Etiket arşivi: ışınım

Güneş’teki Garip Sükûnet: Üşüyenler, Isınanlar ve Bazı Soğuk Öngörüler

Köp Atarax Mora (Siljan), Sverige Havaküre (atmosfer), suküre (hidrosfer), buzküre (kriyosfer), taşküre (litosfer) ve yaşamküreden (biyosfer) oluşan iklim sisteminin hem yapımcısı hem de yönetmeni olan güneşin, bir sebeple, bir süreliğine de olsa dünyamızı doğru dürüst ısıtamadığını düşünün… Sonuç mu? 1815 Nisan’ında Endonezya’daki Tambora Volkanı’nın patlaması ile yaklaşık 45 km yüksekliğe kadar püsküren 200 milyon tonun üzerindeki sülfür dioksit, güneş ışınımının yeryüzeyine ulaşmasını engelleyerek, 1816 yılının başta Batı Avrupa olmak üzere birçok yerde kayıtlara yazı olmayan yıl olarak geçmesine ve Haziran ayında bile yoğun kar yağışlarının görülmesine neden olmuştu. Benzer şekilde, güneş aktivitesinin düşük olduğu, yani güneşin iş yavaşlatma eylemi yapıp dünyaya gönderdiği enerjiyi azalttığı 17. yüzyılın ikinci yarısı, Batı Avrupa’da Küçük Buz Çağı olarak bilinen dönemin en soğuk zamanı sayılıyor. O dönemde ressamlar, durup dururken, donmuş kanalları, nehirleri, gölleri ve üzerlerinde kayan insanları tasvir etmeye başlamışlar. Volkan (yanardağ) patlamaları ve güneşin kendisindeki değişimler, dünyada yaşamın ilk izlerinin ortaya çıkışından günümüze dek iklimi kontrol eden en önemli doğal olaylar olarak biliniyor. Her ne kadar Sanayi Devrimi ile beraber dünyanın iklimini artık insanların değiştirdiği, kendi yapıp ettiklerimizin doğal değişkenliğe baskın çıktığı fikri ortaya atılmış ve buna birçok kanıt bulunmuş da olsa; güneş halen “durun bakalım” deyip, küresel ve bölgesel hava durumunu çeşitli zaman ölçeklerinde etkileyebilecek garip davranışlar sergileyebiliyor.

http://tukani.cz/?pimono=elaborar-el-plan-para-la-implementaci%C3%B3n-de-un-sistema-de-comercio-electr%C3%B3nico&c81=69 elaborar el plan para la implementación de un sistema de comercio electrónico Meşhur İngiliz yayın grubu Nature‘a bağlı Nature Geoscience dergisinde, Ekim ayı içerisinde yayımlanan bir makale, güneş kaynaklı doğal değişkenliğin dünyanın iklimi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu gözler önüne serdi. Makale, güneşten dünyaya gelen ışınımdaki (güneş radyasyonu) oynamaların Kuzey Yarımküre’nin kış iklimine olan muhtemel etkisini ele alıyor ve bugüne kadar bu konuda yapılan çalışmaların bir devamı niteliğinde. Önemi ise, yeni ve çok önemli gözlemleri temel alan bir çalışma olması. Ölçümünde birçok belirsizliğin var olageldiği güneş ışınımı, 2003′ün sonunda uzaya fırlatılan SORCE (Güneş Işınımı ve İklim Deneyi) uydusu ile daha önce ulaşılamamış bir hassasiyetle günümüze dek ölçüldü. Bu ölçümler, dünyanın yegâne ısı kaynağı olan bu devasa ateş topunun saçtığı enerjinin kısa kabul edilebilecek zaman dilimlerinde dahi önemli ölçüde değişebildiğini, kesin olarak gözler önüne serdi. Mesela, 23 numaralı güneş döngüsü minimuma doğru inişe geçtiğinde (bunun ne demek olduğunu bir sonraki paragrafta anlatacağız), dünyaya ulaşan güneş ışınımında çarpıcı bir azalma gözlenmiş – bu azalma, önceki çalışmalarda kestirim yoluyla hesaplanan değerlerin 4 ila 6 misli imiş! Makalenin yazarları, Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’da son 2-3 yılda yaşanan şiddetli kışları örnek olarak sunarak, ışınımdaki bu kayda değer azalmanın, Kuzey Yarımküre’nin kış mevsimini bariz bir şekilde etkilediğini söylüyorlar. Bu etkinin nasıl oluştuğuna bakmadan önce, güneş lekesi ve güneş döngüsü gibi kavramları bir gözden geçirelim.

opcje binarne konto demo bez depozytu Güneş Döngüsü: Minimum’dan Maksimum’a…
Güneş etkinliğinin, tam adıyla söylersek güneşteki manyetik etkinliğin, minimumlarla maksimumlar arasında gidip gelen bir döngüsü var (Şekil 1). Güneşte en az patlamanın ve siyah lekenin gözlendiği, manyetik rüzgârın en zayıf, güneşten gelen ışınımın en güçsüz olduğu zamanlara güneş minimumu deniyor (Şekil 2). Aslında bu öyle ender görülen, sıradışı bir şey filan değil: Bir minimumdan diğerine aşağı yukarı 11 yıl kadar zaman ancak geçiyor ve bu 11 yıl “bir güneş döngüsü” olarak adlandırılıyor. Minimum dönemleri ne kadar uzun sürerse, tek tek döngülerin süresi de o kadar artmış oluyor ve minimum o kadar derin olmuş olmuyor. Sıradışı olanlar da bu derin minimumlar: Örneğin, 1645′ten 1710′e kadar o denli az güneş lekesi gözlenmiş ki, bu dönem bütünüyle bir minimum sayılmış: Maunder Minimumu. Güneş minimumlarının ağababası olan Maunder Minimumu süresince Avrupa’nın çok soğuk bir yer olduğu, kışların sık sık haddinden fazla sert geçtiği ve uzun sürdüğü, genelde donmayan göllerin, nehirlerin sık sık donduğu tarihsel kayıtlardan biliniyor.

Normal bir güneş döngüsünün 11 yıl civarındaki ömrünün ortalarına doğru da, lekelerin çok, ışınımın gani gani olduğu bir zaman dilimi var, o da o döngünün maksimumu olarak adlandırılıyor. Güneşteki garip siyah lekeler ilk kez Galileo zamanında keşfedilmiş, leke gözlemlerinin bir standarda bağlandığı 18. yüzyıl ortalarından itibaren meydana gelen güneş döngülerini ise günümüzde numaralarıyla anıyoruz (Şekil 1). 1 numaralı güneş döngüsü 1755′te başlamış, 1760′ta maksimuma ulaşmış ve 1766′da sona ermiş.


Şekil 1. Güneşteki leke sayısının 1 numaralı güneş döngüsünden itibaren günümüze kadarki seyri. Güneş döngüleri numaralanmış ve şeklin içinde gösterilmiştir. Tüm grafiklerde kullanılan güneş lekesi sayıları Brüksel Uluslararası Güneş Lekesi Sayısı veritabanından alınmıştır (http://sidc.oma.be/sunspot-data/).


Şekil 2. Güneşin maksimum (solda) ve minimum (sağda) etkinlik dönemlerindeki görüntüleri. Maksimumdaki siyah lekeler dikkat çekici. Soldaki görüntü 19 Temmuz 2000, sağdaki ise 18 Mart 2009 tarihlerine ait.

opcje binarne android Döngü 23 ve 24
23 numaralı döngü, 2000-2002 arasında maksimum yaptıktan sonra inişe geçmeye başladı (Şekil 3), güneş patlamaları durdu ve lekeler yavaş yavaş gözden kayboldu. 4 Ocak 2008′de bir açıklama yapan NASA, döngü 24′e ait ilk lekenin güneş üzerinde belirdiğini ve bu yeni döngünün esaslı manyetik fırtınalar, güneş patlamaları ve bir sürü siyah lekeye sahne olacak güçlü bir maksimuma doğru tırmanışa geçmesinin yakın olduğunu duyurdu. Fakat… Heyhat… Açıklamadan hemen sonra lekeler tekrar gözden kayboldu! 23 numaralı döngü, 12 yıl 7 aylık süresiyle zaten son 200 yılın en uzun güneş döngüsü olmuştu, ve şimdi 24. döngünün lekeleri de ortalıkta gözükmüyordu! 2008 ve 2009 yılları neredeyse hiç güneş lekesi gözlenmeden geçti, böylece güneş etkinliği diğer parametreler bakımından da son 100 yılın en düşük seviyesine gerilemiş oldu: Biricik yıldızımızın parlaklığı ve dolayısıyla yolladığı enerji azalmış, manyetik rüzgârı neredeyse durmuştu. Aynı dönemde, uzun yıllardır görülmeyen ve küresel ısınma neticesinde kaybolduğu iddia edilen soğuk ve karlı kışlar Avrupa’nın kuzeyine ve batısına bir hışımla geri döndü. Böylece biliminsanları, güneş etkinliği ve dünya iklimi arasındaki ilişkiyi yeni veriler aracılığıyla gözden geçirmek ve daha iyi anlamak için bulunmaz bir fırsat elde ettiler.


