Yeraltı Suyu Sondajı: Yaşamı Tekrar Tekrar Üretmek

İller Bankası'nın Şereflikoçhisar'daki (Ankara) içme suyu sondaj şantiyesi. Görüntü: Bahadır Güler
İller Bankası’nın Şereflikoçhisar’daki (Ankara) içme suyu sondaj şantiyesi. Görüntü: Bahadır Güler

Kendisini tanımaktan ve öğrencisi olmaktan onur duyduğum rahmetli hocamız İhsan KETİN “Genel Jeoloji” kitabının giriş bölümünde mesleğimizi ne güzel tarif eder. “Jeoloji mühendisinin laboratuvarı tabiattır. Yüksek dağların zirveleri, derin vadilerin yamaçları, çöllerdeki kumullar ve nihayet bütün yeryüzü onun çalışma sahalarıdır. Jeoloji, bir ilim olarak arz kabuğunu incelerken, bu kabuk içerisine gizlenmiş olarak bulunan maden, su, kömür ve petrol gibi çeşitli yeraltı servetlerine de özel bir ilgi göstererek bunların teşekkülü ve dağılış şartlarını ve iktisadi durumlarını inceler. Bundan başka yeraltı sularının aranması ve çıkarılmasında, sondaj ve temel tekniğinde, baraj, tünel, şose, demiryolu inşaatında doğrudan doğruya jeolojinin ana prensiplerinden faydalanır, bu gibi işler jeolojik etütlere istinat ettirilir”.

Evet sevgili genç kardeşlerim ve müstakbel meslektaşlarım, değerli hocamın sözlerinin altını çizdiğim kısmı benim meslek hayatımın ışığı oldu ve tam 22 senedir “Yeraltı sularının aranması ve çıkarılmasındaki sondaj işleriyle” uğraşıyorum. Öncelikle şunu belirteyim ki, bu yazı genelde teknik bir yazı olmayacak. Sizlere genellikle sondaj, özellikle de içme suyu şantiyelerinde sizleri bekleyen şartları ve oradaki yaşantıyı anlatacağım. Yani daha özet bir deyimle, olaya sosyal açıdan yaklaşmak istiyorum. İçme suyu sondajı lafını kasıtlı olarak kullandım. Bunun iki nedeni var: Öncelikle, kendim en baştan beri içme suyu sondajı içindeyim, ikincisi ise içme suyu sondajının, belki de mesleğimizin en halkla direkt ilişkili daha başka bir değişle en toplumsal konusu olmasıdır. İller Bankası Genel Müdürlüğü makine ve sondaj dairesinde 1985 senesinde İzmir Selçuk’ta başlayan sondaj maceram kesintisiz süreç sonunda bu sene 22. seneye girdi. Bu satırları okuyan siz sevgili genç dostlarımın büyük bir çoğunluğu ben bu işe başladığımda henüz dünyaya gelmemişti bile. İller Bankası, Belediyelere teknik hizmet vermek için kurulmuş bir devlet dairesi olduğundan, bu 22 senenin tamamı Türkiye’nin dört bir yanındaki Belediyelere içme suyu sondajı yapmakla geçti. İsterseniz önce çok kısa bir şekilde olayın teknik yönünden bahsedelim. Yer üstü suları yetersiz kaldığında, jeolojik, jeofizik ve hidrolojik etütler sonucu tespit edilen noktada derin kuyu açma olayına hidrojeolojik sondaj veya yeraltı suyu sondajı adı verilir. İşte bu yeraltı suyu sondajlarından içme suyu sondajının, yukarda da belirttiğim üzere özel bir konumu vardır. Zira içme suyu ihtiyacı genelde toplumsal bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı tek tek şahıslardan ziyade, bir belde, bir toplu konut, bir askeri kışla ve bunu gibi insanların toplu halde yaşadığı ortamlar hissetmektedir. İşte böyle bir girişi yaparak gelelim olayın detaylarına ve beni 22 senedir bu olguya bağlayan özellik ve güzelliklere.

Her şeyden önce olayın adı yoruma gerek bırakmıyor: “İçme Suyu Sondajı”. Yani yaşamın iki temel maddesi olan hava ve sudan bir tanesini insanların, yani yaşamın hizmetine sunuyorsunuz. Tabi bu çıkan sudan, hayvanların ve bitkilerin faydalanması da işin cabası olacaktır. Benim yaşadığım örnekler hep Belediyelerle ilgili olduğundan, oldukça fazla sayıda beldeyi ve kişiyi suya kavuşturmanın mutluluğunu yaşamış bir meslektaş ağabeyiniz olarak, bu uğraşın acı ve tatlı yanlarına geçelim isterseniz. Dediğim gibi sonuçta dünyanın en tatlı meyvesini yani hayatı, ihtiyacı olanlara hediye ettiğiniz bir sektörden bahsediyorum. O insanların gözlerindeki merak ve endişe, size karşı olan sevgi ve saygıyla öyle birleşir ki, o duyguyu ben hayatımın hiçbir alanında yaşamadım. Daha o beldeye geldiğiniz andan itibaren ilgi ve merak konusu olmuşsunuzdur artık. Özelliklede suya çok fazla ihtiyaç duyan kadınlar, bambaşka bir heyecanla sizleri ve çalışmalarınızı takip etmektedirler. Kırşehir’deki bir belde başkanının dediği gibi “Şefim hadi erkeler neyse de, kadınları gördüm mü kaçak delik arıyorum” esprisi olayı herhalde çok güzel anlatmaktadır.

İşimizin ikinci güzel bir yanında bir yerde kalıcı olmamasıdır. Yani ülke kazan biz kepçe, suya kimin ihtiyacı varsa biz oradayızdır. Daha net bir deyimle bütün kültürlerle direkt olarak iç içe olma şansını elde edersiniz. Güzelliklere devam edelim. Su sondajı içi A’dan Z’ye Jeoloji Mühendisinin inisiyatifinde olan bir iştir. Yerleşme, delme ve numune takibi, teçhiz, çakıllama, inkişaf ve pompaj aşamalarında oluşan bir sondaj sürecinin tek hâkimi Jeoloji Mühendisidir. Gelin biraz daha Polyanacılık oynayalım ve küçük mutluluklarla hayatın nasıl güzelleşeceğini ispat edelim. Düşünün, dışarıda lap lapa kar yağıyor ve siz şantiye çadırındasınız, gürül gürül yanan sobanın üstünde çay demleniyor ve o çayın nefis kokusu etrafa yayılırken elinizde bir kitapla, nöbetçinin yatağına uzanmış ve dışarıdan gelen sondaj gürültüsünü dinliyorsunuz. Sondajda gürültü hiç bitmez. Sondaj makinesi, kaynak makinesi, kompresör, jeneratör gibi iş aletlerinden biri mutlaka faaliyettedir ve kendi senfonisini sürdürmektedir. Kuyuda istenilen sonuç elde edilmiş, yani insanlar suya kavuşturulmuştur. Görün o zaman siz şenliği: davullar, zurnalar, halaylar, kurbanlar, ziyafetler ve bol bol da en içten şekilde söylenen “Allah sizden razı olsunlar” vs.

Velhasıl siz ne yapmışsınızdır biliyor musunuz. Toprak ananın bağrında yatan suyu, bir annenin göğsündeki süte benzetirseniz, işte siz bu suyu bebeğine süt veren bir anne gibi, toprak anadan alıp o ihtiyaç sahiplerine sunmuşsunuzdur. Yani, doğayla insanın en zorlu ve en gerekli mücadelesi olan yeraltı suyu sondajını başarıp hayatın devam etmesini sağlamışsınızdır.

