Archive for the ‘Yerbilimi (Jeoloji)’ Category
Tuesday, April 22nd, 2008 |
Avrupa Yerbilimleri Birliği’nin (EGU) yıllık toplantısında, deprem ve tsunami (dev dalga) oluşturan en etkin bölgelerden biri olan, Nankai Çukuru’nda (bkz. Şekil 1) yürütülen çalışmanın ilk aşaması sunuldu. (Black, 2008)

Şekil 1. Tectonics Around Japan
1. Philippine Sea Plate, 2. Pacific Plate, 3. North American Plate, 4. Eurasian Plate. The drilling (red dot) will cut to the interface of the Eurasian and Philippine plates. (bcc.co.uk, 2008)
Projenin (NanTroSEIZE) hedefi, 6 kilometre derinliğe sensör (alıcı) yerleştirerek, bölgedeki sarsıntıları önceden haber veren bir uyarı sistemi kurmak. Bu kapsamda şimdilik 1.4 kilometre uzunluğunda sondaj yapılmış durumda. 6 kilometreye ise 2010-2012 yıllarında ulaşılması hedefleniyor. (NanTroSEIZE, 2008; Sakai, 2007)
Masataka Kinoshita, (JAMSTEC) “Sondajla elde edilen örnekler sanki bir insanmış gibi, bilgisayarlı tomografi ile taranarak 3 boyutlu görüntüleri çıkarılıyor” diyor. Bu yöntemle, dalma-batma bölgelerinin anlaşılması ya da stratigrafik olarak birim değişikliklerinin anlaşılması amaçlanıyor. Verileri daha doğru yorumlamak için, örneklerin özellikle stres (~basınç, yamulma) altındaki bölgeleri gözlemleniyor.
Nankai Çukuru daha önce, 1944 yılında Tonankai’de 8.1 büyüklüğünde ve 1946 yılında Nankaido’da 8.1 büyüklüğünde meydana gelen depremlerin merkez üssünü oluşturmuştu. 2004 yılında Sumatra Adasında meydana gelen 9.1 büyüklüğündeki deprem ve ardından meydana gelen tsunami felaketinin kaynaklandığı Sunda Çukuru’nunda benzer mekanizmaya sahip olduğu belirtiliyor.
Harold J. Tobin (University of Wisconsin-Madison), “Büyüklüğü sekiz ya da dokuzun üzerinde olan depremlerin hemen hepsi, denizde oluyor. Bu yüzden depremlere yol açan plaka sınırlarını; gerçek fay hatlarını incelemek için denizde çalışmamız gerekiyor” diyor. (BBCTürkçe, 2008)
Araştırma, Çikyu (Chikyu) adlı gemi ile yapılıyor. Nankai Çukuru’nda gelecek otuz yıl içinde büyük bir depremin meydana gelme olasılığının yüzde 50′den fazla olduğu belirtiliyor.

Şekil 2. Çalışmanın Yol Haritası. Nankai Çukuru, Japonya. (NanTroSEIZE, 2008)
İlk ağızdan haber ve video için news.wisc.edu/14202 (İngilizce)
Nankai Çukuru Deprem Üreten Bölge Deneyi (NanTroSEIZE) ile ilgili daha fazla bilgi için. (İngilizce)
Kaynakça:
BBCTürkçe, 2008, Depremin merkezine yolculuk, bbcturkish.com, 22 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Black, R. 2008. First contact to earthquake zone, Britanya Radyo Televizyon Kurumu, bbc.co.uk, 22 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
NanTroSEIZE, 2008. First Access to the Megathrust Earthquake Zone, Çikyu Seferleri, Japon Deniz, Yerbilimleri ve Teknoloji Ajansı, Japonya, jamstec.go.jp/chikyu/eng/expedition/nantroseize, 22 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Sakai, J. 2007. Deep-sea drilling expedition off Japan seeks earthquake, tsunami causes, Viskansın-Medisın Üniversitesi Haber Sayfası, ABD, news.wisc.edu, 22 Nisan 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Nankai Çukuru: Hedef Depremin Merkezi, yerbilimleri.com
Posted in Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Mühendis, Sondaj (/Delme), Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Friday, December 28th, 2007 |
20-27 Aralık tarihlerinde, sağ yönlü doğrultu atımlı faylanma sonucu, Bala ( “Bâlâ” şeklinde okunur) ilçesini vuran depremler, Ankara’nın depremselliğini tekrar gündeme getirdi. Gerilmelerin arttığı ve azaldığı bölgelerin veri çözümlemeleri devam ediyor. Can kaybının olmadığı depremde, bölgedeki birçok yapı zarar gördü.

20 Aralık 2007 saat 11.48′de M=5.7 büyüklüğünde depremle başlayan etkinlik, Enstitümüz Deprem İzleme Merkezi (Kandilli) tarafından sürekli izlenmektedir. 27 Aralık, 01.47′de M=5.5 ve 27 Aralık 15.47′de M=4.8 büyüklüğündeki depremlere ilaveten büyüklüğü 2.7 ile 4.2 arasında olan yüzü aşkın deprem kaydedilmiştir.
Yörenin bilinen fay geometrisi gözönüne alındığında, son depremler gerilimin yerel olarak artmasının beklendiği bir bölgede meydana gelmiştir. Etkinliğin birbiriyle ilişkili zayıflık alanlarını içeren bir sistem içerisinde yer aldığı ancak büyük deprem üretecek faylarla doğrudan ilişkili olmadığı düşünülmektedir.
Devam etmekte olan etkinlik içerisinde dikkati çeken büyüklükteki M=4.8 ve daha büyük birkaç depremin, birbirine komşu farklı zayıflık bölgelerinde meydana gelmiş olmaları ihtimali yüksektir. Bu özellikleri nedeniyle orta büyüklükteki bu depremlerin kendi aralarında artçı –öncü- olarak sınıflandırmak doğru olmayacaktır. Etkinliğin kısaca özetlenen bu özelliği nedeniyle bir süre daha devam etmesi beklenebilir. (Kandilli, 2007)
2006 yılında başlayan DEPAR projesi kapsamında, bölgede, artçı çalışmalar için gerekli hazırlıkların yanı sıra, yüzey kırığı oluşturan depremlerin çalışılması ve deformasyonların –yamulmaların- tanımlanması için Dr. Fuat Şaroğlu (emekli, MTA), Prof. Ali Koçyiğit (ODTÜ) ve Prof. Dr. Erhan Altunel (Osmangazi Üniversitesi) tarafından oluşan bir aktif tektonik grubu ile işbirliği yapmıştır.
Bu ekip, deprem sonrası durumlarda deprem merkez üssünde çok parametreli deprem bilgilerini “yoruma dayalı değil” aletsel olarak toplamakta ve değerlendirmektedir. Bu bilgileri de en kısa zamanda kamuoyunun bilgisine ve meslektaşlarımızın kullanımına açmaktadır. Yönetsel ve toplumsal fayda odaklı bu çalışmalar esnasında sağlıklı değerlendirmeler için bilgiler toplanmakta ve yetkililerimize ve kamuoyuna ulaştırılmaktadır. (MAM, 2007)
Deprem, Türkiye neotektoniğinin önemli yapılarından olan Tuz Gölü fayının kuzeybatı ucuna yakın bir bölgeden kaynaklanmıştır. Yaklaşık 180 km uzunluğunda sağ yönlü doğrultu atımlı olan Tuz Gölü fayı KB-GD genel uzanımlıdır. Bu fay Kulu yakınlarında sonlanır. MTA Genel Müdürlüğü tarafından üretilmiş olan Türkiye Diri Fay Haritasında (MTA, 1992) fayın sonlandığı bu bölgede Kulu ile Bala arasında KD-GB ve KB-GD uzanımında biribirine çapraz uzanan ve uzunlukları 5-10 km arasında değişen bir fay sistemi yer alır.
Çapraz fay sisteminde her iki doğrultuda da uzanan faylar sağ yönlü doğrultu atımlıdır. 27 Aralık 2007 Bala (Ankara) depreminin ana şoku bu çapraz fay sisteminin kesiştiği alana rastlamaktadır. Sismolojik ve yapısal veriler karşılaştırıldığında depreminin Bala güneyindeki biribirine çapraz uzanan bu diri fay sisteminden kaynaklandığı söylenebilmektedir. (MTA, 2007)
Ayrıca, depremin ardından, Bala’da kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan fayın geçtiği Yanacak Vadisi’nde inceleme yaptı. İncelemeye katılan Doçent Doktor R. Kadir Dirik (Hacettepe Üniversitesi), İsmet Cengiz (MTA) ve Sami Ercan (Afet İşleri) yöredeki son depremlerin, yüzey kırığı oluşturacak büyüklükte olmadığını ve 3 depremin zemin odaklarının da, Yanacak Vadisi’ndeki fay üzerinde göründüğünü söyledi. Yanacak Vadisi’nin kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan faydan kaynaklandığını belirten Dirik, vadinin Tuz Gölü fayı ile aynı konumda olduğuna dikkat çekti ve 2 fay arasında bir çakışma olup olmadığının araştırılması gerektiğini söyledi.
İncelemeye katılan uzmanlardan JMO Genel Başkanı İsmet Cengiz’de, Bala’nın güneyindeki aktif faylarla Tuz Gölü fayı arasında irtibat bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Tuz Gölü fayının 200–300 yıldır suskun olduğunu, bunun da ciddi bir risk olduğunu söyledi. Cengiz, bununla birlikte, bu fayların üreteceği depremin maksimum büyüklüğünün 6’dan fazla olamayacağını da söyledi. (JMO, 2007)
* Kandilli’nin “Basın Duyurusu”ndan, MTA’nın ve MAM’ın “Güncel Haberleri”nden değiştirilmeden –aynen- alınmış ve derlenmiştir.
Daha fazla bilgi için JMO’nun konuyla ilgili basın açıklaması
www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2002
Kaynakça:
JMO, 2007. Ankara Depremleri Ülkemizin Çağdaş Afet Yönetimine Duyduğu İhtiyacı Bir Kez Daha Göstermiştir, Jeoloji Mühendisleri Odası, jmo.org.tr, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Kandilli, 2007. Bala Depremleri İle İlgili Basın Duyurursu, Ulusal Deprem İzleme Merkezi, Kandilli Rasathanesi (Gözlemevi) ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Boğaziçi Üniversitesi, koeri.boun.edu.tr/sismo, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
MAM, 2007. 20.12.2007 Bala (Ankara) ML=5.6 Depremi ve Artçı Sarsıntı Çalışmaları, Marmara Araştırma Merkezi, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), mam.gov.tr, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
MTA, 2007. 20 Aralık 2007 Bala (Ankara) Depremi’nden Bilgi Notu, Aktif Tektonik Araştırmaları Birimi, Yer Dinamikleri Araştırma ve Değerlendirme Koordinatörlüğü, Jeoloji Etütleri Dairesi, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), mta.gov.tr, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Posted in Afet, Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Güncel Haberler, Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Sunday, December 9th, 2007 |
Denizli’deki travertenlerde (/pamuktaşlarında), rastlantı sonucu bulunan kafatası örneğinin, bir erkeğe ait, 500 bin yıllık, Homo erectus fosili olduğunu belirlendi. Fosil, insanların dünyaya dağılışı konusunda önemli bilgiler vermenin yanı sıra, bilinen en eski tüberküloz (verem) vakası olarak da tıp tarihinde yerini aldı. (Boyacı, 2007; NTVMSNBC, 2007)
Fosil üzerinde çalışan biliminsanları, Mehmet Cihat Alçiçek (Pamukkale Üniversitesi), Mehmet Özkul (Pamukkale Üniversitesi), Nizamettin Kazancı (Ankara Üniversitesi), John Kappelman (Teksas Üniversitesi), Michael Schultz (Georg-August Üniversitesi) ve Şevket Şen’den (Paris Doğa Tarihi Müzesi) oluşuyor. Çalışma, TÜBİTAK (ÇAYDAG 105Y280) ve Leakey Vakfı tarafından da finanse ediliyor.

