldu.

Diğer taraftan, bir orta okyanus sırtı kapandığında (yani bir kıtanın altında tüketildiğinde), yeni litosfer başka bir yerde ortaya çıkacaktır. Kural olarak, litosfer en zayıf noktasında kırılıp yarılır. Tasavvur edilemez kuvvetler milyonlarca yıl birikir, ta ki en sonunda nicel değişim bir kataklizm üretinceye dek. Dış kabuk yırtılır ve yeni okyanusların doğumunun yolunu açan yeni litosfer yarılır. Günümüzde Doğu Afrika’daki volkanik Afar Vadisinde bu tür bir sürecin izleri görülmektedir. Burada kıta parçalanmaktadır ve gelecek elli milyon yıl içinde yeni bir okyanus oluşacaktır. Aslında Kızıl Deniz, Afrika’yı Güney Arabistan’dan ayıracak bir okyanusun gelişiminin çok erken aşaması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dünyanın statik değil dinamik bir varlık olduğunun kavranılması, jeolojiyi gerçekten bilimsel bir temele oturtarak ona güçlü bir atılım kazandırdı. Levha tektoniği teorisinin büyük başarısı, biçimsel mantığa dayalı bilimsel ortodoksluğun muhafazakâr kavrayışını altüst ederek, tüm doğal olguları diyalektik bir biçimde birleştirmesidir. Bu teorinin temel düşüncesi, dünya üzerindeki her şeyin sürekli hareket halinde olduğu ve bu hareketin de patlayıcı çelişkiler sayesinde gerçekleştiğidir. Okyanuslar ve kıtalar, dağlar ve ovalar, nehirler, göller ve kıyılar, “huzur” ve “istikrar” dönemlerinin kıtasal boyutta değişimlerle şiddetli bir biçimde kesintiye uğradığı sürekli bir değişim süreci içerisindedirler. Atmosfer, iklimsel koşullar, manyetizma ve hatta gezegenin manyetik kutuplarının yerleri bile aynı şekilde sürekli bir akış durumundadır. Her tekil sürecin gelişimi, diğer tüm süreçlerle iç bağlantılılığı tarafından şu ya da bu ölçüde etkilenir ve belirlenir. Bir jeolojik süreci diğerlerinden yalıtarak incelemek imkânsızdır. Tüm bu süreçler, tek bir toplam olguyu, dünyamızı oluşturmak üzere birleşirler. Modern jeologlar, diyalektik yöntemle düşünmek zorunda kalıyorlar. Çünkü inceledikleri konular başka hiçbir yöntemle yeterince ve doğru bir şekilde yorumlanamaz.

NCEDC, USGS and UC Berkeley tarafından kaydedilmiş deprem verileri kullanılarak, 1898’den 2012’ye kadar meydana gelmiş depremlerin merkez üsleri bu haritayı oluşturuyor. Harita: John Nelson http://uxblog.idvsolutions.com/2012/06/earthquakes-since-1898.html

acesso ao sistema de comercio Dağların Oluşumu ve Depremler
Gençliğinde Darwin, denizden oldukça uzak bir bölgede bir deniz canlısının fosilini bulmuştu. Bu deniz hayvanlarının bir zamanlar oralarda yaşamış olduğu doğruysa dünya tarihine ilişkin mevcut teoriler yanlış demekti. Darwin heyecanla bulduğu fosili ünlü bir jeoloğa gösterdiğinde jeoloğun tepkisi şu oldu: “Ümit ederim bu gerçek değildir.” Jeolog, birilerinin deniz kıyısında yaptığı bir gezintiden sonra bu fosili orada düşürdüğüne inanmayı tercih etmişti! Sağduyu açısından kıtaların hareket etmek zorunda oluşu inanılmaz gözükür. Gözlerimiz bize bunun böyle olmadığını söyler. Bu tür bir hareketin hızı yılda 1-2 santimetredir. Bu nedenle gündelik amaçlarımız bakımından bu hareket hesaba katılmayabilir. Fakat milyonlarca yıllık daha uzun bir dönemde, bu çok küçük değişimler hayal edilebilecek en dramatik değişimleri oluşturur.

Himalayaların zirvesinde (deniz seviyesinden yaklaşık 8000 metre yükseklikte) denizde yaşayan organizmaların fosillerini içeren kayalar vardır. Bu, tarih öncesi bir denizin (Iethys) dibini teşkil eden kayaların 200 milyon yıllık bir dönemde yukarı doğru itilerek dünyanın en yüksek dağlarını oluşturdukları anlamına gelir. Hatta bu süreç bir örnek ve düzgün bir süreç değildi, tersine, binlerce depremden, kitlesel tükenişten, sürekliliğin kırılışından, deformasyonlardan ve kıvrımlardan geçen muazzam ölçekli ani değişimler, ilerlemeler ve gerilemelerle yüklü çelişkilerle doluydu. Levhaların hareketine yerküre içindeki devasa kuvvetlerin neden olduğu aşikârdır. Gezegenin tüm şekillenişi, görünüşü ve kimliği bununla belirlenir. İnsanlık, volkanik patlamalar ve depremler sayesinde bu kuvvetlerin yalnızca çok küçük bir kısmını doğrudan tecrübe etmiştir. Yerküre yüzeyinin temel özelliklerinden biri de sıradağlardır. Peki nasıl oluşur bunlar?