Şekil 3. Önümüzdeki 10 yıl için tahmini güneş lekesi sayısı. Büyütmek için tıklayın!

binäre option signale Ineson ve arkadaşları: “Hafife alınmış, oysa etki o biçim”
İşte Sarah Ineson ve arkadaşları da bu ilişkinin ayrıntılarını ortaya koymaya çalışmışlar. SORCE uydusunun yaptığı -ilk paragrafta bahsettiğimiz- ölçümleri kullanarak, son 80 yılın güneş minimumları ve maksimumları arasındaki morötesi ışınım farklarını hesaplamışlar. Sonra bu farkları, atmosferin üst seviyelerini dahi ayrıntılarıyla simüle edebilen küresel ölçekli bir iklim modeline girdi olarak verip, atmosferin ana katmanlarındaki değişiklikleri incelemişler. Asıl amaç ise, simüle edilen bu değişiklikler ile Kuzey Yarımküre’nin kış mevsiminde, güneş ışınımının minimum ve maksimum dönemleri arasında ortaya çıkan farklılıkları göstermek. Güneş minimumu ve maksimumu arasındaki ışınım farkı geçmişte yeterince hassas ölçülemediği için, kestirilen ve hesaplanan farkların SORCE’un ölçtüklerinden çok daha küçük olduğunu söylemiştik. Bu yanlış kestirimlerin, geçmişteki model simülasyonlarına doğrudan bir etkisi vardı: girdi değerleri küçük olduğundan, modeller güneş minimum ve maksimumları arasında ortaya çıkacak iklim farklılıklarını ya çok az görüyor, ya da hiç göremiyordu. Ineson ve tayfasının modeli ise çok net görmüş, bakalım neler görmüş.

grafici reali opzioni binarie Tetiklenen Mekanizma: Arktik Salınım
Ineson ve arkadaşları, çalıştırdıkları iklim modelinin güneş ışınımındaki azalmaya verdiği cevabın, yani soğumanın, tropik bölgelerde, öncelikle üst stratosferde ve alt mezosferde gözlendiğini söylüyorlar. Bu iki tabaka, dünya atmosferinde hava olaylarının meydana geldiği troposfer adlı tabakanın üzerinde bulunuyor. Yazarlar, güneş minimumu dönemlerinde üst atmosferde görülen bu soğumanın tropikal bölgeler üzerinde yaklaşık 2 santigrat dereceye ulaştığını belirtiyorlar. Bunu takiben, tropik üst atmosferden başlayarak aşağı seviyelere ve kutuplar yönüne doğru yayılan, domino etkisine benzer bir atmosferik dolaşım anormalliği ortaya çıkıyor: Tropik atmosfer her yerden fazla soğuyunca, bu bölgelerle kutuplar arasındaki sıcaklık farkı azalıyor, ve bu sıcaklık farkından dolayı orta enlemlerde esen batı rüzgârları zayıflıyor. Batı rüzgârlarının zayıflamasıyla da kuzey kutbundaki stratosferik girdap (polar vortex) kendisini çevirecek enerjiden mahrum kalıyor. Böylece, normalde şiddetle dönen, kuzey kutup bölgesindeki soğuğu etrafına sararak aşağı enlemleri (mesela Avrupa’yı) bir nevi koruyup kollayan kutbi girdap, zayıflayarak görevini yapamaz hale geliyor.


Şekil 4. Güneş minimumu dönemlerinde tropikler üzerindeki soğumanın nasıl yayıldığını ve kuzey yarımküredeki atmosferik dolaşımı nasıl etkilediğini gösteren şema. Büyütmek için tıklayın!

Bu durum, Arktik Salınım’ın (Arctic Oscillation, AO) negatif fazı olarak adlandırılıyor. Hele ki AO aşırı biçimde negatif olmuşsa, kış soğukları Avrupa’nın kuzeyi ve ABD’nin doğusu gibi birtakım bölgelere yığılıyor, tabii böyle olunca Türkiye’ye kış pek gelmiyor (Şekil 4). Geride bıraktığımız üç kış mevsiminde televizyondan Avrupa’nın buz kesişini izlerken kombiyi çok da çalıştırmadığımızı hatırlayıp şaşırmamız bundan olabilir.


Şekil 5. Arktik Salınım’ın (AO) negatif ve pozitif fazlarında kuzey yarımkürenin kış mevsimini nasıl etkilediğini gösteren basitleştirilmiş şema. Büyütmek için tıklayın!

forex evi Tek Mekanizma Arktik Salınım Mı?
Peki güneş etkinliğinde gelecekte de görülmesi muhtemel olan azalmalar, negatif AO yoluyla her zaman aynı bölgelerin soğumasını, diğer yerlerin ılık kalmasını mı sağlayacak? Ineson ve arkadaşları bu soruya “evet” cevabını veriyor ve modellemeye dayalı çalışmaları ilk bakışta epey ikna edici gözüküyor. Fakat, makalelerine birazcık daha eleştirel gözle baktığımızda, hem kendilerinin gösterdiği iklim verilerinden, hem de eskiiklim (paleoclimate) çalışmaları sonucu elde edilen ipuçlarından bunun her zaman böyle olmayabileceğini anlıyoruz.

Inesonlar’ın çalışması pek de uzun bir zaman dilimini kapsamayan (2003′ten bu yana) gözlemlere dayanıyor. Başlangıç koşulları değiştirilmiş (güneş minimumları ve maksimumları arasındaki morötesi ışınım farkları şeklinde) birçok model simülasyonlarının ışığı altında yukarıda bahsedilen sonuçlara ulaşılıyor. Ancak makalelerinde, uzun yıllar boyunca yapılan gözlemler ile model sonuçları arasında güçlü bir ilişki yokmuş gibi gözüküyor. Telif meselelerinden ötürü makaledeki şekilleri burada paylaşamıyoruz, ama tasvir ederek gözünüzün önüne getirmeye çalışacağız. Örneğin, güneş minimum ve maksimumları arasında ortaya çıkan sıcaklık farkı, gözlem verilerinde Doğu Akdeniz havzasının bir kısmıyla birlikte Türkiye’nin sadece batısında, o da en hafif haliyle bir ısınma şeklinde gözükürken, ülkemizin orta ve kuzeyinde hafif, doğusunda ise hafif-orta derecede soğuma göze çarpıyor. Ancak aynı fark, model simülasyonlarında tüm Türkiye’nin ısınması olarak ortaya çıkıyor. Bu uyuşmazlık başka bölgeler için de mevcut. Örneğin, güneş minimumları ve maksimumları arasındaki fark, gözlem verilerinde Sibirya civarında soğuma şeklinde ortaya çıkarken, model simülasyonları, bunun tam tersi olarak, aynı bölgede ısınma gösteriyor. Yani şunu söyleyebiliriz ki, Inesonlar, güneş minimumlarında ortaya çıkan durumu negatif AO’ya indirgeyerek olayı basitleştirmek için bayağı bir çaba sarfetmişler.

Oysa belli ki, güneş minimumu dönemlerinde illa ki negatif AO olacak diye bir kural yok. Bu zaten bizim Şekil 6′dan da anlaşılabiliyor. Ki derin güneş minimumlarında AO her zaman negatife bile meyletse, Maunder Minimumu gibi güneşin tabiri caizse söndüğü çok derin minimumlarda atmosferdeki sıcaklık düşüşü öylesine şiddetli olarak gerçekleşiyor olabilir ki, biz de soğumadan bir şekilde nasibimizi alıyor olabiliriz. Başka bir deyişle, büyük ölçekli soğuma, en derin güneş minimumu dönemlerinde, bizde negatif AO’nun etkisi ile gerçekleşen ısınmayı gölgede bırakıyor olabilir. Ozan Mert Göktürk ve arkadaşlarının Antalya’dan alınan bir mağara dikitinin analizi sonucu elde ettikleri ve birkaç ay içerisinde yayımlayacakları yeni veriler, 17. yüzyılın ikinci yarısında, yani Maunder Minimumu esnasında, Türkiye’nin güneyindeki kışların neredeyse sürekli olarak 20. yüzyıldaki en sert kışlar kadar sert olduğu yönünde bilgi veriyor. Tarihçi Sam White’ın Osmanlı’daki Celali İsyanları ile ilgili yapmış olduğu yine yeni ve olağanüstü kapsamlı araştırmalar da, toplum yapısında o dönemde ve öncesinde görülen bozulmanın kıtlığa yol açan şiddetli soğuklar ve kuraklıkla ilişkisini ikna edici biçimde ortaya seriyor. Inesonlar’ın hipotezine göre AO’nun hep negatif, dolayısıyla Türkiye’nin Akdeniz sahillerinin de normalden ılık ve nemli olması gereken bir dönem için bu yönde araştırma sonuçlarının var olması, güneş minimumlarıyla ilgili araştıracak daha birçok şeyin var olduğunu gösteriyor.


Şekil 6. Son 5 güneş döngüsü ve Arktik Salınım (AO). AO indeksi Amerikan Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi’nden alınmıştır (http://www.cgd.ucar.edu/cas/jhurrell/indices.html).

opções binarias bonus Döngü 24 ve Bundan Sonrası
Ineson ve arkadaşlarının bu çalışması, mevsimlik veya birkaç yıllık hava tahmini yönünden de ilgi çekici. En gelişmiş modellerle bile isabetli bir mevsimlik tahmin yapmak zorken, güneş ışınımındaki değişimleri takip ederek gelecek birkaç yılda kış mevsiminin nasıl olacağı hakkında bir şeyler söyleyebilmek oldukça heyecan verici. Inesonların çalışmasında kullandıkları hassas ölçümlü verilerin doğru olduğunu kabul edersek, ortaya çıkardıkları bu mekanizma ve buldukları sonuç ile Avrupa ve Türkiye’yi gelecek birkaç yılda nasıl kışların beklediğini pekâlâ söyleyebiliriz. Örneğin, güneş lekesi sayısı tahminleri, 2008-2010 yılları arasında dibe vurduğumuzu ve 2013 yılında zirve yapacak yeni bir güneş maksimumuna doğru yol almakta olduğumuzu gösteriyor (Şekil 3, döngü 24).