Şekil 1. View of the inside of the skull of the newly discovered young male Homo erectus from western Turkey. The stylus is 2.5 cm long and points to tiny lesions 1-2 mm in size found along the rim of bone just behind the right eye orbit. The lesions were formed by a type of tuberculosis that infects the brain and, at 500,000 years in age, represents the most ancient case of tuberculosis known in humans. Photo by John Kappelman. (Teksas Üniversitesi, 2007)
Türkiye’de bulunan yaklaşık 500 bin yıllık insan fosili, en eski hastalığın verem olduğunu gözler önüne seriyor. Bu kanıttan önce, birçok biliminsanı veremin birkaç bin yıl önce ortaya çıktığına inanıyordu. İnsan soyuna ait bu yeni örnek, yeterli D vitamini üretemeyen, bu yüzden de bağışıklık sistemi ile iskelet sistemi zarar [çn. hasar] gören (bkz. Şekil 1) siyah derili insanların, tropikal bölgeden [çn. Afrika’dan] kuzeye doğru göç ettiklerini [çn. tezini] de doğrular nitelikte.
Kuzeye göçün ardından, türler değişik mevsimsel iklimlere uyum sağladı. Türkiye’deki, Homo erectus kalıntıları da, ilk insanların büyük ölçüde Afrika’dan göç ettiklerini düşüncesini güçlendiriyor. Daha önce vereme ait en eski bulgular, Mısır’daki ve Peru’daki birkaç bin yıllık mumyalarda bulunmuştu. Denizli’de bulunan yeni örnekle, bu örnekler arasındaki hem zaman boşluğu hem de coğrafik boşluğu [çn. kısaca örnekler arası bağlantı] doldurmada, araştırmacılara büyük yardımda bulunacağa benziyor. (Teksas Üniversitesi, 2007)
Araştırmanın makalesi, American Journal of Physical Anthropology’de (Volume 135, Issue 1, p 110-116) yayımlandı.
İlk ağızdan haber için utexas.edu/news/2007/12/07/anthropology-3 (İngilizce)
Kaynakça:
Boyacı, O. N., 2007. Denizli’de Homo erectus fosili, DHA, Denizli, hurriyet.com.tr, 9 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNBC, 2007. Denizli’de 500 bin yıllık homo erectus, AA, Denizli, ntvmsnbc.com, 9 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Teksas Üniversitesi, 2007. Most Ancient Case of Tuberculosis Found In 500,000-Year-Old Human; Evidence Suggests Vitamin D Deficiency Endangers Migrating Populations, Teksas Üniversitesi Haber Sayfası, Austin, Teksas, ABD, www.utexas.edu/news, 9 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2007. Denizli’de Homo Erectus Fosili Bulundu, yerbilimleri.com
Posted in Araştırma, Fosil, Güncel Haberler, Yerbilimi (Jeoloji) | 2 Comments »
Tuesday, November 13th, 2007 |
Ankara çevresinde bir araya gelen fay sistemlerinin, birbirleri ile nasıl etkileşime girdiği, 3 yıl (2007–2010) sürecek, Ankara Deprem İzleme Ağı (AnkNET) projesi ile araştırılacak. Bu projeyle, Ankara civarındaki Anadolu levhasında meydana gelen iç deformasyonlar (/yamulmalar), jeolojik (/yerbilimsel) ve sismolojik yöntemlerle daha da yakından incelenecek.
Projede, Ankara Üniversitesi’nin, Jeoloji Mühendisliği ve Jeofizik Mühendisliği bölümlerinden, tektonik ve sismoloji konusunda uzman biliminsanları Gürol Seyitoğlu, Bülent Kaypak, Veysel Işık, Korhan Esat, Begüm Çıvgın ve Ediz Kırman yer alıyor.