Bir top kâğıt alın, duvara dayayıp üstüne yüklenin. Kâğıt yaprakları basınç altında kıvrılıp deforme olur ve yukarı doğru “hareket ederler”, bu da kâğıt demetine eğrilmiş bir özellik kazandırır. Şimdi iki kıtanın bir okyanusu sıkıştırması durumunu düşünelim. Okyanus kıtaların birinin altına doğru itilir ve o noktadaki kayalar deforme olarak ve kıvrılarak dağları oluşturur. Okyanusun tamamen yok oluşundan sonra iki kıta çarpışacak ve böylece kıtasal kütleler sıkıştırdıkça o noktadaki kabuk dikey olarak kalınlaşacaktır. Bükülmeye karşı direniş, büyük keskin eğilmelere ve faylara neden olur ve yukarı itiş ise sıradağların ortaya çıkmasına sebep olur. Avrasya ile Afrika levhalarının (veya Afrika’nın bir kısmının) çarpışması, Batıda Pirenelerden başlayıp Alplerden (İtalya ile Avrupa’nın çarpışması), Balkanlardan, Helenilerden, Toroslardan, Kafkaslardan (Güney Arabistan ile Asya’nın çarpışması) geçerek sonunda Himalayalara (Hindistan ile Asya’nın çarpışması) kadar uzanan bir dağ silsilesi oluşmuştur. Aynı şekilde Amerika’daki And ve Rocky dağları, Büyük Okyanus levhasının Amerika Kıtasının altına girdiği bölgede yer alırlar.

Bu bölgelerin aynı zamanda yoğun sismik aktiviteyle karakterize olması şaşırtıcı değildir. Dünyanın sismik olarak aktif bölgeleri, tam olarak farklı tektonik levhalar arasındaki sınırlardır. Bilhassa dağların oluştuğu bölgeler, devasa kuvvetlerin çok uzun bir zaman boyunca biriktiği alanlara işaret ederler. Kıtalar çarpıştığında farklı kayalar üzerinde, farklı yerlerde ve farklı biçimlerde etki eden kuvvetlerin biriktiğini görürüz. En sert maddelerden oluşan bu kayalar deformasyona karşı direnirler. Fakat belli bir kritik noktada, nicelik niteliğe dönüşür ve en sert kayalar bile kırılır ya da plastik deformasyona uğrarlar. Bu nitel sıçrama, tüm görkemli görünüşüne rağmen aslında yerkabuğunun yalnızca ufacık bir hareketini temsil eden depremlerle dışa vurulur. Sıradağların oluşması büyük kıvrılmalara, deformasyonlara ve kayaların yukarı hareketine sebebiyet veren binlerce depremi gerektirir.

Bu noktada karşımıza, sıçramalar ve çelişkilerle dolu diyalektik bir evrim süreci çıkar. Sıkıştırılan kayalar, yeraltı kuvvetlerinin basıncına direnen ilk engeller olarak görünür. Fakat kırıldıklarında durum tam zıddına dönüşür, bu kuvvetlerin açığa çıkmasının kanalları haline gelirler. Yüzeyin altından işleyen kuvvetler, sıradağların ve okyanus kanallarının oluşumundan sorumludur. Fakat yüzeyde tam zıt yönde işleyen başka kuvvetler de mevcuttur.

Dağlar sürekli olarak yükselmezler; çünkü ters etki yapan kuvvetlere de tâbidirler. Yüzeyde dağlardan ve kıtalardan kopardıkları maddeleri gerisin geri okyanuslara taşıyan aşınma, erozyon ve taşınım söz konusudur. Sert kayalar yüzeylerini zayıflatan kar ve buz, yoğun yağış ve güçlü rüzgârların etkisiyle gün be gün parçalanırlar. Bir süre sonra bir nitel sıçrama daha olur. Kayalar yavaş yavaş sağlamlıklarını kaybederler, küçük parçalar kopmaya başlar. Rüzgârın ve suyun, bilhassa da nehirlerin etkisiyle milyonlarca tanecik yüksek irtifalardan havzalara, göllere ve esasen bu kaya parçacıklarının denizin dibinde tekrar bir araya getirildiği okyanuslara taşınırlar. Orada, üstlerinde gitgide daha fazla madde biriktikçe tekrar toprağa gömülürler ve yeni bir işlem başlar, karşıt uç; kayalar tekrar güç kazanmaktadır. Sonuç olarak, bir kıtanın altına tekrar gömülünceye dek okyanus yatağını izleyecek, orada eriyecek ve muhtemelen yeryüzünün başka bir yerinde yeni bir dağın zirvesinde bir kez daha ortaya çıkacak olan yeni kayalar oluşmaktadır.