Inesonların analizine ve güneş lekelerindeki bu değişime göre, önümüzdeki birkaç yılda artacak güneş aktivitesi ile birlikte, son 2-3 yıldaki soğuk kışların aksine Batı Avrupa’da daha ılık ya da normaline yakın kışların görülme olasılığı artıyor. Değişecek hava akımları ile kutup soğuklarının belli bölgelere yığılmasından ziyade, ülkemiz civarlarına taşınımı da söz konusu olabilir. Bu durumda, son birkaç yılda özellikle İstanbul ve Türkiye’nin batısında göremediğimiz sert kışları tekrar yaşama ihtimali de artıyor. Ancak tabii ki iklim sisteminin diğer birçok faktörünün de kış mevsiminin nasıl olacağı konusunda belirleyici olduğunu, yani sadece güneş döngülerine bakarak kesin bir çıkarım yapmanın doğru olmayacağını da anımsamak gerekiyor. Şekil 6′da da gösterdiğimiz gibi Arktik Salınım (AO) indeksi ile güneş lekeleri arasında bire bir ilişki yok.

Güneş lekelerini kullanarak birkaç yıllık iklim tahmini yaparken dikkate alınması gereken bir başka nokta da, döngü 24’ün şu ana kadar, son 80 yılın en zayıf güneş döngüsü olarak gözükmesi. Inesonların çalışmasında, şiddetli güneş maksimumları ile zayıf güneş maksimumları arasındaki farkların etkileri de araştırılmış olsaydı, en azından gelecek birkaç yılın kışları hakkında daha detaylı yorumlar yapma şansımız olurdu.

Son olarak aklımıza gelen soru da şu: Eğer Maunder Minimumu benzeri çok derin güneş minimumları gelecekte de yaşanırsa, kışlar nasıl olacak? Yeni geride bıraktığımız derin güneş minimumunda, dünya atmosferi Maunder Minimumu gibi çok derin minimumlara kıyasla az soğumuş, ve bu soğuma sadece Batı Avrupa ve ABD’nin doğusu gibi yerlerde kendini göstermiş olabilir. Öte yandan Maunder Minimumu gibi 20. yüzyılda hiç görmediğimiz minimumların hem bizi hem de Avrupa’yı aynı anda buzhaneye çevirmiş olma ihtimali var. Ve şimdi tam üç bağımsız çalışma, 2022′de maksimum yapması beklenen Döngü 25′in yüzyıllardır görülmemiş zayıflıkta olabileceğini ve Maunder Minimumu’na benzer bir dönemin yaşanabileceğini söylüyor. Bakalım zaman ve güneş bize daha neler gösterecek.

“Güneş’teki Garip Sükunet: Üşüyenler, Isınanlar ve Bazı Soğuk Öngörüler” başlıklı metnin bütün hakları Ozan Mert Göktürk ve Deniz Bozkurt’a aittir. Yazı değiştirilmeden havadelisi.com‘dan alınmıştır.

Yer Çekirdeğinin Manyetik Gizemi

Depremler, volkanik püskürmeler ve Dünya’nın sürekli değişen manyetik alanları üzerinde yapılan gözlemler, uzmanların gezegenimizin merkezine yeni bir kapı açabilmesini sağladı. Jules Verne yüz yılı aşkın süre önce Arzın Merkezine Seyahat (Fr. Voyage au centre de la Terre) romanını yazdığında, ışıldayan kristaller ve çalkantılı bir deniz, tarih öncesinden kalma hayvanlar ve dev mantarlar bulunacağını tasavvur etmişti.

Yerkabuğunun altı, aslında tam anlamıyla bir sır küpü. Günümüzde bile Satürn’ün halkaları konusunda yerkürenin çekirdeği hakkındakinden daha çok şey biliniyor. Ancak artık bu durum değişmeye başladı. Sismolog (deprembilimci) profesör Rick Aster “Dünyanın derinliklerini gerçek anlamda keşfetmek konusunda altın çağa girdik.” diyor.

Biliminsanları için Dünya’nın merkezini keşfetmek Ay’ı incelemekten bile zor. Bu merakı kamçılayan unsurların başında, çekirdeğin canlılar için hayati nitelikte olan manyetik alanları yaratıyor olması geliyor. Manyetik alanlar arıların kovanlarını bulmasını, deniz kaplumbağalarının, kuşların ve kelebeklerin göç edebilmesini sağlıyor. Aynı zamanda uzayın tehlikeleri ile bizler arasında koruyucu bir kalkan yaratıyor; güneş rüzgârlarının taşıdığı radyasyonun (ışınımın) dünyaya ulaşmasını önlüyor.

Tutta questa semplicità di utilizzo ne hanno fatto la scelta obbligata per tutti i trader alle prime armi, che trovano qui la possibilità di cominciare a guadagnare da subito. http://kidpowercs.org/recensioni-broker-per-opzioni-binarie.pdf recensioni broker per opzioni binarie Dopo la conferma dei dati, il cliente riceverà le nostre coordinate bancarie, per poter eseguire la disposizione di pagamento tramite la propria filiale o tramite internet banking. Metal kristallerinden bir orman
Uzmanlara göre Verne’nin muhayyelesinde (zihninde tasarlayıp) yarattıkları da gerçekten bütünüyle uzak değil. Dünyanın merkezine seyahat etme düşüncesi ise hayata geçirilebilecek gibi görünmüyor, çünkü derinlere inildikçe ısı ve basınç hızla yükseliyor. Uzaktan kumandayla yapılan sondajlarda bile insanın inebildiği en derin nokta 12 kilometrede. Rekoru elinde tutan Rusya’daki Kola Süperderin Sondaj Kuyusu, dünyanın merkezine olan uzaklığın sadece binde ikisine dek inebiliyor.

Ancak sismoloji (deprembilimi) uzmanların çekirdek konusunda fikir sahibi olmasını sağlıyor. Büyük depremlerin yarattığı sismik dalgalar Dünya’nın bir ucundan öbür ucuna iletildiği için uzmanların içeridekilere ilişkin bir tablo oluşturmasını sağlıyor. Sismolojiyi “kilidi kıran uygulama” olarak niteleyen Aster, çekirdeğin dışında eriyik bir tabaka olduğunu gösteriyor; “bu neredeyse su kadar akıcı, akkor halinde metallerden oluşan muazzam bir okyanus” diyor. Bu dış çekirdek, Mars büyüklüğünde. Ancak Rus matruşkaları gibi bunun altında bir çekirdek daha var. Katı metal bir top şeklindeki iç çekirdeğin büyüklüğü Ay’a yakın. Uzmanlar bunun demir-nikel alaşımından oluştuğunu düşünüyor.

Profesör Kei Hirose, Japonya’nın Osaka kenti yakınlarındaki laboratuvarında çekirdeğin koşullarını yaratmaya karar vermiş. 10 yıllık çalışmalarının sonunda da başarıya ulaşmış. Önce iki elmasın uçlarından bir kıskaç yapan Hirose, bunlar arasında bir parça demir-nikeli atmosfer basıncının 3 milyon katı basınca tabi tutup 4500 dereceye ısıtmış. Bu olağanüstü koşullar altında alaşımın kristal yapısı değişip kristaller hızla büyümüş. Hirose, “Dünyanın merkezinde de çok büyük kristaller bulunabilir. Bunlar 10 km bile olabilir.” diyor. Hirose bu kristallerin kutuplara doğru bir orman gibi şekilleneceğini düşünüyor.


Kaynak: NASA

opções binárias forum Manyetik güç zayıflıyor
Dünyanın manyetik alanını yaratan ise iç çekirdek değil, dış çekirdeğin eriyik metalleri. Dünya’nın dönmesi ve milyonlarca yıldır yavaş yavaş soğumasıyla bu tabaka elektromanyetik bir dinamo etkisi yapıyor. Temel ilke bu olsa da, eriyik metalin nasıl hareket ettiği bir sır. Dünya dönerken merkezinden ısı kaybediyor; bu da derinlerdeki kızgın okyanusta karmaşık akış modelleri oluşturuyor.

Jeofizik profesörü Dan Lathrop, “Çekirdeği Dünya’nın atmosferi gibi düşünebilirsiniz; burada da fırtınalar, cepheler ve kötü koşullarla sürekli değişken bir ortam var” diye anlatıyor. Lathrop oluşturduğu büyük model üzerinden manyetik sahanın asla sabit olmadığını, sürekli dalgalandığını gösteriyor.