Şekil 1. Bölgeye kurulmuş olan deprem istasyonlarının konumları üçgenler ile gösterilmektedir. Sismometre ağının yerel ölçekte kapsayacağı alan ise dairesel olarak farklı renkte gösterilmiştir.
Fay hatlarında sürdürülmekte olan yerbilimsel gözlemlerin yanı sıra “AnkNET” kapsamında yerleştirilen 6 adet geniş bant depremölçerlerden elde edilecek sismolojik veriler değerlendirilerek
(a) Ankara çevresinde deprem üreten fayların türünü gösteren güvenilir odak mekanizması çözümleri,
(b) depremlerin tam olarak nerede oluştuğunu gösteren hassas dış merkez dağılımları,
(c) Ankara çevresindeki kabuk yapısı ve bunlara bağlı olarak
(d) Ankara çevresindeki depremselliğin nedenlerini açıklayan güncel tektonik model ortaya konulacak.
İstasyonlar:
— Merkez (Ankara-Hüseyingazi-Başak Mahallesi) Deprem İstasyonu [MRKZ]
— Salihler (Ankara-Güdül) Deprem İstasyonu [SALI]
— Şerefligökgözü (Ankara-Haymana) Deprem İstasyonu [SERE]
— Yeniceli (Kırıkkale-Sulakyurt) Deprem İstasyonu [YENI]
— Kargınselimağa (Kırşehir-Kaman) Deprem İstasyonu [KSLM]
— Özlü (Çankırı-Orta) Deprem İstasyonu [OZLU]

Şekil 2. Kuzeybatı İç Anadolu’nun ana neotektonik hatları. NAFZ: Kuzey Anadolu Fay Hattı, KEFZ: Kırıkkale-Erbaa Fay Hattı, EPCW: Eldivan-Elmadağ Tektonik Kaması
Kuzeybatı İç Anadolu neotektoniği yakın zamana kadar yaygın olarak Geç Miyosen sonrası gelişen “Ova Rejimi” olarak (Şengör 1980, Şengör vd. 1985) veya kıtalararası yakınlaşmanın Pliyosen’e kadar devam ettiğini savunan “Ankara Orojenik (/Dağ-Oluşum) Fazı” kapsamında değerlendirilmiştir (Koçyiğit vd. 1995). Son dönemde ise Ankara ve Çankırı arasında kuzey-kuzeydoğu gidişe sahip batı kenarı normal faylı, doğu kenarı ise bindirmelerle sınırlı Eldivan-Elmadağ tektonik kaması tanımlanmış olup, geç Pliyosen’den günümüze, aktif olduğu belirlenmiştir. Bu tektonik kamanın Kuzey Anadolu Fay Hattı ve onun bir kolu olan Kırıkkale-Erbaa Fay Hattı arasındaki kuzeybatı-güneydoğu yönlü sıkışmanın sonucu neotektonik bir yapı olarak geliştiği savunulmaktadır (Seyitoğlu vd. 1997, 2000, 2004, 2006). Gerek bu yeni neotektonik yapının belirlenmesi gerekse İç Anadolu’da varlığı daha önce bilinen ancak arazi gözlemleri ve yakın dönemdeki depremlerle (örneğin Çemen vd. 1999, Taymaz ve Tan 2001, Gökten vd. 2002, Emre vd. 2003) çalışma mekanizmalarının farklı olduğu ortaya çıkan ana yapıların varlığı, Kuzeybatı İç Anadolu’daki neotektonik çerçevenin yeni bulgular ışığında değerlendirilmesini zorunlu hale getirmiştir.
Bu proje ile, Kuzeybatı İç Anadolu’daki ana yapıların (Eskişehir Fay Hattı, Eldivan-Elmadağ Tektonik Kaması, Kırıkkale-Erbaa Fay Hattı ve Kırşehir, Tuz Gölü Fay Hatlarının) Ankara çevresinde birbirleri ile nasıl etkileşime girdikleri yerbilimsel ve sismolojik yöntemlerle araştırılacaktır. Projenin özgün değeri, Kuzeybatı İç Anadolu için yeni bir neotektonik model ortaya koyma potansiyelinin olmasıdır. Ayrıca bölgenin güncel depremselliğinin kurulacak olan yerel ölçekli bir deprem istasyon ağı ile gözlenmesi ve araştırılmasıdır.
İlk ağızdan bilgi için tag.eng.ankara.edu.tr/anknet
Kaynakça:
AnkNET, 2007. AnkNET İle Ankara Çevresindeki Depremler Gözlem Altında, AnkNET, Tektonik Araştırma Grubu, Ankara Üniversitesi, Ankara, tag.eng.ankara.edu.tr/anknet, 13 Kasım 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Posted in Afet, Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Felaket (Yıkım), Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Mühendis, Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Thursday, October 25th, 2007 |
Kolorado Eyalet Üniversitesindeki araştırmacılar, günümüzde meydana gelen ve gelecekte de meydana gelecek depremlerin, nasıl ve neden meydana geldiğini daha iyi anlayabilmek için, antik (/eski) zamanlarda meydana gelen antik depremler (/fosil depremler) üstünde çalışma yürütüyor.
Kolorado Eyalet Üniversitesinden, yerbilimci Doç. Dr. Jerry Magloughlin, [çn. eşsiz] fosil depremlerin meydana geldiği kayaçların üzerinde çalışıyor. Bu çalışma sonucu, günümüzdeki depremlerin oluşum süreçleri ve depremlerden sonra meydana gelen atımların, kısacası deprem mekanizması (/deprem sistemi ya da düzeneği) üzerindeki sır perdesinin, az da olsa kalkması amaçlanıyor.
“Kuzey Kolorado’da, yüz milyonlarca yıl korunmuş, yumuşak kayaçlarda fosil depremlere ait kanıtlar bulunuyor. Bunlar diğer kayaçlara göre küçük ve gösterişsiz; ama bulduğum olağanüstü örnekler…” diyor Magloughlin.
Magloughlin, fosil depremlerden sonra zarar görmüş kayaçların bir bölümünün Poudre Kanyonu’nda (Kolorado/ABD) olduğunu ve çalışmalarının bu bölgede yoğunlaştığını belirtiyor.
“Daha ilginç olansa bu örneklerin diğer kayaçlara göre aşırı derecede ince ya da aşırı derece kalın olması. Ontario’da (Kanada) çok ufak bir örnek buldum, muhtemelen nanodepremlerle (/çok çok küçük depremlerle) ilişkisi olabilir. Başka bir örneğiyse İskoçya’da buldum, 5 metre kalınlığa sahip, yaklaşık bir milyar yıldır şeklini koruyan kayacın, megadepremle (/devasa bir depremle) meydana gelmiş olabileceğini düşündüyorum…” diyor Magloughlin.

Şekil 1. (a): Fossil earthquake in Norway. The black band with flame-like injections coming off it is frictional melt (quenched to glass) from an earthquake about 400 Ma ago. The mineralogy of the quenched melt is that of the eclogite assemblage indicating a depth of at least 50 km. The host rock is granulite. (b): Granulite–ecologite mechanical contrasts in Norway. Scale bar is 10 cm. The banded granulite (top) has behaved essentially rigidly (the banding itself is inherited from earlier deformation), while the eclogite (bottom) has flowed in a ductile shear zone. The transformation from granulite to eclogite requires water as a catalyst; without water, the granulite remains metastable. (See Jackson et al. 2004. Figures from Håkon Austrheim [Austrheim and Boundy 1994, Bjornerud et al. 2002])
Faylar ya da çatlaklar, yerkabuğunu kestiği zaman, kayaç üzerinde çeşitli hasarlar meydana getirir. Fayın iki tarafı ne kadar hızlı kaymışsa hasarın büyüklüğü o derece fazla olur. Dolayısıyla çok yavaş bir süreç sonucunda sessiz depremler oluşur ki bunlar genelde fark edilmez. Bazen de fay, saniyeler içinde birkaç metre ya da daha fazla kayar ve ciddi yıkımlara sebep olan depremler meydana gelir.
Bu kayma hareketine (/atıma) ek olarak, kayaçların hangi derinlikte kaydığıda önemlidir. Eğer atım yerkabuğuna yakın yerlerde olmuşsa, kayaç ezilmiş ve çamur gibi davranış sergilemiş olmalıdır. Bu yapıya fay kili (/fay çentiği, ing. fault gouge) diyoruz. Deprem sırasında -mutlak koşullar altında- taban ve tavanın yerdeğiştirmesi yeterli hıza sahipse, oluşan sürtünme ısısı, kayacın erimesine bile yol açar. 1800 oF’den (~982 oC) daha fazla sıcaklığa ulaşan eriyik kayaç, yeniden katılaştığında, kolaylıkla ayırt edilebilen bir çeşit fosil deprem meydana gelmiş olur.
Bilim insanları, bu nadir doğal kayaçlar ve onların zaman için kendilerini koruma yetenekleri sayesinde, fayların nasıl çalıştığı ve depremlerin nasıl oluştuğuna dair mekanizmayı, depremler olduğu zaman daha iyi anlayabilecek [çn. yorumlayabilecek].
Not
Şekil 1′in aldındığı fosil depremlerle ilgili açıklayıcı bir kaynak
Jackson, J. 2005. Mountain roots and the survival of cratons, Astronomy & Geophysics, Volume 46, Issue 2, pp. 2.33-2.36, bullard.esc.cam.ac.uk/~jackson, access at 25 October 2007.
Kaynakça
Sorensen, K. 2007. Colorado State Scientist Studies Fossil Earthquqkes - Possible Key To Understanding Future Quakes, Kolorado, ABD, Kolorado Eyalet Üniversitesi Haber Sayfası, newsinfo.colostate.edu, 25 Ekim 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2007. Fosil Depremlerin Gizemi, yerbilimleri.com
Posted in Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Fosil, Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Friday, June 15th, 2007 |
NASA, yerin ağırlık merkezini kesine yakın derecede belirlemek ve buna bağlı olarak Dünya’nın gerçek dönüş hızını hesaplamak için yeni bir projeye başladı. Proje geliştiricisi Donal F. Argus‘a göre, bu orijinal teknik sayesinde yer sistemini oluşturan bir çok döngü hakkında daha kolay veri elde edilebileceği gibi, daha kolay fikir yürütülebilecek.
Referans sistemi temel alınarak, atmosferde ve uzayda meydana gelen olayların ölçümleri sayesinde, Dünya yüzeyinde tahmini bir ağırlık merkezi tanımlanabiliyor. Bu tahmini merkezin yeri, yaşamsal olaylar, küresel deniz seviyesinin değişikliği, depremler, yanardağlar, Dünya’nın geçirdiği son buzul çağından sonra geri çekilen buz tabakalarının erimesi gibi döngüsel olaylar ve elde edilen diğer bilgiler ile cevap buluyor.
Günümüzde yerin merkezi iki şekilde tanımlıyor. İlki tamamı saf katı olarak kabul edilen yerin ağırlık merkezi, ikincisi ise tamamen katı kabul edilen yer ile buz tabakaları, okyanuslar ve atmosferin birleşerek oluşturduğu tüm yer sistemin oluşturduğu ağırlık merkezi. Çalışmayı yürüten Argus’a göre, bu iki seçenek tahminlerin geliştirileceği [çn. kapalı] bir odadan ibaret.

