Kategori arşivi: Jeofizik

MTA Yeni Sismik Gemisine Ne Zaman Kavuşacak..

MTA Sismik-1 (Hora) gemisinin ekonomik ömrünü tamamlamış ve ta..a 2008’de Devlet Planlama Teşkilatı’ndan yeni gemi için onay çıkmıştı. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) Türkiye’yi derin sismik araştırmalarda dışa bağımlılıktan kurtaracak tam donanımlı yeni sismik araştırma gemisinin yapımı için Savunma Sanayi İcra Komitesi ihaleyi onaylamış. Yapımına başlanan ve 100 milyon Avro’ya mal olması beklenen yeni gemi, 2 ve 3 boyutlu sismik araştırma kapasitesi ile jeofiziksel, jeolojik (yerbilimsel), jeoteknik, batimetrik, hidrografik, oşinografik, hidroakustik araştırmalar yapmak ve depremler, genel jeoloji, uygulamalı jeoloji, çevre jeolojisi ve yerbilimleri ile ilişkili diğer bilim dallarının da araştırma projelerini gerçekleştirmek üzere örnekleme çalışmaları yapacak.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, MTA’nın ekonomiye katkı yapacak sondajlama çalışmaları ile 3 boyutlu derin sismik araştırmalar yapacak yeni gemisi hakkında bilgiler verdi. Geminin yapımına başlandığını söyleyerek, çok heyecan verici olduğunu kaydeden Yıldız, geminin 3 bin metre derinlikte çalışabileceğini, sudan sonra karada da 15 bin kilometre alandaki verileri alacağını belirtti. Yıldız, 4.500 ton ağırlığında, 18-20 metre genişliğinde ve 85 (90!) metre uzunluğundaki gemide, 70 teknik elemanın çalışacağını, bunların da Güney Kore ile yapılan işbirliği ile eğitime alındığını kaydetti. Yıldız, “Türkiye’nin 783 bin kilometrekare yüzölçümü var etrafımızda da 288 bin kilometrekarelik deniz var. Bu geminin yapımı deniz sahalarının da değerlendirilebilmesi için çok önemli” dedi.

İstanbul Denizcilik Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret AŞ tersanelerinde yapılacak yeni geminin 3 yılda faaliyete geçmesi bekleniyor. Gemi, 65 kilometre uzunluğunda stromer kablolarını çekecek güçte olacak. Modern sevk ve manevra sistemleriyle donatılacak gemide jeofizik, jeoloji (yerbilimi), sedimantoloji, ıslak-kuru (!), XRD-XRF, fiziksel, kimyasal oşinografi ve biyoloji laboratuvarları yer alacak. Gemide, uluslararası standartlarda bir helikopter pisti bulunacak.

Türkiye, açık denizlerde 2 ve 3 boyutlu derin sismik araştırmalar yapabilecek kapasitedeki bir gemiye ilk kez sahip olacak. Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi ve diğer açık denizlerde görevlendirilecek yeni sismik gemi, depremsellik etütleri, maden, petrol arama etütleriyle deniz kirliliği etütleri ve deniz dibinden geçen boru hatlarının rutin bakımları için taramalar yapabilecek. Gemi, Karadeniz’deki petrol aramalarında ve KKTC-Türkiye arasında yapılacak su borusu hattının güzergâhının belirlenmesinde de kullanılacak.

Bu arada bakanlık yetkilileri, Türkiye’nin derin sismik araştırmalar yapabilecek araştırma gemisinin olmasının “stratejik boyutu”nun da bulunduğuna dikkat çektiler. Ege ve Akdeniz’de “kıta sahanlığı”, “münhasır ekonomik bölge” ve “karasuları” alanlarındaki sorunların çözüme kavuşmadığına işaret eden Enerji Bakanlığı’nın üst düzeyde bir yetkilisi bu durum göz önüne alındığında anılan bölgelerde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda araştırmalar yapılmasının zorunlu olduğunu belirtiyor. Özellikle son dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Akdeniz’de hak iddia ederek, komşu ülkelerle petrol arama anlaşmaları hazırlığında olduğuna dikkat çeken yetkililer, bunun da Türkiye’nin ulusal bir sismik araştırma gemisini acilen tedarik ederek bölgede bilimsel araştırmalara sevk etmesini zorunlu hale getirdiğini ifade ediyorlar. Anılan bölgelerde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda araştırmalar yapılmasını ve bu amaçla acilen bir ulusal sismik araştırma gemisinin tedarik edilerek bölgede bilimsel araştırmalara sevk edilmesini zorunlu hale getirdiği belirtiliyor.


An illustration adapted from an educational website on petroleum illustrates the basic application of seismic data acquisition in a marine setting. —EPA

iq options отзыàSeismic Research Vessel tender has been finalized
The evaluation of Seismic Research Vessel proposals for the Turkish General Directorate of Mineral Research and Exploration (MTA) have been concluded and it is decided to start the contract negotiations with İstanbul Denizcilik Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret A.Ş. by Turkish Undersecretariat for Defence Industries (SSM). With respect to the requirements of General Directorate of Mineral Research and Exploration (MTA), acquisition of seismic research ship tasked with 2D/3D seismic research in order to conduct the research and sampling studies regarding the hydrograpghy, oceanography, hydroacustic, geology and earthquakes.

Bu da haberin ekistresi.. Siz hiç yerli malları haftası kutlamadınız mı.. Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı..