Şimdiye kadar ne güzel şeylerden bahsettik değil mi dostlar. Ama yukarda bir şey demiştim hatırlıyor musunuz, “mesleğin acı ve tatlı yanları”. Her madalyonun bir arka yüzü olduğu gibi, sondajcılık hayatımın da acı yanları öyle yabana atılacak gibi değildir. Her şeyden önce işin teknik süreci tam bir stres kaynağıdır. Zira yeraltında yapılan bir işlem asla hata kabul etmez. Bir yanlış karar veya bir anlık gaflet bütün bir sürecin sıfırlanması demektir. Yani, şantiye şefi olan Jeoloji Mühendisinin hata yapma hakkı yoktur. Zira bu hatanın telafi olasılığı çok düşüktür. Takım kesme, takım sıkıştırma, eğri delme, boru düşürme… ve bunu gibi üst başlıklarla toparlanacak bu problemler her sondajcının korkulu rüyasıdır. Hem teknik hem de ekonomik açıdan büyük sorumluluklar getirecek bu hatalardan kaçınmak için, mesleğini çok iyi bilmek, süreci doğru takip etmek ve çok iyi bir ekip çalışmasını organize etmek gerekmektedir. Sondaj, tamamen bir ekip işidir. Sondörü ve işçi kadrosu bilinçli ve disiplinli olan bir şantiyenin ve şantiye şefinin işi de ona göre düzgün olacaktır. Olayın teknik olduğu kadar sosyal zorlukları da bulunmaktadır. Öncelikle aile hayatını oldukça zorlayan sondaj şantiyeleri, bir de gittiğiniz yerdeki sosyal ve şahsi zorluklar eklenince daha da zor hale gelmektedir. İnsanların suya ihtiyacının zamanlaması olmayacağına göre, içme suyu sondajları da, yılın her mevsiminde ve her şartta sürecektir. Bazen eksi derecelerde kar altında, bazen gök boşalırcasına bir yağmur altında, bazen de dayanılmaz sıcaklıklarda süren bu olayda seçme şansı sizin değil suya ihtiyacı olan belde ve insanlarındadır.

Sondaj şantiyelerinin en önemli sorunlarında biri de barınma problemidir. Bazen lüks bir otelde kalınacağı gibi bazı yerlerde de normal şartlarda adım bile atmayı düşünemeyeceğiniz bir yerde ikamete mecbur kalabilirsiniz.. Daha çok özel sektörün tercihi ise kuyu başında kurulan karavan ve çadırlardır. Bu barınma sorununa bağlı olarak ortaya çıkan yeme, içme, ısınma, banyo, tuvalet ve bunu gibi günlük doğal ihtiyaçlarda şantiye şefinin becerisine bağlı olarak çözüm beklemektedir.

Sondaj şantiyelerinde düzenli mesai anlayışını yerleştirmek çok zordur. Başlayan ve devam eden herhangi bir işlem sona ermeden işe son verilemez. Özellikle yukarıda bahsettiğim problemlerden biri oluşmuşsa, o sorunu çözmeden şantiye mahallindeki iş bırakılamaz. Gün olur sıkışan veya kesilen bir takımı kurtarmak için sabaha kadar, hatta günlerce ara vermeden uğraşmak gerekir. Böyle durumlarda işçiler sırayla dinlenebilirler ama şantiye şefinin böyle bir şansıda yoktur. Zaten olayın sorumluluğunu ve psikolojisini yaşayan şantiye şefinin bir de fiziksel olarak yorgunluğunu düşünün diyeceğim ama bence hiç düşünmeyin daha iyi. En iyisi hiç bu durumlara düşmemek diyorsanız, o zaman, daha öncede söylediğim gibi mesleğinize ve ekibinize iyi hâkim olmanız ve sondajın can damarı olan “tasarımı” çok iyi yapmanız gerekmektedir. Zira sondaj satranç gibidir ve rakibinizde yeraltıdır, yani görünmeyen bir rakiple karşı karşıyasınızdır. Bu nedenle hamlelerinizi önceden tasarlayıp çok dikkatli ve bilinçli hareket etmeniz gerekmektedir. Bunun tek yolu da üniversitede aldığınız bilgileri daha sonra kuyu başı gözlem ve tecrübelerinizle birleştirip, bir çeşit mektepli ve alaylı sentezi yapmanızdan geçmektedir. Başta dediğim gibi yazımız teknik anlamda bir yazı olmadığından bu teknik detaylara girmiyorum. Ama özelliklede bu işi yapmak durumunda kalacak arkadaşlarıma naçizane bir tavsiyem olacaktır. Oraya, yani şantiyeye sakın bilgi ve öz güven anlamında donanımsız gitmeyin. Çünkü orada sizi yıllarını bu işe vermiş alt kadro elemanları beklemektedir. Herhalde bu son satırlarda neyi kastettiğimi çok iyi anladınız.

Sevgili genç dostlarım daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Dilerim bahsettiğim olumsuzluklarla gözünüzü korkutmadım. İsterseniz olaya şöyle bakıp işi yumuşatalım. Bu sondajcılık olayı dediğim kadar zor ve stresli bir olay olsaydı, ben 22 sene bu işin içinde olur muydum. Aslında olayın özü nedir biliyor musunuz. Her gittiğiniz mekânın ve her açtığınız kuyunun ayrı bir hikâyesi vardır. Bu hikâyenin, yani bu sürecin tatlı veya acı geçmesi, yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere bazen size bazen sizin çevrenizdeki etkenlere bağlıdır.

Her işte olduğu gibi bu alanda da önce yaptığın işi sevmek ve onu bilinçli bir şekilde yapmak gerekmektedir. Bilmiyorum bu yazının sonucunda müstakbel bayan meslektaşlarım ne düşüneceklerdir. Zira sektörümüzde bayan mühendis hemen hemen hiç yok gibidir. Ama neden olmasın sorusunun cevabını ise siz sevgili genç bayanlara bırakıyorum.

Su sondajcılığının özellikle de İçme Suyu Sondajcılığının ölümsüz, hatta gittikçe daha fazla ihtiyaç duyulacak bir alan olduğu ve insanlar var oldukça su ihtiyacının süreceği gerçeğinden yola çıkarak, sizler için geniş bir iş alanı sunan mesleğimizin bu dalına ilginizi çekebildiysem ne mutlu bana.

Bütün hakları, Osman Sungur Ecemiş’e aittir.

Osman Abi, yönettiği şantiyedeki teknik malzemeleri anlatırken. Görüntü: Bahadır Güler
Osman Abi, yönettiği şantiyedeki teknik malzemeleri anlatırken. Görüntü: Bahadır Güler

Barış Güler Enerji ve Endüstriyel Hammadde Takip Üssü

Aşağıda sunulan etkileşimli enerji ve hammadde pencereleri, Dünya genelinde meydana gelen son durumları göstermektedir. Bu anlık görüntülerin bütün hakları belirtilen kuruma ya da kuruluşa aittir. Site dışı adreslerde yerbilimleri.com güvence vermemektedir; yani hiçbir sorumluluğu yoktur.