Şekil 1. This spectacular “blue marble” image is the most detailed true-color image of the entire Earth to date. A new NASA-developed technique estimates Earth’s center of mass to within 1 millimeter (.04 inches) a year by using a combination of four space-based techniques. The more accurate frame of reference has applications ranging from improving estimates of global sea level rise to improving our understanding of earthquakes and volcanoes. Image credit: NASA/GSFC
2000 ve 2005 yıllarında yapılan ölçümler doğrultusunda, son uluslararası tahminler, yer sisteminin ağırlık merkezi için 1.8 mm farklılık gösteriyor. Argus’a göre, bu farklılık [çn. hareket halindeki] yerin ağırlık merkezini tam olarak bilemediğimizden kaynaklanıyor.
Argus, atmosferde ve okyanuslarda meydan gelen mevsimsel döngünün, yerin ağırlık merkezini değiştirmek için yeterli olmadığını savunuyor. Bu yüzden katı [çn. değişmeyen] bir cisim yıldan yıla değişiklik göstermediğine ve tamamı katı kabul edilen yerin kesin ağırlık merkezini verdiğine inanıyor.
Günümüzde, Dünya’nın ortadan şişkin, alttan ve üstten basık bir küre olduğu biliniyor. Kimi yerde karaların çok yer kaplaması, kimi yerde okyanusların çok yer kaplaması sonucu, ağırlık yüzeyde bir taraftan diğer tarafa düzgün olmayan bir şekilde dağıldığı ve mevcut sistematik döngülerin süreç içinde devam etmesi, gezegenin gerçek merkezi kesin olarak bulmayı zorlaştırıyor.
“Dünya referans sistemi ne kadar belirlenmiş olsa da doğası gereği belirsizlik içeriyor. Dünyanın tektonik[1] ve iklimsel güçler yüzünden sürekli şekli değiştirmesinden dolayı bu problemi çözmek için defalarca ağırlık merkezi ölçümleri yapılıyor. Yeni referans sistemi ise bizi Dünya’nın merkezine çok yakın bir değerde, neredeyse iğne ucu kadar hata payıyla yaklaştırıyor” diyor Argus.
Argus, yeni referans sisteminin küresel iklim değişikliğini anlamak için önemli bir katkıda bulunacağını söylüyor. Grönland, Antartika ve başka yerlerdeki buz tabakalarının erimesinden dolayı kısmen küresel deniz seviyesinin arttığını gözlemliyoruz. Son yıllarda, deniz seviyesi hızlı bir artış gösteriyor ve bu oran güncel verilere göre yaklaşık olarak yılda 3 mm dolaylarında. Mevcut ağırlık ölçümlerindeki değişim sonucunda meydana gelen, kayda değer belirsizlikler, yerin merkezinin hareketini de belirlemeyi zorlaştırıyor.
Argus “Grönland ve Antartika’daki buzların eriyip, okyanustaki su seviyesi değerini değiştirmesi gibi bilinen diğer bağıl hareketlerde, bilim insanlarının, yer sisteminin ağırlık merkezi ve tamamen katı [çn. kabul edilen] Dünya’nın ağırlık merkezini tanımlamak için, daha fazla yardım edebileceğini” açıklıyor. Ayrıca Argus, NASA/CNES[2] ortak yapımı Jason-1 uydusundaki altimetreler[3] tarafından, deniz seviyesinde meydana gelen yükselmenin güvenilir bir şekilde ölçüldüğünü belirterek. Yer sisteminin ağırlık merkezindeki hareketin daha iyi tahminlerde bulunmaya olanak sağlayacağını söylüyor.
Ayrıca 2008 yılında gönderilecek olan Jason-2 uydusu ile daha da kesin sonuçlar elde edileceği düşünülüyor. Ayrıntılar için http://sealevel.jpl.nasa.gov
Argus, “Bilim insanlarının, bu yeni referans sistemi sayesinde, buzul esnemeden beri yerin nasıl akıcı bir mantoya [cıvık-yapışkan ya da ağdalı-yapışkan] sahip olduğunu, 20 bin yıl önce buzlarla kaplı Kanada gibi büyük bir kütleye sahip (/masif) buz tabakalı alanların kaybolması sonucu, yer kabuğunun nasıl yükseldiğinin daha kolay anlaşılacağını” belirtiyor. Ayrıca, bilim insanları, yeni bilgileri de kullanarak fay hatları boyunca, plaka hareketlerini daha doğru bir şekilde tanımlayabileceği gibi deprem ve yanardağ sistemlerinin işleyişini daha rahat anlayabilecek.
Dünya’nın ağırlık merkezinin kesin olarak bilinmemesine rağmen Dünya’nın döngüsel hareketinin tahminleri, yılda 2 ile 5 mm arasında hata payı ile hesaplanabiliyor. Yeni tekniğin geliştiricisi Donal F. Argus, yerkabuğu üzerindeki konum alanlarını, dörtlü uzay temelli teknikler kullanılarak gerçekleştirdikleri hassas [çn. ölçümler] sonucu, yerin ağırlık merkezini yılda 1 mm yakınlıkta tahmin edileceğini belirtiyor.
Bu dörtlü uzay temelli tekniğin hem geliştiricisi hem de yöneticileri olan NASA ve proje kapsamındaki ajanslar, “Voyage au centre de la Terre”[4] adlı bilim kurgu kitabındaki kahramanların hayalini gerçekleştirebilecek mi?
Yeni çalışma ile ilgili detaylı bilgi ve sonuçlar Geophysical Journal International’ın[5] Haziran sayısında yayımlandı.
- NASA’nın çalışma kapsamında yürüttüğü laserli jeodinamik uydular ile ilgili daha fazla bilgi için http://www.earth.nasa.gov/history/lageos/lageos.html
- NASA’nın çalışma kapsamında yürüttüğü küresel konum sistemi (GPS) ile ilgili daha fazla bilgi için http://sideshow.jpl.nasa.gov/mbh/series.html
Notlar
[1] Tektonik=Kaymaoluşum
Yerkabuğunun kıvrılma ve kırılması, çökmesi ya da geniş alanlı olarak yükselip kabarması gibi içgüçlere dayanan olayların tümü. (T. : tektonik İng.: tectonic Fr.: tectonique Alm.: Tektonik) tdkterim.gov.tr
[2]National Aeronautics and Space Administration (NASA) - Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (Amerika Birleşik Devletleri)
Centre National d’Études Spatiales (CNES) - Ulusal Uzay Araştırma Merkezi (Fransa)
[3] Altimetre=Yükseklikölçer
Deniz yüzeyinden yukarı doğru hava basıncının azalmasından yararlanarak yükseklik ölçen araç.
[4] “Dünyanın Merkezine Yolculuk”, 1864 yılında, fransız yazar Jules Gabriel Verne tarafından kaleme alınmış. Axel ve jeolog amcası profesör Otto Lidenbrock’un başrolünde yer aldığı bir bilim kurgu romanı.
[5] Argus, D., F., (2007), June, “Defining the translational velocity of the reference frame of Earth”, Geophysical Journal International, V. 169, I. 3, p. 830-838
Kaynakça:
Buis, A. 2007. NASA Scientist Finds a New Way to the Center of the Earth, JPL, Caltech, NASA, Pasadena, Kaliforniya, ABD, JPL Haber Sayfası, jpl.nasa.gov/news, 15 Haziran 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2007. Yer Sisteminin Merkezine Doğru, yerbilimleri.com
Posted in Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Yerbilimi (Jeoloji) | 1 Comment »
Monday, May 14th, 2007 |
Basit kesme ya da basit makaslama deneyinde kullandığım malzemeler, iki tane A4 kâğıdı, üç yüz gram -ne kadar isterseniz- kuru un ve ayraç. (bkz. Şekil 1) İsterseniz, un yerine kil ya da alçı; kâğıt yerine tahtadan oluşan kaydırmalı bir sistem; ayraç yerine düz çizgi oluşturabileceğiniz herhangi bir nesne kullanabilirsiniz.