Türkiye’yi ithal petrol ve doğalgaz türevlerinden kurtaracak yerli enerji kaynağı kömürle ilgili de MTA’nın çalışmalar yaptığını belirten Yıldız, MTA’nın yeni sahalar tespit ettiğini söyledi. Buna göre, 8 milyar ton civarında olan linyit rezervine, son 5 yılda yapılan 650 bin metrelik sondajlamalarla 5,3 milyar ton yeni rezerv eklendi. Böylece 13 milyar ton civarındaki kömür sahaları ile kömüre dayalı termik santrallerin yapımına geçilmesi sağlanacak. Bakan Yıldız, yatırımcılardan kömür alım talebi gelmesi halinde değerlendirileceğini belirtiken, “Yerli kömür her zaman rekabet edilebilir bir üründür. bdswiss gibt es was besseres Biz doğalgazı değil, rüzgar, güneş, termik ve kömürü tercih edelim istiyoruz. 5 yıl, 15 yıl sonra da ayakta kalırsınız. Yatırımcılar 5-10 yıl sonra doğalgazda maliyetleri karşılamakta zorlanacaklardır” dedi. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da sürekli gündeme getirdiği gibi Türkiye’nin maden envanterini güncelleyecek çalışmalar ağırlık kazanmış durumda.

***


İşte yeni geminin prototipi, modeli, görünümü. Görüntü: AA

Okyanuslarda bile 3 boyutlu sismik arama yapabilecek yeterlilikteki 86 metrelik gemiyle Türkiye’nin bu alandaki dışa bağımlılığı da sona erecek. Araştırma gemisi üzerindeki son sistem jeofizik, hidrografik, oşinografik ekipmanla petrol ve doğalgaz araştırmalarının yanında depremsellikle ilgili çalışmalar da yürütecek. Gemi özellikle Marmara’da İstanbul ile ilgili önemli veriler toplayacak. Bunun dışında, maden yatakları, jeotermal enerji, endüstriyel hammadde kaynaklarının araştırılması, deniz kirliliği ve deniz tabanından geçen boru/kablo hatlarıyla ilgili çeşitli araştırmalarda da kullanılacak.

tips på binära optioner Kaynakça
AA, Petrolün haberini yerli gemi verecek, 22 Nisan 2012
DenizHaber, Türkiye ilk sismik gemi yapımına başladı, 12 Ağustos 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
İstanbulShipyard, Seismic Research Vessel tender has been finalized, 12 Ağustos 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
Saraçoğlu, C., ‘Derin sismik’ için harekete geçildi, 12 Ağustos 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Dünya’nın Yamuk Yumuk Bir Şekli Var

Dünyamız küre şeklinde olsaydı. Pekâlâ, Yerküre’nin her yeri aynı yoğunluğa sahip olsaydı. O zaman yerçekimi ayak bastığımız her yerde sabit olurdu, değişmezdi. Ama durum böyle değil. Çünkü okyanusların altına yaklaşık 10 kilometre dalan katı ve sert kabuk, kıtaların olduğu bölgede takriben 32 kilometre kalınlığındadır. Bu yüzden, bazı alanlar hafif malzemeler içerir, bazılarıysa bunlara göre daha ağırdır. Yoğunluktaki bu değişimin nedeniyse mantodaki hareketliliktir. Bütün bu etkilerin bir sonucu olarak, yerçekimi bazı yerlerde diğerlerine kıyasla daha güçlü hissedilir.

Oyuncak hamurdan yapılmış bir küre elinizde olsun. Ardından avucunuzdaki hamuru iyice sıkın. Ve karşınızda dünyamızın gerçek şekli.. Bu olguyu açıklığa kavuşturmak için yürütülen bir çalışmada elde edilen yeni bulgular sunuldu.


Geoit. Kırmızı ve sarı renkler yüksek yerçekimini, mavi renkse düşük yerçekimini simgeliyor.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=PZlj99RL2gM

Avrupa Uzay Servisi’nin GOCE* uydusu uzaktan algılama yöntemiyle yerçekimini haritalamayı başardı. Dünya’nın her noktasındaki yerçekimine ait veriler uydu aracılığıyla toplandı. Bu bilgiler ışığında, Dünya’nın en doğru ve en hassas yerçekimi haritası üretildi. Sonuç olarak elde edilen görüntüde, dünyanın yamru yumru bir şekle sahip olduğu kanıtlandı. Benzeri görülmemiş ayrıntılarıyla sunulan Dünya’nın yerçekimi haritası 4. Uluslararası GOCE Kullanıcıları Çalıştayı’nda açıklandı.

Yeryüzünü gözetleyen diğer uydulara nazaran daha yakın bir yörüngede dönen GOCE uydusu, yerçekimini haritalamış ve gerçek geoiti görüntülenmiş oldu. Örneğin, uydu Alplere yaklaştığı zaman, dağlar uyduyu hafifçe kendilerine doğru çekmiş. Bu gibi yerçekimi alanındaki düzensizliklerin ölçeği uydunun yörüngesinde yapılan çok hassas çözümlemelerle öğrenilmiş. Ek olarak, manyetik alandaki sayısal değişiklikleri ölçen bir gradiyometre taşıyan GOCE uydusu yerkürenin bütüncül resmini ortaya koymuş.

Geoit göreceli olarak sürekli sabitken bile deprem, kutup buzullarının erimesi ve deniz seviyesindeki değişim gibi tüm olgularda göze çarpmayan değişiklere neden olmaktadır. Bu geçici değişiklikler çok küçük olmasına rağmen milimetre düzeyinde ölçülebilir.

Gerçek geoitin haritalanmasıyla birlikte okyanus ve iklim üzerine çalışan biliminsanları daha fazla bilgiye sahip olacak. Geoit, yalnızca yerçekimi tarafından şekillendirilen, gelgit ve akımların olmadığı en uygun küresel okyanusun yüzeyini temsil eder. Bu kabul, iklim değişikliklerinden oldukça etkilenen okyanus akımlarının, deniz seviyesindeki değişimin ve buzullardaki hareketliliğinin ölçülmesinde çok önemli bir kaynaktır.