Dünya’nın manyetik alanı son 180 yıldır sürekli olarak zayıflayageldi. Ancak bir alan var ki her yerden daha büyük hızla zayıflıyor. Atlas Okyanusu’nun güneyi ve Güney Amerika’nın orta kesimlerine denk düşen bu alana ‘Güney Atlantik Anomalisi’ deniyor. Uzay araçları için bu alan yaygın bilinen bir tehlike, çünkü burada oluşan manyetik çukur uyduların yörüngesine yüklü parçacıklar girmesine ve elektronik cihazlarının aksamasına yol açıyor. Uzmanlar, uydu işletmecilerinin başını ağrıtan bu sorunun Dünya’nın manyetik alanında büyük bir değişimin habercisi olabileceği kanısında. Biliminsanları manyetik sahanın dış çekirdek düzeyindeki haritasını oluşturduklarında, Güney Atlantik Anomalisi’nin altında, bildik kuzey-güney yarıküre ayrımının geçerli olmadığını farketti. Burada bazı noktalarda yer yer manyetik saha tersine dönmüştü ve yön güney yerine kuzey olarak görünüyordu.

Yeraltında olup bitenleri hava olaylarına benzeterek açıklayan Lathrop, eriyik metal tabakasında “sıradışı derecede şiddetli bir cephe oluşmasıyla” sahanın tersine döndüğünü düşünüyor. Lathrop’a göre, bu gibi küçük alanlar derinleşir ve yayılırsa Dünya’nın manyetik sahası alabora olma noktasına gelip tamamen değişebilir. Ancak bu bir gecede olabilecek bir değişim değil. Süreç binlerce yıl alabilir, bu süre içinde de saha hayli karışık bir dağılıma sahip olur. Örneğin manyetik kutuplar ekvatora kayabilir. Bu durumda beraberlerinde harikulade Kuzey Işıkları’nı da götürür.

Çekirdekteki akışta meydana gelen değişiklikler Dünya’nın manyetik sahalarını daha önce de yüzlerce kez tersine döndürdüğünden, bu çok da şaşırtıcı bir sonuç olmaz. Lathrop “Mesele Dünya’nın manyetik alanını tersine çevirip çevirmeyeceği değil; bunu ne zaman yapacağı” diyor. Bu değişimin vakti, çekirdeğin sırlarından sadece biri. Yine de yüzyıllarca burada ne olabileceğini kurgulamakla yetinen insanlık, 6000 kilometre altımızdaki bu büyük mucizeyi nihayet kavramaya başlıyor.


Burada görüntü var izleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=O-V3yR2RZUE

Bu konuda daha geniş bilgiye ve Horizon ekibinin hazırladığı programın görüntülerine ulaşmak için program sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Bu metnin tamamı BBCTürkçe’nin Arzın Merkezinin Manyetik Sırları başlıklı tanıtıcı haberinden değiştirilmeden aktarılmıştır. İlk ağızdan haber için Magnetic mysteries of Earth’s Core..

Yeryuvarı Sahip Olduğu İlk Isısından Daha Fazlasını Şimdiye Kadar Muhafaza Etmiş

Yerküre 4,5 milyar yıldan fazla bir süredir şekilleniyor; ama bir yandan da soğuyor. Yeni bir çalışma, mavi gezegenimizin doğal radyoaktiviteden (ışınetkinlikten) kaynaklanan iç ısısının ancak yarısını açıklıyor. Bu artık ısı, Dünya’nın sıcak bir gaz yumağı, toz ve diğer malzemelerin tümünün birleşmesiyle oluştuğu zamandan beri yani başlangıçta sahip olduğu ısıdan arta kalanıdır.

Bu yeni bulgu, bir Japon dağının derinliklerinde uygulanan deneylerden sonra keşfedilmiş. Bir parçacık fizikçisi (doğabilimcisi) olan Itaru Şimizu (Tohoku Üni., Japonya) ve iş arkadaşları, yerkürenin içinde oluşan radyojenik kökenli ısının —parçacıkların farklı yollarla ürettiği, özellikle de belirli ışınetkin bozunma türleri sırasında- miktarını doğrudan doğruya tahmin etmek için jeonötrinolarını kullanıyor. Bu ısının sebebi, Dünya’nın oluşumdan arta kalan ısıdan ziyade, uranyum ve toryum gibi ışınetkin elementlerin bozunmasından kaynaklanmaktadır. Japonya’daki Kamioka şehrinin yakınlarında bulunan Ikenoyama Dağı’nın derinliklerinde bulunan algılayıcılar (duyargalar) 2002 Mart’ı ile 2009 Kasım’ı arasında 841 nötrino saptamış. Çalışama ekibi, bunlardan 485 nötrinonun nükleer enerji santralleri ile diğer reaktörler ve nükleer atıkların ürünü olduğu düşünüyor. Diğer 245 nötrinonun muhtemel kaynağı olarak, kozmik ışıkların atmosferdeki gaz moleküllerine çarpması sonucu oluştuğu tahmin ediliyor. Araştırmacılar, geriye kalan 111 nötrinonun yeryuvarının içindeki doğal ışınetkinlikle ilgili olduğunu bildiriyor. Farklı bir analitik teknik kullanılarak yapılan hesaplamayla bu sayı 106’ya iniyor.

Sayının az olmasına rağmen, ekibin tahminine göre 4,3 milyon parçacığın ürettiği ışınetkin bozunma sonucu her saniyede yeryüzeyinin her santimetrekaresine uranyum-238 ve toryum-232 nüfuz ediyor. Şimizu, bütün ışınetkinliğin ara vermeden yaklaşık 20 teravatlık bir ısı ürettiğini söylüyor. Önceki araştırmalar, bir 4 teravat ısının daha varolduğunu ileri sürüyor; fakat bu incelemede kullanılan duyargalar potasyum-40’ın ışınetkin bozunmasını tespit edemiyor. Çalışmayı yürüten takım, yerkabuğuna doğru yükselen bu ısının yapılan hesaba göre yaklaşık %54’ünün tamamen radyojenik kökenli olduğunu tahmin ediyor.

Radyojenik ısı ile ilgili önceki tahminler kabaca yeni elde edilen sayıya eşit. Ama araştırmacılar, Güneş sisteminin tümüyle toz ve gaz birleşimiyle varolduğu topağın, o dönem içinde barındırdığı elementlerin genel oranlarını temsil ettiği düşünülen meteorit çözümlemelerine dayanarak, Dünya’nın kimyasal bileşimi hakkında çıkarımda bulunuyorlar. Bir gezegen fizikçisi (doğabilimcisi) olan David Stevenson (Kaliforniya Tek. Ens., ABD) budurumu, “ Bu yüzden, araştırmacıların yerkürenin radyojenik ısısı üzerine yaptıkları yeni öngörü kayda değer bir sonuç içeriyor” şeklinde açıklıyor ve “Bu öngörünün (tahminin, kestirimin, çıkarımın vs.), gerçekçi bir ölçümle ortaya çıktığını görmek çok güzel” diye ekliyor.

Stevenson, “Çünkü ışınetkin bozunma sonucu elde edilen enerji miktarını adım adım biliyoruz. Yeni bulgular sayesinde, yeryuvarının geçmişte ve günümüzde ne kadar ve ne süratle ısı kaybettiğini bulabiliyoruz” diyor. O, özellikle bu bilgilerin, gezegenin ısısıyla kımıldayan tektonik plakların sahip olduğu hareket hızı ile zaman içindeki değişiminin mahiyetini anlamamıza (içyüzünü kavramamıza) yarar sağlayacağını işaret ediyor ve “Yerküredeki ısı üretimi plaka tektoniğini nasıl idare ediyor” diye de ekliyor. Bir de bu ısı üretiminin, dünyanın bir ucundan öbür ucuna dağılım sergileyen yanardağ etkinlikleri gibi jeofiziksel (yerdoğabilimsel) süreçlere de ortalama bir etkisi olmaktadır.

Stevenson, “Hem Dünya’nın içindeki ışınetkinliğin ve hem de başlangıçta varolan ısının gelecekte azalacağını” söylüyor. Mavi gezegenimiz, her 1 milyar yılda bir kabaca 100 °C soğuyor. Bundan dolayı er ya da geç, ölmekte olan solgun Güneş’in giderek azalan ışınları, kim bilir günümüzden birkaç milyar yıl sonra, kıtaları buz tutmuş ve tektonik açıdan ölmüş bir gezegenin üzerine düşecek.

Çalışamnın özü aşaığda ek bilgiler içinse tıklayın!.. (.pdf, 178 kb)

Partial radiogenic heat model for Earth revealed by geoneutrino measurements
The Earth has cooled since its formation, yet the decay of radiogenic isotopes, and in particular uranium, thorium and potassium, in the planet’s interior provides a continuing heat source. The current total heat flux from the Earth to space is 44.2±1.0 TW, but the relative contributions from residual primordial heat and radiogenic decay remain uncertain. However, radiogenic decay can be estimated from the flux of geoneutrinos, electrically neutral particles that are emitted during radioactive decay and can pass through the Earth virtually unaffected. Here we combine precise measurements of the geoneutrino flux from the Kamioka Liquid-Scintillator Antineutrino Detector, Japan, with existing measurements from the Borexino detector, Italy. We find that decay of uranium-238 and thorium-232 together contribute 20.0 (+8.8, -8.6) TW to Earth’s heat flux. The neutrinos emitted from the decay of potassium-40 are below the limits of detection in our experiments, but are known to contribute 4 TW. Taken together, our observations indicate that heat from radioactive decay contributes about half of Earth’s total heat flux. We therefore conclude that Earth’s primordial heat supply has not yet been exhausted.