Şekil 1. Genel görünüş
Doğada işleyen kuvvetler sonucu oluşan yapıların, mekanizmalarını çözmeyi amaçlıyoruz. Elimizdeki malzemelerle, kuzey-güney yönünde, doğrultu atımlı bir fay oluşturup, oluşan fayı ve fayın etrafında oluşan yapıları gözlemleyeceğiz. (bkz. Şekil 2)
Normal şartlar altında, basit kesme sonucu, Riedel (R ve R´) kırıkları; eklemler; kıvrımlar; normal ve ters faylar; çöküntü (genişleme) ve yükselme (sıkışma) bölgeleri gibi tektonik yapılar oluşur.
Gerek kullandığımız malzeme ve gerekse deneyin yapılış şekli, bunların hepsini görmemize olanak sağlamamaktadır. Çünkü doğal koşulların bir bölümü sağlanabilmiştir. Örneğin kuvvet, sürekli olarak ve aynı büyüklükte uygulanamamıştır. Kuvvet uygulandıktan sonra fotoğraf çekilmiş ve tekrar kuvvet uygulanmıştır.
Metinde, adı geçen terimleri bildiğiniz varsayılmaktadır. Örneğin Riedel kırıkları (Riedel, 1929), makaslama kuvvetleri (Anderson, 1951), alt-üst yerkabuğu, doğrultu atımlı fay ve diğerleri…
Deneyin Yapılışı ve Verilerin Çözümlemesi
İlk olarak A4 kâğıtlarımızı pürüzsüz bir masa üzerine yerleştiriyoruz. Daha sonra kuru unumuzu kâğıdımızın üzerine boşaltıyoruz. Ardından, unun üzerinde oluşacak yapılar hakkında daha iyi yorum yapabilmek için, kitap ayracıyla, uygulayacağımız kuvvet yönüne dik yönde ve eşit aralıklarla paralel çizgiler oluşturuyoruz.
Sonuç olarak, kullandığımız malzemelerden, A4 kâğıtları ile alt yerkabuğunu, kuru un ile üst yerkabuğunu temsil eden bir sistem oluşturuyoruz.
Şimdi, batı bloğunu temsil eden kâğıdı sabit tutup, doğu bloğunu temsil eden kâğıda kuvvet uyguluyoruz. (bkz. Şekil 2)

Şekil 2. Doğrultu atımlı fay (Kuzey-Güney) ve etrafında oluşan yapılar
Uygulanan kuvvet sonucu, fay hattı üzerinde bir yükselme bölgesinin (pozitif çiçek yapı) oluştuğunu ve hat boyunca Riedel kırıkları (sadece R, R´ yok) ile eklemlerin meydana geldiğini görüyoruz.
Ayrıca, batı bloğunda kesin olarak tanımlayamadığım, ilk önce örgülü şekilde, daha sonra tek bir dal şeklinde, doğrultu atımlı bir fay meydana gelmiştir. (bkz. Şekil 3)

Şekil 3. Fay hattı üzerinde ve çevresinde tanımlanabilen yapılar
Son aşamada, Riedel kırıklarının bir kısmı, yükselme bölgesinden sonra, bir de çöküntü bölgesi oluşturmuştur. Batısı çökmüş, tam bir pozitif çiçek yapısı oluşmuştur. Batı bloğundaki tam olarak tanımlayamadığım yapıysa, aynı şekilde kalmıştır. (bkz. Şekil 4)