Gördüğümüz gibi mükemmel GOCE gradiyometre verileri, sürekli geliyor. Sonuç olarak, oluşturulan yerçekimi alan örneği, her iki aylık döngüden sonra daha da iyi hale geliyor. Artık GOCE verileri, bilim ve uygulamalar da kullanılmak için hazır durumda. Bundan dolayı, ilk denizbilimsel (oşinografik) sonuçları heyecanla beklemekteyim. GOCE’nin ürettiği eşi görülmemiş kalite ve çözünürlüğe sahip veriler, hem okyanusların hareketli topoğrafyası hem de okyanuslardaki akıntı örneklemelerini bizlere gösterecektir. Sonuç olarak, okyanuslardaki değişime bakışımızın gelişeceğinden eminim.
—Reiner Rummel (Münih Teknik Üniversitesi)

Geoit bilgileriyle deprembilimi (sismoloji) ve manyetizmanın birleştirilmesi sonucu gezegenimizin iç yapısı ifşa olacak hatta deprem kökenli süreçlerde açıklığa kavuşacaktır. İlke olarak, depremden önce kıtasal ve okyanusal plakalar yanyana gelir ya da dalma-batma gerçekleşir. Depremin cereyan ettiği an yerçekimi için parmak izi kabul edilir. Depremden sonra, plakalarda kayda değer boyutlarda yerdeğiştirir ve bu durum farklı parmak izlerine neden olur. Depremden önce ve sonra alınan yerçekimi ölçümlerin karşılaştırılması, deprembilimcilerin ürettikleri örneklemelerin düzeltmesine yardımcı olacağı gibi deprem mekanizmasının daha iyi kavranmasına olanak sağlayacaktır.

GOCE uydusu, Mart 2009’da fırlatıldı. Ana görevi olan yerkürenin yerçekimi haritasını üretme vazifesini iş takviminin 6 haftasında bitirdi. Fakat, 2012’ye kadar yerçekimi çalışmasını yürütecek ve bu doğrultuda daha hassas ölçümlere devam edecek.

*GOCE
İng. dove fare opzione binaria online sicuro Gravity Field and Steady-state binäre optionen einführung Ocean opzioni binarie indicatore rsi Circulation Köp Generic Atarax Explorer
Tr. Yerçekimi Alanı ve Kararlı Okyanus Akımları Kâşifi

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Tortopoğlu, B. ve Güler, B., 2011. Dünya’nın Yamuk Yumuk Bir Şekli Var, yerbilimleri.com


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=V3WtRfMAR74

binäre optionen verkaufen Kaynakça
ESA, Earth’s gravity revealed in unprecedented detail, 10 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
Redd, N., T., Best Gravity Map Yet Shows a Lumpy, Bumpy Earth, space.com, 10 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.

Okyanus Tabanının Yüzde 5’i Dağlık Yüzde 16’sı Tepe

Yapılan yeni bir araştırma sonucu, deniz yüzeyinde daha önce düşünülenden fazla sayıda deniz dağları ve tepeleri olduğu belirlenmiş. Bu araştırmaya göre, okyanusların yaklaşık yüzde beşinde (%5) deniz dağları var. Bu dağlar da deniz tabanından 1000 metre yukarda yükseliyor. Okyanusların yaklaşık yüzde onaltısında (%16) da, daha küçük tepeler bulunuyor.

Bilim insanları deniz dağlarının ve tepelerinin doğal yaşam için hayai önem taşıdığını ve onlar hakkında şu ana kadar çok az bilimsel çalışma yapıldığını söylüyor. Deniz dağlarının ortaya çıkardığı doğal yaşam, yüzölçümü açısından Rusya’ya ya da dünyanın tüm tropikal ormanlarına eşit. Tüm bu bulguları içeren araştırmanın ayrıntıları ise Deep-Sea Research Part 1: Oceanographic Research Papers (Derin Deniz Araştırmaları Bölüm 1: Okyanusbilimsel Araştırma Bildirileri) adlı derginin son sayısında yayımlandı.

Araştırma heyetinin başında bulunan, deniz biyoloğu Doktor Chris Yeason (Londra Zooloji Derneği), “Bu çalışma, okyanuslar hakkında ne kadar fazla araştırma yapmamız gerektiğini gösteriyor” dedi. Geçmişte okyanuslardaki deniz dağlarının ve tepelerinin sayısının, birkaç yüz ile birkaç bin arası bir rakam olduğu düşünülüyordu. Ancak araştırmada seroquel 600 mg okyanuslarda yaklaşık 33.452 deniz dağı ve 138.412 deniz tepesi olduğu saptandı. Bu da okyanusların sırasıyla yüzde 4,7 ile yüzde 16,3’üne tekabül ediyor.

Yeason, deniz dağlarının bazı çevrelerce çıkarları için kullanılabileceğine dikkat çekti. Özellikle ağla ava çıkan balıkçıların bu bölgeleri hedef alabilecekleri uyarısında bulunan Yeason, deniz dağlarının ve tepelerinin korunması çağrısında bulundu.


Seven seamounts formed by the Louisville hotspot in the South Pacific that were surveyed during the AMAT02 Expedition in 2006 (Peter Lonsdale, Scripps Institution of Oceanography, chief scientist) using R/V Roger Revelle. As part of the Integrated Ocean Drilling Program (IODP), this site survey provided key data to prepare for IODP Expedition 330 (December 2010) that aims to drill four seamounts in the Louisville seamount trail. Using paleomagnetic and geochronological data from the drilled basalts, this project attempts to answer the question of whether the deep Hawaiian and Louisville mantle plumes, the two longest-lived primary hotspot systems in the Pacific, have moved in concert or independently.