The left half shows the simulated production distribution for the geoneutrinos detectable with KamLAND, and the right half shows the Earth structure. —Geoneutrino Investigation with KamLAND

win binaire opties verwijderen Earth Still Retains Much of Its Original Heat
Earth may have formed more than 4.5 billion years ago, but it’s still cooling. A new study reveals that only about half of our planet’s internal heat stems from natural radioactivity. The rest is primordial heat left over from when Earth first coalesced from a hot ball of gas, dust, and other material.

The new finding comes from experiments carried out deep inside a Japanese mountain. Itaru Shimizu, a particle physicist at Tohoku University in Sendai, Japan, and his colleagues used geoneutrinos—particles produced in a variety of ways, particularly during certain types of radioactive decay—to more directly estimate the amount of radiogenic heat produced inside Earth. That’s the heat that comes from the decay of radioactive elements, such as uranium and thorium, rather than the leftover heat from Earth’s formation. Between March 2002 and November 2009, sensors deep inside Mount Ikenoyama, near the town of Kamioka, Japan, detected 841 neutrinos. About 485 of those neutrinos were produced by nuclear power plants and other reactors and by nuclear waste, the team estimates. Another 245 were probably generated by sources such as cosmic rays striking gas molecules in the atmosphere. So only 111 of the neutrinos were associated with natural radioactivity within Earth, the researchers report online today in Nature Geoscience. Using a different analytical technique, they trimmed that tally to 106.

Despite the small number, the team estimates that about 4.3 million of the particles generated by the radioactive decay of uranium-238 and thorium-232 pass through each square centimeter of Earth’s surface each second. The heat continuously generated by all that radioactivity is about 20 terawatts, Shimizu says. Previous studies suggest that the radioactive decay of potassium-40, which can’t be measured by the Japanese sensors, provides another 4 terawatts. Altogether, the team estimates, this radiogenic heat accounts for about 54% of the heat flowing up through Earth’s surface.

Previous estimates of radiogenic heat are roughly the same as the new figure. But they were based on inferences of Earth’s chemical composition derived from analyses of meteorites, which presumably represent the overall proportions of elements in the cloud of dust and gas from which the solar system coalesced. So the team’s new estimate of Earth’s radiogenic heat is a significant result, says David Stevenson, a planetary physicist at the California Institute of Technology in Pasadena. “It’s nice to see this [estimate] emerging from an actual measurement.”

Because radioactive decay proceeds at a known pace, the findings reveal how much heat Earth is losing now and the rate at which it lost heat in the past, Stevenson says. In particular, the data may provide insights into how the speeds at which Earth’s tectonic plates have moved—movements powered by the planet’s heat—may have changed through time, he notes. “Plate tectonics is how Earth controls its heat output,” he adds. And, on average, that heat output also influences geophysical processes such as the overall rate of volcanic activity.

Earth’s internal radioactivity and its primordial heat will both diminish in future years, Stevenson says. The planet is now cooling about 100°C every 1 billion years, so eventually, maybe several billions of years from now, the waning rays of a dying sun will shine down on a tectonically dead planet whose continents are frozen in place.

Kaynakça
Perkins, S., Earth Still Retains Much of Its Original Heat, 14 Ağustos 2011 tarihinde ulaşıldı.

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Perkins, S., 2011. Yeryuvarı Sahip Olduğu İlk Isısından Daha Fazlasını Şimdiye Kadar Muhafaza Etmiş, çev. Güler, B., www.yerbilimleri.com

Bir Yılan Hikâyesi: Nükleer Santral ve/veya Nükleer Enerji

استراتيجية الفتوة الخيارات الثنائية * Nükleer proje termikten farklı

Alper Emir: Ateşin yanması için hava gerekli ama Güneş nasıl yanıyor?
Vural Altın: Yıldızların enerji kaynağı, yüksek basınç altında ve sıcaklıkta çarpışan çekirdeklerin kaynaşmasıyla açığa çıkan çekirdek enerjisi. Atomların kimyasal tepkimeye girerken, örneğin oksitlenirken açığa çıkardıkları enerji değil. O yüksek sıcaklıklarda, atomlar büyük oranda iyonlaşmış halde; kimyasal bağ kurmaları ya da kimyasal tepkimelere girmeleri mümkün değil.

Elektrik üretimi için buhar eldesi; termik santralde (ısıl merkezde), fosil yakıtla ısıtılan bir kazanda, nükleer santralde (çekirdek merkezde) ise, içinde fisyon (parçalanma) tepkimelerinin yer aldığı “kalp” denilen bir tankta başlar. الخيارات الثنائية إشارات التداول تعيش Termik santralle nükleer santral arasındaki temel yapısal fark, bu “buhar temin sistemi”dir; diğer bileşenler benzer…

Fisyon, kimyasal tepkimenin milyon katı kadar enerji açığa çıkardığından, kalpteki birim hacim başına ısı üretimi, kazandakinden çok daha yüksektir. Yoğun enerji üretimi, yoğun soğutma gerektirir ve kalpten birim zamanda çok daha büyük miktarda su geçirilir. Kalp ve civar bileşenlerdeki basınç ve sıcaklıklar, kazandakilere oranla çok yüksektir. Malzemeler zor koşullar altında çalışır. Ayrıca, içlerinde dolaşan fisyon ürünü ve nötron gibi yüksek enerjili parçacıklar, mikro ölçekte hasarlara yol açar ve bu hasarlar zamanla birikir. Bu yüzden, özellikle kalp ve civarındaki bileşenlerin yapımında kullanılan malzemelerin kaliteli ve dayanıklı olması gerekir. Daha uzun işletme ömrü için, daha da kaliteli…

Öte yandan bir termik santralin atıkları, üretildikçe, kontrollü bir şekilde de olsa, baca gazı veya kül şeklinde çevreye salınır. Bir nükleer reaktörde ise, atıkların hemen tümü kalpte saklanır ve işletme sırasında biriken radyoaktivitenin çevreden yalıtılması, kalbi soğutan suyun da çevreye sızmaması lazımdır. Bu zorunluluk reaktör bileşenlerinin, özellikle bağlantı yüzeylerinde, mikronlar düzeyinde duyarlılıkla imalatını gerektirir. Dolayısıyla, bir reaktörde kullanılan pompa, boru, somun, cıvata gibi bileşenlerin, termik santraldeki benzerlerine göre, çok daha kaliteli malzemeler kullanılarak yüksek duyarlılıkla imal edilmiş, “nükleer sınıfı” bileşenler olması şarttır. Maliyeti arttıran bir etken…

Bir termik santral kazasının, örneğin kazan patlamasının etkileri, kısa vadeli ve kısa menzillidir; hemen yalnızca santral çalışanlarını ilgilendiren bir “ opciones binarias plus 500 yerel güvenlik riski” oluşturur. Fakat bir nükleer reaktörün kalbinde hasara yol açabilen bir kaza, işletme sırasında çevreye salınmayıp da kalpte biriktirilmiş olan radyoaktif maddelerden bazılarının çevreye sızması olasılığını doğurur. Bunların meteoroloji koşullarına bağlı olarak, geniş alanlara yayılıp, onlarca yıl süreyle ciddi radyasyon tehdidine yol açması mümkündür. Dolayısıyla böyle bir kaza olasılığı, tüm ülkeyle birlikte, yakın coğrafyaları da ilgilendirir; yani “ http://fysiotopics.nl/old/wp-admin/ binäre optionen 60 sek strategie uluslararası güvenlik riski”dir.

Öte yandan bir termik santralde, yakıt akışı kesildiğinde, enerji üretimi durur. Fakat nükleer reaktörde, acil bir durum gereği reaktör kapatılıp zincirleme tepkime durdurulmuş olsa dahi, enerji üretimi, kalpteki radyoaktivite nedeniyle, hızla azalarak da olsa devam eder. Bu yüzden, kalbin bir süre daha soğutulması gerekir. Oysa kapatmaya yol açan acil durum aynı zamanda, soğutma sisteminin çalışmasını da imkansız hale getirmiş olabilir. Nitekim bir nükleer reaktör için en ciddi kaza senaryosu, “soğutucu kaybı” yüzünden, kalbin kısmen veya tümüyle erimesidir.

Böyle bir kazanın gerçekleşme olasılığı, kalbin soğutma suyu halkalarının ve pompalarının, birden fazla sayıda ve yedekli olmasıyla azaltılır. Ayrıca, olağan işletme sırasında reaktörün ürettiği elektrikle çalışan pompa ve vana gibi bileşenler, acil durum nedeniyle elektrik kesildiğinde otomatik olarak devreye giren, örneğin dizel jeneratörler gibi yedek güç kaynaklarıyla desteklenmiş olmak zorundadır. Bu da yeterli görülmez ve kalbin olağan soğutma halkalarının dışında, soğutucu kaybı halinde otomatik olarak devreye giren, bağımsız bir “acil durum soğutma sistemi” yedekte tutulur. Bu güvenlik sistemlerini, iç veya dış güç kaynaklarıyla çalışan “aktif” bileşenlerden oluşturmak yerine, yerçekimi veya doğal taşınım gibi asla kesintiye uğramayan etkenlere dayandıran “pasif güvenlik” yaklaşımı, sistemlerin güvenilirliğini arttırır. Yine de, kalp hasarı olasılığını sıfıra indirmek mümkün değildir. Bu olasılığın, elektrik üretimi uğruna göze alınabilecek kadar düşük, örneğin on bin yılda bir’den az olması şart koşulur.