Kaynayan çılgın (Boiling madness). Kaynayan çılgın, ailelere ve yuvalara sıkıntı verir. Onları korku içinde yaşatır. Aileler kaynayan çılgının sesini işittiği zaman sorun başlar. İllüstrasyon: Mia Tucker (http://australianmuseum.net.au/image/Boiling-madness)

strategi forex naik turun tetap profit Yeraltı Süreçleri
Katı yüzeyin altındaki maddenin sıvı olduğu gerçeği, volkanlardan akan lav sayesinde görülebilir. Kayalar büyük dağların altındaki yerkabuğunun ve dalma bölgelerinin çok derinlerine gömülüdür. Bu koşullar altında birçok değişikliğe uğrarlar. Kabuğun altında daha da derinlere battıkça, dünyanın iç aktivitesi bu kayaların sıcaklığında bir artışa yol açar. Aynı zamanda, üstteki diğer kayaların ve dağların ağırlığı muazzam bir basınç artışına yol açar. Madde katı haldeyken kristalleri oluşturan ve mineraller olarak adlandırılan özel element bileşimleri şeklinde düzenlenmiştir. Farklı mineraller bir araya gelerek kayaları oluşturur. Her kaya bir mineraller bileşimidir ve her mineral de özgün bir kristal biçimindeki elementlerin kendine has bir bileşimidir. Basınç ve sıcaklıktaki değişiklikler, bir elementin diğer bir elementle yer değiştirmesi yoluyla birçok mineralin kimyasında değişimlere neden olur. Bazı mineraller belirli sınırlar içerisinde kararlı kalırken, belli bir kritik nokta aşıldığında madde farklı bir kristal biçiminde yeniden düzenlenir. Bu da mineralde nitel bir değişime yol açar, mineral buna yeni durumu yansıtan yeni bir bileşik oluşturarak tepki verir. Bu tıpkı 0ºC sıcaklıkta suyun buza dönüşmesi gibi bir nitel sıçramadır. Sonuç, kayanın tamamının yeni bir kayaya dönüşmesidir. Böylelikle çevresel koşulların basıncı altında, yalnızca minerallerin değil bizzat kayaların da başkalaşımını içeren ani bir sıçramayla karşı karşıya kalırız. Her türlü doğa koşulunda kararlı kalabilen tek bir mineral biçimi bile yoktur.

Bir okyanusun bir kıtanın altına battığı bölgelerde, kayalar kabuk tabakanın oldukça derinlerine kadar gömülebilirler. Bu tür uç koşullarda kayalar erimeye başlar. Fakat bu süreç bir çırpıda gerçekleşmez. Kısmi erime olgusuyla karşılaşırız, çünkü farklı mineraller farklı sıcaklıklarda erirler. Eriyen madde, etrafını saran kayalardan daha az yoğun olduğu için yukarı çıkma eğilimindedir. Fakat bu hareket de, üstteki kayaların direnci nedeniyle sorunsuz değildir. Erimiş kaya ya da magma, katı bir engelle karşılaşıp bu engel kendisini geçici de olsa durmak zorunda bırakana dek yavaşça yukarı doğru hareket eder. Ayrıca magmanın dış yüzeyi de soğumaya başlar ve bu soğuyan kısım, magmanın ilerleyişine ek bir engel olarak davranan katı bir katman olarak pekişir. Fakat, en sonunda, aşağılardan kaynaklanan basıncın oluşturduğu temel kuvvet yavaş yavaş öyle bir noktaya dek artar ki, artık engeller aşılır ve nihayet magma bastırılmış devasa kuvvetleri açığa çıkaracak şiddetli bir patlamayla yüzeyi kırar.

Dolayısıyla bu süreçlerin, bir depremin talihsiz kurbanlarının algılayabileceği gibi tesadüfi bir tarzda gerçekleşmediği, tam tersine bugün daha yeni anlamaya başladığımız temel yasalara tâbi olduğu apaçıktır. Bu süreçler levhaların sınırlarındaki ve özellikle de orta okyanus sırtlarında ve dalma bölgelerinin ardındaki özel bölgelerde gerçekleşirler. Aktif volkanların, dalma bölgelerinin bulunduğu Japonya’da ve Güney Avrupa’da (Yunanistan’da Santorini ve İtalya’da Etna), orta-Atlantik ve Büyük Okyanusta (orta okyanus sırtlarındaki volkanik adalar ve batık volkanlar), ve kıtasal bir kayış ve yeni bir okyanusun oluşumunun söz konusu olduğu Doğu Afrika’da (Kilimanjaro) mevcut oluşunun nedeni tam da budur.