Bu konu hakkında daha fazla ayrıntı için buraya; yok benim vaktim çok, deniz altındaki yerşekilleri beni cezbediyor hatta epey meraklıyım diyorsanız buraya tıklayın! Araştırmanın özü aşağıda..

The global distribution of seamounts based on 30-second bathymetry data

Seamounts and knolls are ‘undersea mountains’, the former rising more than 1000 m from the sea floor. These features provide important habitats for aquatic predators, demersal deep-sea fish and benthic invertebrates. However most seamounts have not been surveyed and their numbers and locations are not well known. Previous efforts to locate and quantify seamounts have used relatively coarse bathymetry grids. Here we use global bathymetric data at 30 arc-second resolution to identify seamounts and knolls. We identify 33,452 seamounts and 138,412 knolls, representing the largest global set of identified seamounts and knolls to date. We compare estimated seamount numbers, locations, and depths with validation sets of seamount data from New Zealand and Azores. This comparison indicates the method we apply finds 94% of seamounts, but may overestimate seamount numbers along ridges and in areas where faulting and seafloor spreading creates highly complex topography. The seamounts and knolls identified herein are significantly geographically biased towards areas surveyed with ship-based soundings. As only 6.5% of the ocean floor has been surveyed with soundings it is likely that new seamounts will be uncovered as surveying improves. Seamount habitats constitute approximately 4.7% of the ocean floor, whilst knolls cover 16.3%. Regional distribution of these features is examined, and we find a disproportionate number of productive knolls, with a summit depth of <1.5 km, located in the Southern Ocean. Less than 2% of seamounts are within marine protected areas and the majority of these are located within exclusive economic zones with few on the High Seas. The database of seamounts and knolls resulting from this study will be a useful resource for researchers and conservation planners.

Research highlights
– The identification of 33,452 seamounts and 138,412 knolls.
– Global seamount habitats represent 4.7% of the ocean floor.
– Knoll habitat covers 16.3% of the ocean floor.
– Seamounts on the high seas are in need of protection

www titantrade com Kaynakça
BBCTürkçe, 2011. ‘Okyanusların yüzde 5’inde deniz dağları var‘, Bilim Teknoloji, Haberler, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, 3 Mart 2011 tarihinde ulaşıldı.

ESA: Dünya’nın Bilinen En Kapsamlı Yerçekimi Haritası

Avrupa Uzay Kurumu‘nun (ESA) yerküreyi daha iyi gözlemlemek için giriştiği iddialı bir projenin parçası olan yerçekimi haritası, Norveç’te düzenenlenen Yaşayan Gezegen Sempozyumu’nda (ESA Living Planet Symposium 2010) sunuldu. Üretilen renkli harita yer çekiminin dünya üzerinde her yerde varolan ama çok ufak farklılıklar da içeren etkisini gözler önüne seriyor. Haritada kırmızı renkler ortalama yerçekimi yüzeyinin üstünde, mavi renkler ise altında kalan bölgeleri işaret ediyor.

Dünya, hafif yassı bir küreye benzeyen elipsoit şekle sahiptir. where can i get Keflex without a prescription Dünya’nın geometrik olmayan gerçek biçimi geoittir/jeoiddir. İzlanda ve çevresinde bu elipsoidin yaklaşık 80 metre yukarısından geçen yerçekimsel yüzey, Hint Okyanusu’nda da ise 100 metre aşağıya denk düşüyor.

Geoit olarak bilinen yer çekimi haritasını, Avrupa’nın uzayda seyreden مساعدة مهمة الخبراء Goce uydusunun gönderdiği verilere borçluyuz. Bu uydunun özelliği, dünyadan uzaklığından ziyade yakın olması. Şu an yörüngesi dünyaya en yakın olan uydu olarak biliniyor. Goce’nin topladığı yerçekimi verileri birçok yönden araştırmacıların işine yarayacak. Örneğin okyanuslardaki dev su kütlesinin ısıyı nasıl hareket ettirdiğinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

2009 yılında fırlatılan Goce uydusu, güney ve kuzey kutupları arasında dünyadan sadece 254,9 km irtifada mekik dokuyarak hareket ediyor. İçindeki cihazlar o kadar hassas ki, dünyanın yerçekiminde 1/10.000.000.000.000 oranında bir oynamayı dahi saptayabiliyor. Böylelikle artık araştırmacılar, dev sıradağlardan okyanus altındaki derin çukurlara değin dünyanın değişik bölgelerinde çok ufak da olsa varolan yerçekimi farkını ölçebiliyor.

Uydunun topladığı iki aylık veriler, yerbilimcilerin (jeologların) ‘geoit’ olarak adlandırdığı haritaya dönüştürüldü. Söz konusu haritanın her bir noktasında yerçekiminin gücü 90 derecelik dikey bir açıyla kendini gösteriyor.

Goce uydusu verilerini değerlendiren heyetin başkanı Profesör Reiner Rummel, ” handelssignale für binäre optionen varsayımsal bir yüzey” oluşturduklarını söylüyor: ”Bu yüzeyin herhangi bir noktasına bir top bıraktığınızı farzedin, olduğu yerde kalacaktır.” Araştırmacılar, bu en uygun (ideal) yüzeyi belirledikten sonra, dünyanın hangi bölgelerinin ”altta”, hangilerinin ”üstte” kaldığını hesaplıyor.