Şekil 4. Genel görünüş (Deneyin son aşaması)
Eleştirileriden ve katkılarından dolayı İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü öğrencisi, Ercan Süleyman GÜNDEM’e teşekkürü bir borç bilirim.
Kaynakça
Dirik, R.K., 2005. Yerbilimleri Dergisi’nde (2004, S. 30, s. 129-134) yayımlanmış olan “Arazide bir fay yüzeyinin kayma yönünü saptamada kullanılan elle dokunma yönteminin geçerliliği” başlıklı makale (T. Yürür) ile ilgili tartışma. Yerbilimleri, S. 26 (2), s. 79-83. yerbilimleri.hacettepe.edu.tr, 14 Mayıs 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Ketin, İ., Canıtez, N., 1972. Yapısal Jeoloji, İTÜ Matbaası, İstanbul, S. 869, s. 520.
Yürür, M.T., 2004. Arazide bir fay yüzeyinin kayma yönünü saptamada kullanlan “elle dokunma” yönteminin geçerliliği. Yerbilimleri, S. 30, s. 129-134. yerbilimleri.hacettepe.edu.tr, 14 Mayıs 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Yürür, M.T., 2005. Yerbilimleri Dergisi’nde (2004, S. 30, s. 129-134) yayımlanmış olan “Arazide bir fay yüzeyinin kayma yönünü saptamada kullanlan ‘elle dokunma’ yönteminin geçerliliği” başlıklı makale ile ilgili tartışmaya yanıt. Yerbilimleri, S. 26 (1), s. 85. yerbilimleri.hacettepe.edu.tr, 14 Mayıs 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2007. Basit Kesme Deneyi, yerbilimleri.com
Posted in Deprem (Yersarsıntısı), Mühendis, Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Saturday, February 24th, 2007 |
Depremler ve kasırgalar genelde en yıkıcı doğal afet gibi görünseler de, volkanlar daha geniş-erimli etkiler üretebilirler.
Filipinler’deki Pinatubo Volkanı’nın 1991 yılında yarattığı gibi, bir volkan tüm gezegeni çevreleyen bir sülfürik asit bulutu üretebilir.
Volkanlar, mağma odalarının, bir diğer deyişle erimiş kızgın gereç hücrelerinin kaynayıp yüzeye çıkmasıyla oluşur. Bu mağma odaları, örtü kayacındaki bir çatlak ya da zayıf nokta boyunca bir baca oluşturmaya yeterli basınç oluşturuncaya değin, birbirini izleyen iki püskürme arasında yüzyıllar boyunca kalıcı olabilir.
Patlama, lav ve külün bir koni oluşturarak saçıldıkları alanda bir krater yaratır. Bazı volkanlarda, mağma odaları güçlü bir püskürmenin ertesinde birleşir ve büyük ve çanak biçimli bir krater olan kalderaları üretir.
Volkan Oluşma Alanları: Sıcak Noktalar ve Dalma/Batma Zonları (Bölgeleri)
Yerkabuğu, herbiri yılda 10 cm kadar kayan bir düzine dolayında plakadan oluşur. Yükselen mağma plakaları okyanus ortası bölgelerde birbirlerinden uzaklaştırır. Bu bölgelerde ve plakaların içindeki diğer zayıf noktalar boyunca sıcak noktalar oluşur.
Hawaii Adaları bir sıcak nokta yoluyla oluşmuştur. Okyanusal plaka kıtasal plaka altına daldığında bir dalma/batma zonu üretir. Kayaçlar Yerin içine daldıkça yeniden ısıtılır ve [oluşan bu-çn] mağma yeniden yükselerek volkanları oluşturur.
Bilim insanları uzun bir dönemdir, Yer-içi derinliklerinde oluşan ve sonuçta yüzeye yükseltilerek ve yerkabuğunu yeniden biçimlendiren dev mağma odaları teorisini benimsemişlerdir. Ancak, son araştırmalar ise, mağmanın daha küçük düşey sütunlar ve birbirleriyle bağlantılı odalar yoluyla yüzeye çıktığını göstermiştir.
İnsanlık Tarihinde Kayıtlanmış Bellibaşlı Volkan Püskürmeleri
İS 79: Güney İtalya’da Napoli Körfezi kıyısındaki Vezüv Yanardağı en çok bilinen volkanlardan biridir. Geçmişteki 2000 yıl içinde 50 kezden çok püskürmüştür. İS 79 yılındaki, Pompei kentini gömmüş olan püskürmesi ile bilinir; ancak, 1631 yılındaki bir diğer püskürmesi yaklaşık 4.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.
Sicilya’daki Etna Yanardağı 1669 yılında Catania kentinin caddeleri boyunca akan bir lav ırmağı üretmiş, kentte ve dolay bölgelerde 20.000 dolayında insanın ölümüne yolaçmıştır.
İzlanda’daki Skaptar Volkanının 1783 püskürmesi çiftçilik ve balıkçılığı tahrip etmiş, nüfusun beşte birini yokeden kıtlığa neden olmuştur.
Endonezya’da Sumbawa Adasındaki Tambora Yanardağının 1815 yılında püskürmesinden kaynaklanan kasırga ve tsunamiler (dev dalga) 12.000 kişinin ölümüne yolaçmış ve bu püskürme atmosfere, Pinatubo Volkanı’nın 1991 yılında saldığının dört katı büyüklüğünde bir bulut salmıştır.
1883: Endonezya’daki bir diğer volkan, Krakatoa Yanardağı, 3.000 km öteden duyulan bir patlamayla püskürmüştür. 50 mil (~80 km) uzaktaki adalara 35 kg ağırlığındaki bloklar yağmış ve 40 m’ye ulaşan tsunami, Java ve Sumatra adaları da dahil yüzlerce köyü tahrip etmiş, yaklaşık 36.000 kişi ölmüştür. Atmosfere alınan toz iki yıl boyunca Ay’ın mavi, bazen de yeşil görünmesine yol açmıştır.
1902: Martinik Adası’ndaki Pelée Yanardağı Saint-Pierre kentini boğucu gaz ve kızgın külle örtmüş ve kentte yaşayan 29.937 kişiden 29.933 kişinin ölümüne neden olmuştur.
1980: Vaşington eyaletindeki (ABD) St. Helen Yanardağı, doruğundan 400 m yükseğe püskürmüş, 57 kişinin ölümüne yolaçmış ve 85 mil (~137 km) ötedeki kentlerde gün ortasında (öğle vakti) karanlığa neden olmuştur. Çoğu kişinin belleğinde canlılığını korusa da, tarihsel dönemdeki ölçümlerle karşılaştırıldığında, St. Helen püskürmesi göreceli küçük ölçeklidir. Püskürttüğü malzeme bulutu, Pinatubo Yanardağının salmış olduğunun sadece %5’i düzeyindedir.
1991: Filipinler’deki Pinatubo Yanardağı 600 yıllık bir suskunluğun ardından püskürmeden önce günler boyunca gümbürdemiş ve yaklaşık 750 kişinin ölümüne yolaçmıştır. Ölenler arasında girilmesi yasak bölgede püskürmeyi bekleyen gazeteciler de vardı. Volkan çevresinde 2 mil (~3 km) yarıçaplı bir alanda kül kalınlığı yaklaşık 2 m’ye ulaşmış ve 15 km ötedeki bir ABD hava üssünü gömmüştür.
Pinatubo’nun saldığı ve yaklaşık 20 milyon tona ulaşan sülfürik asit bulutu stratosferde (kat yuvarı)12 mili (~20 km) aşan bir yüksekliğe ulaşmıştır. Püskürmeyi izleyen haftalarda bu bulut ekvatoru çevrelemiş, kutuplara yayılmış ve tüm gezegeni kaplamıştır. Parçacıklar güneş ışığını geri yansıtmış ve yeryüzünde soğumaya yolaçmıştır.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Britt, R. R. 2006. How Volcanoes Work, livescience.com
Posted in Afet, Felaket (Yıkım), Yanardağ (Volkan), Yerbilimi (Jeoloji) | 1 Comment »
Thursday, December 21st, 2006 |
Kendisini tanımaktan ve öğrencisi olmaktan onur duyduğum rahmetli hocamız İhsan KETİN “Genel Jeoloji” kitabının giriş bölümünde mesleğimizi ne güzel tarif eder. “Jeoloji mühendisinin laboratuvarı tabiattır. Yüksek dağların zirveleri, derin vadilerin yamaçları, çöllerdeki kumullar ve nihayet bütün yeryüzü onun çalışma sahalarıdır. Jeoloji, bir ilim olarak arz kabuğunu incelerken, bu kabuk içerisine gizlenmiş olarak bulunan maden, su, kömür ve petrol gibi çeşitli yeraltı servetlerine de özel bir ilgi göstererek bunların teşekkülü ve dağılış şartlarını ve iktisadi durumlarını inceler. Bundan başka yeraltı sularının aranması ve çıkarılmasında, sondaj ve temel tekniğinde, baraj, tünel, şose, demiryolu inşaatında doğrudan doğruya jeolojinin ana prensiplerinden faydalanır, bu gibi işler jeolojik etütlere istinat ettirilir”.
Evet sevgili genç kardeşlerim ve müstakbel meslektaşlarım, değerli hocamın sözlerinin altını çizdiğim kısmı benim meslek hayatımın ışığı oldu ve tam 22 senedir “Yeraltı sularının aranması ve çıkarılmasındaki sondaj işleriyle” uğraşıyorum. Öncelikle şunu belirteyim ki, bu yazı genelde teknik bir yazı olmayacak. Sizlere genellikle sondaj, özellikle de içme suyu şantiyelerinde sizleri bekleyen şartları ve oradaki yaşantıyı anlatacağım. Yani daha özet bir deyimle, olaya sosyal açıdan yaklaşmak istiyorum. İçme suyu sondajı lafını kasıtlı olarak kullandım. Bunun iki nedeni var: Öncelikle, kendim en baştan beri içme suyu sondajı içindeyim, ikincisi ise içme suyu sondajının, belki de mesleğimizin en halkla direkt ilişkili daha başka bir değişle en toplumsal konusu olmasıdır. İller Bankası Genel Müdürlüğü makine ve sondaj dairesinde 1985 senesinde İzmir Selçuk’ta başlayan sondaj maceram kesintisiz süreç sonunda bu sene 22. seneye girdi. Bu satırları okuyan siz sevgili genç dostlarımın büyük bir çoğunluğu ben bu işe başladığımda henüz dünyaya gelmemişti bile. İller Bankası, Belediyelere teknik hizmet vermek için kurulmuş bir devlet dairesi olduğundan, bu 22 senenin tamamı Türkiye’nin dört bir yanındaki Belediyelere içme suyu sondajı yapmakla geçti. İsterseniz önce çok kısa bir şekilde olayın teknik yönünden bahsedelim. Yer üstü suları yetersiz kaldığında, jeolojik, jeofizik ve hidrolojik etütler sonucu tespit edilen noktada derin kuyu açma olayına hidrojeolojik sondaj veya yeraltı suyu sondajı adı verilir. İşte bu yeraltı suyu sondajlarından içme suyu sondajının, yukarda da belirttiğim üzere özel bir konumu vardır. Zira içme suyu ihtiyacı genelde toplumsal bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı tek tek şahıslardan ziyade, bir belde, bir toplu konut, bir askeri kışla ve bunu gibi insanların toplu halde yaşadığı ortamlar hissetmektedir. İşte böyle bir girişi yaparak gelelim olayın detaylarına ve beni 22 senedir bu olguya bağlayan özellik ve güzelliklere.
Her şeyden önce olayın adı yoruma gerek bırakmıyor: “İçme Suyu Sondajı”. Yani yaşamın iki temel maddesi olan hava ve sudan bir tanesini insanların, yani yaşamın hizmetine sunuyorsunuz. Tabi bu çıkan sudan, hayvanların ve bitkilerin faydalanması da işin cabası olacaktır. Benim yaşadığım örnekler hep Belediyelerle ilgili olduğundan, oldukça fazla sayıda beldeyi ve kişiyi suya kavuşturmanın mutluluğunu yaşamış bir meslektaş ağabeyiniz olarak, bu uğraşın acı ve tatlı yanlarına geçelim isterseniz. Dediğim gibi sonuçta dünyanın en tatlı meyvesini yani hayatı, ihtiyacı olanlara hediye ettiğiniz bir sektörden bahsediyorum. O insanların gözlerindeki merak ve endişe, size karşı olan sevgi ve saygıyla öyle birleşir ki, o duyguyu ben hayatımın hiçbir alanında yaşamadım. Daha o beldeye geldiğiniz andan itibaren ilgi ve merak konusu olmuşsunuzdur artık. Özelliklede suya çok fazla ihtiyaç duyan kadınlar, bambaşka bir heyecanla sizleri ve çalışmalarınızı takip etmektedirler. Kırşehir’deki bir belde başkanının dediği gibi “Şefim hadi erkeler neyse de, kadınları gördüm mü kaçak delik arıyorum” esprisi olayı herhalde çok güzel anlatmaktadır.
İşimizin ikinci güzel bir yanında bir yerde kalıcı olmamasıdır. Yani ülke kazan biz kepçe, suya kimin ihtiyacı varsa biz oradayızdır. Daha net bir deyimle bütün kültürlerle direkt olarak iç içe olma şansını elde edersiniz. Güzelliklere devam edelim. Su sondajı içi A’dan Z’ye Jeoloji Mühendisinin inisiyatifinde olan bir iştir. Yerleşme, delme ve numune takibi, teçhiz, çakıllama, inkişaf ve pompaj aşamalarında oluşan bir sondaj sürecinin tek hâkimi Jeoloji Mühendisidir. Gelin biraz daha Polyanacılık oynayalım ve küçük mutluluklarla hayatın nasıl güzelleşeceğini ispat edelim. Düşünün, dışarıda lap lapa kar yağıyor ve siz şantiye çadırındasınız, gürül gürül yanan sobanın üstünde çay demleniyor ve o çayın nefis kokusu etrafa yayılırken elinizde bir kitapla, nöbetçinin yatağına uzanmış ve dışarıdan gelen sondaj gürültüsünü dinliyorsunuz. Sondajda gürültü hiç bitmez. Sondaj makinesi, kaynak makinesi, kompresör, jeneratör gibi iş aletlerinden biri mutlaka faaliyettedir ve kendi senfonisini sürdürmektedir. Kuyuda istenilen sonuç elde edilmiş, yani insanlar suya kavuşturulmuştur. Görün o zaman siz şenliği: davullar, zurnalar, halaylar, kurbanlar, ziyafetler ve bol bol da en içten şekilde söylenen “Allah sizden razı olsunlar” vs.
Velhasıl siz ne yapmışsınızdır biliyor musunuz. Toprak ananın bağrında yatan suyu, bir annenin göğsündeki süte benzetirseniz, işte siz bu suyu bebeğine süt veren bir anne gibi, toprak anadan alıp o ihtiyaç sahiplerine sunmuşsunuzdur. Yani, doğayla insanın en zorlu ve en gerekli mücadelesi olan yeraltı suyu sondajını başarıp hayatın devam etmesini sağlamışsınızdır.
Şimdiye kadar ne güzel şeylerden bahsettik değil mi dostlar. Ama yukarda bir şey demiştim hatırlıyor musunuz, “mesleğin acı ve tatlı yanları”. Her madalyonun bir arka yüzü olduğu gibi, sondajcılık hayatımın da acı yanları öyle yabana atılacak gibi değildir. Her şeyden önce işin teknik süreci tam bir stres kaynağıdır. Zira yeraltında yapılan bir işlem asla hata kabul etmez. Bir yanlış karar veya bir anlık gaflet bütün bir sürecin sıfırlanması demektir. Yani, şantiye şefi olan Jeoloji Mühendisinin hata yapma hakkı yoktur. Zira bu hatanın telafi olasılığı çok düşüktür. Takım kesme, takım sıkıştırma, eğri delme, boru düşürme… ve bunu gibi üst başlıklarla toparlanacak bu problemler her sondajcının korkulu rüyasıdır. Hem teknik hem de ekonomik açıdan büyük sorumluluklar getirecek bu hatalardan kaçınmak için, mesleğini çok iyi bilmek, süreci doğru takip etmek ve çok iyi bir ekip çalışmasını organize etmek gerekmektedir. Sondaj, tamamen bir ekip işidir. Sondörü ve işçi kadrosu bilinçli ve disiplinli olan bir şantiyenin ve şantiye şefinin işi de ona göre düzgün olacaktır. Olayın teknik olduğu kadar sosyal zorlukları da bulunmaktadır. Öncelikle aile hayatını oldukça zorlayan sondaj şantiyeleri, bir de gittiğiniz yerdeki sosyal ve şahsi zorluklar eklenince daha da zor hale gelmektedir. İnsanların suya ihtiyacının zamanlaması olmayacağına göre, içme suyu sondajları da, yılın her mevsiminde ve her şartta sürecektir. Bazen eksi derecelerde kar altında, bazen gök boşalırcasına bir yağmur altında, bazen de dayanılmaz sıcaklıklarda süren bu olayda seçme şansı sizin değil suya ihtiyacı olan belde ve insanlarındadır.
Sondaj şantiyelerinin en önemli sorunlarında biri de barınma problemidir. Bazen lüks bir otelde kalınacağı gibi bazı yerlerde de normal şartlarda adım bile atmayı düşünemeyeceğiniz bir yerde ikamete mecbur kalabilirsiniz.. Daha çok özel sektörün tercihi ise kuyu başında kurulan karavan ve çadırlardır. Bu barınma sorununa bağlı olarak ortaya çıkan yeme, içme, ısınma, banyo, tuvalet ve bunu gibi günlük doğal ihtiyaçlarda şantiye şefinin becerisine bağlı olarak çözüm beklemektedir.
Sondaj şantiyelerinde düzenli mesai anlayışını yerleştirmek çok zordur. Başlayan ve devam eden herhangi bir işlem sona ermeden işe son verilemez. Özellikle yukarıda bahsettiğim problemlerden biri oluşmuşsa, o sorunu çözmeden şantiye mahallindeki iş bırakılamaz. Gün olur sıkışan veya kesilen bir takımı kurtarmak için sabaha kadar, hatta günlerce ara vermeden uğraşmak gerekir. Böyle durumlarda işçiler sırayla dinlenebilirler ama şantiye şefinin böyle bir şansıda yoktur. Zaten olayın sorumluluğunu ve psikolojisini yaşayan şantiye şefinin bir de fiziksel olarak yorgunluğunu düşünün diyeceğim ama bence hiç düşünmeyin daha iyi. En iyisi hiç bu durumlara düşmemek diyorsanız, o zaman, daha öncede söylediğim gibi mesleğinize ve ekibinize iyi hâkim olmanız ve sondajın can damarı olan “tasarımı” çok iyi yapmanız gerekmektedir. Zira sondaj satranç gibidir ve rakibinizde yeraltıdır, yani görünmeyen bir rakiple karşı karşıyasınızdır. Bu nedenle hamlelerinizi önceden tasarlayıp çok dikkatli ve bilinçli hareket etmeniz gerekmektedir. Bunun tek yolu da üniversitede aldığınız bilgileri daha sonra kuyu başı gözlem ve tecrübelerinizle birleştirip, bir çeşit mektepli ve alaylı sentezi yapmanızdan geçmektedir. Başta dediğim gibi yazımız teknik anlamda bir yazı olmadığından bu teknik detaylara girmiyorum. Ama özelliklede bu işi yapmak durumunda kalacak arkadaşlarıma naçizane bir tavsiyem olacaktır. Oraya, yani şantiyeye sakın bilgi ve öz güven anlamında donanımsız gitmeyin. Çünkü orada sizi yıllarını bu işe vermiş alt kadro elemanları beklemektedir. Herhalde bu son satırlarda neyi kastettiğimi çok iyi anladınız.
Sevgili genç dostlarım daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Dilerim bahsettiğim olumsuzluklarla gözünüzü korkutmadım. İsterseniz olaya şöyle bakıp işi yumuşatalım. Bu sondajcılık olayı dediğim kadar zor ve stresli bir olay olsaydı, ben 22 sene bu işin içinde olur muydum. Aslında olayın özü nedir biliyor musunuz. Her gittiğiniz mekânın ve her açtığınız kuyunun ayrı bir hikâyesi vardır. Bu hikâyenin, yani bu sürecin tatlı veya acı geçmesi, yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere bazen size bazen sizin çevrenizdeki etkenlere bağlıdır.
Her işte olduğu gibi bu alanda da önce yaptığın işi sevmek ve onu bilinçli bir şekilde yapmak gerekmektedir. Bilmiyorum bu yazının sonucunda müstakbel bayan meslektaşlarım ne düşüneceklerdir. Zira sektörümüzde bayan mühendis hemen hemen hiç yok gibidir. Ama neden olmasın sorusunun cevabını ise siz sevgili genç bayanlara bırakıyorum.
Su sondajcılığının özellikle de İçme Suyu Sondajcılığının ölümsüz, hatta gittikçe daha fazla ihtiyaç duyulacak bir alan olduğu ve insanlar var oldukça su ihtiyacının süreceği gerçeğinden yola çıkarak, sizler için geniş bir iş alanı sunan mesleğimizin bu dalına ilginizi çekebildiysem ne mutlu bana.
Bütün hakları, Osman Sungur ECEMİŞ’e aittir.
Posted in Hidrojeoloji, Sondaj (/Delme), Su, Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Saturday, November 25th, 2006 |
Bilim insanları, Montana-Wyoming (ABD) sınırındaki bir dağın bir zamanlar yarım saat içinde 62 mil (yaklaşık 100 km) taşındığını ve bunun başka yörelerde de tekrarlanmış olabileceğini belirtmekteler.
Heart Dağı’nın doruğundaki kayaçlar tabanındakilerden 250 milyon yıl daha yaşlıdır. Bu, doruğun ve tabanın başlangıçtan beri birarada bulunmamış olduklarını düşündürür. Dağın günümüzdeki konumuna göçü, yıllar boyunca bilim insanları için bir bilmece olmuştur. Bilim insanları dağın taşındığını bilmekteydiler; ancak, hiç kimse bu göçün nasıl oluştuğunu ya da hangi süreyi kapsadığını açıklayamamıştı.
[Bu konuda-çn] yeni bir açıklama, derinlerdeki lavın kabarcıklar biçiminde yüzeye yükseldiği ve dağı şaşırtıcı ölçüde hızla kaydırdığı yönündedir.