Olasılığı düşük de olsa kazanın gerçekleşmesi halinde çevrenin etkilenmemesi için, kalp ve civar bileşenler, çelikten bir zırhın içinde konumlandırılıp, zırhın etrafı, bazı tasarımlarda uçak çarpması da dahil olmak üzere dışarıdan gelebilecek darbelere karşı dayanıklı, demir takviyeli kalın bir beton kabukla kaplanır. Bu çelik astarlı beton “koruma binası”nın, kazanın sonuçlarını çevreye sızdırmayıp, içinde hapsedecek güçte olması lazımdır. Çünkü tasarımında, yakın yerleşim birimlerinin tahliye gibi sert güvenlik önlemleriyle rahatsız edilmemesi esas tutulur. Tasarım böyle. İnşası ayrı bir konu…


Büyütmek için tıklayın! Dünya’daki nükleer santralların (çekirdek merkezlerinin) durumu.

Sonuç olarak, bu ek güvenlik önlemleri ve yüksek kalite gereksinimleri, bir nükleer santralin gecelik maliyetini, termik emsalinden yüksek kılar. Buna karşılık, nükleer reaktörün yakıt ve işletme masrafları daha düşüktür. O kadar ki, bir termik santralde üretilen elektriğin birim maliyetinin yaklaşık yüzde 20’si ilk yatırım, kalan yüzde 80’i yakıt ve işletme masraflarından oluşurken, bir nükleer santral için bu oranlar, yaklaşık tersinedir. Öte yandan, bir termik santral 1-2 yıl içinde inşa edilebilirken, bir nükleer santralin inşası, sistemin karmaşıklığı nedeniyle, en az 4-5 yıl alır. İlk yatırımın yüksek, inşaat süresinin uzun olması, projenin finans yönünü, teknik yönü kadar karmaşık ve onunla iç içe hale getirir. Çünkü projenin karlılığı, paranın zaman değerini temsil eden “iskonto haddi” ile inşaat süresine bağlıdır. Şöyle ki; belli bir inşaat süresi için iskonto haddi arttıkça veya belli bir iskonto haddi için inşaat süresi uzadıkça, proje kârlı olmaktan uzaklaşır. Öte yandan, iskonto haddini piyasalar belirlerken, inşaat süresi kontrol edilebilir bir parametredir. Örneğin 5 yılda tamamlanan bir proje kârlı olabilirken, inşası 10 yılı aştığı takdirde iflasa yol açabilir. Dolayısıyla üstlenici grup, finansmanı bir kez temin ettikten sonra, bu ikinci parametre üzerine yoğunlaşır: inşaat süresi. Grup için proje, faiz yükü nedeniyle, zamana karşı bir yarıştır. Bir kez başlandıktan sonra, hızla tamamlanması gerekir. Grubun bu motivasyonu, güvenlik gereksinimleriyle çelişebilir…

Bir nükleer santral birkaç bin parçadan oluşur. Bu parçaların uygun bir şekilde bir araya getirilip alt sistemlerin oluşturulması, alt sistemlerin de uyum içinde çalışacak biçimde eşleştirilmesi gerekir. Projenin bu kısmında, bazıları zamanda paralel seyreden yüzlerce alt süreç ve alt süreçlerin uç uca eklendiği, 60 kadar ‘aşama’ var. Her biri tamamlandığında, o aşamayı oluşturan süreçlerin tasarıma sadakat ve kalite denetimlerinin yapılıp, bir sonraki aşamaya başlanması için onay verilmesi gerekir. Benzeri denetimler bir termik projede, santralin sahibi olan kuruluş veya bu kuruluşun yetkilendirdiği uzman bir danışmanlık firması tarafından yapılır. Halbuki bir nükleer projenin ayrıca, güvenliğinin ulusal boyutu nedeniyle; “ulusal nükleer lisanslama, düzenleme ve denetleme”den sorumlu özerk bir kamu kuruluşu tarafından lisanslanıp denetlenmesi zorunludur. Genelde “ulusal nükleer düzenleme kurulu” (UNDK) olarak anılan bu kurulun; görevlerini seri ve de isabetli bir şekilde yerine getirebilmesi için; lisanslama konusunda deneyimli ve güvenlik mevzuatına hakim, uyum içinde çalışabilen, yeterli donanıma sahip bir ekipten oluşması gerekiyor. Denetimlerin uluslararası boyutu da var…

Nükleer enerji üretimi, silahlanma yeteneğini de beraberinde getirebildiğinden, teknolojinin alışverişi, “nükleer silahların yayılmasına karşı anlaşma” (NPT) kapsamında gerçekleşir. Anlaşma üye ülkeleri, teknolojinin barışçıl amaçlarla kullanımını takiple yükümlendiriyor. Anlaşmanın denetçisi, Birleşmiş Milletler’in bir alt kuruluşu olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA). Ayrıca, nükleer sınıfı malzeme ve donanım üreten firmalar arasında, Londra Grubu gibi, niyeti kuşkulu görünen projeleri boykot amacıyla oluşturulmuş kuruluşlar var. Tabii, komşu ülkelerin de bir nükleer projeyi yakından izlemeleri doğal…

Son olarak, bir termik santral işletme ömrünü tamamladığında, atıkları bir veya diğer şekilde elden çıkarılmış olur; santral sökülüp, yeri başka amaçlarla kullanılabilir. Oysa bir nükleer reaktörün özel yöntemlerle sökülmesi, ürettiği kullanılmış yakıt ve üst düzey radyoaktif atıkların, üç asır kadar süreyle çevreden yalıtılıp korunması gerekir. Kamuoylarının hassas olduğu bir konu…

Bu durumda sahnede, dört tane aktör var: Üstlenici grup, reaktörün sahibi olan kuruluş; bu ikincisi grubun üyesi olabilir; UNDK ve IAEA. Bu aktörlerin, sorumluluklarını zaafa uğratmaksızın, uyumlu ve yakın bir çalışma içinde olmaları gerekir. Proje başladıktan sonra, özellikle üstlenici grup, sahip kuruluş ve UNDK arasındaki işbirliği ve eşgüdüm yoğun olmak zorundadır. Ayrıca, eğer teknoloji transferi de hedefleniyorsa, o zaman sahneye nükleer teknoloji araştırma ve geliştirme çalışmalarını teşvikle yükümlü, ulusal, örneğin TAEK gibi bir kuruluş daha çıkar. Çünkü projenin, uzun vadeli eğitim programları ve yan ulusal projelerle paralel yürütülmesi zorunluluğu doğar. Üstenici grup teklifini vermeden önce, ilgili kuruluşlarla arasındaki eşgüdümün ne denli sağlıklı yürüyebileceğini dikkatle tartar ve yol boyunca eşgüdüm aksamalarından kaynaklanabilecek olan gecikmeleri, “1’den büyük ‘emniyet faktörleri’ ile maliyete yansıtır. Belirsizlikler ne kadar fazla ise, maliyet o kadar yüksek çıkar.” 1 Dolayısıyla, bir nükleer projenin, özellikle de ilkinin, tüm aşamalarının önceden ayrıntısıyla çalışılıp, bir yol haritasının çıkarılmış ve gerekli altyapının hazırlanmış olması gerekir. Karar süreçlerinin paylaşılması anlamına gelmemekle birlikte, yol boyunca iç ve dış kamuoyunu, şeffaf ve samimi biçimde bilgilendirmek de önemli. 21 c/kWh fiyatla karşılaşmamak için. Proje icrasının aksamasız seyri açısından…

* NTV BLM dergisinin Eylül 2009 sayısındaki forum köşesinde yayınlanan bu metnin tamamı Vural Altın‘a aittir.

köpa Viagra flashback 2013 Kaynakça
NTVMSNC, 2011. Nükleer proje termikten farklı, NTV Bilim, NTVMSNC, İstanbul, Türkiye, 8 Mayıs 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNC, 2011. Siz sorun, NTV BLM söylesin, NTVMSNC, İstanbul, Türkiye, 8 Mayıs 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Radyoaktif Sıçramalar

Günümüz dünyasının, birçok gereksinimi var. Bunlardan en önemlisi ise enerji gereksinimidir. Sıkıntının ne kadar büyük olduğunu, etrafımıza bakarak, daha açık söylemek gerekirse Ortadoğu’ya (belki de lanetli topraklara) bakarak rahatça görebiliriz.

Enerji üretebilmek için birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunların başında fosil yakıtlardan üretilen enerji gelmektedir. Milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce çürümüş canlı kalıntılarından (bitkiler ve hayvanlar) oluşan kömür, petrol (kaya yağı), doğalgaz gibi maddeler fosil yakıtları oluşturur. Ama mevcut rezervlerin (/birikintilerin, yığınların) azalması sonucu her geçen gün enerji üretmek için gerekli olan hammadde fiyatları artmaktadır. Bu yüzden insanoğlu gerekli enerji gereksinimini sağlamak için yeni yöntemler aramaktadır. Bu yöntemler yel, güneş, dalga, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türleri ve nükleer (çekirdeksel) enerjidir.

