Bu seçenek ile ana sayfada kaldırmış olduğunuz nesneler geri gelir. Özetle; sayfa ilk durumuna döner.

Hadi sıfırla da görelim!

Medyatik Yerbilimcilerin Oyuncağına Dönen Van Depremi

Hangi deprem kapımızı çaldı ki bu çalsın. Aynı diğer depremler gibi Van Depremi de beklenmedik bir anda vurdu, 2011 yılı Ekim’inin 23’ü öğle suları. Bakmayın siz, “Ben depremi söyledim” deyip laf kalabalığı yapanlara, adının önünde prof. apoleti olsa bile, gülün geçin. Gülün, çünkü deprem için böyle bir erken uyarı sistemi yok. Ama olması için çalışma yürütülüyor, örneğin TÜBİTAK destekli şimdiki AFAD adına güzel bir proje yürütülüyordu, umarım atıl duruma düşmez. Bi radon, bi’ de Fedon..

En kaba ve sade yaklaşımla yerbilimleri, kuramsal öngörülerden ibarettir. Yerbilimleri, insanoğlunun kavraya bildiği, aklının yettiği kadar kuramsal bilgiyle fiziksel bir olguyu anlamaya çalışır, çaba sarfeder, nefes tüketir. Ki çözülmeyi bekleyen her yerbilimsel olayı anlamak için de önce bir hikâye üretilir, ortaya atılan bu hikâye sadece bir başlangıçtır. Beğenmezsen, başka bir kurgu sunarsın, kalem elinde değil mi türetirsin, yenilersin, değiştirirsin. Asıl amaç, ana hedef, bir yerbilimsel sorunu çözmektir. Problemi çözmek için bulduğun çözümü, elinden geldiğince matematik temellere oturtursun; ampirik mampirik olsun. Zaten yerbilimsel olguları sayısal bir sistematiğe oturmak, dayandırmak zordur, hani sabah uyandığında dikilen ve ne yaparsan yap yatmayan saç gibidir, inatçı mı inatçı. Bana göre, bu işin en zor kısmı matematiktir. Bu açıdan, deprem özelinde sismologlara (deprembilimcilere) kolay gelsin, işleri çok ama çok zor..

Deprem (yersarsıntısı, zelzele) bununla birlikte heyelan (toprak kayması), göçük, sıvılaşma, sel vs. sorunlar yerbilimleri açısından yerbilimsel bir tehlikedir, diğerleri içinse doğal (!) felakettir. İşte bu yerbilimsel tehlikeler, halk ile yerbilimlerinin haşır neşir olduğu tek* noktadır. Zira, yoldan geçen adamın hayatındaki dengeler bu gibi tehlikeli yerbilimsel olaylar yüzünden bozulur. Onun dışında yerbilimleri ile halk arasında herhangi bir bağ yoktur. Daha fazlasını da beklememek gerekir.

Yerbilimi ya da daha geniş bir anlamda yerbilimlerinin toplumla bir bağının, bir ilişkisinin veya en ufak bir temasının olmadığına dair en güzel örnek, UNESCO destekli Dünya Yer Yılı etkinliğidir. Daha birkaç sene önce, 2007-2009 yılları boyunca süren ve kapsamını, hedefini, içeriğini “Toplum için Yerbilimi” sloganıyla duyuran ve 2008 yılını da merkez alan Dünya Yer Yılı.. Belki birileri mesai harcıyor, haklarını yemeyelim, hatta harıl harıl çalışıyor; ama hedeflenen bu muydu.. Topluma aktarılan, halka anlatılan bir şey var mıydı.. Sonuç olarak, kendi bilimsel topluluklarımızda birşeyler sunuyoruz, birbirimizi alkışlıyoruz, bravo nidalarıyla mutlu oluyoruz. Pekâlâ, tüm yerbilimciler –kendimi ayırt etmeden-, halkın ayağına gitmiyoruz. Neden.. Çünkü, “Toplum için Yerbilimi” deyip, “Aman azizim, bu halk kara cahil” deyip yaftalıyoruz ve onların yerine karar alıyoruz. Bunu da kendi küçük, parıltılı ve elit bilimsel (!) dünyamızda yaşarken yapıyoruz. Böylece toplum ile yerbilimleri arasında devasa bir diskordans oluşuyor; sebebine ister hiyatüs ister lakün deyin. Ama doğa boşluk kabul etmez, etmiyor da..


Fuat Şaroğlu, Ömer Emre ve İsmail Kuşçu tarafından hazırlanan ve 1992′de basılan Türkiye’nin diri fay haritası. Görüntü: MTA.