Şayet dünyanın denizlerinde yel (rüzgâr), dalga, gelgit olayı veya akıntılar olmasaydı, bu su kütlesinin alacağı ideal şekil geoit yüzey olacaktı. Dolayısıyla okyanusbilimciler, yeni haritayla çok ilgililer. crear cuenta demo opciones binarias Okyanusların gezegenin bir ucundan diğer ucuna ısı ve enerjiyi nasıl naklettiğini gösteren iklim modelleri oluştururken, yeni haritanın çok faydalı olacağını söylüyorlar.

Ayrıca yerçekimi haritasının daha birçok kullanım sahası var. Örneğin mühendisler, boru hatlarındaki bir sıvının doğal olarak hangi istikamette ilerlemek isteyeceğini ölçmek için, geoit hesabına başvurabilecek. Yanardağların altındaki magmanın faaliyete geçmesinin, yerçekiminde ufak oynamalara sebep olabildiği biliniyor. trading online offerte Uzmanlar, yerçekimindeki farklılıkları gösteren verilerin, yanardağ patlamalarına ve depremlere maruz kalan bölgelerde yerin altındaki etkinliği daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını söylüyor. (Goce satellite views Earth’s gravity in high definition)


Click to enlarge! Look at that http://www.facebook.com/video/video.php?v=111872572175111 and http://www.facebook.com/video/video.php?v=135868399775528
Büyütmek için tıklayın! Ayrıca http://www.facebook.com/video/video.php?v=111872572175111 ve http://www.facebook.com/video/video.php?v=135868399775528

funkar viagra för tjejer GOCE giving new insights into Earth’s gravity
The first global gravity model based on GOCE satellite data has been presented at ESA’s Living Planet Symposium. ESA launched GOCE in March 2009 to map Earth’s gravity with unprecedented accuracy and resolution.

The model, based on only two months of data, from November and December 2009, shows the excellent capability of the satellite to map tiny variations in Earth’s gravity.

“GOCE is delivering where it promised: in the fine spatial scales,” GOCE Mission Manager Rune Floberghagen said.

“We have already been able to identify significant improvements in the high-resolution ‘geoid’, and the gravity model will improve as more data become available.”

The geoid is the shape of an imaginary global ocean dictated by gravity in the absence of tides and currents. It is a crucial reference for accurately measuring ocean circulation, sea-level change and ice dynamics – all affected by climate change.

Chairman of the GOCE Mission Advisory Group and Head of the Institute for Astronomical and Physical Geodesy at the Technische Universität München, Prof. Reiner Rummel, said: “The computed global gravity field looks very promising. We can already see that important new information will be obtained for large areas of South America, Africa, Himalaya, South-East Asia and Antarctica.”

“Over continents, and in particular in regions poorly mapped with terrestrial or airborne techniques, we can already conclude that GOCE is changing our understanding of the gravity field,” Dr Floberghagen added.

“Over major parts of the oceans, the situation is even clearer, as the marine gravity field at high spatial resolution is for the first time independently determined by an instrument of such quality.”

New GOCE models are already yielding a wealth of new information that is useful for many domains of geosciences. GOCE’s final gravity map and geoid will be instrumental in advancing science and applications in a broad range of disciplines, ranging from geodesy, geophysics and surveying to oceanography and sea-level research.

“With each two-month cycle of data, the gravity model will become more detailed and accurate. I am convinced that the data will be of great interest to various disciplines of Earth sciences,” Prof. Rummel said.

Excellent technical achievement
In order to achieve its very challenging mission objectives, the satellite was designed to orbit at a very low altitude, where the gravitational variations are stronger closer to Earth.

Since mid-September 2009, GOCE has been in its gravity-mapping orbit at a mere 254.9 km mean altitude – the lowest orbit sustained over a long period by any Earth observation satellite.

The residual air at this low altitude causes the orbit of a standard satellite to decay very rapidly. GOCE, however, continuously nullifies the drag in real time by firing an ion thruster using xenon gas.

It ensures the gravity sensors are flying as though they are in pure freefall, so they pick up only gravity readings and not the disturbing effects from other forces.

To obtain clean gravity readings, there can be no disturbances from moving parts, so the entire satellite is a single extremely sensitive measuring device.

“The gravity measuring system is functioning extremely well. The system is actively compensating for the effects of atmospheric drag and delivering a continuous set of clean gravity readings,” Dr Floberghagen said.

“This in itself is an excellent technical achievement. GOCE has proven to be a nearly perfect satellite for measuring gravity from space.”

In May, ESA made available the first set of gravity gradients and ‘high-low satellite-to-satellite tracking’. These data are available to scientific and non-commercial users – and much more will come in the following months.

Kaynakça
BBCTürkçe, 2010. Yerçekimini ölçen yeni bir dünya haritası, Bilim ve Teknoloji, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/06/100629_gravity_goce.shtml, 4 Temmuz 2010 tarihinde ulaşıldı.
ESA, 2010. GOCE giving new insights into Earth’s gravity, News, European Space Agency, Bergen, Norway, http://www.esa.int/esaCP/SEMY0FOZVAG_index_0.html, accessed at July 4th 2010.

Yeni Bir Araştırmaya Göre Dünya ile Ay’ın Yaşı Değişti

Yeni bir araştırmaya göre, Dünya ve Ay’ın oluştuğu gezegenler çarpışmasının sanılandan daha geç meydana geldiğini düşünülüyor. Güneş sisteminin oluşumundan yaklaşık 30 milyon yıl sonra olduğu düşünülen çarpışmanın, yapılan yeni izotop ölçümleri sonucu aslında 150 milyon yıl sonra meydana geldiği söyleniyor. Bu yeni bulgulara göre, bugüne kadar yaklaşık 4,537 milyar yaşında olduğu düşünülen Dünya ve Ay’ın, aslında yaklaşık 4,387 milyar yaşında olduğu belirtiliyor. videolezioni trading binario Özetle, yeni ölçümler sonucu 120 milyon yıllık bir değişim ortaya çıkıyor.