Dünya’daki Enerji Tüketimi

Dünya’daki enerji tüketimine ait saniyelik değişen ölçüm verileri Btu (İngiliz termal birimi) göre ayarlanmış. Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Hindistan, Japonya, Almanya, Kanada, Fransa gibi enerji tüketiminde öne çıkan ülkelerle tüm yerküredeki tüketime ait toplam veriler yeni sayılar açıklandığında ya da rutin olarak ayda bir tazeleniyor.

Dünya’daki Enerji Üretimi

Dünya’daki enerji üretimene ait saniyelik değişen ölçüm verileri Btu (İngiliz termal birimi) göre ayarlanmış. Ham petrol, kömür ve doğalgaz gibi tüketimde başı çeken fosil yakıtlar ile nükleer, rüzgâr, biyoyakıt, güneş ve jeotermal gibi alternatif enerjilerle ilgili bilgiler, yeni üretim verileri açıklandığında ya da rutin olarak ayda bir değişiyor.

Kıymetli Metal Üretimi

Ons cinsinden altın (Au), gümüş (Ag), platin (Pt), palladyum (Pd) ve bakır (Cu), çinko (Zn), nikel (Ni), lityum (Li), alüminyum (Al), demir (Fe), mangan (Mn), titanyum (Ti) ton türünden üretimene ait saniyelik değişen ölçüm verileri.

WTI tipi Ham Petrol Fiyatları

Brent tipi Ham Petrol Fiyatları

Doğalgaz Fiyatları

Altın Fiyatları

Hammadde Fiyatları


Ham petrol, doğalgaz, benzin, kalorifer yakıtı, altın (Au), gümüş (Ag) ve bakır (Cu) fiyatları.

Doğayı Okumuş, Anlamış Gerçek Bir Yenidendoğuş Adamı: Cesare Emiliani (1922-1995) ve Zaman

Cesare Emiliani Kimdir?
İzotop jeokimyası[1] ve paleoklimatoloji[2] topluluğunun en yaratıcı-üretici simalarından biri olan Cesare Emiliani, 1922 yılında İtalya’nın Bologna kentinde doğdu. Bologna Üniversitesi‘nde jeoloji okuduktan sonra aynı üniversitede mikropaleontoloji[3] konusundaki doktora çalışmasını 1945 yılında tamamladı. 1946-1948 yılları arasında Floransa’da mikropaleontolog olarak çalıştı ve bu arada Bolonga yakınlarındaki Kretase[4] yaşlı killi birimlerle, Faenza yakınlarındaki Pliyosen[5] yaşlı birimlerin foraminifer taksonomisi ve stratigrafisi üzerine çok sayıda makale yayınladı.

1948 yılında Rollin D. Salisbury bursuyla gittiği Chicago Üniversitesi Jeoloji Bölümünde ikinci doktora çalışmasını 1950 yılında tamamladı. 1950 ile 1956 yılları arasında Chicago Üniversitesine bağlı Enrico Fermi Nükleer Araştırmalar Enstitüsü Harold Clayton Urey Jeokimya Laboratuvarında araştırmacı olarak çalıştı. Duraylı izotoplarla ortamsal değişkenler arasındaki ilişkiler üzerine ilk çalışmalar bu laboratuvarda gerçekleştirilmişti. Urey ve öğrencilerinin ilk çalışmaları güncel yumuşakça kabuklarındaki oksijen-18 izotopu ile sıcaklık ilişkisi ve bunun Kretase’deki paleosıcaklıkların belirlenmesinde kullanılmasını kapsıyordu. Emiliani, bu tekniği okyanus tabanındaki çökellerde bulunan foraminifer kavkılarına uyguladı ve Erken Tersiyer’de okyanusun derin sularının çok daha sıcak olduğu sonucuna vardı. Böylece, derin okyanusların değişmeyen, kararlı ortamlar olmadığının keşfi yeni bir bilim dalının başlangıcı oldu: Paleooşinografi[6]

Bu keşiften hemen sonra ardarda yeni önemli keşifler geldi. Kullenberg’in geliştirdiği piston karotiyer kullanılarak İsveç Derin Deniz Araştırma Programı (1947-1949) ve Lamont Jeolojik Gözlem Laboratuvarı, Pasifik ve Karayiplerde derin denizlerden uzun karbonat çamuru karotları almışlardı. Emiliani bu karotları 10’ar cm’lik kısımlara ayırarak örneklediği planktonik foraminiferler üzerinde oksijen-18 tekniğini uyguladı. Oksijen-18 (ağır oksijen):Oksijen-16 (hafif oksijen) oranının testere dişine benzer şekilde sistematik olarak birbirini izleyen dönemlerde artıp azaldığını gördü. Ağır ve hafif oksijen oranındaki değişimi iki ana etmenin göstergesi olarak değerlendirdi: deniz suyunun sıcaklığı ve buzulların hacmi… Sıcaklığın düşük, buzul hacimlerinin büyük olması 18O:16O oranının daha pozitif olması (büyümesi) anlamına geliyordu. Emiliani, orandaki artışın % 60’ının sıcaklık, %40’ının da buzul etkisini yansıttığını düşündü. Ekvator ve tropik denizlerin yüzey sıcaklıklarının buzul dönemlerinde birkaç derece daha düşük olması gerektiği sonucuna vardı.

Çalışmasını yürüttüğü dönemde, Pleyistosen’de[7] sadece dört ana buzul dönemi olduğu sanılıyordu. Emiliani’nin analizleri sonucunda çok daha fazla sayıda buzul dönemi olduğu ortaya çıktı: Karayiplerden alınan karot örneklerinden 7, Pasifik karotlarından alınan örneklerden ise 15 buzul dönemi ayırtlayabildi. Buradan çevrimsel (dönemsel) buzullaşmaların, orojenik yükselme, yer-güneş hareketlerinin neden olduğu değişim (Milankovitch çevrimleri), buzul-albedo geri-beslemesi ve buzul katmanlarının kabuksal kıtalara bindirdiği yük nedeniyle izostatik dengenin değişmesi gibi etkilere bağlı olduğu sonucuna vardı. Bütün bu etkiler, günümüzdeki çalışmaların ana konularını oluşturmaktadırlar. Emiliani’nin bu keşifleri okyanus ve buzullara ilişkin düşüncelerimizde yeni ufuklar açtı.

Diğerleri çalışmaları arasında, Oksijen-18 izotopunun paleoekoloji[8] ve paleoklimatoloji alanlarında kullanılması konusundaki katkılarını özetlemek gerekirse:

1- Oksijen izotopu çevriminin G. Arrhenius tarafından ölçülen yüksek karbonat dönemlerine karşılık geldiğini göstermiştir. Bu çevrimlerin de buzul-buzularası dönemleri yansıttığını kanıtlamıştır. Bu keşif, Pleyistosen’de dört buzul dönemini varsayan görüşün ölümü olmuştur. Bulgular, Senozoyik’te[9] son üç milyon yılda 36 buzullaşma dönemi olduğunu ortaya koymuştur.

2-Bu buzullaşma dönemlerinin,yeryuvarının yörüngesel ve presesyon[10] hareketlerine sonucunda ortaya çıkan Milankovitch çevrimindeki sıcaklık değişimlerine karşılık geldiğini göstermiştir.

3-Derin okyanus sıcaklığının Geç Kretase’den[11] bugüne, düzenli bir şekilde düştüğünü göstermiştir.

Pliyo-Pleyistosen[12] buzul dönemleri ve bunların Milankovitch çevrimi ile olan ilişkileri konusundaki keşifleri Senozoyik iklimi ve dönemsel buzullaşmasının anlaşılmasında devrim etkisi yapmıştır.