Yerkabuğunun derinliklerine inildikçe sıcaklığın arttığını madenciler çok iyi bilirler. Dünyanın iç kısımlarında gerçekleşen tüm süreçlerden sorumlu olan bu muazzam ısının asıl kaynağı radyoaktif elementlerin bozunumuyla açığa çıkan ısı enerjisidir. Elementler değişik izotoplar (aynı elementin farklı kütlelere sahip atomları) içerirler. Bu değişik izotoplardan bazıları radyoaktiftir, yani kararsızdırlar ve zaman içinde daha fazla ısı ve daha kararlı izotoplar üreterek bozunurlar. Bu kesintisiz reaksiyon süreci çok yavaş ilerler. Bu izotoplar dünyanın ilk oluşumundan bu yana bozunmakta olduklarına göre, o zamanlar çok daha bol olmalıdırlar. Demek ki ısı üretimi ve ısı akışı bugünküne kıyasla başlarda çok daha fazla olmalıdır. Arkeozoyik dönemde bu ısı üretimi günümüzdekinin belki iki, belki de üç katıydı.

Arkeozoyik-Proterozoyik sınırı, benzer biçimde, nitel bir sıçramayı temsil eden büyük bir öneme sahiptir. Proterozoyik boyunca, yalnızca ilk hayat formlarının ortaya çıkışıyla değil, aynı zamanda kara parçalarındaki bir diğer önemli değişimle de karşı karşıya kalırız: Arkeozoyik’deki sayısız levha çarpışmalarına konu olan birçok küçük kıtasal levhadan, Proterozoyik’deki daha büyük, daha kalın ve daha kararlı levhaların oluşumuna. Bu büyük kıtasal kütleler birçok küçük ön-kıta levhasının toplanmasının sonucuydu. Bu dönem büyük dağların oluşum dönemiydi, bunun içinde iki büyük çağ ayırt edilebilir; 1,8 milyar ve 1 milyar yıl öncesi. Kayaların tekrar tekrar başkalaştığı, deforme olduğu ve yeniden şekillendiği bu dev süreçteki son olayın kalıntısı bugün Güney Kanada’da ve Kuzey Doğu Norveç’te görülebilir.

İlk kez 1778’de Hutton tarafından ileri sürülen tedrici birörneklilik** teorisinin dünyanın erken tarihine de uygulanabilir bir tarafı yoktur. Levha tektoniği sürecinin bazı erken varyantlarının Arkeozoyik dönemde işlemekte olduğu pek olası görünmekle birlikte, eldeki bütün göstergeler, modern tarz levha tektoni­ğinin erken Proterozoyik dönemde başladığını göstermektedir. Günümüzdeki kıtasal kabuğun %80’inden fazlası Proterozoyik dönemin sonlarından önce oluşmuştur. Levha tektoniği bütün bu süreçlerde belirleyici faktördür. Dağların oluşumu, depremler, volkanlar ve başkalaşımlar, hepsi iç bağıntılı süreçlerdir. Her biri diğerlerine bağlıdır, her biri diğerini belirler, etki eder, diğerine sebebiyet verir ya da diğerlerinden kaynaklanır. Ve tüm bunlar hep birlikte ele alındığında dünyanın evrimini oluşturur.

[1] P. Westbroek, Life as a Geological Force (Jeolojik Bir Güç Olarak Yaşam), s.71.
[2] Engels, The Dialectics of Nature, s.39, dipnot. [Doğanın Diyalektiği, s.39 (dipnot)]
[3] P. Westbroek, Life as a Geological Force, s.71-2.
[4] P. Westbroek, Life as a Geological Force, s.84.
[5] Engels, Dialectics of Nature, 1946 baskısı, s.163 ve 162. [Doğanın Diyalektiği, s.235]
* Kataklizm, ani ve büyük değişikliklere yol açan büyük karışıklık. (ç.n.)
** Birörneklilik (üniformitaryanizm), tüm jeolojik değişimlerin, erozyon, tortulaşma, volkanik faaliyet vb. gibi tüm jeolojik zamanlarda esasen aynı şekilde işleyen mevcut fiziksel ve kimyasal süreçlerle açıklanabileceğini savunan düşünce. (ç.n.)

Jeolojinin Diyalektiği, Alan Woods’a ve Ted Grant’a ait olup, Aklın İsyanı Marksist Felsefe ve Modern Bilim adlı kitabın Türkçe sayfasındaki sürümünden alınmıştır. İngilizce metin The Dialectics of Geology.