Tais Dahl (Kopenhag Üniversitesi) yürüttükleri çalışmada, Dünya’nın yaşını anlamak için yerkabuğundaki Tungsten-182 izotoplarının düzeyini ölçtüklerini belirtiyor. Bu izotop, iki gezegen çarpışması sırasında Dünya’nın merkezinde biriken radyoaktif (ışınetkin) Hafniyum-182 maddesinin bozunması sonucunda ortaya çıkıyor. Hafniyum’un bozunmasının 50-60 milyon yıl aldığını söyleyen bilimciler, gezegen çarpışmasının bu maddenin tamamen tungstene (volframa) dönüştükten sonra, yani Güneş Sistemi en az 150 milyon yaşındayken meydana gelmiş olduğunu savunuyor. binära optioner 60 sekunder strategi Bu da Dünya’nın ve elbette Ay’ın yaşını 120 milyon yıl kadar azaltıyor, başka bir değişle gençleştiriyor.

Dünya ile Ay’ın çarpışması varsayımı (dev çarpma varsayımı) hakkında daha fazla bilgi için (İngilizce)
http://en.wikipedia.org/wiki/Giant_impact_hypothesis

Dünya’nın yaşının nasıl hesaplandığı ile ilgili bir başka yazı (İngilizce)
http://en.wikipedia.org/wiki/Age_of_the_Earth


The collision between “Proto-Earth” and Theia, from which the Earth and Moon were created 4,500-4,400 million years ago. Both planets had a massive iron core when they collided and created the Moon and Earth.

The Earth and Moon formed later than previously thought
The Earth and Moon were created as the result of a giant collision between two planets the size of Mars and Venus. Until now it was thought to have happened when the solar system was 30 million years old or approx. 4,537 million years ago. But new research from the Niels Bohr Institute shows that the Earth and Moon must have formed much later – perhaps up to 150 million years after the formation of the solar system. The research results have been published in the scientific journal, Earth and Planetary Science Letters.

– “We have determined the ages of the Earth and the Moon using tungsten isotopes, which can reveal whether the iron cores and their stone surfaces have been mixed together during the collision”, explains Tais W. Dahl, who did the research as his thesis project in geophysics at the Niels Bohr Institute at the University of Copenhagen in collaboration with professor David J. Stevenson from the California Institute of Technology (Caltech).

Turbulent collisions
The planets in the solar system were created by collisions between small dwarf planets orbiting the newborn sun. In the collisions the small planets melted together and formed larger and larger planets. The Earth and Moon are the result of a gigantic collision between two planets the size of Mars and Venus. The two planets collided at a time when both had a core of metal (iron) and a surrounding mantle of silicates (rock). But when did it happen and how did it happen? The collision took place in less than 24 hours and the temperature of the Earth was so high (7000º C), that both rock and metal must have melted in the turbulent collision. But were the stone mass and iron mass also mixed together?

Until recently it was believed that the rock and iron mixed completely during the planet formation and so the conclusion was that the Moon was formed when the solar system was 30 million years old or approximately 4,537 million years ago. But new research shows something completely different.

Dating with radioactive elements
The age of the Earth and Moon can be dated by examining the presence of certain elements in the Earth’s mantle. Hafnium-182 is a radioactive substance, which decays and is converted into the isotope tungsten-182. The two elements have markedly different chemical properties and while the tungsten isotopes prefer to bond with metal, hafnium prefers to bond to silicates, i.e. rock.

It takes 50-60 million years for all hafnium to decay and be converted into tungsten, and during the Moon forming collision nearly all the metal sank into the Earth’s core. But did all the tungsten go into the core?

– “We have studied to what degree metal and rock mix together during the planet forming collisions. Using dynamic model calculations of the turbulent mixing of the liquid rock and iron masses we have found that tungsten isotopes from the Earth’s early formation remain in the rocky mantle”, explains Tais W. Dahl, Niels Bohr Institute at the University of Copenhagen.

The new studies imply that the moon forming collision occurred after all of the hafnium had decayed completely into tungsten.

– “Our results show that metal core and rock are unable to emulsify in these collisions between planets that are greater than 10 kilometres in diameter and therefore that most of the Earth’s iron core (80-99 %) did not remove tungsten from the rocky material in the mantle during formation”, explains Tais W. Dahl.

The result of the research means that the Earth and the Moon must have been formed much later than previously thought – that is to say not 30 million years after the formation of the solar system 4,567 million years ago but perhaps up to 150 million years after the formation of the solar system.

Kaynakça
NTVMSNBC, 2010. Dünya 120 milyon yıl ‘gençleşti’, Uzay, NTV Bilim, NTVMSNBC, İstanbul, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25104338, 8 Haziran 2010 tarihinde ulaşılmıştır.
Skaarup,G., 2010. The Earth and Moon formed later than previously thought, Niels Bohr Institute, University of Copenhagen, Copenhagen, Denmark, http://news.ku.dk/all_news/2010/2010.6/earth_and_moon, accessed at June 8th 2010.

Petrol ve Doğalgaz Aramalarında Yeni Bir Çözüm: Çok Yüksek Çözünürlüğe Sahip Sismik Algılayıcı

Çok uluslu petrol şirketi Shell ile uluslararası bilgi teknolojileri şirketi Hewlett-Packard (HP), İngiltere’deki 2010 Uluslararası Petrol Haftası‘nda, petrol ve doğalgaz aramalarında kullanıalcak olan çok yüksek çözünürlüklü sismik veriler elde edebilen kablosuz bir sismograf sistemi geliştireceklerini duyurdu. Bu sistem sayesinde, araştırma yapan firmalar daha rahat bir şekilde yeraltı kaynaklarına ulaşabileceği belirtiliyor.