Şekil 1. Heart Mountain, seen standing out from its base rock in this satellite image, originally formed with the Absaroka Range, to the West, about 50 million years ago. Credit: NASA
Kayma hareketi
Kayaçlar içindeki dikey çatlaklar ya da dayklar, bu gezgin dağın jeolojisini diğerlerininkinden ayrı kılmaktadır. Lav dolgulu dayklar, lavı su açısından doygun bir kireçtaşı zonu boyunca akıtır.
“Bu alışılmadık senaryoya yardımcı olan benzersiz bir özellik, Heart Dağı’nın hapsedilmiş bir akışkan katı içermesiydi” demekte, Weizmann Bilim Enstitüsü’nden jeofizikçi Einat Aharonov, “bu katta birbirine yakın çok sayıda dayk varlığı sözkonusudur ve böylesi dayk yoğunluğu öyle çok da yaygın değildir.”
Aharonov, Columbia Üniversitesi’nden jeolog (yerbilimci) Mark Anders ile birlikte, Heart Dağı’nın derinliklerinde 50 milyon yıl önce neler olduğunu açıklamak için bir bilgisayar modellemesi geliştirdi. [50 milyon yıl önceki bu dönem-çn] günümüzde sönmüş olan volkanları oluşturan bir dizi volkanik püskürme nedeniyle önemli bir dağoluşum evresiydi.
Dayklar lavı suya yönlendirmiş ve hem kayacın hem de suyun ısınmasına neden olmuştur. Su kapanlanmış ve, düdüklü tencerede [kapalı bir sistemde-çn] olduğu gibi, ısındıkça basıncı artmıştır. Geçirgen olmayan slate [arduvaz] katmanları arasında kapanlanmış olması nedeniyle, bu kaynar su hiçbir yere kaçamazdı.
[Lavın-çn] yükselmek için hiçbir çıkış noktası bulunmayışı nedeniyle, oluşan gerilim sonuçta kayaç kütlesini yükseltmiş ve dağ kaymaya başlamıştır.
Dikkat!
Aharaonov, LiveScience’a “Bu kayma hareketinin katastrofik (/bir yıkım) olduğunu düşünmekteyiz” demekteydi; “hesaplamalarımıza göre, kayma 30 dakikadan az sürmüştür.”
Açıklanan bu bulgular, Mart 2006’da Geology yayımlanmıştır.
Heart Dağı taşınabilen/göçettirilebilen tek örnek değildir. Aharonov, bir volkanik bölge üzerinde konumlu Kanarya Adalarının da yakında kayabileceği ve önemli bir tsunami (dev dalga) riski yaratabileceği uyarısında bulunmakta.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Binns, C. 2006. Land Speed Record: Mountain Moves 62 Miles in 30 Minutes, livescience.com
Posted in Afet, Araştırma, Felaket (Yıkım), Yanardağ (Volkan), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Sunday, August 13th, 2006 |
Dağlar, karanlıklardan yavaşça yükselmelerini kavramayı güçleştirecek ölçüde yaşlı ve oluşum dönemleri belirsiz gibi görünmekteler. Jeologlar (yerbilimciler) uzunca bir süreden beri bu süreci (dağ-oluşum sürecini) yavaş, öğütücü ve sıcak bir süreç olarak modellemekteler.
Ancak, yeni bir bulgu bu oluşum sürecinin düşünüldüğünden daha hızlı ve daha soğuk olduğunu düşündürmekte.
Yeni Güney Galler Üniversitesi’nden Bas Hensen, “Dağ-oluşumunun bir yolu, iki yerkabuğu plakası çarpıştığında basınç altında birinin diğerinin üzerinde kıvrılmasıdır. Bu süreç, milyonlarca yıl boyunca, uzun zaman önce gömülmüş kayaçları yüzeye çıkarmaktayken aynı anda diğer kayaçları yutmakta” açıklamasını getiriyor.