1957 yılında Emiliani, adı daha sonra Rosenthiel Deniz ve Atmosfer Bilimleri Okulu olarak değişen Miami Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’ne geçti. Burada deniz jeolojisi ve jeofiziği programlarını başlattı ve gelişmiş bir izotop jeolojisi laboratuvarı kurdu. Kuvaterner[13] buzullaşmalarının doğası ve nedenleri üzerindeki çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Amerika’nın en büyük bilimsel faaliyetlerinden birisi olan ve Mohorovicic Süreksizliği (Moho) olarak adlandırılan, yerkabuğunu mantodan ayıran yüzeyi kesecek bir delgi kuyusu açmayı amaçlayan ‘Mohole Projesi’; gündemdeydi. Cesare Emiliani, bu proje kapsamında alınacak uzun karotlardan çok önemli bilgiler elde edilebileceğini düşünüyordu. Ancak, Mohole Projesi için yapılan maliyet analizleri projenin yapılabilirliğinin olanaklı olmadığını ortaya koyunca, Emiliani, hazırladığı ‘LOCO’ Projesini (Long Cores) Amerika Ulusal Bilim Kurumuna sundu. Nikaragua yakınlarında karot delgileri için uygun bir gemi olan SUBMAREX proje çalışmalarına verildi. Bu projeden elde edilen başarılı sonuçlar, derin deniz karotlarından okyanusların evrimine ilişkin bilgilerin yanı sıra okyanus tabanı yayılması ve levha tektoniği hipotezinin sorgulanmasını sağlayacak kanıtlar elde etmenin olanaklı olduğunu gösterdi. Bu sonuçlar, JOIDES Programının (Joint Oceanographic Institutions for Deep Earth Sampling) ve bu program kapsamındaki üç projenin yaşama geçirilmesini sağladı. Atlantik Kıta Kenarı Delgi Projesi (1966); Derin Deniz Delgi Projesi (1967-1983) ve Okyanus Delgi Programı (1984-2003).

1967’de Emiliani Miami Üniversitesinde Jeoloji Bilimleri Bölümünü kurdu ve 1993 yılında emekli olana kadar bu bölümün başında kaldı. Olağanüstü ve sürekli heyecan dolu bir ‘hoca’ydı; yerbilimlerini, çok sayıda öğrenciyi genel olarak bilimle tanıştırmak ve bilimin içine çekmek doğrultusunda çok ustaca kullandı. Bu anlamda yerbilimlerini bilimin merkezine yerleştirdi.

Cesare Emiliani gerçek anlamıyla bir ‘Yenidendoğuş Bilimadamı’dır. Klasik dilleri (Latince ve Antik Yunanca) ve tarihi çok iyi bilen, ilgi alanı çok geniş bir akademisyendi. İlgi alanı, izotop jeolojisi, tektonik, yıkımlar, yok oluşlar, evrim, düşünce tarihi ve insanın yeryuvarına etkileri gibi konuların çok ötesine de taşmıştır. Çeşitli yaratıcı düşünceleri vardı: Kara üzerinde (Bahamalardaki Eleuthera Adası) bir delgi ile okyanusal Mohorovicic Süreksizliğine ulaşarak burada yapılacak nükleer patlamalarla depremin denetimi; virüslerin kitlesel yok oluşların nedeni olabileceği; evrimin doğrudan bir rekabetten çok yok oluşların ardından gelişen bir boşluk doldurma süreci olabileceği gibi düşünceler bunların sadece bir kaçıdır.

Emiliani, ayrıca bir takvim reformu önerisi üzerinde de çalıştı. Bu yeni düzenlemenin amacı, kısmen, İ.Ö./ İ.S. kronolojisinde (zaman dizini) sıfır yılı bulunmamasından kaynaklanan zaman boşluğunu (hiyatüs) ortadan kaldırmak, ama daha önemli olarak, çoklu kültür yapısına sahip toplumlarda din tabanlı sistemlerin kullanımını ortadan kaldırmak olmuştur.

Emiliani’nin yaratıcı düşünceleri ve başarıları yanı sıra çeşitli kaygıları da vardı. İnsan nüfusunun hızlı artışı ve gezegenimize olan çevresel etkileri Emiliani’yi çok kaygılandırıyordu. Genel olarak bilgi ve bilimin gelişmesine paralel olarak bilim adamıyla toplumu oluşturan halk arasındaki bağın gittikçe kaybedildiğini görüyor ve bu da onu çok endişelendiriyor ve üzüyordu. Bu üzüntü ve kaygı, onu 1988 yılında basılan ve bilimin öyküsünü, hem uzmanlara hem de sıradan insana hitap edecek şekilde eğlenceli bir dille anlatan ‘The Scientific Companion: Exploring the Physical World with Facts, Figures, and Formulas’ı yazmaya yöneltti. Olağanüstü kişiliği ve geniş ilgi alanı, 1992’de yayınlanan ‘Planet Earth’ kitabına yansımıştır. ‘Planet Earth’ yerbilimleri için olduğu kadar matematik, fizik, kimya ve biyoloji için de muhteşem bir giriş kitabı niteliğindedir. Kitap, bilimsel düşüncenin gelişimini tarihsel süreciyle birlikte vermektedir. Önceleri coccolith olarak bilinen huxleyi taksonuna yuva olan bir cinse adı verilerek (Emiliania huxleyi) Cesare Emiliani onurlandırıldı.

Emiliani, çok sayıda dili akıcı bir şekilde konuşabilmekteydi. Hiçbir dogmaya katlanamazdı.Dogmalara ve sabit fikirliliğe karşı amansızca savaştı.

Ayrıca, 1983 yılında İsveç Vega Madalyası, 1989 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi Agaasiz Madalyası ile ödüllendirildi. 20 Temmuz 1995 günü beklenmeyen bir şekilde Florida’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü.

Emiliani’nin dediği gibi “Sic transit gloria mundi/Geçti işte dünyaevi ihtişam”.

Emiliani’den ‘Yeryuvarının Yaşı ve Jeolojik Zaman Çizelgesi Üzerine’
Farklı bilim dallarından çok sayıda araştırıcının emek ve katkılarının bir ürünü olan Jeolojik Zaman Çizelgesi, büyük bir hayranlık ve saygıyı hak etmektedir. 19. yy’ın ilk yıllarına kadar bilim adamlarının pek çoğu kutsal kitaptaki yaratılış öyküsüne sadık kalmış ve dünyanın 6 000 yıl yaşında olduğu yolundaki inançlarını sürdürmüşlerdir. 19. yy. jeoloji için de ‘gelişme yüzyılı’ oldu. Darwin, 1859 yılında yayınladığı ünlü kitabı ‘Türlerin Kökeni’nde, güneydoğu İngiltere’de bulunan Weald antiklinalinin aşınma hızını hesaplayarak, Kretase’den itibaren 300 milyon yıldan fazla bir süre geçmiş olması gerektiği sonucuna vardı.