Peki sistem nasıl çalışacak? Petrol ve doğalgaz endüstrisinin en verimli yataklara erişebilmesi için üretilen yüksek kaliteli sismograflarla (ivmeölçerlerle) yeraltındaki kaynaklar hakkında ayrıntılı veriler elde edilecek ve depolanacak. Böylece yeni petrol ve doğalgaz yataklarının ekonomik değer taşıyıp taşımadığı belirlenebilicek, daha verimli fizibilite çalışmaları yapılabilecek ve işletilen yatakların rezervleri daha doğru bir şekilde izlenecek.

Daha fazla sinyal kanalını daha geniş bir frekans aralığında kullanan yeni sistem sismik veri kalitesini büyük ölçüde artırıyor. Yüksek çözünürlüklü sismograf sistemi mevcut donanımlardan çok daha güvenli bir şekilde kullanılabiliyor ve işletim maliyetlerini düşürüyor. HP Labs ile Görüntüleme ve Baskı Grubu tarafından geliştirilen yüksek performanslı algılama teknolojisini içeren yeni sistemin verilerini saklamak, için bilgi işlem ve yazılım ürünleriyle birlikte HP ProCurve network hizmetleri kullanılacak.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=qMGyQGTpMFs

“HP and Shell are collaborating to develop a wireless sensing system to acquire extremely high-resolution seismic data on land. HP and Shell will use their complementary knowledge and experience to produce a groundbreaking solution that can sense, collect and store geophysical data.

HP Sensing Solutions
HP has developed an inertial sensing technology that enables a new class of ultrasensitive, low-power MEMS accelerometers that are up to 1,000 times more sensitive than high-volume, commercial products.

Integrating the devices within a complete system that encompasses numerous sensor types, networks, storage capabilities, and computation and analysis tools that monitor the environment, assets, and health and safety, enables a new level of awareness, revolutionizing communication between objects and people.

The new sensing technology represents a breakthrough in nano sensing research and uses the fluidic MEMS technology codeveloped over the past 25 years by HP Labs – the company’s central research arm – and the company’s Imaging and Print Group. The technology is a key enabler of HP’s vision for a new information ecosystem, the Central Nervous System for the Earth (CeNSE).”

Daha fazla ayrıntı için http://www.hpl.hp.com/news/2009/oct-dec/cense.html


HP Labs senior researcher Peter Hartwell holds a prototype of a sensor network node incorporating the new MEMS accelerometer from HP. The first to be deployed as part of HP Labs’ Central Nervous System for Earth (CeNSE), it is about 1,000 times more sensitive than today’s mass-produced devices. Photo: Margie Wylie.

Shell and HP to Develop Ultrahigh-resolution Seismic Sensing Solution
A leap forward in oil and gas exploration

At International Petroleum Week 2010, HP and Shell today announced a collaboration to develop a wireless sensing system to acquire extremely high-resolution seismic data on land.

The oil and gas industry requires high-quality seismic data to accurately assess exploration prospects for commercial viability and to effectively monitor producing reservoirs. By delivering a much higher channel count and a broader sensor frequency range than are currently available, the new system promises to vastly improve the quality of seismic data.

HP and Shell will use their complementary knowledge and experience to produce a groundbreaking solution to sense, collect and store geophysical data. The system is designed to integrate seamlessly with Shell’s high-performance computing and seismic imaging environment and to be deployed safely and more cost-effectively than current systems.

“We think this will represent a leap forward in seismic data quality that will provide Shell with a competitive advantage in exploring difficult oil and gas reservoirs, such as sub-salt plays in the Middle East or unconventional gas in North America,” said Gerald Schotman, executive vice president, Innovation/Research and Development, Shell. “As a result of this exciting collaboration, we expect to fully realize the potential of Shell’s processing and imaging technology on land.”

The new system reflects the breadth of HP’s portfolio. It will be delivered by HP Enterprise Services and includes a recent breakthrough in high-performance sensing technology from HP Labs – the company’s central research arm – and the company’s Imaging and Printing Group. Additionally, the system uses HP ProCurve networking products along with HP storage, computation and software products.

“These advances in technology to discover energy resources could transform the ability to pinpoint abundant new oil and gas reserves,” said Joe Eazor, senior vice president and general manager, HP Enterprise Services. “HP is uniquely positioned to offer Shell a complete sensor system that delivers innovation to address key technical seismic challenges.”

This strategic relationship with Shell is a cornerstone in HP’s blueprint for an information ecosystem that empowers people to make better, faster decisions to improve safety, security and environmental sustainability while transforming business economics. Sensing solutions are positioned to provide a new level of awareness through a network of sensors, data storage, and analysis tools that monitor the environment, assets, and health and safety.

Additional information about the sensing system from HP and Shell is available in an online press kit at www.hp.com/go/sensingsolutions.

Kaynakça
HP, 2010. Shell and HP to Develop Ultrahigh-resolution Seismic Sensing Solution, News releases, HP Newsroom, Hewlett-Packard, London, England, http://www.hp.com/hpinfo/newsroom/press/2010/100215xa.html, accessed at February 7th 2010.
Shell, 2010. Shell and HP to Develop Ultrahigh-resolution Seismic Sensing Solution, News, News & publications, Innovation, Royal Dutch Shell, London, England, http://www.shell.com/home/content/innovation/news/news_publications/2010/shell_hp_150210.html, accessed at February 7th 2010.
Süer, C. 2010. Shell Ve HP Ortaklaşa Doğal Gaz Arayacak, http://www.shiftdelete.net/shell-ve-hp-ortaklasa-dogal-gaz-arayacak-18369.html, 17 Şubat 2010 tarihinde ulaşılmıştır.