İnsanlara ulaşamayanların yerini, yani bu boşluğu, medya dolduruyor, hem de bunu işinin hakkını vererek yapıyor. Toplum, halk ya da insanlar, ne demek istersen, doğal (!) felaketlerden sonra jeoloji, jeofizik, maden mühendisi ve özellikle depremle uğraşan inşaat mühendisi diye birşeyin varlığından haberdar oluyor**, bilhassa TV’lerde boy gösterenlerden Allah razı olsun, hani bizim millet gazete de okumaz ya.. TV’de atıp tutan onlarca biliminsanı (!) bilimsel topluluklarında sunmaları, tartışmaları gereken fikirlerini fütursuzca oraya buraya savuruyor, ardından medya da TV ekranına kitlenen şu meşhur 70 milyonu, söylenenlerin içinden cımbızla seçtiği konularla bombardımana tutuyor, zaten işi de bu.. Sen yerbilimci kimliğin ve bilmem ne ünvanıyla TV’ye çıkıp, gazeteye mülakat verip, radyo yayınına konuk olup: “Bakın, ben bu depremi zaten söylemiştim dersen”; bir diğeri de, ulen benim ondan benim neyim eksik, aynı kimlik aynı apolet, “Efendim, biz daha ülkemizdeki fayları bilmiyoruz. Ama İhsan Ketin***…” derse olmaz. Biliminsanlarımız (!) ne kadar sorumluluk sahibiyse, medya da en az o kadar sorumluluk sahibidir.


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=YzjyEGO63bk

Bereket versin, ülkemizde deprem oldu mu, deprem bölgesine ilk intikal eden hırsızlardır, her zaman, istisnasız.. Ardından medya yetişir. O kansız hırsızları bir kere bırakırsak, medya tam anlamıyla leş kargasıdır. Onun dini imanı reytingdir. Orada can çekişen insanlar veya kurtarılan depremzedeler onun için sadece programını izletmek sunduğu bir görüntüden ibarettir, kesinlikle daha fazlası değil.. Pekâlâ, TV’ye radyoya veya gazete çıkma fırsatını kaçırmayıp, bir biliminsanı sorumluluğu göstermeyip, bu medyanın ekmeğine yağ sürenler nedir, neyin nesidir? Artık onun sıfatını, afedersiniz ünvanını siz verin.

Medyanın asıl görevi spekülasyon ve manipülasyondur. Kayıp fay, depremin odak derinliği ve depremin büyüklüğü bilinemedi vs… Maalesef, bu acı durum sizin yeni bir ünvan verdiğinizi umduğum, apoletlilerin goygoylamasıdır. Yoldan geçen adam, depremin büyüklüğünü bilse ne olacak, fay çözümlemesini tekrar gözden mi geçirecek, hayır. Bu Kandilli, USGS, EMSC ve bu işle uğraşan diğer kurumların işidir. Yoldan geçen adam, depremin derinliğini bilince ya da o meşhur kayıp fayı bulunca Türkiye’nin Neotektoniği’ne dair bilinen herşeyi altüst edecek yeni bir kuramı mı ortaya atacak, en azından “23 Ekim 2011 Van Depremi’nde Keşfedilen Van Fayı ve Doğu Anadolu’nun Morfotektonik Evrimine Dair Yeni Bir Bakış” başlıklı bir makale mi kaleme alacak, pek tabii hayır. Bu da, aslında TV’de daha çok görünmek için didişip duranların, atıp tutmak yerine asıl yapmaları gereken iştir, bu uyduruk başlığa bağlı kalmaksızın.

Bu saydıklarım, yukardaki altını kalın kalın çizdiğim halkı küçük görmeden bağımsızdır. Senin yerbilimci olarak görevin –benimde-, topluma depremden ve diğer yerbilimsel tehlikelerden korunma yolunu öğretmektir. Memleketimize has bir özellik olan olay olduktan sonra çözüm getirmek yerine sönmüş denilen bir yanardağ patlamadan önce okul müfredatına tüm yerbilimsel tehlikeleri ele alan derslerin girmesine ön ayak olmaktır. Büyük ıstıraplar çekilmemesi için şehir planlamasında yerbilimsel tehlikelerin göz ardı edilememesini sağlamaktır, yeri geldiğinde çıkacak kanunlara yardımcı olmaktır. Yapabiliyorsan, gözünü Toplum için Yerbilimi diye karartıp: “Peki bilader, deprem Allah’tan ama sen eşşeğini sağlam kazığa bağla” demektir, diyebilmektir, halkla aynı frekansta konuşabilmektir. Bu ve bunun gibi görevler aklı başında yerbilimcilerin mesleki yükümlülüğüdür. Fırsatçılık yapıp jet hızıyla TV’de demeç vermek akla gelecek en son şey bile olmamalıdır.