Yaşamın kaynağı olan Güneş, nükleer bir santraldir ve enerjisinin kaynağını atom çekirdeklerinde meydana gelen füzyon (çekirdek birleşmesi) tepkimeleri oluşturur. Kontrol altına alınabilecek füzyon tepkimelerinin, sonsuz enerjinin anahtarı olduğu düşünülmektedir. Kontrol edilemeyen füzyon tepkimeleri ise hidrojen bombasının temelini oluşturur. Güneş’te meydana gelen bu tepkimler, kontrol altında olmadığı için ileride, gerçekleşen tepkimelerin son bulmasıyla birlikte Dünya’daki yaşamın da sona ereceği düşünülmektedir.

İsterseniz atom çekirdeklerinden elde edilen enerji biraz açalım. Fosil yakıtlarla üretilen enerji ile nükleer enerji arasındaki en büyük fark fisyon (çekirdek parçalanması) tepkimesiyle daha az malzeme harcanmasına rağmen daha fazla enerji üretilebilmesidir. Daha net fotoğraf çekmek için bir örnek vermek gerekirse, yaklaşık üç ton kömürün yanmasıyla açığa çıkan enerjinin, bir gram uranyumdan elde edilen enerjiye eşit olduğunu söyleyebiliriz. (Petrucci vd. 2002) Yalnız nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun da dünya üzerinde bir miktar rezervi bulunmaktadır. Hammadde fiyatlarındaki artış, uranyum içinde geçerlidir. Ayrıca günümüzde herkesin ağzına dolanan ve insanların sebep olduğu düşünülen; ama doğal bir süreç olan küresel ısınmayı (en doğru cevabı ikimbilimciler verecektir), hızlandıran (tam anlamıyla bir katalizör işlevindeki) fosil yakıtlara göre nükleer enerji, atmosfere daha az miktarda karbondioksit salıverir.

İlk bölüm gerek teknik, gerek ayrıntı bilgiler, gerekse terim çokluğu nedeniyle sizleri sıkmış olabilir; ama yazının devamı için ön açıcı olacağını düşünüyorum. Şimdi bunları cebimize koyup, yola koyulalım.

Neden nükleer enerjiye karşı çıkılıyor derseniz, bence en büyük neden, bu enerjinin kontrol edilmesinin çok büyük bir sorun olması ve kontrol dışına çıkan enerjinin, bir bomba olarak geri dönmesidir. İnsanın olduğu hiçbir işin yüzde yüz güvenilirliğe sahip olmadığı başka bir değişle mutlaka bir hatanın olacağı göz önünde bulundurulursa ve hata kabul etmeyen bu enerji türünün ne kadar tehlikeli olabileceği düşünülürse ve son olarak geçmişte yaşanan örneklere de bakılırsa bu soru işaretinin yerini bir ünlem işareti almaktadır. Burada demek istenen, sadece nükleer enerji sistemleri değildir; insan yapımı bütün işlerde hata payı mutlaka vardır ve olacaktır.

Diğer önemli bir nedense, santralde enerji üretimi sonucu meydana gelen tepkimelerin bir ürünü olarak elde edilen atıkların, ayrı bir sorun olmasıdır. Neden sorun oluşturuyor derseniz, radyoaktif (ışınetkin) atıklar, radyasyon (ışınım) yaymaktadır ve tüm canlılar için zararsız radyasyon miktarının sıfır olduğu bilinen bir gerçektir. (Erdoğan, 2005) Günümüz teknolojisiyle nükleer atıkları güvenli bir şekilde yok etmenin imkânsız olduğu gerçekliğiyle denklem tamamlanınca, sonucunu görmek zor olmayacaktır. Tabi ki canlılar belli bir miktar radyasyona sahip; ama burada kastedilen sıfır, mevcut doğal dengedeki değer.

Peki, nükleer enerjinin tarihte ki yeri ne derseniz, ilk göze çarpan sonsuz enerjinin umudu olarak ortaya çıkışı, süreç içinde uygulamalı bir şekilde hayata geçirildiği ve daha sonraları nükleer silahlanma için kullanıldığı görülmektedir. Ukrayna’da yaşanan ve büyük bir coğrafyayı etkileyen Çernobil felaketinden sonra çöküş dönemine girmektedir. Bu olaydan sonra kimi ülkeler nükleer programını askıya almış, kimileriyse nükleer santrallerinin çalışmalarını askıya almış veya kapatmış. Günümüzde ise güçlü olanın güçsüz olanın yürüttüğü çalışmaları engellemeye çalıştığı; ama gözünü açan maymunun, ağzının suları akarak baktığı bir teknoloji belki de bir silahlanma aracı.

Kurduğum cümleler kafanızı karıştırdıysa, kendime göre kısaca özetlemeye çalışayım. Dünya üzerinde bu teknolojiye sahip olsun ya da olmasın kimi ülkeler enerji gücü, kimi ülkeler silah gücü olarak kullanmaya çalışırken, kimileri ise kurtulabilmek için bir yol aramaktadır. Dünya’da nükleer enerjiye sahip olmak isteyen ülkelere bakıldığında, aslında istenilen şeyin gerçekten enerji olmadığı ve nükleer silah gücüne sahip olma arzusu olduğu açık bir şekilde de görülmektedir.

Bu kadar attın, tuttun da kimlerde var bu teknoloji derseniz. Ülkesinde nükleer santral olanların teknolojinin bütün nimetlerinden yararlandığını ve ilk önce gözümüzü onlara çevirmemizi tavsiye ederim. Altı ülke -Almanya, Birleşik Devletler, Fransa, Güney Kore, Japonya, Rusya- dünyadaki nükleer enerjinin yaklaşık %75’ini üretmektedir. Bildiğim kadarıyla füzyon tepkimelerini gerçekleştiren üç ülke -Birleşik Devletler, Fransa ve Çin- vardır. Kısaca nükleer santrali olan ülkelerin görebildiğimiz yönlerine değinelim. (bkz. Tablo 1)

Tablo 1. Dünya’daki Nükleer Santraller (Schneider vd. 2004) *Bu değerler değişkendir.
*Bu değerler değişkendir.
Tablo 1. Dünya’daki Nükleer Santraller (Schneider vd. 2004)

Almanya Federal Cumhuriyeti, 32 yaşındaki nükleer santralleri kapatma kararını aldı. Bu teknolojiye sahip diğer ülkelerden farklı bir yol izliyor ve görüntü itibariyle kurtulmaya çalışıyor.

Arjantin Cumhuriyeti, 1979’dan beri felce uğrayan bir nükleer santral inşaatının sahibidir.

Amerika Birleşik Devletleri, mevcut enerji gereksinimi göz önüne alındığında ayrı bir kefeye koyulmalıdır. Bu açıdan bakınca mevcut reaktörlerde yapılan iyileştirmeler sonucu elde ettiği nükleer enerjiyi üçe katlamıştır ve Ekim 1973’den beri yeni bir nükleer santral siparişi yoktur. Ama mevcut nükleer santrallerin kapatılma süresini 60 yıla çıkarmak için girişimleri vardır; fakat atık sorununun giderek artması en büyük engeli oluşturmaktadır. Ayrıca sürdürdüğü program içeriğinde hidrojen zenginleştirilmesi yani kontrol altındaki füzyon tepkimeleriyle birlikte sonsuz enerjinin anahtarını aramaktadır.

Belçika Krallığı, 40 yaşını doldurduğu için mevcut santrallerini 2014–2025 yılları arasında kapatacaktır. Bilinen herhangi bir yatırımı da bulunmamaktadır.

Brezilya Federal Cumhuriyeti, hüsranla sonuçlanan bir santral inşaatı geçirmiştir.

Bulgaristan Cumhuriyeti, mevcut reaktörler aşamalı bir şekilde kapatmaktadır ve iki tane yeni nükleer santral siparişi ya da planı bulunmaktadır.

Büyük Britanya Krallığı, bir çoğu 30 yaşın üzerinde olan reaktöre sahip (teknolojiye sahip diğer ülkelere göre) verimsiz santralleri bulunmaktadır. Geri kazanılan atıkların (plütonyum gibi) tekrar yakıt olarak kullanılması ve yürüttüğü diğer çalışmalarla bu teknolojiye kapılarını kapatmamıştır.

Çek Cumhuriyeti, ileriki günlerde nükleer santral sipariş verme olasılığının çok yüksek göründüğü ve planları devamlı değişen; kısaca kararsız bir ülkedir.

Çin Halk Cumhuriyeti, ucuz iş gücü sayesinde üretimin yeni merkezi olmuştur. Nükleer enerji kullanımının çok düşük olduğu görülmektedir ve yeni nükleer santral siparişi veya siparişleri olsa bile enerji gereksiniminin büyük bir bölümünü elindeki mevcut kömür ve doğalgaz kaynaklarından sağlayacağı görülmektedir. Ayrıca 2006 yılında füzyon tepkimeleri denemeleri yaptığını ve başarıyla geçekleştirdiği açıklamıştır.

Ermenistan Cumhuriyeti, 1988’de yaşadığı deprem sonucu nükleer santralini kapatmıştır. 1993 yılındaki ekonomik kriz sonucu santralin bazı üniteleri tekrar devreye girmiştir.

Finlandiya Cumhuriyeti, kişi başına düşen elektrik tüketimi oranıyla dünya beşincisidir. Bunun ana nedeni ısınmak için elektrik kullanılmasıdır. Nükleer santral siparişi olacağı tahmin edilmektedir.