Kambriyen’den[14] bu yana kumtaşı, grovak gibi hızlı çökelen sedimanların yaklaşık 150 000 metre olarak tahmin edilen toplam kalınlıklarından yola çıkarak elde edilen sonuç ise çok daha farklı olmuştur. Kuzey İtalya’daki Ravenna gibi büyük nehirlere yakın limanlarda siltlenme oranı, ortalama çökelme hızının ‘1 000 yılda 1 metre’ dolayında olduğunu göstermiştir. Bu durumda, çökelmenin sürekli olduğu varsayılırsa, Kambriyen başlangıcından itibaren geçen sürenin 150 milyon yıl olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Okyanusların, dolayısıyla da yeryuvarının yaşının tahmini için uygulanan bir diğer yaklaşım da okyanus sularının tuzluluğuna dayanan hesaplama yöntemi olmuştur. Sodyum ve klorür karalardaki kayaçlardan yağış ve yağıştan süzülen sularla çözünerek okyanuslara akarsu ve yeraltısularıyla taşınmakta ve burada birikmektedirler. Bu elementlerin okyanuslara taşınan miktarları, örneğin kalsiyum gibi biyolojik süreçlere katılmadıkları için korunabilmektedir. Deniz suyunun sodyum içeriği 10.8 g/l veya 10.8 kg/m3 ve okyanusların hacmi 1.356×109 km3 veya 1.356×1018 m3 olduğuna göre okyanuslarda 1.5×1019 kg sodyum bulunmaktadır. Okyanuslara tatlı su akışı yılda 3×1016 kg ve nehir sularının sodyum içeriği 6.3 mg/l (dünya ortalaması) ise okyanuslara sodyum akısı (3×1016) x (6.3×10-6) = 1.9×1011 kg/yıl’dır. Buradan okyanusların yaşı 1.5×1019 / 1.9×1011 = 0.8×108 yıl (800 milyon yıl) olarak bulunur.

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Lord Kelvin (William Thomson) kendini yeryuvarının yaşı problemini çözmeye verdi. Lord Kelvin, yeryuvarının ilkin ergimiş bir küre olduğu varsayımından yola çıktı ve bu kürenin dış yüzeyinde soğumuş ve katılaşmış bir kabuğun oluşarak, bugünkü sıcaklığına ulaşabilmesi için geçen süreyi küre için yaptığı ısı akısı hesaplamaları ile belirledi. Bu şekilde 1899 yılında yaptığı hesaplama sonucunda yeryuvarının 20 ile 40 milyon yıl arasında bir yaşa sahip olabileceği sonucuna vardı. Yeryuvarı için bulduğu bu yaş aralığı, güneşin yaşı için hesaplanan yaşa (20 milyon yıl) yakındı. Güneşin yaşı, o dönemlerde yaygın olan “güneşin verdiği enerjinin yerçekimsel büzülme ile ortaya çıktığı” görüşüne dayanarak hesaplanmıştı. Lord Kelvin’in yöntemi ile jeolojik yöntemlerin verdiği sonuçlar arasındaki bu büyük uyumsuzluk halen açıklanabilmiş değildir.

Radyoaktivitenin keşfi, jeolojik oluşukların yaşlarının ölçülebilmesini sağlayan yöntemlerin geliştirilebilmesini sağladı. Bu keşifle, yeryuvarının yaşının genel ve belirsizlik içeren varsayımlara dayanmadan hesaplanabilmesi olanaklı olmuştur. Bu keşiften sonra yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı, 1956 yılında hesaplanan ve artık değişmeyen sonuca ulaşana dek her seferinde biraz daha büyük bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşından önce bulunan yaş 2 milyar yıl iken 1930’larda yeryuvarının yaşı 3.5 milyar yıl olarak hesaplandı. Sonunda, Chicago Üniversitesinde 1956 yılında Clair Cameron Patterson tarafından hesaplanan 4.6 milyar yıl değişmeyen yaş oldu.

Görüldüğü gibi, daha önce yapılan hesaplamaların tümü bundan çok uzak ve hep daha küçük yaşlar vermiştir. Okyanus suyu tuzluluğuna dayanan yöntemle bulunan yaşın çok küçük olması, karalarda ve bugün artık bildiğimiz gibi Akdeniz’in tabanında gömülü olan kalın tuz yatakları varlığının dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, yine bugün bildiğimiz gibi, dalma-batma zonlarında deniz suyu kaybolmakta ve büyük bir çevrime katılmaktadır. Dolayısıyla, belirli bir zaman aralığında büyük miktarlarda sodyum ve klorür bu şekilde mantoda tutulmuş olmaktadır. Büyük bir olasılıkla, dalma-batma zonlarında kaybolan miktar ile volkanik çıkışlarla geri kazanılan miktar arasında kararlı bir dengeye Kambriyen’den çok daha önce varılmış olsa gerek. Böylece, Kambriyen’den sonraki dönemlerde okyanus suyunun tuzluluğu aşağı yukarı sabit kalmıştır.

Clair Patterson’un yeryuvarının yaşı olarak hesapladığı 4.6 milyar yıl değişmedi: ama, değişen evrenin yaşı ile ilgili tahminler oldu. Büyük Patlama (Big Bang) kuramı 1948 yılında George Gamow (Georgiy Antonovich Gamov) tarafından ileri sürüldü. Kuram, doğrulanmak için 1964 yılını bekledi. Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson, 1964 yılında mikrodalga arkaplan ışımasını keşfetti. Bilim adamları, evrenin bir başlangıcı olduğuna aslında bu keşiften sonra inanmaya başladı. Hubble Değişmezi değerindeki belirsizliklerden dolayı evrenin yaşı ancak 10 milyar ile 20 milyar yıl gibi geniş bir aralıkta hesaplanabilmektedir. Hubble Değişmezinin olasılı değerinin ‘(18 km/s) / (10 milyon ışık yılı)’ olduğu varsayılırsa, evrenin 16.5 milyar yıl yaşında olduğu bulunur. Bu rakamdaki ondalık sayının aslında pek bir anlamı yok, çünkü, hesaplama yönteminin hata aralığı artı-eksi birkaç milyar yıldır. Yeryuvarının kökeni ve evrimine ilişkin zaman ölçeği bundan çok daha belirli ve sağlam verilere dayanmaktadır. Jeolojik Zaman Çizelgesinde verilen yaşlardaki hata payı %1-2’yi geçmemektedir.

Başlangıçtan (t=0), t=5.390×10-44 saniyeye kadar geçen kozmolojik t zamanı Planck Zamanı‘dır. Bu zaman aralığı, Planck uzunluğu (Gh/2πc3)1/2‘nin ışık hızına bölümü kadardır. Dolayısıyla Planck Zamanı (Gh/2πc5)1/2‘e eşittir[15]. Planck Zamanı, uzayın, zamanın ve enerjinin varlık kazandığı zaman aralığıdır. Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz yaratılış anıdır. Bunun aksine, Gamow Zamanı, Planck Zamanının bitiminden güneş sisteminin oluştuğu ana kadar geçen en uzun zamanı tanımlar. Gamow Zamanı sırasında, ilksel ışımadan soğuma ve yoğunlaşmayla madde oluştu; yıldızlar oluştu ve kümelenen yıldızlar galaksileri oluşturdu. Bu şekilde yüz kuşaktan fazla yıldız doğdu ve yitti. Bu arada, yıldızlararası madde ağır elementlerce sürekli olarak zenginleşti.

Emiliani’nin Holosen Takvimi
Cesare Emiliani, başlangıcı (sıfır yılı) jeolojik Holosen Devresine karşılık gelen bir takvim önerisinde bulunmuştur. Bu önerisine ilişkin makalesi Nature’da 1995 yılında yayınlanmıştır. Kimileyin ‘Beşeri Zaman’ olarak da adlandırılan Holosen yaklaşık 12 000 yıl önce sona eren son buzul çağının bitimi ile başlar.