Bir de meslek odaları var, onlar birleşti ve Van’dan seslendi.. JMO‘nun, attığı başlık olmamış; ama jooloğun asli görevi olan saha jeolojisi yapılmış. JFMO, öyle bir açıklamada bulunmuş ki, valla ne yalan söyleyeyim şaştım kaldım. Jeofizik okuyanlar formasyonla inşaatçı olabilir, çünkü yayınlanan metni okuyup girişimci bir jeofizikçinin aslında mütayit (müteahhit) olabileceğine iknâ olmamak elde değil. İMO, çok içerlemiş olmalı ki upuzun yazmış. Özetle; ülkeyi yönetenler hatalı demiş, hatta lağvedilen deprem konseyi ve UDSEP-2023 ne iş diye sormuş ve TMMOB’a saldırmayın demiş. Gördüğüm kadarıyla, kendi üyelerini eleştirdikten sonra, denetleme görevini gerekirse bize de verin, biz de el atalım diyerek, yetkin/yetkili/uzman mühendisliğin araya sıkıştırılması en tehlikeli açıklama.

Aslında daha söylenecek çok şey var. Kâğıt gibi yıkılan evler, koordinasyon sorunu ve ulaşan yardımların afetzedelere verilmemesi, deprem vergisi, dış desteğin bekletilmesi, gözlerin İstanbul’a çevrilmesinin ardından İstanbul Belediye Başkanı’nın “Madem bu tehlike biliniyordu bizi niye daha önce uyarmadılar” serzenişi ve kral çıplak çıkışı vs… Fakat cahillerin yerine eğitimli insanların daha fazla zarar verdiğini görünce, insan derin mi derin duygulara gark oluyor.

Sizleri, Van Depremi, Türkiye’deki Deprem Yönetmeliği, beklenen Marmara Depremi ve İstanbul gibi konuları ele alan birkaç görüntü ile başbaşa bırakıyorum.


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=bb68JR3nG-8. Mehmet Çelebi’nin (Amerikan Jeolojik Araştırmalar Merkezi Deprem Bilimleri Merkezi) Amerika’nın Sesi’ne verdiği röportaj. Haberi okumak için tıklayın!


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=ThOT2ZzBaZQ. Mete Sözen’in (Purdue Üniversitesi İnşaat Mühendisliği), Amerika’nın Sesi’ne verdiği röportaj. Haberi okumak için tıklayın buna da tıklayın!

Ve İstanbul için “koruyucu kent” ya da “uydu kent” projesi..


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=9StBLEToviY. Istanbul is at such high risk for a devastating earthquake that engineers at Purdue University and the Republic of Turkey have come up with a bold new proposal: build a second city. A second, satellite city would provide immediate refuge to inhabitants of the old city in the event of a catastrophic earthquake and soften such an event’s effects on the nation’s economy. Purdue researchers have created a 3-D fly-through animation showing what the proposed new city would look like. The five-minute animation was produced using new technology developed by the Office of Information Technology at Purdue.

Dipnotlar
* Burada kastedilen ekonomiye artı değer kazandırmayan, tam tersine zarar veren, salt yerbilimsel tehlikeler. Altın, krom, bor gibi onlarca endüstriyel hammadde; jeotermal enerji; jeolojik miras vs. hariç. Bunların yarattığı tehlike başka ve şu an konudışı. Cemşit Pirhâmit’inde dediği gibi: “Yerbilimleri, asla yerbilimleri değildir.”
** Yüksek lisans düzeyinde nur topu gibi deprem mühendisliği de var.
*** Buradaki laf, diri fay haritasını hor görenedir. Hele hele diri fay haritası (Şaroğlu vd., 1992; görüntü yukarıda) hakkında atıp tutan, ilk önce yürütülen çalışmalara saygı göstermesini bilmeli ve konuşmadan önce mutlaka haritanın açıklama kısmını okumalıdır. O meşhur İhsan Ketin makalesi JMO Sarı Bülteni’nde yayımlanmış. MTAlıların deprem çevresinde topladıkları veriler ve elde ettikleri gözlemler sonucu yepyeni bir ters/bindirme fay önerildi, Van Fayı. Daha fazla uzatmaya gerek yok, yakında bu depremi ele alan bilimsel bir yayın çıkacaktır..

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2011. Medyatik Yerbilimcilerin Oyuncağına Dönen Van Depremi, yerbilimleri.com

2

  1. [...] tespit eden teknoloji henüz dünyada yok. Olsaydı bu kadar canın ölmesini engellerdik. Bakın, deprem uzmanları da farklı şeyler söylüyorlar. Ben bir inşaat mühendisi olarak makineyle demirlerine bakarım bir binanın, [...]

  2. [...] Türkiye gibi bilimsel çalışma düzeyinin çok düşük olduğu bir ülkede her aktif fayı tek tek incelemenin çok zor olduğunu dile getiren Şengör “Türkiye’nin çok güzel bir aktif fay haritası çıkmak üzere. Bütün fayları biliyoruz demek yine mümkün olmayacak. Hepsini bilebilmek için 1/10.000 ölçeğinde haritalanmaya ihtiyaç var. Türkiye’nin 1/25.000 ölçeğindeki jeolojik haritalaması bile bitmedi” dedi. Şengör Türkiye’nin önemli deprem bölgelerenin % 90’ının yeni harita ile bilinir hale geleceğini söyledi. [...]

Yorum yaz!