Yeni Sismik Gemiye DPT’den Onay

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) , Türkiye’yi derin sismik araştırmalarda dışa bağımlılıktan kurtaracak tam donanımlı yeni sismik araştırma gemi projesine onay verdi.

Araştırma gemisi Sismik-1 (Hora). Görüntü: MTA

MTA, Sismik-1 (Hora) gemisinin ekonomik ömrünü tamamlayarak İstanbul Teknik Üniversitesi Denizcilik Fakültesine eğitim amaçlı verilmesinin ardından alımı gündeme gelen, iki ve üç boyutlu sismik arama yapacak yeni araştırma gemisiyle ilgili çalışmaları hızlandırdı.

DPT tarafından 2008 yılı Temmuz ayı sonunda yaklaşık 50 milyon dolar bütçe ayrılarak onay verilen tam donanımlı modern sismik araştırma gemisinin tedariği konusunda, ”proje, inşaat ve bilimsel donatımı dahil anahtar teslim şeklinde ihaleye çıkılması, ihale şartlarında ise gelecek muhtemel tekliflerin salt fiyat cinsinden değil, nitelik ve firmalardan gelecek alternatif önerilerin de göz önüne alınarak, pazarlık dahil esnek bir ihale değerlendirmesinin yapılması” öngörülüyor. Bu kapsamda, tedarik hizmetleri konularında uzmanlık ve deneyime sahip olan Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile işbirliği temasları da sürüyor.

Yeni sismik gemiyle ilgili alım kararının çıkmasının ardından süreç başladı. İhale hazırlıklarını sürdüren MTA, ”mümkün olan en kısa sürede” uluslararası ihaleye çıkacak.

Açık denizlerde, iki ve üç boyutlu derin sismik araştırmalar yapabilecek kapasitede gemi yapımına imkan tanıyan projenin hayata geçirilmesiyle Türkiye ilk kez bu boyut ve nitelikte bir gemiye sahip olacak.

Yeni sismik araştırma gemisi, depremsellik etütleri, maden, petrol arama etütleriyle deniz kirliliği etütleri ve deniz dibinden geçen boru hatlarının rutin bakımları için taramalar yapılabilecek.

Yaklaşık 70 metre uzunluk ve 15 metre genişlikte inşa edilmesi planlanan gemi, modern sevk ve manevra sistemleriyle donatılacak. Jeofizik, jeoloji, sedimentoloji, ıslak, kuru, XRD-XRF, fiziksel ve kimyasal oşinografi ve biyoloji laboratuvarlarının yer alacağı gemide, uluslararası standartlarda bir helikopter pisti de bulunacak.

MTA’nın sahip olacağı son teknolojiyle donatılmış araştırma gemisiyle, TÜBİTAK önderliğinde MTA ve üniversitelerin araştırma talepleri, müstakil ve ortak projeler şeklinde programlanarak karşılanabilecek.

Kendine ait derin sismik araştırmalar yapabilecek kapasitede bir gemisi olmadığı için bu tür gemileri yurt dışından kiralayan Türkiye, projenin hayata geçirilmesiyle bu alanda dışa bağımlılıktan kurtulacak.

Bu arada, Türkiye’nin derin sismik araştırmalar yapabilecek bir araştırma gemisine sahip olmasının ”stratejik boyutu” da bulunuyor. Ege ve Akdeniz’de ”kıta sahanlığı”, ”münhasır ekonomik bölge” ve ”karasuları” alanlarındaki sorunların hali hazırda çözüme kavuşmadığına dikkati çeken yetkililer, bu durum göz önüne alındığında, anılan bölgelerde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda araştırmalar yapılmasının zorunlu olduğunu belirtiyor.

Özellikle son dönemde Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Akdeniz’de hak iddia ederek, komşu ülkelerle petrol arama anlaşmaları hazırlığında olduğuna işaret eden yetkililer, bunun da Türkiye’nin ulusal bir sismik araştırma gemisini acilen tedarik ederek bölgede bilimsel araştırmalara sevk etmesini zorunlu hale getirdiğini ifade ediyor.

Sismik araştırmalar için yabancı araştırma gemilerinden de yararlanıldığını, ancak yabancı gemilerin özellikle ihtilaflı deniz alanlarında araştırma yapmaktan kaçındıklarını kaydeden yetkililer, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) boruyla su götürme projesi kapsamında kiralanan yabancı bayraklı bir araştırma gemisinin, Güney Kıbrıs Rum yönetiminin baskısı nedeniyle çalışmalardan çekildiğini hatırlattı.

Yetkililer ayrıca, araştırmalarda yabancı gemi kullanılmasının faaliyetlerin gizlilik arz edebilecek boyutunun icra edilmesini de fiilen imkansız hale getirdiğini vurguladı.

Bu arada, ekonomik ömrünü yitirdiği için Sismik-1 araştırma gemisini elinden çıkaran MTA’nın sığ deniz ve koylarda yapacağı arama faaliyetlerine yönelik inşa ettirdiği araştırma botunun yapımı sürüyor.

Bu yıl sonunda hizmete girmesi planlanan 21 metre uzunluğundaki ”Selen” adlı araştırma botu, Türkiye’nin bütün denizlerinin kıyı çizgisinden itibaren derin kısımlarına kadar olan alanlarının ayrıntılı taban yapısının ortaya çıkarılması, depremsellik çalışmaları ve deniz yetki alanlarındaki doğal kaynakların değerlendirilmesi çalışmalarında kullanılacak.

Bu haber, AA ve Zaman sitelerinden derlenmiştir.