Fransa Cumhuriyeti, nükleer çalışmalara en fazla önem veren ülkelerden biridir. Elektrik enerjisinin büyük bir bölümü nükleer enerjiden sağladığı gibi, üretim fazlası elektriği ise komşu ülkelere satmaktadır. Hatta kimi zaman enerji fazlalığından dolayı santralleri geçici süre kapatmaktadır. Ayrıca yakıt üretimi ve plütonyum tesisleri ile uranyumun dönüştürülmesi ve zenginleştirilmesi gibi nükleer bir programa sahiptir. Füzyonun sırrını ulaşmayı amaçlamaktadır.

Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika kıtasındaki tek nükleer reaktörün olduğu yerdir. Bu santral 4. nesil (bilinen son teknoloji) reaktöre sahiptir. Herhangi bir arızanın, insansız çözümlenmesi ve kazalara yol açmasını önlemek için deneme amaçlı kurulmuştur. Kötü bir biçimde tanımlarsak kobay görüntüsündedir.

Hindistan Cumhuriyeti, nükleer enerjiyi askeri amaçlarında kullanmıştır. Şu anda sekiz santral yapım aşamasındadır.

Hollanda Krallığı, nükleere sıcak bakmayan bir ülke görüntüsündedir.

İran İslam Cumhuriyeti, yeni bir nükleer santral siparişi verme olasılığından çok mevcut nükleer programıyla dünya gündemindeki yerini korumaktadır. Başta Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası konsey, ajans, kurum ve kuruluş İran’ın uranyum zenginleştirmesi programını durdurmadığı zaman kendisine yaptırımlar uygulayacağını söylemektedir. Tabi ki bu programı sürdüren tek ülke burası değildir.

İspanya Krallığı, gelen son hükümetle birlikte nükleer programını bırakma kararı almıştır. Kyoto Protokolü’ne uyarak, sera gazı salınımını azaltmaya yönelik yenilenebilir enerji kaynaklarına geçeceğini açıklanmıştır.

İsveç Krallığı, Avrupa’nın en çok enerji tüketen, Dünya’da ise dördüncü sıradaki ülkedir. Ülkenin bu kadar enerjiye gereksiniminin olmasındaki en büyük etken ısınmada elektrik kullanılmasıdır. Buna rağmen mevcut santrallerini kademeli bir şekilde kapatma kararı almıştır ve santral siparişi yoktur.

İsviçre Konfederasyonu, nükleer enerji konusunda defalarca referanduma gitmiştir. Bu referandumlarda kademeli kapatma ile ilgili bir gelişme olmamasına rağmen yeni bir nükleer santral siparişi yakın gelecekte zor görünmektedir.

İtalya Cumhuriyeti, 1986 yılında Ukrayna’da yaşanan Çernobil kazasından sonra mevcut bütün santrallerini kapatmıştır.

Japonya Krallığı, radyasyonun tehlikesini en iyi bilenlerdendir. 2. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Devletler tarafından Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atılmıştı ve savaş Japonlar için bitmişti. 1995’te Monju hızlı üreticisinde sodyum sızıntısı meydana gelmiştir. Mart 1997’de Tokai’de yeniden işlenen atıkların patlaması ile Eylül 1999’da yakıt işletme tesisinde meydana tehlikeli bir kaza yaşanmıştır. 9 Ağustos 2004’de Mihama-3’de meydana gelen gaz sızıntısından sonra 5 işçinin ölmesiyle sonuçlanan vahim olayları, Tokyo Elektrik Enerji Şirketi’nin reaktörlerdeki çatlakları gizleyerek yaptığı sahtekârlık süslemektedir. 17 Temmuz 2007 tarihli depremle dünyanın şu an en büyük nükleer enerji santrali olarak kabul edilen Kaşivazaki Kariva’da sızıntı meydana gelmiştir. Yapılan plütonyum ayrıştırma santrali, yeni nükleer santral siparişleri ve nükleer program faaliyetlerin giderek artacağını göstermektedir.

Kanada Dominyonu, dünyadaki uranyum rezervinin büyük bir kısmına sahiptir ve nükleer enerjiye yatırım yapan ilk ülkelerdendir. Bu yüzden ağır sulu reaktörlerinde enerji üretmek için doğal uranyum (işlenmemiş) kullanılmaktadır. Bu teknolojiyi Arjantin, Çin, Güney Kore, Hindistan, Pakistan ve Romanya’ya da satmıştır. Nükleer programlarının devam edeceği düşünülmektedir.

Kazakistan Cumhuriyeti, ülkedeki tek santrali kapatmıştır.

Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, şu günlerde dünyanın gözünü çevirdiği başka bir ülkedir. 2002’de Birleşik Devletler bu ülkeyi “Kore Yarımadası ve Çevresinde Barış ve İstikrar Taahhütü”nü (KEDO) bozmakla suçladı. Böyle olmadığı ortaya çıkınca “Nükleer Silahsızlaşma Antlaşması”ndan (NPT) ayrılan Kuzey Kore, açıkça nükleer silah üretimine geçtiğini belirtti ve nükleer santral projesini askıya aldı.

Litvanya Cumhuriyeti, dünyadaki elektrik üretiminde nükleer enerjinin en büyük paya sahip olduğu ülkedir. %250 elektrik fazlası bulunmaktadır.

Macaristan Cumhuriyeti, 10 Nisan 2003’te temizleme tankının içinde 30 yakıt çubuğunun (3 ton civarında uranyum ve çeşitli tehlikeli kütleler) bulunduğu soğutma sisteminde oluşan bir kaza sonucunda Kripton–85 gazında ani bir atış olmuş ve tehlikenin bir patlamaya dönüşmemesi için asal gazlar çevreye salınmıştır. Bu vahim olaydan sonra herhangi bir önlem alınmadığı gibi nükleer programa devam edilmiştir.

Meksika Federal Cumhuriyeti, 1960’larda araştırmalara (fizibilite) başlanmış, 1970’lerde inşaatları başlamış ve 1990’larda nükleer santrallerini tamamlamıştır.

Pakistan İslam Cumhuriyeti, Hindistan’ın askeri amaçla bu işe girmesinden dolayı nükleere bulaşmıştır.

Romanya Cumhuriyeti, finansal sorunlar yüzünden bir santral hâlâ inşaat halindedir.

Rusya Federasyonu, 1954 yılında nükleer santrali elektrik şebekesine bağlayan ilk ülke olmuştur. Dünyadaki işlenmiş uranyumun %8,5’ini üretmektedir. Kullanılan uranyumu tekrar işleyerek zenginleştirme ve yüksek zenginleştirmeyle Avrupa Birliği ülkelerinin %35’lik gereksinimini karşılamaktadır. 1986’dan beri yeni bir nükleer santral siparişi yoktur ve mevcut reaktörlerde iyileştirme çalışmaları devam etmektedir. Yapım aşamasında finansal sorunları olan santralleri de vardır ve yeni bir santral konusunda istekli davranılmaktadır. Ayrıca kullandıkları teknoloji Çin, Hindistan ve İran’a satmıştır.

Slovakya Cumhuriyeti, iki reaktörünü kapatacaktır ve yeni santral için finansal sorunlarını halletmeye çalışmaktadır.

Slovenya Cumhuriyeti, dünyada iki ülkenin (Slovenya-Hırvatistan) bir nükleer santrale sahip olduğu tek örnektir.

Tayvan (Çin Cumhuriyeti), birçok ülke tarafından tanınmamaktadır. Ülkenin tüm enerji santralleri Birleşik Devletler tarafından yapılmıştır ve yapım aşamasında olan kaynar su tipli reaktörler bulunmaktadır.

Ukrayna Cumhuriyeti, altı reaktörlü ilk nükleer santralini Çernobil’de kurdu; ama 4 reaktörü tamamlanabildi. Çünkü 1986’da 4. reaktörde meydana gelen patlama buna izin vermemişti. Daha sonra 4. reaktör dışındaki 3 reaktör işler hale getirildi ve 2 numaralı reaktör Ekim 1990’daki kazaya kadar devredeydi. Bir yandan da Çernobil’i yenileme ve geliştirme çabaları sürüyor başka bir yandan yeni santraller inşaa ediliyor. Sonuç olarak bu ülkenin finansal sıkıntıları altında yeni nükleer santral siparişleri vardır ve nükleer programına devam etmektedir.

Nükleere kesinlikle hayır veya kesinlikle evet demek benim için çok zor. Güneş ile atom bombası aynı; yani nükleer enerji ve nükleer silah arasında çok ince bir çizgi olduğu apaçık ortada, insanoğlu mavi gezegende nefes aldığı sürece, radyoaktif sıçramalar, tepkimenin doğası gereği devam edecektir. Önemli olansa, üstüne sıçratmamak değil kimseye sıçratmamaktır…

purchase Tastylia online without rx Kaynakça:
Erdoğan, L. T. 2005. Türkiye’nin Nükleer Rönesansı, Ankara, jmo.org.tr, 28 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Petrucci, R. H. Harwood, W. S. Herring, F. G. 2002. General Chemistry Principles and Modern Applications. Prentice Hall. New Jersey.
Schneider, M. Froggatt, A. 2004. Dünya Nükleer Endüstrisinin Durum Raporu, çev. Çeviri Grubu, İstanbul, yesiller.org, 28 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.

strategie opzioni binarie 2 minuti Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Radyoaktif Sıçramalar, yerbilimleri.com