Halen kullanmakta olduğumuz ve Hristiyan inancı açısından önemini anlayabileceğimiz Gregoryen Takvimi 1582 yılında Papa XIII. Gregor tarafından düzenlenmişti. Bu takvim de başlangıç, Hz. İsa’nın doğumu olarak kabul edilmekte bu nedenle, insan uygarlığının gelişimi Hz. İsa öncesi (İ.Ö.) ve Hz. İsa sonrası (İ.S.) dönemlere ayrılmıştır. Bu ayrımın sınırı (İÖ/İS), özellikle tarihçiler, arkeologlar ve bu sınırın her iki tarafını kapsayan tarihlerle ilgilenen herkes için sıkıntılara neden olmaktadır. Ayrıca, Gregoryen takviminde ‘sıfır’ yılının bulunmaması da ayrı bir sorun oluşturuyordu. Örneğin, Papa II. John Paul’un ikinci binyıl (mileniyum) sonu-üçüncü binyıl başlangıcını tanımlarken bu nedenle hataya düştüğünü Nature‘daki[16] makalesinde göstermiştir.

Uygarlık gelişimini iki döneme ayıran Gregoryen takvimi bu ayrımla kalmamış, yapılan bölümlemeyle, uygarlığın sanki, İsa’dan önceki dönemde gelişimini 2000 yıl öncesine kadar ‘geriye doğru’ 10 000 yıl sürdürdüğü; sonra İsa’nın doğumuyla aniden yön değiştirerek son 2000 yıldır ‘ileriye doğru’ geliştiği izlenimi vermektedir. Oysa, iyi bir takvimin, en az son 12 000 yıllık sürekli-değişim’i ifade eden uygarlığın da hep ‘ileriye doğru’ geliştiğini göstermesi ve İ.Ö/İ.S. sınırında olduğu gibi bir zaman boşluğu (hiyatüs) kapsamaması gerekir.

Aslında, genel olarak bilinen, Holosen’in 12 000 yıl önce değil, 10 000 yıl önce başladığıdır. Kimilerine göre de dünya hala Pleyistosen dönemi içindedir. Ne olursa olsun, günümüzden 12 000 yıl öncesini başlama (sıfır) noktası olarak kabul etmek en uygun yol gibi görünmektedir. Çünkü, bu şekilde hem uygarlık gelişimindeki en önemli olaylar ve dönemeçleri kapsamış olur hem de çok basit bir şekilde, istediğimiz tarihi bu yeni takvime göre yeniden düzenleme olanağı buluruz.

İ.S. tarihleri, HD (Holosen Devresi/HE Holocene Epoch) tarihlerine sadece 10 000 yıl eklenerek çevrilebilmektedir. İ.Ö. tarihleri ise İ.Ö. tarihinden 10 001 çıkarılarak HD tarihine çevrilebilir. Buradaki fazladan 1 yıl, Papa Gregor’un ‘sıfır’ yılını takviminde dikkate almamasından kaynaklanmaktadır.

İki örnek vermek gerekirse:
İ.S. 1066 =10 000+1066 = 11066 HD
İ.Ö. 44 =10 001-44 = 9957 HD

Katkı Belirtme
Çok kısa bir sürede hazırlanan bu nedenle eksik ve yanlışlardan arınma olanağı bulamayan metni düzelten dergi inceleme kuruluna ve özellikle Sayın Dursun Bayrak’a (MTA) sonsuz teşekkürler.

Notlar
[1]İzotop jeokimyası; duraylı ya da ışıma etkisi olan elementlerin izotopları üzerinde çalışan yerbilimleri dalı.

[2]Paleoklimatoloji; bir coğrayfaydaki fosilleri -hayvan, bitki- ve yerbilimsel birimleri inceleyerek, yerbilimsel dönemlerdeki iklimi ve atmosferi araştıran bir başka değişle yeryuvarının tüm tarihi boyunca meydana gelen iklim değişiklerini konu alan yerbilimleri dalı.

[3]Mikropaleontoloji; mikroskopla görülebilen fosilleri konu alan yerbilimleri dalı.

[4]Kretase; günümüzden 65 500 000 (±300 000) yıl ile 145 500 000 (± 4 000 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[5]Pliyosen; günümüzden 1 806 000 yıl ile 5 332 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[6]Paleooşinografi; yerbilimsel geçmişteki okyanusların çökelme modellerini temel alan yerbilimleri dalı.

[7]Pleyistosen; günümüzden 11 500 yıl ile 1 806 000 (±5 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[8]Paleoekoloji; fosil ve fosilimsi kalıntı verileri temel alarak geçmişteki ekosistemi inceleyen yerbilimleri dalı.

[9]Senozoyik; günümüzden itibaren 65 000 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[10]Devinme (presesyon), dünya ekseninin 25 800 yılda bir tamamladığı 360 derecelik dönüşe verilen isimdir.

[11]Geç Kretase; günümüzden 65 000 000 ile 93 000 000 (± 800 000) öncesini kapsayan zaman dilimi.

[12]Pliyo-Pleyistosen; günümüzden 1 000 yıl ile 5 000 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[13]Kuvaterner; günümüzden itibaren 1 800 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[14]Kambriyen; günümüzden 488 300 000 (±1 700 000) yıl ile 542 000 000 (±1 000 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[15] Eşitlikte geçen simgeler ve değerleri
G: Kütle Çekim Değişmezi = 6.6720×10-11 Nm2/kg2
h: Planck Değişmezi = 6.6720×10-34 J/Hz
c: Işık Hızı= 299 792 458 m/s ~ 3×108 m/s
π: Pi Sayısı: 3,1415965358979323846264338327…

[16] Elliott, I., Emilian, C., 1995, 6 July, “Vatican confusion”, V. 375, p. 530

Kaynakça:
Emiliani, C. 1992. Planet Earth: Cosmology, Geology, and the Evolution of Life and Environment, Cambridge Univ. Press
http://www.soc.soton.ac.uk/SOES/STAFF/tt/eh/ce.html
http://www.geol.uni-erlangen.de/html/MASSPEC/isogeochem/0795/msg00061.html
http://www.readersadvice.com/mmeade/house/emiliani.html

Fotoğraf: http://www.soes.soton.ac.uk/staff/tt/eh/pics/ce.jpg

Bu makale daha önce Mavi Gezegen’de (2001, S. 5, s.16-21) yayımlanmıştır.
Bütün hakları Mehmet Ekmekçi‘ye aittir.

Kuzey Üçlemi

Kuzey, dört ana yönden biridir. Avrupalılar, Haçlı Seferlerini düzenlediği dönemde, Doğunun bir çok zenginliğinden bir haberdi. Seferlerden sonra kendilerini zengin edecek bir çok Doğu icadından biri olan pusulayı, Müslümanlardan öğrendiler.

Pusulayla birlikte yön kavramının önemi de arttı. Daha sonra Keşifler Dönemine damgasını vuracak olan pusula, Dünya’nın kaderini de değiştirecekti. Haritacılık, denizcilik gibi dalların büyük bir sıçrama yapmasıyla birlikte, hemen arkasından Coğrafi Keşiflerin başlaması vd. olaylar, pusulanın Avrupalılar tarafından keşfedilmesi, iyi bir haber miydi?

Herhangi bir şeyi ölçmek için daima bir başlangıç değerine ihtiyaç duyulur. Yönü de rakamsal olarak (derece cinsinden) ifade edebilmek için başlangıç değeri olarak, kuzey yönü kabul edilmiştir. Ama topografik haritalar üzerinde üç farklı kuzey yönü söz konusudur.

Gerçek Kuzey (Coğrafi Kuzey)
Sabittir, değişmez. Yerküre kutupları birleştiren çizgi ekseninde (yer ekseni) döner. Yeryüzünün yer eksen ile Kuzeyde çakıştığı nokta Coğrafi Kuzey’dir. Başka bir değişle yeryüzünün üzerindeki Kuzey Kutup Bölgesinin olduğu noktadır. Harita üzerinde ucunda yıldız işareti ile gösterilir. (bkz. Şekil 1)


Şekil 1. Gerçek (Coğrafi) Kuzey  ve Manyetik (Pusula) Kuzey (Söyle Nasıl?, 2006)

Manyetik Kuzey (Pusula Kuzeyi)
Değişkendir. Pusulalarda kuzeyi gösteren ibrenin gösterdiği kuzey doğrultudur. (bkz. Şekil 1) Pusula ile ölçülen yön manyetik olduğundan ve yeryüzündeki manyetik alanlar bölgeden bölgeye farklılıklar gösterdiğinden, Manyetik Kuzey, o an bulunulan noktaya göre belirlenir. Günümüzde ise Manyetik Kuzeyin, Kuzeybatıya doğru bir eğilim vardır. (bkz. Şekil 2 ve Tablo 1) Harita üzerinde ucunda yarım bir ok işareti ile gösterilir.


Şekil 1. 1947-2005 yılları arasındaki Manyetik (Pusula) Kuzey (NASA World Wind Forums, 2006; büyütmek için tıklayın!)

Doğal Sapma Açısı: Manyetik Kuzeyle Coğrafi Kuzey arasındaki açıdır. Manyetik Kuzey zamana bağlı değişken olduğundan Coğrafi Kuzeyin doğusunda veya batısında olabilir. Harita kenar bilgilerinde yıllık değişim miktarı belirtilir. Yıllık değişim eksi ise Manyetik Kuzey, Coğrafi Kuzeye yaklaşır. Yıllık değişim artı ise Manyetik Kuzey, Coğrafi Kuzeyden uzaklaşır. Örnek 1990 yılında Sapma açısı 3 derece 14 dakikadır. Yıllık sapma eksi 0.9 dakikadır. 1999 için 9 yıl X 0.9 = 8.1 dakikalık daha sapma olur. 1999 Sapma açısı 3 derece 6 dakikadır. (3 derece 14 dakika – 8 dakika). Her geçen yıl Manyetik Kuzey, Coğrafi Kuzeye yaklaşmaktadır.

Yıllar Kuzey Enlem
(Paralel)
Batı Boylam
(Meridyen)
1947 73.9° 100.9°
1962 75.1° 100.8°
1973 76.0° 100.6°
1984 77.0° 102.3°
1994 78.3° 104.0°
2001 81.3° 110.8°
2002 81.6° 111.6°
2003 82.0° 112.4°
2004 82.3° 113.4°
2005 82.7° 114.4°

Tablo 1. Manyetik Kuzey’in Değişimi (NASA World Wind Forums, 2006)

Grid Kuzeyi (Harita Kuzeyi)
Sabittir. Haritalarda bulunan Kuzey-Güney çizgilerinin gösterdiği kuzey yönüdür. Haritaları dikine kesen (meridyene çizilen teğet) çizgilerin başına GK harfleri koyularak belirtilir.

İğne Sapma Açısı: Grid Kuzeyi ile Manyetik Kuzey arasındaki açıdır. Haritaların üzerinde bu konuda bilgiler bulunur. Bu bilgileri kullanarak sapma değerleri hesaplanır ve yön açıları belirlenirken eklenerek ya da çıkartılarak dikkate alınır. Ülkemizde batıya doğru yaklaşık 2 derecelik sapma mevcuttur. Bu durumda 2 derecenin hesaplanan yön açısından çıkartılması gerekir. Açı pek büyük bir değer olmamakla birlikte eğer harita üzerinde yön belirliyorsak, hesaplanması ve pusulanın buna göre ayarlanmasında yarar vardır.

Kaynakça:
Temiz, H., 2006, Saha Jeolojisi (http://public.cumhuriyet.edu.tr/~temiz/SAHA-1.htm)
İşçen, Y., Aralık, 2000, Pusula Kullanma ve Doğada Yön Bulma (http://www.ae.metu.edu.tr/~yiscen/arastirma/arastir_7.html)
Harita, 2006, Türçe Bilgi (http://www.turkcebilgi.com/harita)
Sakarya İzcileri, 2006, Harita Bilgileri (http://www.sakaryaizcileri.com/mambo452-tr/html/harita.htm)
Söyle Nasıl?, 2006, Pusula (http://www.soylenasil.com/bilim/pusula3.htm)
NASA World Wind Forums, 2006, Magnetic Pole Travel Addon, 1947 – 2005 Positions (http://forum.worldwindcentral.com/showthread.php?t=3503)

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2006. Kuzey Üçlemi, yerbilimleri.com

Saatli Bomba!

Görüntü: http://twelveintwelve.org/the-beginning/antarctica/post1/
Görüntü: http://twelveintwelve.org/the-beginning/antarctica/post1/

Dünyamız “Küresel Isınma” adlı bir tehdit altında… Peki bu tehdit ne kadar önemlidir? Herkes bunun kötü bir şey olduğunda hem fikir; fakat kimse olayın ciddiyetinin farkında değil. Bu tehdit kaba tabiri ile bir “saatli bomba” ve kurulmuş, patlamayı bekliyor. Öyle bir bomba ki eğer birşeyler zamanında düzeltilemezse, önümüzdeki yaklaşık 10 yıl gibi kısa bir süre içinde geri dönülmez bir duruma girilecek. Bu durumlara kısaca değinirsek; kuraklıkla birlikte su kıtlığı başlayacak, bunlar dolaylı yoldan tarım alanlarının azalmasına, ormanların yok olamasına sebep olacak; Kutuplar’daki buzullar erimeye başlayacak ve buna bağlı olarak deniz seviyesi yükselecek ki bu durum bir çok ülkenin sular altında kalmasına yol açacak… Dünyanın oluşumundan günümüze kadarki bölümün büyük bir kısmında varlığını sürdürmüş olan bu buzulların erimesiyle, yüzyıllardır buzulların içinde varlığını sürdüren “virüs”ler ve “bakteri”ler ortaya çıkacak ve belki de insanlığın sonunu getirecek. Yani küresel ısınmayı sonun başlangıcı olarak belirtsek yanlış söylemiş olmayız.

Felaketin 100 yıl sonra başlayacak olması günümüz insanoğlunu pek ilgilendirmiyor. Ama 10 yıl sonra kendimizi frenleri patlamış bir otobüsün içinde sonu belirsiz bir yolda giderken bulacağız. Aslında sonucu tahmin etmek hiç de zor değil…

Peki ne gibi önlemler almalıyız? Özellikle atmosferdeki karbondioksit başta olmak üzere diğer sera gazlarının oranını uygun miktarlara çekmek için elimizden geleni yapmalıyız. Sanayiden tarıma her alanda enerji tasarrufu sağlayacak teknolojilere destek vermeli; güneş, jeotermal, biyokütle, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmalıyız. Özellikle meşhur sera gazlarının (atmosferin yapısında var olan bu gazlar başta su buharı olmak üzere karbondioksit, metan, diazot monoksit, ozon, aerosoller vd.) gereğinden fazla oluşmasını engellemeliyiz. Aslında sera gazları iklim sistemi içinde vazgeçilmez bir yere sahiptir. Çünkü güneşten gelen kısa dalga boylu radyasyon atmosferi geçerek yeryüzüne ulaşır. Yer tarafından tutulan güneş radyasyonu daha sonra uzun dalga boylu yer radyasyonu olarak atmosfere bırakılır. Bırakılan uzun dalga boylu radyasyonun bir bölümü atmosferde bulunan sera gazları tarafından tutulur ve tekrar bırakılır. Atmosferin ısınmasında başlıca etkiye sahip olan doğal sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre ~30 °C daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Bunun yanı sıra atmosferde çeşitli insan kaynaklı nedenlerle miktarı artan bu gazlar yeryüzünün sıcaklığında belirgin artmalara neden olmaktadır. İnsanoğlu atmosferde bulunan gaz oranını arttırdıkça Dünya her geçen gün biraz daha ısınacaktır.

Peki bu gazları hangi ülke atmosfer ne kadar salıyor? Bu gazların yaklaşık %38’ini Amerika Birleşik Devleri, %19’unu Rusya, %16’sını ise diğer G8 ülkeleri olan Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere (ABD ve Rusya hariç), %2’sini Avustralya atmosfere salıyor. Bu ülkeler ve diğerleri aslında herkes durumun ciddiyetinin farkında; ama kimse somut bir adım atmıyor. Herşey ortada olmasına rağmen neden insan bile bile ölüme gider? Bu sorunun cevabını bulduğumuz zaman umarım iş işten geçmiş olmaz.

Kaynaklar:
Bilim ve Teknik, Eylül, 1998, Küresel Isınma Rekor Kırıyor
Bilim ve Teknik, Şubat, 2000, Küresel Isınma
Bilim ve Teknik, Eylül, 2001, Küresel Isınma ve Olası Etkileri
Bilim ve Teknik, Ekim, 2002 Buz Örgütlerinin Geleceği (Küresel Isınmanın Sırrı)
Bilim ve Teknik, Ocak, 2003, Küresel Isınmayı Durdurmak
Kandilli Rasathanesi, 2005, Boğaziçi Üniversitesi, koeri.boun.edu.tr/meteoroloji

Bu yazı 12.2.2005 tarihinde, iklimnet.org adresinde yayımlanmıştır.

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.

Güler, B. 2006. Saatli Bomba!, yerbilimleri.com

Sema Güler Hava Takip Üssü

Aşağıda sunulan etkileşimli hava durumu haritalarında, Türkiye genelinde meydana gelen son hava olayları ile sıcaklık, nem, rüzgâr (yel) ve basınç değerleri gösterilmektedir. Bu anlık görüntülerin bütün hakları belirtilen kuruma ya da kuruluşa aittir. Site dışı adreslerde yerbilimleri.com güvence vermemektedir; yani hiçbir sorumluluğu yoktur.

Türkiye’deki son sıcaklık ve hava olayı..

Türkiye'de son hava durumu

Bu görüntü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DMİ) aittir. Görüntü de, Türkiye’deki bazı merkezlerde ölçülen son değerlere* göre sıcaklık (°C) ve hava olayı gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın!

Türkiye’deki son sıcaklık ve nem durumu..

Türkiye'de son sıcaklık ve nem durumu

Bu görüntü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DMİ) aittir. Görüntü de, Türkiye’deki bazı merkezlerde ölçülen son değerlere* göre sıcaklık (°C) ve nem (%) durumu gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın! Hissedilen sıcaklıkla ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayın!

Türkiye’deki son rüzgâr (yel) durumu..

Türkiye'de son rüzgâr (yel) durumu

Bu görüntü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DMİ) aittir. Görüntü de, Türkiye’deki bazı merkezlerde ölçülen son değerlere* göre rüzgârın hızı ve yönü (km/sa) gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın! Hissedilen sıcaklıkla ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayın!

Türkiye’deki son basınç durumu..

Türkiye'de son basınç durumu

Bu görüntü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DMİ) aittir. Görüntü de, Türkiye’deki bazı merkezlerde ölçülen son değerlere* göre basınç (hPa) durumu gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın!

Türkiye’de ölçülen toplam yağış..

Türkiye'de ölçülen toplam yağış

Bu görüntü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DMİ) aittir. Görüntü de, Türkiye’deki bazı merkezlerde ölçülen son değerlere* göre toplam yağış miktarı (mm) gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın!

Türkiye’de ölçülen nispi (bağıl, göreceli) nem..

Türkiye'de ölçülen nispi nem

Bu görüntü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’ne (DMİ) aittir. Görüntü de, Türkiye’deki bazı merkezlerde ölçülen son değerlere* göre nispi nem (%) gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın! Hissedilen sıcaklık ve bitkiler için nispi (bağıl) nem ile ilgili daha fazla bilgi için buraya tıklayın!

Türkiye’de ölçülen son sıcaklıklar..

Türkiye'de ölçülen son sıcaklıklar

Bu görüntü, İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü İklim ve Deniz Bilimleri Anabilim Dalı’na (AYBE) aittir. DMİ’nin verilerini temel alarak sunulan etkileşimli haritalar için buraya tıklayın! Bu sayfanın kısa hikâyesi içinse buraya tıklamanız yeterli..

* Meteorolojik değişken değerleri, nitelik denetiminden geçmeden güncel şekliyle sunulmaktadır.

Ali Güler Deprem Takip Üssü

Aşağıda sunulan etkileşimli deprem haritalarında, Dünya genelinde veya Türkiye, Avrupa, Akdeniz ve Amerika özelinde meydana gelen son depremler gösterilmektedir. Bu anlık görüntülerin bütün hakları belirtilen kuruma ya da kuruluşa aittir. Site dışı adreslerde yerbilimleri.com güvence vermemektedir; yani hiçbir sorumluluğu yoktur.

Dünya’da meydana gelen son depremler..

World Recent Earthquake Map
Legend for earthquake map

Bu görüntü, Amerikan Yerbilimsel Araştırma Kurumu’na (AYAK, İng. USGS) aittir. Görüntü de son 7 gün boyunca, Amerika ve çevresinde 2,5 büyüklüğünde ve üzerinde meydana gelen son depremlerle Dünya’nın geri kalanında 4,5 büyüklüğünde ve üzerinde meydana gelen depremler gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın!

Avrupa ve Akdeniz çevresinde meydana gelen son depremler..

European-Mediterranean Earthquake Map
Legend for earthquake map

Bu görüntü, Avrupa-Akdeniz Deprembilim Merkezi’ne (AADM, İng. EMSC, Fr. CSEM) aittir. Görüntü de son 7 gün boyunca, Avrupa ve Akdeniz çevresinde 2,0 büyüklüğünde ve üzerinde meydana gelen depremler gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın!

Türkiye’de meydana gelen son depremler..

Türkiye'de son depremler

Bu görüntü, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Ulusal Deprem İzleme Merkezi’ne (Kandilli) aittir. Görüntü de son 7 gün boyunca, Türkiye ve çevresinde 2,0 büyüklüğünde ve üzerinde meydana gelen depremler gösteriliyor. Daha fazlası için görüntünün üstüne tıklayın! Ayrıca, Kandilli’nin duyurduğu son depremleri GoogleMaps üzerinde görmek için buraya tıklayın!

yerküre'yi tanımak için!..