Şekil 1. A highly deformed shear zone in the Bergen Arcs, Norway. The rocks appear to have been buried and uncovered in less than 13 million years – a time scale much shorter than previously thought for mountain-building processes. Credit: James K.W. Lee
Hensen ve meslektaşları Batı Norveç bölgesinde Güney Kaledonidleri çalışmışlardı. Bu bölgede, günümüzden 425 milyon yıl önce dolaylarında, belirli kayaçların 60 km derinliğe dek gömülmesine yolaçmış olan bir kıta-kıta çarpışması gelişmiştir. Gömülmüş bu kayaçlar o dönemden buyana yüzeye çıkmayı sürdürmüş ve buzulların düzleme ve parlatma işlevinin etkisinde kalmıştır.
Araştırmacılar, -orojenik çevrim olarak tanımlanan- gömülme ve yeniden yüzeye çıkış sürecinin, daha önceleri düşünülen yaklaşık 40 milyon yıl yerine (sadece) 13 milyon yıllık bir dönemde gerçekleştiğini saptamışlardır. Bu bulgu, dağların beklendiğinden daha hızlı büyüdüğü düşüncesini üretir.
Kapsadığı zaman dilimlerinin daha kısa ölçekli olmasının yanısıra, dağ içindeki kayaç çevrimleri beklenmedik ölçüde daha düşük sıcaklıklarda gelişebilir.
“Şimdiye dek, bilim-insanları ‘kayaç-paketleri’nin çoğunun 7000C (14000F) dolaylarına değin ısıtıldığına inanmaktaydılar. Radyojenik izotop verilerine dayandırılan kesin tarihlendirmeler kayaçların çoğunun sadece 4000C (7500F) dolaylarına dek ısındığını doğruluyor” demekte Hensen.

Şekil 2. Granulite rocks (grey) were transformed into eclogite rocks (green) at a depth of 36 miles (60 kilometers), adjacent to brittle pyroxenite rocks (black). From Holsnoy, Norway. Credit: James K.W. Lee
Batı Norveç bölgesi kayaçlarında bulgulanan 40Argon/39Argon oranları bu kayaçların çok kısa dönemler -bazı örneklerde 10 yıl- boyunca ısınmış olduklarını göstermekte. Araştırmacılar, bu çarpıcı sonuçları açıklamak için, dağların göreli olarak daha hızlı oluştuğu “yeni” bir “soğuk kabuk” modelini dillendirmekteler.
Queen Üniversitesi’nden (Kanada) Doktor James K. W. Lee, “Bu, çok sayıdaki zihin bulandırıcı jeolojik (yer bilimsel) gözleme açıklama sağlayabilir ve dünya ölçeğindeki diğer dağ-oluşum olayları ile ilintilendirilebilir” demekte.
Konunun ayrıntısı, Nature’da 30 Haziran tarihinde yayımlanmıştır.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Schirber, M. 2006. Mountain Building Quicker than Thought, livescience.com
Posted in Araştırma, Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »