Kategori arşivi: Mühendislik

Modern Zemin Mekaniği’nin Kuruluşu: Karl von Terzaghi ve Türkiye

“Modern Zemin Mekaniği”nin kurucusu Karl Terzaghi (1883-1963)’dir. Terzaghi’nin ataları bugün İtalya topraklarında bulunan Lombardiya, Ladi’de uzun bir askeri geçmişe sahiptirler. Karl Terzaghi’de 2 Ekim 1883’te Prag’da Albay Anton ve Amalia Terzaghi’nin çocukları olarak dünyaya gelir. Babasının 1890 yılında erken ölümü üzerine Karl Terzaghi’nin vasiliğini annesinin babası Karl Eberle üstlenir. Dedesi Karl Eberle 1846 yılında Viyana Teknik Üniversitesi’nden mezun olmuş deneyimli ve çok enerjik bir mühendistir. Makine Mühendisi olan dedesi uluslararası bir konsorsiyumun genel müdürü olarak Romanya’da tütün fabrikasyonu organize etmiştir. Dedesinin sağlam karakterinin, güçlü ve sade kişiliğinin Terzaghi’nin ergenlik çağına kadarki gelişiminde etkisi büyük olmuştur.

Karl von Terzaghi laboratuvarda. Görüntü: ?
Karl von Terzaghi laboratuvarda. Görüntü: ?

Aile geleneğini sürdürmek üzere Karl Terzaghi küçük yaşta henüz dokuz yaşındayken askeri okula yatılı olarak verilir. Güns’teki bu askeri ortaokul Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne subay adayı yetiştirmektedir. Terzaghi’nin çağdaşı ve çağımızın önemli yazarlarından Robert Musil bu okuldaki hayatı “Genç Törless’in Anıları” isimli romanında ayrıntılarıyla anlatır. Okuldaki disiplin Spartalı yaşama biçimi Terzaghi’nin daha sonraki hayatında karşılaştığı güçlüklerle baş edebilmesi açısından yararlı bir temel oluşturmuştur. Subaylardan özellikle Kutup Kaşifi Üsteğmen Julius von Player, keşiflerle ilgili yaptığı konuşmalarla Karl Terzaghi’yi çok etkiler. Terzaghi onun etkisiyle 15 yıl kadar uzunca süren kaşif olma hülyaları kurar. Bu hülyası ancak 1906 yılında Alpler’e tırmanırken geçirdiği bir kaza sonucunda ağır yaralanınca sona erer.

Karl Terzaghi’nin 1898 yılında İmparatorluk Kraliyet Deniz Kuvvetleri Akademisi’ne girmek için yaptığı müracaat hafif bir göz arızası nedeniyle reddedilince o yıl askeri okulu terk eder ve Graz’daki fen lisesine geçerek oradan 1900 yılında mezun olur. Aynı yıl Graz Teknik Üniversitesi’nin Makine Mühendisliği Fakültesi’ne kaydını yaptırır. Mühendislik derslerine dört yıl boyunca ilk ve son dersin haricinde devam ettiğini söylemek zordur. Terzaghi aslında devamsız bir öğrenci değildir. Sadece, devam etmesi gerekenler, dersler değildir. Yoksa 19. yüzyıl felsefesi, felsefe tarihi, deneysel psikoloji, sanat tarihi, genel jeoloji, petrografi, paleontoloji, teorik astronomi gibi derslerin en devamlı öğrencisidir. Graz Teknik Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarında kendisini önemli oranda etkileyen, kişiliğinin şekillenmesinde ve hayatının yönlenmesinde rol oynayan iki kişi olmuştur. Bunlar okulun seçkin profesörlerinden dünyaca ünlü hidrolik profesörü Forchheimer ile tatbiki mekanik profesörü Wittenbauer’dir. Terzaghi’ye göre bilimsel yöntemi her türlü bilgiye kuşkuyla bakmayı, doğa olaylarının teorik araştırmalarındaki  hata paylarını değerlendirmeyi basit ve açık soru sormayı öğrenmede Forchheimer’in katkısı büyüktür. Önce hocası, sonra arkadaşı olan Wittenbauer’un ölümü nedeniyle Terzaghi, 14 Mart 1922 tarihinde günlüğüne şunları yazar: “Ölüm olayını hiçbir zaman önemsemedim. Savaştan beri ölümle ilgili duygularımı tamamen yitirdim denebilir. Yaşayanlarla mücadele insanı o kadar tüketiyor ki ölüler için kuvvet kalmıyor. Fakat Wittenbauer’ın ölümü beni derinden etkiledi. O bir mücadele adamı ve araştırmacı simgesiydi. Onu daima hatırlayacağım.”

Terzaghi 1904 Haziranında bitirme sınavını başararak Graz Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisi olarak mezun olur. Mezuniyetinden sonra birkaç ay Andritz’teki bir makine fabrikasında gönüllü stajyer olarak çalışır. Bu süre zarfında hayatını makine mühendisi olarak sürdüremeyeceğini iyice anlar. 1904 yılı sonbaharında bir yıl sürecek askerlik görevi başlar. Piyade alayındaki askerlik görevi sırasında o zamanların jeoloji alanında çok ünlü temel bir kitabı olan Geikie’nin İngilizce olarak yazdığı Arazi Jeolojisi’nin Ana Hatları‘nı Almanca’ya çevirir. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra makine mühendisliğinin onu tatmin etmeyeceğinin farkında olan dedesi, onun istediği alanda bir yıl daha öğrencilik yapmasını destekler. O bir yıl süresinde Terzaghi çalışmalarını Graz Teknik Üniversitesi’nde çok sevdiği jeoloji ve inşaat mühendisliği disiplinlerinde yoğunlaştırır. Köprüler ve demiryolları ile ilgili derslere devam eder. Bundan sonra inşaat mühendisliği alanında çalışmaya karar verecek ve bu suretle jeoloji ile ilgisini hiç kaybetmeyecektir.

Terzaghi 1906 yılının sonbaharında Viyana’da Adolf Pittel Mühendislik ve Müteahhitlik Firması’nda proje mühendisi olarak çalışmaya başlar. Firmada bir yandan teknik bilgilerini arttırırken diğer yandan firmaca kendisine jeoloji alanındaki yeteneği ve bilgisi nedeniyle özel bir değer verildiğini fark eder. Bu sırada görünürde temeli sağlam zemin tabakaları üzerine atılmış bir barajın çökmesi ve Viyana şehir merkezinde inşa edilmekte olan çok katlı, yüksek bir yapıda meydana gelen beklenmeyen aşırı oturmalar, Terzaghi’yi çok etkiler. Olaylar karşısındaki çaresizlik duygusu onu jeoloji ve temel mühendisliği bilimleri arasında olması gereken ilişki üzerine düşündürür. İşte bu sıralarda kendini bu ilişkiyi araştırmak üzere yönlendirmeye karar verir.  Bu önemli bir karardır.  Artık bundan sonra Terzaghi yolunu seçmiş durumdadır. Bu yolun ne kadar uzun ve zorlu geçeceğinin henüz farklında değildir. Bu yolda yürürken sıkılacak, bunalacak, ümitsizliğe kapılacak fakat yürümekten asla vazgeçmeyecektir. “Evreka” diyebilmesi için sabırla on beş yıl daha beklemesi gerekecektir. Şirkette çalışırken işçi ve ustalarla iletişim kurmayı ve işi disiplinli bir şekilde yürütmeyi öğrenir. İş idaresi ve organizasyondaki başarısı amirlerinin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri Terzaghi için “Onun bizim dükkanda fazla kalacağını zannetmiyorum. Şimdiden onu Nil üzerinde dev bir barajın organizasyonunu yönetirken görüyorum.” demiştir. Nitekim kehaneti doğru çıkacak ve Terzaghi ilerde Nil üzerindeki Asvan Barajı’nın danışma kurulu başkanı olarak görev yapacaktır. 1909 yılı sonbaharında çalıştığı yerdeki tünel işinin tamamlanmasından sonra Viyana’ya döner. Orada Adriyatik kıyısında, Hırvatistan’ın hidroelektrik güç santrallerinin projesini hazırlamak üzere bir şirketler grubundan aldığı teklifi kabul eder. Terzaghi bu görevde geçirdiği iki yılın çok mutlu geçtiğini söyler. Çünkü yeniden uçsuz bucaksız dağlarına kavuşmuş ve aklını kurcalayan sorunların çözümüne katkıda bulunacağını umduğu faaliyetlerin içine girmiştir. 1911 yılı başlarında proje tamamlanır. Terzaghi bu süre zarfında Hırvatistan’daki karstların oluşumuyla ilgili bir teori geliştirmiştir. Bu teorisinde Terzaghi, Hırvatistan karstlarındaki polyelerin jeomorfolojik evrimini ve mevcut şev eğimlerini açıklar (Polye: Karstlarda rastlanan uzun, dar ve derin, kapak vadiler). MIT jeoloji profesörlerinden Herbert Einstein, Terzaghi’nin jeolog yanıyla ilgili araştırmasında bu teoriyi şöyle dile getirmektedir: “Terzaghi özellikle ormanlık arazideki karbondioksit üretiminin hızıyla ilgili olarak ormanlık alanda ve erozyona uğramış alandaki kireçtaşı erimeleri farkını gözlemiştir. Bunun sonucunda polyelerin, sel basmalarının ormanları yok ettiği yerlerde yüksekte kalmış yerler olduğu kanısına varmıştır. Bu olayın kireçtaşı erimelerinin hızının azalmasına sebep olduğuna karar vermiştir.” Macaristan Devlet Jeoloji Enstitüsü tarafından 1913 yılında yayınlanan ve savaş yüzünden elli yıl sonra uygulanabilen bu teoriyi Karl Terzaghi 1958 yılında yeniden İngilizce olarak yazıp, bastırmıştır. Hırvatistan’daki çalışmasının ardından Terzaghi Sen Petersburg’da Nevski Prospekt Caddesi’nde bir banka binasının temel kazısı ile ilgili ciddi problemlerle uğraşmak üzere arkadaşından aldığı mektubu olumlu cevap vererek Rusya’ya gider. Kentin güzelliği ve ortamın çekiciliği Terzaghi’de hayranlık uyandırır. Orada karşılaştığı kil ve turba zeminde atılmış radye bir temeldir. Temel çukuru yeterli önlemler alınmadan kazıldığı için komşu binalarda önemli oturmalar meydana gelmiş ve bir kısım binalar yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. O sırada Rusya’da paskalya tatili vardır. Terzaghi problemi inceledikten sonra odasına kapanır, son Avusturya sigarasını da tüketir. Üçüncü günün sonunda yeni proje doğmuştur. Terzaghi işin başına geçtikten birkaç hafta sonra da iş süresinde başarıyla biter. Terzaghi 1911 Aralık ayına kadar Rusya’da çalışmaya devam eder. Rusya’daki çalışması sırasında kaleme aldığı “Dairesel Tank Tabanlarının Hesabı”  isimli teziyle 16 Ocak 1912 Graz Teknik Üniversitesi’nde doktorasını verir. Şimdi sıra düşlerini gerçekleştirmeyi umduğu seyahati yapmaya gelmiştir. Bu bir bakıma çocukluğundan beri içinde taşıdığı keşif gezisine çıkma arzusunun da gerçekleşmesi olacaktır. Keşfedeceği yer Amerika’dır. Geziye çıkmadan hemen önce daha sonra evleneceği ilk eşi Olga Byloff ile tanışırlar. Bu tanışma Terzaghi’nin kız kardeşi Ella’nın 1911 yılında düğünü sırasında gerçekleşir. Bundan sonra sık sık görüşürler. Terzaghi 1912 yılının başlarında “Hoşçakal, yeşil Steirmark!” diyerek Avusturya’ya veda eder. Amerika’ya onu götürecek gemi 16 Şubat 1912 Cuma günü Cukshaven limanından demir alır.

Terzaghi’de çocukluğundan beri var olan uzaklara gitmek isteği, önceleri kutup keşiflerine katılma hevesine dönüşmüş, bu konuda karşılaştığı fiziksel engeller, içindeki bu derin arzuyu yok edememiş fakat Amerika gezisi gibi daha elverişli alanlara yöneltmiştir. Mühendislik öğrenimi sırasında çok sevdiği jeoloji ve mühendislik problemleri arasındaki tariflenebilir ilişki noksanlığı onun böyle bir geziyi gerçekleştirmesinde esas itici gücü teşkil etmiştir. Ondaki bu derin uzaklara gitme ve keşif arzusunun kökenini belki de babasını çok küçük yaşta kaybetmiş olmasından kaynaklanan boşluk duygusuna bağlamak mümkündür. Ve belki de bu nedenle hayatı boyunca en çok sevdiği iki ünlü kişinin Polonya kökenli İngiliz yazar Joseph Conrad ile İngiliz gazeteci ve kaşif Sör Henry Morton Stanley’in aynen kendisi gibi babalarını küçük yaşta kaybedip dedeleri tarafından yetiştirilen kişiler olmaları tesadüf değildir.

Terzaghi’nin Amerika’ya gittiği yıllarda Başkan Roosvelt’in önceki yıllarda yapılması kararlaştırılan “Reform Kararnamesi” sulama programı başlamak üzeredir. Bu program her birinin keşif bedeli yaklaşık 80 milyon dolar civarında olan, yüksekliği 100 metreye yakın 60 kadar baraj ve sulama tesislerinin inşaat ve imalatını kapsamaktadır. Terzaghi bu programdan haberdardır ve uygulama esnasında karşılaşılacak problemlerin çözülmesi esnasında edinilecek deneyimlerin sistematik bir şekilde değerlendirilmesiyle eksikliğini hissettiği jeolojik malzemeyle mühendislik prensipleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabileceğini umar. Amerika’da yapacağı bu bilgi toplama ve keşif gezisi esnasında işe girip çalışmayı düşünmüş olmakla birlikte, her ihtimale karşı maddi bir birikimi mevcuttur. Bu birikimin kaynağını çalışırken biriktirdiği paralarla, varlıklı dedesinden aldığı destek ve Avusturya Mühendisler ve Mimarlar Birliği’nin araştırma bursu teşkil eder. Bu bursa 31 Mart 1912’de Amerika’da sürekli bir iş bulma sıkıntısı ile karşılaştığı zaman başvurmuştur.

Terzaghi, Amerika gezisi esnasında gezip gördüğü yerlerin hemen hemen hepsindeki şantiye organizasyonlarını çok beğenir. Şantiyelerde gereksiz hiçbir sarfiyat ve enerji kaybı olmadığı ve şantiyelerin akılcılık ilkesine göre yönetildiği kanısına varır. Buna rağmen akılcılık ilkesinin ve yüksek verim kaygısının bulunmadığı fakat insanlar arasındaki ilişkilerin çok samimi ve sıcak olduğu Rusya’daki şantiyeleri sık sık özler.

1912 yılı sonuna yaklaşılmış, Terzaghi hâlâ iş bulamamış ve parası bitmeye yüz tutmuş durumdadır. Mühendis olarak iş bulamayacağını anlar ve Kolumbiya Nehri’nin Big Eddy kesimindeki savakların yapımı esnasında sondör olarak çalışmaya başlar. Esas amacı hem para kazanmak, hem de Amerikan sondaj ve tahrip tekniklerini öğrenmektir. Terzaghi, bu sırada birlikte olduğu sıradan işçilerin duygu ve düşünce dünyalarını yakından tanıma fırsatı bulur. Aralarında birçok kişiyi kişisel cesaret, yardımseverlik ve teşhis yeteneği bakımından iyi okullarda okumuş akranlarından daha üstün bulur. Terzaghi onlarla birliktelikten büyük zevk alır. Yıllar sonra onlardan öğrendiği sondaj ve tahrip tekniğine ait bilgilere, kendi sosyal sınıfındaki kişilerden ve meslektaşlarından hiçbirinde rastlayamadığını itiraf edecektir. Aynı yıl kış sonuna doğru bir tahrip mermisinin vaktinden önce patlamasıyla yaralanır. Portland Oregon’daki hastaneden çıktıktan sonra yeniden iş ararken kenar mahallelerden birindeki bir Kafe’de, bir mimarla tanışır. Mimar ona, Portland’da yapılmakta olan bir kilisenin kubbesini hesaplayacak bir mühendis bulamadığından bahseder. Terzaghi kubbeyi hesaplar. Bu mimarın çok hoşuna gider ve Terzaghi’ye iş bulmakta yardımcı olur. Böylece bir yandan “Portland Gas and Coke Co.” şirketinin temel mühendisliği işlerini yaparken diğer yandan bir yıl boyunca topladığı zengin malzemeyi umduğunu bulma amacıyla tasnif eder ve değerlendirmeye çalışır. Sonuç umut kırıcı olur. Bütün gayretlerine rağmen incelediği jeolojik malzeme ile malzemenin inşaat sırasındaki davranışı arasında belirli bir bağlantı ortaya çıkaramaz. Birşeylerin eksikliğini hisseder, ama bu eksikliğin ne olduğunu henüz teşhis edemez. Çünkü vakit henüz erişmemiştir.

Amerika’da mühendislerin karşı karşıya kaldığı kabul edilemez durum ve bazı ilginç kişilerin teşvikleri onda pamuk ve hurma yetiştirme işine yatırım yapma hevesi uyandırmışsa da gene de parasını Meksika’da inşaat işine yatırmıştır. Fakat Meksika ihtilali sırasında tüm parasını kaybetmiştir. Güney Amerika’da, Arjantin’e gidip iş yapmak üzere hazırlık yaparken, oradan gelen ekonomik krizle ilgili haberler bu seyahati engeller. Bunun üzerine Avusturya’ya dönmeye karar verir. Viyana’da iki meslektaşı ile anlaşıp bir inşaat şirketi kurmaya karar verirler. Yıl 1914’tür. İlk siparişlerini almalarının akabinde, Birinci Dünya Savaşı patlar. Şirket planları suya düşer. Terzaghi’ye 5 Ocak 1914’de Sırp cephesine üsteğmen olarak atandığı emri gelir. Görevi Tuna Nehri’nin Sava Kolu bölgesindeki piyade mevzilerinin genişletilmesi işidir. Emrine vasıflı ve vasıfsız işçilerden oluşan 260 kişi verilir. Terzaghi işi baştan sıkı tutar. Sarhoş ve dik kafalı olanları tespit edip ayıkladıktan sonra adamlarını Vienerberg’de tuğla fabrikasında onlar için hazırlanan koğuşlarına düzenli bir şekilde yerleştirmeyi başarır. Kendi konutunu da askerlere yakın bir yerden seçer. Daha sonra oraya kendisininki gibi üç birlik daha gelir. Onların komutanları Terzaghi’nin gösterdiği performansı gösteremedikleri için askerler arasında disiplinsizlik ve karmaşa baş gösterir. Fakat bu durum uzun sürmez, çok geçmeden her üç birlik de komutanlarıyla birlikte, Terzaghi’nin emrine verilir. Neticede disiplin sağlanır. Görev yerlerine sevk zamanı yaklaşmaktadır. Ancak, askerler arasında sağlık sorunları olanlar, hasta ve zayıflar vardır. Terzaghi’nin onların hekim kontrolü için yaptığı defalarca başvuru sonuçsuz kalır ve sağlık kontrolü yapılmadan sevk edileceklerine dair haberler gelir. Terzaghi’nin vicdanı buna elvermez ve sağlık kontrolünü kendisi yapmaya karar verir.  Muayenesi sonunda 16 fıtık, 4 körlük derecesinde görme zayıflığı, 4 ağır tüberküloz (verem), 2 frengi, 8 ağır varis, 1 ağır egzamalı askerle 14 çok zayıf askeri tespit eder ve onların maaşlarını ödeyerek terhis eder ve karlı bir gecede evlerine uğurlar. Askerlerin ayrılırken Terzaghi’ye ifade ettikleri minnettarlık onu çok duygulandırır.

Terzaghi komutasındaki işçi taburu ile güneydoğu cephesinde yollar, tüneller, köprüler gibi inşaat işlerini başarıyla gerçekleştirir. Alman ordusunun yardımıyla 9 Ekim 1915’te Belgrad düşünce işler yavaşlar. Terzaghi daha aktif bir göreve tayinini ister ve Aspern’deki hava filosu birliğine tayini çıkar. Terzaghi’nin taburu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Askeri İnşaat Amirliği tarafından üstün hizmet belgesiyle ödüllendirilir. Terzaghi 1915 yılları sonlarında Aspern’deki hava filosunun uçaklarının test edilmesinde kullanılan hava alanının komutanı olur. Orada dünyaca ünlü Theodore von Karman ve Richard von Mises ile karşılaşıp tanışırlar. Terzaghi’nin komutanlığının başlangıcında test uçakları sık sık arızalanmaktadır. Ağır yaralanmalar ve ölümler olur. Bu tür kazalar haftada en az iki, üç kez olmaktadır. Terzaghi kendisi de makine mühendisliği eğitimi gördüğü için bunun uçakların tasarım hatası yüzünden olduğunu fark etmekte gecikmez. Düzeltilmesi için yaptığı girişimler fayda vermeyince merkezden emir çıkarttırıp her uçak kalkışında tasarımcılardan birinin de pilotun yanında yer almasını sağlayacak. Böylece kısa sürede kazalar hemen hemen, tamamen ortadan kalkacaktır. Terzaghi’nin Aspern’deki görevi 1916 yılı sonbaharında biter. Viyana’da, Avusturya Dışişleri Bakanlığı’na çağrılır ve kendisine İstanbul’da Yüksek Mühendis Mektebi’nde profesör olarak yol ve temel inşaatı dersleri vermek üzere davet mektubu verilir. Daveti yaptıran Terzaghi’nin Graz Teknik Üniversitesi’nden hocası Forchheimer’dir. Forchheimer o sırada Avusturya Devleti Danışma meclisi üyesidir ve İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi’nde [bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ)] Osmanlı Devleti’nde mühendislik eğitiminin yeniden organize edilmesi işiyle görevlendirilmiştir. Forchheimer, Terzaghi’deki cevheri önceden fark edenlerden biridir. Bu davetin amacı Avrupa savaşın ortasında çalkanırken hem sevdiği ve beğendiği Terzaghi’ye nisbeten sakin bir akademik ortam sağlamak hem de kendine bildik, güvenilir bir dost temin etmektir. Terzaghi bu daveti kabul eder. Bu arada Terzaghi’nin hayatında önemli bir değişiklik olur. Tanıştıktan sonra ilişkileri sürekli devam eden Olga Byloff ile evlenirler. Bu sırada Olga hamiledir, kızları 13 Mayıs 1916’da dünyaya gelir ve onlar haziran ayında evlenirler. Terzaghi ailesiyle birlikte eylül ayı başlarında, İstanbul’a gelir. Gelişini şöyle anlatır: “1916’da güzel bir Eylül akşamı İstanbul’a geldim. Dünyanın en güzel limanlarından birini çevreleyen bu şehri parıldayan güzelliğiyle görür görmez büyülendim ve birçok ulustan birçok insanın daha önce başına geldiği gibi bu büyüyü o gün bu gündür yenemedim.”

Terzaghi 12 Eylül 1916’da Mühendis Mekteb-i Alisi’nde (İstanbul Teknik Üniversitesi) görevine başlar. Savaş yıllarıdır. Osmanlı ordusu, ittifak devletleri Almanya ve Avusturya’nın yanında, itilaf devletleri Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı savaşmaktadır. Savaş dolayısıyla teknik üniversite öğrencilerinin çoğu cepheden gelen genç subaylardır. Bunlar eğitimlerini tamamladıktan sonra tekrar birliklerine katılmak üzere cepheye gideceklerdir. Terzaghi’nin okulda verdiği dersin adı Usul-ü Umumiye-i İnşaat (Genel İnşaat Yöntemleri)’tır. Bu dersler bugünkü adıyla temel inşaatı, yol ve demiryolu derslerinin konularını kapsar. Derslerin haftada 10 saat ve Fransızca olarak verilmesi gerekmektedir. Terzaghi birkaç hafta içinde ders notlarını Fransızca olarak hazırlar. Asistanı İlyas (Cural) Bey sınıfta ona yardımcı olmaktadır. Böylece dünyada ilk kez daha sonra bütün dünyanın modern zemin mekaniğinin kurucusu olarak selamlayacağı Terzaghi tarafından zemin mekaniği ve temel inşaatı dersleri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde verilmeye başlanır. Bu derslerin orijinal ders notları 1995 yılında İTÜ tarafından organize edilip yapılan “Zemin Mekaniğinin 70 Yılı” adlı uluslararası sempozyum sırasında tıpkı basımı yapılarak katılımcılara verilmiştir.

Terzaghi, Tophane ve Tünel arasında eski adıyla Yazıcı Sokağı’nda (şimdiki Serdarı Ekrem Caddesi) Helbig apartmanında (şimdiki Doğan apartmanı) küçük bir daire kiralar, odası Boğaziçi ve Marmara manzaralıdır. Toplam süresi on saatten fazla olan dersleri haftanın iki günü aralıksız beşer saat ve üçüncü gün birkaç saat ders vererek tamamlar. Geri kalan zamanını kafasını öteden beri meşgul eden zeminler için mukavemet (dayanım) bağıntılarını ortaya çıkaracak çalışmalara ayırır. Artık vakit erişmek üzeredir. Bu işin ancak deney yoluyla yapılabileceğine karar verir ve coşkuyla işe koyulur. Deneylerde ilk kullandığı malzeme kumdur.

O yıllar deney yapabilmek için okulda gerekli araçlar yoktur. Kurduğu laboratuvarının araçları boş sigara kutuları, okulun mutfak terazisi ve birkaç çelik şeritten ibarettir. Bir istinat duvarı arkasındaki yanal toprak basınçlarına ait ilk öncü çalışmaları bu aletlerle yapar. Elde ettiği sonuçları önce Avusturya’da bir inşaat mühendisliği dergisinde sonra da 1920 yılında Amerika’da çıkmakta olan “Engineering News Record”ta “Eski toprak basıncı teorileri ve yeni deney sonuçları” başlığı altında yayımlar. Bulduğu sonuçlar ileride çok pahalı ve gelişmiş aletle yapacağı deneylerle bulacağı sonuçların aynıdır. İstanbul’da Terzaghi’nin ihtiyacı olan alet edevat, kütüphane gibi olanaklar çok sınırlıdır ama ileride kendisinin sık sık belirteceği gibi İTÜ’deki ortam çalışma özgürlüğü açısından çok avantajlıdır. 1916-1918 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği iki yılını Terzaghi “hayatının en mutlu ve en verimli iki yılı” olarak dile getirir. O sıralar Avusturya Türkiye’nin müttefiki ve dostudur. Bu nedenle Terzaghi’nin itibarı ve sosyal statüsü bir eğitim elçisi olarak imrenilecek düzeydedir. Başlangıçta aldığı maaş ailesiyle birlikte ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılamaktadır. Terzaghi, bu dönemde 1860-1917 yılları arasında basılmış, zemin mekaniği ve temel mühendisliğini ilgilendiren çok sayıda dokümanı, Avusturya’yı ziyaretleri esnasında Viyana’daki kitapçı ve kütüphanelerden temin ederek yüzlerce kitap, makale ve raporu sistematik olarak inceleyip, değerlendirme imkanı bulabilmiştir.

Terzaghiler hafta sonlarını genellikle Boğaziçi veya Marmara kıyısında yaptıkları gezilere ayırırlar. İlk yıllar Terzaghi’nin eşiyle olan ilişkilerinin sorunsuz olduğu yıllardır. Sonradan bu ilişkiler bozularak ayrılığa kadar varacaktır. Boğaziçi’nin asma köprü veya tüp geçitle geçilmesi meselesi Terzaghi İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı yıllarda gündeme gelir. Bu işle bir İngiliz firması ilgilenmektedir. Terzaghi geçiş için önerilen güzergahlardan biri boyunca yapılan zemin araştırmalarına iştirak ederek İngiliz firmasına ön rapor hazırlar. Bir ara bölgede petrol taşıyıcı bitümlü kaya tabakalarının araştırmasıyla da özel olarak ilgilenmiş, Amerikan ve bazı Avrupa firmalarıyla irtibat kurarak konuşmalar yapmıştır. Fakat esas keşfi bölgedeki kil kaynaklarının seramik endüstrisi açısından çok elverişli olduğunun tespitidir. Nitekim Terzaghi’nin bu keşfi fazla zaman geçmeden değerini bulmuş ve bölgede Türkiye’nin en gelişmiş endüstrilerinden biri olan seramik endüstrisi kurulmuştur.

1918 yılında Terzaghi’nin ekonomik durumu giderek bozulur. Maaşı yetmemeye başlar. Dışarıya iş yapabilmek için de zamanı yoktur. 6 Haziran 1918’de İstanbul’daki Avusturya Askeri Ateşeliği’ne mektup yazarak maddi destek talebinde bulunur. Çünkü okuldaki Alman öğretim üyelerine Alman Hükümeti yemek desteğine ilaveten % 30 maaş farkı ödemektedir. O yıl aksilikler birbirini kovalar. Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzalamış ve İstanbul, İtilaf devletleri ordusu tarafından işgal edilmiştir. İngiliz Yüksek Komiserliği’nin tebliğiyle Terzaghi’nin İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki işine müddet tanımadan ve hazırlıksız olarak son verilir. Terzaghi eşi ve çocuğuyla İstanbul’da parasız kalır. İyi bir tesadüfle o sırada İstanbul, Boğaziçi’nde mühendislik eğitimi veren bir Amerikan kuruluşu olan Robert Kolej‘inin hocaya ihtiyacı vardır. Okulun termodinamik ve gaz makineleri hocası kişisel bir nedenle ani olarak işinden ayrılmıştır. Terzaghi’nin aynı zamanda makine mühendisi oluşu bu dersi vermek üzere teklif almasına neden olur. Şartların ağır olmasına ve ders vereceği konularda kendini yeterli hissetmemesine rağmen kontratı imzalamakta tereddüt etmez, çünkü görünürde başka çaresi yoktur. O sırada Robert Kolej Mühendislik Okulu’nun Başkanı Dr. Caleb F. Gates’dir. Dr. Gates 1881 yılında Türkiye’ye gelmiş ve Robert Kolej’in mühendislik bölümünü kendisi kurmuştur. Dindar ve iyi yürekli bir insandır. Terzaghi’ye iş vermekle aynı zamanda onun sınırdışı edilmesini erteletmiş olacaktır. İşgal kuvvetlerinin kurduğu komisyon Robert Kolej’de iş verildiği için Terzaghi’nin oturma iznini 20 Şubat 1919’a kadar uzatmıştır. 19 Ocak’a kadar ayrılması kesin görülen Terzaghi son an da İsveç Büyükelçisi’nin araya girmesiyle İstanbul’da kalabilmiştir. Fakat bunun bedeli çok ağırdır. Haftada 17 saat ders vermesi gerekmektedir. Bunlar gaz makineleri dersine ilaveten sulama, su kaynakları betonarme ve teorik hidrolik dersleridir. Terzaghi, Robert Kolej’de ders vermeye 10 Aralık 1918’de başlar. Birkaç hafta geçtikten sonra mühendislik okuluna ait bir binada küçük bir zemin mekaniği laboratuvarı kurmaya başlar. Rektör Dr. Gates Terzaghi’ye anlayış gösterir ve onun laboratuvar kurma çabasını 200 dolarlık bir bağışla destekler.

Terzaghi’nin az bir ücret karşılığı hemen hemen boğaz tokluğuna çalışıyor olması eşiyle olan ilişkilerinin de bozulmasına neden olmaktadır. Terzaghi’nin bütçesi sınırlı olduğu için eşine en acil gereksinimlerini karşılamak üzere para verebilmektedir. Oysa eşi Olga ailesi ve yetişme şartları itibariyle rahat para harcama alışkanlığında olan bir kişiliğe sahiptir. Paranın Terzaghi’nin planladığı şekilde harcanmıyor olması sık sık tartışmalarına neden olmaktadır. Ayrıca Terzaghi’nin yoğun geçen öğretim faaliyetinden geriye kalan zamanının hemen hemen tümünü laboratuvarında geçirmesi de eşiyle aralarındaki sorunları ağırlaştırmaktadır. Terzaghi’nin hayat tecrübesi ve kişilik yapısı ona her türlü zorluğa ve yoksunluğa karşı sabırlı ve dayanıklı olmayı öğretmiştir. Ancak aynı şeyleri eşi Olga için söylemek mümkün değildir.

Terzaghi, laboratuvarında çabalarını katı zeminlerin mukavemeti ve diğer fiziksel özelliklerinin araştırılması yönünde yoğunlaştırır. Araştırmalarında kullanmayı planladığı kil o sıralarda haydutların kol gezdiği bölgede ve en yakın otomobil yolundan 20 kilometre uzaklıktadır. Yetkililer bu şartlarda oralardan numune almanın son derece riskli olduğunu ve bu sorumluluğun kendisine ait olacağını Terzaghi’ye bildirirler. Terzaghi deneylerini sürdürmek için numune almaya kararlıdır. Önce hurdalıkta duran bir arabayı arkadaşının yardımıyla çalışır hale getirir. Sonra okuldan iki cesur öğrencisini yanına alarak Karadeniz kıyısında kil alacakları bölgeye (Kilyos) giderler. Sırt çantalarına 60 kilogram kadar kil numunesi alırlar. Yolda kendilerini durdurmaya çalışan haydutlara karşı silahlarını iki kez ateşlemek zorunda kalırlar. Sağ salim Robert Kolej’e geri döndükleri için çok sevinmişlerdir. Bu killer Terzaghi’nin 1925 yılında bastıracağı Erdbau mechanik isimli Modern zemin mekaniğinin kuruluş belgesi olarak kabul edilen kitabında adı geçen II ve IV numaralı killerdir.

Artık vakit erişmiştir. Terzaghi 1919 yılı Mart ayında bilimsel temele dayanarak araştırma hazırlıklarına başlar. Bu aynı zamanda modern zemin mekaniğinin kuruluş hazırlıklarıdır. Mutlu bir tesadüfle modern zemin mekaniğinin doğuşu, Türk Kurtuluş Hareketiyle aynı zamanda başlamış ve ürünlerini aynı periyotta vermiştir. Terzaghi 1919 yılı Mart ayı başlarında bir kağıda araştırmaları için gereken her şeyi yazar ve aletlerin şemalarını çizer. Bunlar üç aletten ibarettir. Modern zemin mekaniğinin kuruluşunun ilk belgesi olarak isimlendirilebilecek bu kağıdın orijinali Norveç Geoteknik Enstitüsünde nem yüzdesi kontrol edilen bir odada Terzaghi’nin madalyaları, ödüller ve günlüklerinin orjinalleri ile birlikte çelik bir kasa içinde muhafaza edilmektedir.

Norveç Geoteknik Enstitüsünün karizmatik yöneticisi Terzaghi’nin dostu Bjerrum  (1918-1973) zemin mekaniğinin bu kuruluş hikayesini biraz fantazi katıp renklendirerek Newton’un elma hikayesini andırır bir biçimde anlatır. Bjerrum’un anlattığına göre Terzaghi savaş sonrası İTÜ’den çıkarılmış, yaşamını sürdürebilmek için Robert Kolej’de boğaz tokluğuna çalışmayı kabul etmiş,  depresyona girmiş bir ruh hali içinde bahçesinde bir kayaya oturmuş Haliç’e bakarak düşünürken, aklına aniden zemin mekaniğinin kanunlarını keşfetmek için ne yapması gerektiğine ait düşünceler gelir ve bunları kağıda döker. Oysa Robert Kolej’den Haliç’in görülmesinin mümkün olmadığını bilmese bile Arşimet’in ve Newton’un keşifleri gibi, Terzaghi’nin keşfinin de ani olmadığını, uzun ve zahmetli bir sürecin sonunda ortaya çıktığını Bjerrum şüphesiz bilmektedir. Bu anlatımla Bjerrum muhtemelen Terzaghi’nin çok sevdiği ve sık sık ziyaret ettiği haliç manzaralı ‘Pierre Loti Kahvesi’ni de zemin mekaniğinin kuruluş hikayesine katmak istememiş ve akıllarda yer etmesi için hikayeyi renklendirmiştir.

Şemasını çizdiği aletler imal edildikten sonra 1919 yılı Nisan ayının sonunda Terzaghi ilk deneylerine başlar. Altı hafta boyunca aralıksız günde 12 saat çalışır. Özellikle konsolidasyon deneyleri için sürekli kayıt alması gerekmektedir. Bir süre sonra yatağını laboratuvara taşıyarak orada yatmaya başlar. Terzaghi’nin bu çalışma temposunu gözleyenlerden biri olan okulun doktoru Dr. Post ona eğer böyle devam ederse elli yaşına ulaşamadan onu Boğaziçi’ne gömmelerinin kaçınılmaz olacağını söyler. Terzaghi’nin cevabı ise “Öyleyse elli yaşımdan önce çok şey başarabilirim.” olmuştur. Nitekim Terzaghi’nin bu çalışması sırasında bir başarıyı diğeri izler ve umduğundan çok daha kısa süre içinde işe başlarken aklını kurcalayan soruların hemen hemen hepsini cevaplar. Yani bir yıl içinde amacına ulaşmıştır. Bu süre zarfında yıllardır rüyasını gördüğü hayal gerçekleşmiş, jeolojik malzeme olan zeminlerin mühendislik davranışlarını yöneten bağıntıları ortaya çıkarmaya başlamıştır. Görünen kohezyonun kumların, killerin ve katı cisimlerin davranışındaki rolünü ortaya çıkarmış, sızma basıncının barajların yıkılmasındaki etkisini tespit etmiştir. bu buluşları ona geçmişte çektiği tüm sıkıntıları ve acıları unutturur. Araştırmanın en önemli sonucu ise zeminlerde efektif gerilme ve boşluk suyu basıncı arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmasıdır. Zemini etkileyen toplam basıncın zeminde daneler arasında meydana gelen efektif gerilme ile su basıncının toplamıyla karşılanacağını ifade eden bu ilişki inşaat mühendisliğinde “efektif gerilme” prensibi olarak anılır. Bu prensibin inşaat mühendisliğindeki önemi Newton’un genel çekim konumunun fizikteki önemine benzetilebilir.

1921 yılında Terzaghi’ler Yazıcı Sokağındaki evlerinden Bebek’e taşınırlar. Ancak aralarındaki ilişki çok bozulmuştur. Her ikisi de bu ilişkinin daha fazla yürümeyeceğini anlamışlardır. 29 Eylül 1922 Terzaghi eşi ve kızını Adriya gemisiyle Galata rıhtımından Avusturya’ya gitmek üzere uğurlar. Bu aralarındaki ilişkinin sona erdiği anlamını taşır. 1926 yılında resmen boşanırlar ve 1 Eylül 1926 tarihinde Olga Graz’da eczacı Franz Ructy ile evlenir.

Terzaghi, Olga’yı uğurladıktan sonra 29 Eylül 1922’de bugün de Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde eski yerini koruyan Theodorus Hall’e taşınır. Odasının Rumelihisarı ve Boğaziçine bakan harika bir manzarası vardır. 1923 yılında Terzaghi’nin araştırma işleri eski hızını kaybeder. Amacı kil zeminlerin sabit basınç altında zaman geçtikçe sıkışmasına ait matematik bağıntıyı elde etmektir. Günlerce gece geç vakitlere kadar bu problemi çözmeye uğraşır. Nihayet 30 Ekim 1923 günü  amacına ulaşır. Makine mühendisi olmanın avantajı imdadına yetişmiştir. O gün yarım saatlik yoğun bir düşünmeden sonra malzeme içinde ısı iletimi ile ilave boşluk suyu basıncının sönümlenmesi arasında analoji yapabileceğini keşfeder. Böylece killerin konsolidasyonu problemini bütün yönleriyle çözüme kavuşturmuş olur. Yapıların oturmasını yöneten diferansiyel denklemleri teşkil etmiş, bunları çeşitli sınır ve deformasyon şartlarına göre çözerek yapıların oturma miktarını ve oturma zamanını hesaplayabilir duruma gelmiştir. Bu da önceki gibi olağanüstü bir başarıdır. 1924 yılında Hollanda’nın Delft Kenti’nde yapılan Birinci uluslararası tatbiki Mekanik Kongresi’ne katılan Terzaghi orada “Hidrodinamik Gerilme Olaylarının Teorisi ve Onların Temel Tekniğinde Uygulanma Alanı” isimli araştırmalarının çok önemli sonuçlarını içeren tebliğini okur. Hemen dinleyicilerin coşkulu tepsiyle karşılık görür. Kongrede bulunan Forchheimer Terzaghi’nin yanına gelerek elini sıkar ve “Bu senin bilim dünyasına doğduğun gündür.” diyerek onu tebrik eder. Terzaghi ulaştığı başarıyı, ilk önce teorilerle uğraşmadan evvel inşaat mühendisliği alanında tecrübe birikimine sahip olması sayesinde yeteneklerinin önyargılarla engellenmemesine ikinci olarak Türkiye’de çalışırken kimseye hesap vermeksizin sınırsız bir çalışma özgürlüğüne sahip olmasına ve üçüncü olarak da elindeki araçların basitliği ve kıtlığı yüzünden deneyleri sadece araç olarak kullanabilme özelliğine sahip olmasına bağlar. Bütün araştırmalarına çalışma hipotezlerini teşkil etmekle başlamıştır.  Bu  hipotezler bazen neden ve sonuç arasındaki bağlantı hakkında sadece hislerine dayanan fikirlerini içermektedir. Bir sonraki adım bu çalışma hipotezlerini doğrulamak veya yanlışlığını ortaya çıkarmak üzere yapılacak deneyleri planlamaktan ibarettir. Terzaghi deneylerde basit ve ucuz aletler kullanmanın önemini vurgular. Pahalı ve gelişmiş aletlerle işe başlanırsa aletlerin esiri olup işin özünü gözden kaçırma ihtimali yüksektir. Ancak hipotez doğrulandıktan sonra gelişmiş aletlerle deneyi tekrarlamak faydalı olacaktır. 1925 yılında Terzaghi Türkiye’de yaptığı araştırmaların sonuçlarını “Zemin Fiziği Temelinde Zemin Mekaniği” isimli Viyana’da Franz Deuticke Yayınevi tarafından basılan kitabıyla yayınlar. Bu kitap Dünya İnşaat Mühendisleri Topluluğu tarafından modern zemin mekaniğinin kuruluş belgesi olarak tanınır.

1916 ve 1925 yılları arasında on yıla yakın bir süre Terzaghi’nin Türkiye’de geçen bu dönemi Türkiye’nin tarihi bakımından en önemli ve hareketli dönemlerinden biridir.   Geldiğinde Osmanlı yönetimi işbaşındadır. İstanbul’un işgalinin, Kurtuluş Savaşı’nın, 30 Ağustos Zaferi’nin İstanbul’un kurtuluşunun, mübadelenin ve Cumhuriyet’in Kuruluşunun şahidi olur. Bütün bu olaylara ait gözlemlerini 1925 yılında Amerika’ya gittiğinde Boston İnşaat Mühendisleri Odası’nda yaptığı bir konuşmada anlatır. “Tarih ve Toplum” dergisinin 128. sayısında “Türkiye Anıları” başlığı altında yayınlanan konuşmasının çevirisinden anlaşılacağı gibi, gözlemlerindeki derin kavrama gücü ve yorumlarındaki objektiflik hayranlık vericidir. 1924 yılının sonuna doğru Terzaghi yaptığı çalışmaları ve ulaştığı sonuçları mühendislik pratiğine uygulama gereğini kuvvetle hissetmektedir. Bunun için mühendislik faaliyetlerinin çok yönlü yürüdüğü bir ortama ihtiyaç vardır. Bu nedenle Terzaghi o tarihlerde böyle bir ortamın bulunduğu yegane yer olan Amerika’ya gitmeye karar verir. Terzaghi’nin sonraki yaşantısı ile ilgili ayrıntılı bilgi İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin yayınladığı “Yaşadıkça Öğrenmek” isimli biyografi kitabından edinilebilir. İstanbul’dan ayrılırken çok duygulanan Terzaghi hayatı boyunca her fırsatta Türkiye’nin ikinci vatanı olduğunu tekrarlamıştır.

Bu metnin bütün hakları Kemal Özüdoğru’ya aittir. Yazının özüne müdahale etmeyen, ufak tefek değişiklikler olabilir. Orijinal makale, “Modern zemin mekaniğinin kuruluşu: Karl Terzaghi ve Türkiye” (itüdergisi/d, mühendislik, Cilt:2, Sayı:5, 3-11, Ekim 2003) adıyla yayımlanmıştır.

En Popüler (!) Mühendislik “Jeoloji”

Yapı sektörünün sanayiden daha hızlı büyümesiyle son dört yılda makine mühendisliği tercihlerdeki liderliği inşaat mühendisliğine kaptırdı. Elektrik-elektronik tercih edenlerin sayısı ise ikiye katlandı.

Tıp ve sağlık bilimleri gibi diğer sayısal alanlarda iş imkanları, program ve kontenjan sayıları artsa da mühendislik sayısal bilimlerin en büyük alanı olmaya devam ediyor. Son 4 yılda mühendislik tercihleri % 25 artarak 1.471.000 sayısına ulaştı. Değişik branşlarda mühendislik tercihlerinin artması veya azalması daha çok bu alanlardaki sektörel gelişimin bir yansıması oluyor. Hızla gelişen bir sektöre insan kaynağı sağlamak için üniversiteler programlarını hızlıca oluşturup öğrenci almaya başlayabiliyorlar. Diğer taraftan da mezunlarının çoğu işsiz kalan branşlarda ise önce tercihler düşüyor sonra da programlar kapatılıyor.

Tercih ve Kariyer Dergisi’nin ÖSYM’nin 2008-2012 arası verileri üzerinden hazırladığı analize göre son dört yılda popüler mühendislik dallarının ilk sıralarında sektörel gelişime de paralel bir hareketlilik görülüyor. Diğer birçok sektörden daha hızlı bir büyüme sergileyen yapı sektörüne en önemli insan kaynağını sağlayan inşaat mühendisliği programlarında tercihlerin arttığını görüyoruz. Bu artış en popüler listesinde ikinci sırada olan branşı ilk sıraya çıkaracak kadar güçlü… Bunun yanında ikinci sıraya düşse de makine mühendisliği branşında da ciddi bir artış görülüyor. Üst sıralarda büyüme gösteren diğer branşlar ise elektrik-elektronik, bilgisayar, gıda ve endüstri mühendislikleri oldu.

Bunlarında yanında bazı branşların ise tercihlerinin hızla eridiği gözleniyor. Örneğin 5. sıradan 14. sıraya gerileyen jeoloji mühendisliği gibi… Tercihleri gerileyen diğer büyük branşlar ise çevre, kimya, tekstil, maden, orman ve ağaç işleri, jeofizik ile su ürünleri oldu.

Birkaç yazı..
Jeofizik Mühendisliği Bölümü ve Boş Kalan Kontenjanlar
Genç Joologlar Rahatsız!?.. Ya siz..
Türkiye’deki Jeoloji Mühendisliği Bölümlerinin Nesnel Bir Karşılaştırılması
Son 10 Yılda (2002-2012) Türkiye’de Jeoloji Eğitiminin Değişimi

populer_muhendislik_dallari

Ayrıntılar
NTVMSNBC, En popüler mühendislik inşaat mühendisliği, 4 Temmuz 2013
Tercih ve Kariyer Dergisi, En popüler mühendislik dalları, 4 Temmuz 2013

Sasago Tüneli Göçtü

Japonya’daki en uzun tünellerden biri olan Sasago Tüneli‘nde büyük çöküntü meydana geldi. Tünelde taşıtlar mahsur kaldı. Çöküntüden sağ kurtulmayı başaranlarsa, büyük beton parçalarının arabaların üzerine düştüğünü anlatıyor.

Birden fark ettim, arabanın yarısı yok ve arkaya baktığımda artık beni takip eden aracın olmadığını gördüm.
—Kazazede kadın

Tokyo’nun 80 kilometre batısında Nagoya’ya giden yoldaki tünelde meydana gelen çöküntü sırasında yangın çıktı ve daha sonra tünelden bazı yanmış cesetlerin çıkarıldı. 9 kişinin öldüğü açıklandı.

1977’de açılan ve 4,7 kilometre uzunluğundaki Sasago Tüneli, Fuji Dağı bölgesinde bulunuyor. Tünelin içindeki kapalı devre yayın yapan kameralardan alınan görüntülerde, Tokyo yönüne giden yolun üzerinde 100 metre kadarlık bir bölümün çöktüğü görülüyor.

Karayolunu işleten özel şirket NEXCO-Central, tünelin iki ay önce köklü bir denetimden geçtiğini ve sağlam olduğunu açıklandı.

Japonya’da en son 1996 yılında aynı şekilde bir tünelde göçme meydana gelmiş ve olayda 20 kişi yaşamını yitirmiş.

Aşağıda görselleri verilen tünel ile ilgili ortaya atılan iddialar şunlar..

– 1977 yılında hizmete açılan tünel sadece görsel açıdan incelenmiş.
– Tünel yasal bir yaptırım olmadığı için herhangi bir fiziksel testten geçmemiş.
– 5 x 1,2 x 0,08 metre boyutlarına sahip 1,2 tonluk beton tavan panellerinin tasarımı hatalı yapılmış.
– Askıdaki tavan panelleri metal civatalarla tutturulmamış, kimyasal tutturucular kullanılmış.

Birkaç haber..
Bodies found in collapsed tunnel
Expert: Tunnel collapse “unheard of” accident
9 people confirmed dead in aged tunnel collapse
Tunnel operator: aging parts the cause
Japan officials: Missing bolts may have caused tunnel collapse

Kaynakça
BBC, Japonya: Çöken tünelde çok sayıda taşıt mahsur kaldı, 2 Aralık 2012
EN, Japonya’da tünel çöktü, 2 Aralık 2012
EN, Japonya’daki tünel faciasında ölü sayısı artıyor, 2 Aralık 2012
Ex-skf, Sasago Tunnel Accident: Concrete Ceiling Panels Fell When the 35-Year-Old Metal Bolts Securing the Panels Fell Off from the Tunnel Ceiling, 3 Aralık 2012

Mühendislik: Tanımı, Tarihi, Felsefesi ve Etiği (Ahlâkı)

Ne zamandır, “Jooloji; bir mühendislik dalı mıdır, kolu mudur?” sorusu içimi kemiriyor. Aslında, 2 senelik meslek yaşamım bunun net yanıtını verdi. Amacım, bu soruyu bir de size sordurmak. Okuyucu yönlendirmek doğru olmasada, bu konuda birkaç cümle hakkım olmalı.. Hâlen yüksek öğrenimde jeoloji mühendisliği diye bir bölümün eğitim vermesine bir anlam veremiyorum. Çünkü, Dünya üzerinde bizden başka bir yerde jeoloji/hidrojeoloji/jeofizik mühendisliği bölümü yok. Bu yüzden, günümüzde çağdaşlığa ve gelişmişliğe öncülük edenlere bakıp, “Acaba, bu Amerikalılar ya da Avrupalılar neyin peşinde..” demeden edemiyor insan.. Hele hele Türkiye çapında 30 küsür bölümün yaklaşık 2500 jooloji/hidrojooloji öğrencisi barındırması, yer yer ikinci öğretim adı altında da sadece para toplanması ve kalbur üstü üniversiteler dışındakilerin herkesi işsizliğe mezun etmesi kanıma dokunuyor. Bunu göre göre üniversiteye, bu bölüme gidenlere de bir anlam veremiyorum.

Aşağıdaki yazı mühendislik hakkında birçok soruya yanıt verirken, mühendislik açısından kendi ile çelişen bir üniveristenin, İstanbul Teknik Üniversitesi‘nin kaleminden çıkmış; ama olsun.. Özetle, jooloji bir bilim dalı, ne daha fazlası ne de daha azı..

Mühendislik nedir?
Mühendislik bilim ve matematiksel prensipleri, tecrübe ve yaratıcılığı kullanarak doğal kaynaklardan insana faydalı ürünler ortaya koyma eylemidir.

Daha kapsamlı bir tanım ile şöyle de diyebiliriz.

Mühendislik, bilimi kullanarak, etik değerleri mutlaka gözeterek, müşteri taleplerini karşılayacak şeyler tasarlamak ve imal/inşa etmektir; bilimsel verileri gündelik hususlar için kullanabilmektir; teknolojiyi insanlık yararına uygulamaktır; aklı ve bilimsel yöntemleri doğal kaynakların insanlık yararına en uygun kullanılması için uygulama sanatıdır; hatta belki bilim ile sanat arasındaki köprüdür.

Mühendisliğin tarihi nasıl başladı?
Bizim dilimizde Arapça hendese kökünden türetilmiş Mühendis kelimesi ile anlam bulan meslek bu açıdan bakıldığında “hesabı, matematiği kullanan, ölçen biçen kişi” anlamı taşır. Oysa Latin kökenli dillerde Engineer olarak adlandırılan bu mesleğin etimolojik geçmişi tarih öncesi çağlara ve başka anlamlara uzanır. Latince “ingignere” yaratan icat eden anlamındaki kökten türeyen sözcük 11. yüzyılda bugünkü anlamında “ingeniator” olarak kullanılmış “ingenium”u (yaratıcılığı) olan “ingenius” yaratan, zeki, mucit anlamlarında kullanılmıştır. Buharın icadından sonra makinaya “engine! Adının verilmesi ile bugünkü yapısı olan Engineer tanımına kavuşmuş olan sözcük bir anlamda vücut bulurken makine nın da isminin oluşmasına sebep olmuştur. “Engine” bu bakımdan dahice şey, işe yarar buluş anlamında kullanılmıştır.

Mesleğin kendi doğuşu da bir anlamda sözcüğün doğuşu ile koşuttur. İlk çağlarda insanoğlu barınmak, korunmak, yemek, avlanmak kısacası hayatta kalabilmek için doğanın çetin koşuları ile dahice mücadele etmek ve kazanmak zorundaydı. Bu nedenle daha ilkçağlardan itibaren gerçekte mühendisler vardı. Bu buluşçular bugünkü mühendislik dallarına benzer faaliyetler göstermiyorlardı elbette ama ekme, biçme, alet yapma, avlanma, balık avlama, yük taşıma gibi eylemleri kolaylaştıracak hatta mümkün kılacak araçlar ve basit aparatlar icat ediyorlardı.

Milattan önce 3000’li yıllarda bu basit araçlar yerini daha komplike aygıtlara, tekerlek, hayvan ile tahrik edilen arabalar, basit tekneler gibi vasıtalara bıraktı. Sulama kanalları açık havza madenciliği, piramitlerin inşası gibi ciddi mühendislik denemeleri yapılmaya başlandı. Milattan önce 2500 yılına gelindiğinde Mısırlılar 25 metre boyunda gemiler yapmaya başlamış hatta bunun için kuru inşa havuzları inşa etmişlerdi. Milattan önce 1000’li yıllarda artık vida, su değirmeni, Hero Türbini denilen basit pompa yapılmış şehirlerde su dağıtımı fikri oluşmuştu.

Önce Grek (Eski Yunan) uygarlıkları ardından Romalılar mühendislik dalında iyice geliştiler kağıt, silahlar, mancınıklar yapıldı öte yandan Çin’de barut bulunmuş ve yeni bir çığır açılmıştı. Milattan önce 5. yüzyıl ila milattan sonra 15. yüzyıl arası kara bir dönemdi. Bir yandan saat, matbaa gibi çok yararlı icatlar yapılırken öte yandan barut ve ağır demir döküm teknolojisindeki gelişmelere paralel olarak silah sanayindeki icatlar gelişti. Bu silahlarla desteklenen savaş ve politikalar dünyaya 20 asırlık bir karanlık yaşattı.


Leonardo da Vinci’nin 1502 tarihli tek kemerli ve ayakları arasındaki açıklığın yaklaşık 220 metre olduğu Haliç Köprüsü çizimi. Bu mühendislik projesi, 2. Beyazıt döneminin İstanbul’u için hazırlamıştı.

Bundan sonra sanatçı, mucit, mühendis Leonardo da Vinci’nin bütün ağırlığı ile etkilediği Rönesans dönemi geldi. Büyük binalar görkemli katedrallerin inşası ile geçen bir dönemin ardından, 1750-1850 yılları arasında geçen yüzyıllık süre mühendisliğin modern anlamda doğuşu oldu. Savery, Newcomen, Watt ve Trevitnick’in buharlı makinaları, Whitworth’un cıvata sanayi makinaları ile gelişme hızlandı seri imalat makinaları ve fabrikaları kurulmaya başlandı. Brunel, Stephenson gibi öncü mühendislerin bilimi kullanmaktaki ısrarları ile nihayet Fransa’dan başlayarak formal üniversite eğitimli (sadece pratiğe dayanmayan) mühendislik mesleği doğmuş oldu.

Bu bilgiler ışığında modern mühendislik tarihini 4 bölüme ayırabiliriz.

Bilim devrimi öncesi – İlk çağ mucitlerinden Leonardo da Vinci ye kadar geçen dönem
Endüstri devrimi ve öncesi dönem – 16. yüzyıl sonundan 19. yüzyıla kadar geçen becerikli zanaatkârlardan modern bilim kullanan uzmanlara kavuşulduğu dönem
İkinci sanayi devrimi – İkinci dünya savaşı öncesine kadar geçen kimya, elektrik, elektronik gibi türlü mühendislik dallarının bilimi tam anlamı ile kullanmaya başladığı dönem
Bilişim devrimi – Savaştan sonra başlayarak bu günlere gele bilgisayar dönemi

Bugün mühendislik dalları 6 ana üst gurupta değerlendirilmektedir.

– Uçak Uzay Mühendisliği
– Kimya Mühendisliği
– İnşaat Mühendisliği
– Elektrik Mühendisliği
– Bilgisayar Mühendisliği
– Makine Mühendisliği

Diğer bütün mühendislik disiplinlerinin bu altı ana dalın alt disiplinleri olduğu kabul edilmektedir. Oysa gemi mühendisliği gerek tarihsel gelişimi gerekse tasarlayarak inşa ettiği ürünlerin doğanın yıkıcı etkilerinin tümüne aynı anda maruz oluyor olması nedeni ile bu altı mühendislik disiplininin neredeyse tamamından yararlanan bir özel mühendislik alanıdır. Gemi Mühendisliği’nin temelinin 17. yüzyılda yaşamış ünlü Fransız matematikçi, jeofizikçi ve astronom Pierre Bouger’in yazdığı (Gemi Üzerinde Tez) isimli eser ile başladığı kabul edilir.

Mühendisin felsefe ile ilgisi ne zaman ve nasıl başladı?
Yukarıda da anlatıldığı gibi tarih boyunca insanoğluna hizmet etmek için yapılmış buluşları yapanların felsefenin temel sorularına duyarsız kalması beklenemezdi. Neydi bu sorular? Nereden geldik? Ruh ve maddenin ilişkisi nedir? Beyin ile düşünce arasındaki ilişki nedir? Örneğin somutlaştırarak irade (düşünce beyin) ile güç (madde) arasındaki ilişki nedir. Bu sorulara cevap arayan mucit dahiler bir yandan da bu gelişi daha anlamlı kılmaya çalışan buluşları yapanlar oluyordu. Bu soruların ancak iki türlü yanıtı olabilirdi bilimsel ve bilimsel olmayan. Bilimsel olmayan yani metafizikle teoloji ve teologlar ilgilenirken mühendisler bilimsel olanla, somut olanla uğraşmaya başladılar. Miletli Tales insanların binlerce yıldır aklını kurcalayan “Evren nedir?” sorusuna ilk kez teolojinin dışında yanıt aramıştı. Tam olarak ne zaman başladığı konusunda kesin bir veri olmasa da Tales’in bu ünlü sorusu felsefenin başlangıcı olarak kabul edilir.

Felsefe sözcüğünü ilk kez Samoslu (Sisam Adası) matematikçi Pisagor kullanmıştır. Filos (sevgi) ve sophia (bilgi) sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile oluşturduğu bu sözcük “bilgeliği sevmek” anlamındadır. Bütün bir varlık alanını her yönüyle araştırma, kuşku duyma, anlama gibi edimlere odaklanan düşünme etkinliği olarak tanımlanabilir. Filozof  ise, bilgiyi arayan ve ona ulaşmak isteyen kişidir. Bu noktadan bakıldığında daha ilk çağlardan beri buluşçuların bilginin dehanın (ingenius) peşinde olduğu ve bu yönleri ile de felsefenin tam içinde olduğu söylenebilir. Birçok evreden geçen mühendislik mesleği ve felsefesi nihayet 17. yüzyılda otomasyon teknolojisinin başlamasıyla sanayileşmenin gereği olarak, toplumsal bir kategori biçiminde ortaya çıktı. Sanayi devriminin ilerlemesiyle buluşların endüstriye uygulanması; bu yolla üretimin hızla artması, mühendislerin üretimindeki rolünü de arttırdı. Önceleri büyüyen ölçekte ve seri üretime zorlayan bir üretim modeli olan Ford sisteminin benzer teknoloji ile diğer sektörlere uygulanması, ardından büyük kriz ve savaş sonrası finansal baskıların sonucunda verimliliğin ana unsur haline gelmesi üzerine ortaya çıkan Toyota modeli ve onun türevi olan Yalın Üretim Modeli ile birlikte mühendislere olan ihtiyaç da arttı. Bu gelişmeler mühendislik mesleğinde felsefi duruşun önemini de arttırmaktadır.

Ahmet ÖncüPara, Mühendislik ve “Bizim Mühendislerimiz”” adlı makalesinde, mühendisleri iki uç konumda tanımlıyor. Birinci konumdaki mühendis “bilimsel yönetim” ilkelerinin kurucusu ve savunucusu olan Frederick W. Taylor’ın görüşlerinde şekillenmiştir. Taylor’a göre her şeyden önce bir “yönetici” olan mühendisin temel görevi “tüm çalışanların tek tek en yüksek refahını sağlamaya bağlı olarak işverenin en yüksek refahını sağlamaktır.” Kısaca, Taylor’a göre mühendislik, “herkese herkesin çok istediği “parayı” verecek tılsımlı bir güce sahiptir.”

İkinci konumdaki mühendis ise Throstein Veblen tarafından tanımlanmıştır. Veblen için mühendis, Taylor’un aksine işletme düzeyinde bir yönetim işlevine değil, sanayinin koşullarında sürekli iyileştirmelerle üretkenliği artırıp, insani var oluşunu geliştirebilme gücüne sahiptir. Veblen, Taylor’un aksine mühendisi tüm çalışanların önderi konumunda ve servet sahibi, kapitalist sınıfların karşısında görür.

Bu iki uç arasında farklı renk ve fikirlerde olan mühendisler bir uçta topumun değişiminde aktif rol almayı kendilerine görev bilirlerken öteki uçta tamamen bireyci bir anlayışla doğayı ve çevreyi umursamaz ve bu uğurda insana tahakkümü de mubah sayan bir konumda  olacaklardır.

İşte mühendise bu noktada dört unsur yol gösterir.

– Doğuştan gelen vicdan
– Varolan bilinç
– Kazanılmış ahlâk
– Öğretilmiş etik

Doğuştan gelen vicdan yani bulunç. İnsanın görgü ve bilgileri ile kendini yargılama yetisi. Vicdan metafizik penceresinden bakıldığında insana doğuştan verilmiş bağımsız bir güçtür, diyalektikte ise bulunç, bireyin, içinde bulunduğu toplumun koşulları ile belirlenen görgü ve bilgisinin sonucu oluşur. Bu noktada bilinç ve bulunç (vicdan) sözcüklerinin yabancı dillerde aynı sözcük ile (conscience) ifade edildiğini de belirtmekte fayda var. Ayrı bir yazı konusu olabilecek bu olgu üzerinde fazlası ile durmak istemiyorum ancak vicdan ve şuurun ayrı kavramlar olarak kabulünün toplumun metafizik / diyalektik yapılanmasını / ayrışmasını ne ölçüde etkilediği düşünülmelidir.

Varlığı tartışılmaz şuur yani bilinç. İnsanın kendisini ve çevresini anlamasını sağlayan anlık süreçlerin bütünü.

Belletilmiş ahlak yani moral.  Belli bir toplumun belli bir döneminde bireysel ve toplumsal davranış kurallarını saptayan ve inceleyen bilim dalı.

Oluşturulmuş törebilim yani etik. Belli yer ve belli zamana özgü olarak iyi ve kötü davranışların kurallarını saptayan bilim dalı.

Mühendisler için hem yurdumuzda hem de dünyada kabul görmüş farlı meslek disiplinlerine göre ufak tefek farklılıklar da gösteren temel mühendislik etik kodu (kuralları) vardır. Bu kurallar her an akılda tutulabilecek veya sık sık bakılabilecek yapıda değildir ancak varılmak istenen sonucun ne olduğu ve bunun için ne tür davranış kalıpları geliştirmek gerektiğini anlamak ve özümsemek mümkündür.

Bu özümsemeyi yapabilmek yukarıdaki kavramlar ile mühendislik mesleğini birleştirbilmek mümkündür. Bu noktada aslında kökleri modernlik öncesi uygarlıklara ve din düşünürlerine kadar dayanan ve modern bilimsel yönetim anlayışında yeniden şekillenen “ahlaki tasavvur” moral imgelem (moral imagination) kavramı önem kazanıyor. Yukarıdaki dört öğeyi de kapsayan ve aslında bunların birleşiminden doğan bir canlandırma bilinci karar vermemize yardımcı olabilir.

Yani karar ve yargılarımızda bize öğretilen kanunlar ve usullerle saptanan hem teknik hem etik değerlerin matrisinden bir sonuç çıkartmaya uğraşacağımıza bütün bunları benimseyen bir ruh hali ve hayat görüşü edinebilir ve bunu bir yaşam standardı haline getirebiliriz. Dahası bu duruştan da haz duymaya başlayabiliriz.

Diğer bir deyiş ile etik anlamda doğru, bilincin farkında olduğu gerçek, stratejik işlevi veya kamusal faydasından önce kendi başına doğru olduğu için güzel ve makbuldür ve bize huzur verir.  Buradaki güzellik estetiği de ilgilendirir ve bir insani duruş biçimini alır. Moral imgelem etik, estetik, ahlak ve vicdan arasında kurduğu dengeli ve yakın ilişki ile insan ilişkilerimizden nesneler ile ilintimize kadar yaşamın bütün alanlarını kapsar ve yönetir.

Bilim kadını Patricia Werhane Moral imgelemin iş hayatında en az dört durum ile ilişkilendirilebileceğini söylüyor.

– Kişinin kendisini, üstlendiği rolden, içinde bulunduğu özel durumdan veya çevreden ayrıştırması- soyutlaması…
– Kişinin içinde bulunduğu – düştüğü/düşürüldüğü düzeni fark etmesi ve/veya içinde bulunduğu durumun hangi şartları içerdiğini anlaması
– Kişinin yaratıcı bir şekilde, deneyimlerinden taze çıkartımlar sağlayarak yeni problemlere tamamen güncel çözümler bulacağı yeni ve yenilikçi olasılıklar tasarlaması…
– Kişinin içinde bulunduğu iş ortamında mevcut olan şartları veya var olacak entrika veya düzenlerin kapsam ve etki alanlarını iyi değerlendirmesi…

Yaşamdaki gerçek roller beyaz perdedekiler gibi etkisiz değildir yaptıklarımızın yaratabileceği etkileri aklımızda canlandırabilmeliyiz. Moral imgelem de işte budur. Sadece teknik alanda değil ahlaki alanda da yenilikçi olmak özgün olmak ve yukarıda anlattığım Moral imgelem‘e sahip olmak önemli.

Önünüze gelen teknik veya idari karar ne olursa olsun bunu size belletilmiş kalıpların dışında düşünmeye bakın çünkü o kalıplar hep doğru olmayabilir. Dahası gizli bazı gündemlere sahip olabilir. Size yönteminizin veya buluşunuzun işe yaramayacağını söyleyen meslektaşınız veya yabancı patron başka gerekçelere veya niyetlere sahip olabilir. Öyleyse kendinizi ve dünyayı daha iyi anlayacak fikri yapıyı edinin. Yaptıklarınızın insani boyutunu, etik yönünü bilinç ve bulunç ile ilişkisini irdeleyin.

Felsefe bütünün ayrılmaz bir parçasıdır. Mühendis içinde bulunduğu yaratım sürecinden ahlâki, vicdani ve etik açıdan soyutlanamaz.

Tüm hakları Şebnem Helvacıoğlu‘na ait olan metnin özüne zarar vermeden Leonardo’ya ekleme ve şeklen değişiklikler yapılmıştır.

Son 10 Yılda (2002-2012) Türkiye’de Jeoloji Eğitiminin Değişimi

2002 yılında düzenlenen 55. Türkiye Jeoloji Kurultayı‘nda “Kurultay Düzenleme Kurulu Başkanı” olarak yapmış olduğum açılış konuşmasında ülkemizdeki jeoloji eğitimi konusuna değinerek o tarihteki durumu ortaya koymaya çalışmıştım. Aradan tam 10 yıl geçti ve ülkemizdeki “Jeoloji Mühendisliği” bölümlerinin sayısı 33’e yükseldi. Ben sabırla, gençlerin yardımı ile internet üzerinden ve görevde olan eski tanıdık ve dostlardan bölümlerindeki öğretim üyesi ve yardımcılarının sayısını, 2011-2012 öğretim yılında örgün ve ikinci öğretimler için bölümlere kayıt yaptıran öğrenci sayısı ile ikinci öğretimin yapılıp yapılmadığını öğrenmeye çalıştım. Böylece ekte sunulan çizelge ortaya çıktı. Bu bağlamda internet ortamındaki bilgiler ile bölüm yetkilisinden elde edilen bilgilerin çok farklı olduğu saptandı. İnternetteki bilgilerin güncelleştirilmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun sadece Jeoloji Mühendisliği Bölümleri için geçerli olmadığını düşünüyorum. Tahmin ederim ki, tüm üniversite, fakülte ve bölümlerdeki bilgiler güncel durumu yansıtmıyor. Bunlara ek olarak değinmek istediğim ikinci bir konu var: “Yerbilimleri Fakültesi”. Bu yıl Erzurum Oltu İlçesi’nde Atatürk Üniversitesi’ne bağlı bir Yerbilimleri Fakültesi’nin kurulmuş olduğunu öğrenince geçmişe dönerek 1970’li yıllarda üç üniversitede kurulmuş olan Yerbilimleri Fakültesi konusunu hatırladım.

Söz konusu fakülte ilk olarak Karadeniz Teknik Üniversitesi bünyesinde 1973 yılında kurulmuştu. Bunu Ege Üniversitesi’nde 1978 yılında kurulan ikincisi izledi. Üçüncüsü ise aynı yıl İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşti. Sonuçta adı geçen üç üniversitede var olan Yerbilimleri fakülteleri 1983 yılı Mart ayında Resmi Gazete’de çıkan bir kararname ile YÖK tarafından kapatılarak, bunların içermiş oldukları bölümler Mühendislik fakültelerine katıldı. Bunun dışında Jeoloji Mühendisliği Bölümü ile ilgili çok çarpıcı bir diğer olay ise Ankara Üniversitesi’nde yaşandı. Tüm Türkiye’de var olan Jeoloji Mühendisliği bölümleri Mühendislik Fakülteleri bünyesine alındığı halde, nedense Ankara Üniversitesi’nde yıllarca Fen Fakültesi bünyesinde eğitim verdi. YÖK’ün eseri olan bu akıl almaz durum 2001 tarihinde Ankara Üniversitesi’nde de bir Mühendislik Fakültesi kurulana kadar yıllarca devam etti.

Buna karşın çok yakın bir zamanda, 2009 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne bağlı olarak Oltu İlçesi’nde Jeoloji, Jeofizik, Maden, Harita ile Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği bölümlerini kapsayan bir “Yerbilimleri Fakültesi” kuruldu. Bu fakültenin Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nde halen 1 doçent, 2 yardımcı doçent ve 4 araştırma görevlisinden oluşan 7 kişilik bir kadro bulunmaktadır. Acaba diğer bölümlerde kaç öğretim üyesi var ve özellikle bir profesör var mı? merak ediyorum. Düşünün bu kadroya/kadrolara karşın, bununla kıyaslanmayacak derecede öğretim elemanlarına sahip Trabzon, Ege ve İstanbul üniversitelerindeki yerbilimleri fakülteleri kapatılıyor ve yıllar sonra çok cılız bir kadro ile akıl almaz bir şekilde ve bir ilçede “Yerbilimleri Fakültesi” mantar gibi birden bitiveriyor. Açıkçası bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demekten başka bir şey elden gelmiyor. Acaba kimin/kimlerin telkin ve yardımıyla Doğu Anadolu’da ve bir ilde değil, ilçede 26 yıl sonra söz konusu “Yerbilimleri Fakültesi” kuruldu? YÖK Başkanlığı buna nasıl izin verdi? Bu fakültenin açılışını onaylarken yetkililer hiç geçmişteki durumu kontrol etmediler mi? Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerini idare eden zihniyet gerçeklerden bu kadar habersiz mi?

Halen eğitim yapan ve yapmayan üniversiteleri alfabetik düzende sıralarsak:

Afyon Üniversitesi (0+1+2+1=4) (0+0),
Akdeniz Üniversitesi (3+2+6+6=17) (50+0),
Aksaray Üniversitesi (2+1+6+3=12) (57+45),
Ankara Üniversitesi (15+5+1+19=40) (106+0),
Atatürk Üniversitesi Oltu Yerbilimleri Fakültesi (0+1+2+4=7) (37+0),
Balıkesir Üniversitesi (2+2+6+2=12) (55+55),
Batman Üniversitesi (2+1+5+4=12) (45+37),
Bozok Üniversitesi (0+0+7+5=12) (27+10),
Cumhuriyet Üniversitesi (12+1+9+2=24) (71+17),
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (5+3+5+9=22) (62+0),
Çukurova Üniversitesi (9+4+2+8=23) (66+77),
Dokuz Eylül Üniversitesi (14+2+1+11=28) (85+60),
Dumlupınar Üniversitesi (1+1+5+6=13) (50+50),
Fırat Üniversitesi (5+1+12+10=28) (72+50) ,
Gümüşhane Üniversitesi (0+1+9+7=17) (28+0),
Hacettepe Üniversitesi (19+10+2+21=52) (80+60+0)*,
İstanbul Üniversitesi (14+3+12+8=37) (94+0),
İstanbul Teknik Üniversitesi (20+10+5+23=58) (50+0)**,
Karadeniz Teknik Üniversitesi (12+5+11+11=39) (95+95),
Karaelmas Üniversitesi*** (0+0+3+2=5) (0+0),
Kocaeli Üniversitesi (1+3+5+9=18) (113+72),
Mersin Üniversitesi (5+3+6+6=20) (65+0),
Muğla Üniversitesi (3+3+2+5=13) (47+0),
Nevşehir Üniversitesi (0+0+4+0=4) (0+0),
Niğde Üniversitesi (2+1+11+3=17) (67+10),
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (12+4+3+21=40) (52+0),
Osmangazi Üniversitesi (5+2+2+8=17) (57+0),
Pamukkale Üniversitesi (4+4+8+6=22) (55+50),
Selçuk Üniversitesi (5+3+13+8=29) (80+80),
Süleyman Demirel Üniversitesi (5+3+9+8=25) (77+70),
Sütçü İmam Üniversitesi (0+0+5+1=6) (28+0),
Tunceli Üniversitesi (2+1+2+3=8) (0+0)****,
Yüzüncüyıl Üniversitesi (1+1+7+10=29) (55+0)

gibi öğretim üyesi ve yardımcıları ile örgün ve ikinci öğretim öğrenci sayılarını***** ortaya koymuş oluruz.

Gözlendiği üzere bunlardan Afyon, Karaelmas, Nevşehir ve Tunceli üniversitelerinde birinci sınıfa öğrenci alınmamıştır. Durumu ikinci öğrenim, yani gece eğitimi açısından değerlendirirsek Akdeniz, Ankara, Atatürk Oltu Yerbilimleri, Çanakkale Onsekiz Mart, Gümüşhane, Hacettepe, İstanbul, İstanbul Teknik, Mersin, Muğla, Osmangazi, Sütçü İmam, Tunceli ve Yüzüncü Yıl üniversitelerinde ikinci eğitim bulunmamaktadır. Toplam öğrenci sayılarını dikkate alırsak örgün öğretimde 1826 ve ikinci öğretimde 778, toplamda 2604 öğrencinin değinilen üniversitelerin bölümlerinde birinci sınıf öğrencisi olarak eğitim aldıkları ortaya çıkmaktadır. Bir diğer konu ise Hacettepe Üniversitesi’nde 60 kişilik bir “Hidrojeoloji Mühendisliği” bölümünün bulunuşudur. Yani toplam sayı 2664‘e ulaşmaktadır.

Burada dikkati çeken durum kalabalık bir öğretim kadrosuna sahip İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerin ikinci eğitime yer vermemelerine karşın çoğunlukla dar bir kadroyu barındıran Anadolu üniversitelerinin büyük bir kısmında ikinci eğitimin yapılmasıdır. Bunun nedeninin düşünülmesi gerekmektedir. Halen birinci sınıf olarak Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde 95, Selçuk Üniversitesi’nde 80, Çukurova Üniversitesi’nde 77, Kocaeli Üniversitesi’nde 72 ve Süleyman Demirel Üniversitesi’nde 70 öğrenci ikinci eğitime devam etmektedir. Ülkemizin bir yılda 2664 Jeoloji Mühendisi’ne ihtiyacı olup olmadığı düşünülmelidir. 33 Jeoloji Mühendisliği Bölümünde 180 profesör, 82 doçent ve 188 yardımcı doçent olarak toplam 450 öğretim üyesi ülkemizdeki jeoloji eğitime katkı vermektedir. Üç büyük şehirdeki 6 üniversitede 94 profesör, 34 doçent ve 24 yardımcı doçent bulunmaktadır. 27 Anadolu üniversitelerinde ise 86 profesör, 48 doçent ve 164 yardımcı doçent mevcuttur. Görüldüğü gibi son derece dengesiz bir dağılım söz konusudur.

Eldeki sayısal verileri 2002 yılı ile karşılaştırırsak; o dönemde var olan 118 profesör, 92 doçent ve 132 yardımcı doçent sayısı ile günümüzdeki durum bir paralellik sunmaktadır. Profesör 118/180, doçent 92/82 ve yardımcı doçent sayısı ise 132/188 gibi sayısal değerleri ortaya koymaktadır. Yani, profesör ve yardımcı doçent sayısındaki artışa karşılık doçent sayısında bir azalma söz konusudur. Geçen 10 yıllık sürede çok sayıda öğretim üyesinin emekli olduğu ve bazılarının vefat ettiği düşünülürse de, profesör ve yardımcı doçent sayısı devamlı olarak artmakta, fakat buna karşın doçent sayısı daima düşük kalmaktadır. 2002 tarihinde mevcut durumu bir kum saatine benzettiğimiz bu özellik, on yıl sonrasında da değişmemiştir. 2012 yılında da tabanda 188 yardımcı doçent, arada 82 doçent ve üstte 180 profesör olarak kum saati görüntüsü değişmemiştir. “Sonuç olarak ilk YÖK Başkanı Prof. Dr. Ihsan DOĞRAMACI tarafından ortaya konulan 1 profesör, 2 doçent ve 4 yardımcı doçentten oluşan piramit yapısına geçen 10 yıl gibi uzun bir sürede de yaklaşılamamıştır”. Çünkü bu durumda jeoloji eğitimi yapan üniversitelerde 180 profesöre karşılık 360 doçent, 720 yardımcı doçent ve 1440 araştırma görevlisi bulunması gerekmektedir. Alternatif bir değerlendirme ise profesör sayısının azaltılmasının gerektiği olabilirse de, Bölüm başına 5,6 olan profesör öğretim üyesi sayısının çok yetersiz olduğu gözetildiğinde, bunun anlamlı olmadığı görülecektir.

Dikkate alınması gereken bir diğer konu ise Anadolu’daki üniversitelerden çoğunda doktora eğitimi yapılmadığından, bunlarda görev almış araştırma görevlilerinin bir kısmının büyük şehirlerdeki üniversitelerde çalışmalarını sürdürmeleridir. Bu açıdan gerek büyük şehir ve gerekse Anadolu üniversitelerinde halen çalışmasını sürdüren araştırma görevlisi sayısı farklı çıkabilir. Tabloda belirtilen bu konu ile ilgili veriler bağlı oldukları Anadolu üniversitelerindeki kadro durumları dikkate alınarak belirtilmiştir. Sonuç olarak, Anadolu’daki üniversitelere baş vuran profesör veya doçent yok mudur?. Aslında cevap basit, vardır ama… Özellikle başvuruda bulunan doçentler için yetkili makam tarafından kadro talep edilmemekte veya kadro gelse de, türlü bahaneler ile bu gibi kişilerin ataması yapılmamaktadır. Bunun başlıca iki nedeni mevcuttur: birincisi çoğunlukla yardımcı doçentlerden oluşan mevcut kadro önce ben diyerek, ileride doçent olduğumda tekrar kadro nasıl bulunur düşüncesiyle yeni eleman atanmasını engellemektedir. Keza bölüm başkanının yardımcı doçent olduğu bir birimde başkanlık elden gider düşüncesi de etkilidir. İkinci önemli konu ise ek ders pastasındaki dilimin küçüleceği ve daha düşük ücret alınacağıdır. İşte bu nedenlerle Anadolu’daki üniversitelerde dolması gereken kadrolar konularında yetkili öğretim üyelerince doldurulamamaktadır. Gayet açık bir şekilde düşünüyorum ki, yazdıklarım birçok kişi tarafından tepki ile karşılanacaktır. Ancak durum ne olursa olsun gerçek ortadadır.

Dipnot
* Bunlardan 80’i Jeoloji Mühendisliği ve 60’ı Hidrojeoloji Mühendisliği bölümlerine alınan öğrencilerdir.
** Öğrencilerin % 50’si İngilizce eğitim görmektedir.
*** 11 Nisan 2012’den itibaren adı Bülent Ecevit Üniversitesi.
**** 2011-2012 döneminde öğrenci alınmadı, halen kayıtlı olan öğrenciler mezun olduktan sonra bölüm kapatılacaktır.
***** Üniversite Adı (Prof.+Doç.+Yrd.Doç.+Ar.Gör.=Bölüm Kadrosu) (Örgün Öğretim Öğrenci+2. Öğretim Öğrenci)

Bu metnin, bütün hakları Engin Meriç’e aittir. Yazının ilk şeklinde küçük değişiklikler yapılmıştır. Ayrıca makale Son 10 Yılda (2002-2012) Türkiye’de Jeoloji Eğitiminin Değişimi başlığıyla JMO Haber Bülteni’nin Nisan 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Türkiye’deki Jeoloji Mühendisliği Bölümlerinin Nesnel Bir Karşılaştırılması

Dünyada en iyi 500 üniversitesi arasında Türkiye’den hiç bir üniversitenin yer almaması basında üzüntü ve eleştiri konusu oldu. Bu konuda çıkan yazılarda sıralamanın hangi kriterlere göre yapıldığına ise pek değinilmedi. Çin’de Jiao Tong Üniversitesi tarafından yapılan bu değerlendirmede beş kriter kullanılmış (bkz. ed.sjtu.edu.cn/ranking.htm)*. Bu kriterler arasında Türkiye’deki üniversiteleri ilgilendiren şunlar: öğretim üyelerinin SCI (Bilimsel Atıf İndeksi) tarafından taranan dergilerde yaptıkları yayınların sayısı, bu yayınların aldıkları atıflar ve bu değerlerin o üniversitede çalışan öğretim üyelerine olan oranı. Sözgelimi senede 500 makalesi bulunan 600 öğretim üyeli bir üniversitenin sıralamadaki yeri aynı sayıda makaleye sahip 800 öğretim üyeli bir üniversiteden daha yüksek oluyor. Üniversiteden çıkan bilimsel makale sayısının üniversiteyi değerlendirmekte kullanılan en önemli ölçütlerden biri olması ilk başta şaşırtıcı gelebilir. Fakat üniversitelerde eğitim ile araştırma birbirinden ayrılamayan bir bütün olduğu için, makale sayısı ve niteliği aynı zamanda eğitim kalitesinin de bir göstergesi. Nitekim, Harvard, Cambridge gibi dünyanın en iyi araştırma üniversiteleri aynı zamanda öğrencilerin en çok tercih ettiği, üst düzeyde eğitimin verildiği yerler.

Değişik üniversitelerin aynı bölümleri arasında sıralama bazı ülkelerde, örneğin İngiltere’de uzun süredir yapılıyor (bkz. www.hero.ac.uk/rae)*. Türkiye’de bu tür değerlendirmeleri sistematik olarak yapan bir kuruluş yok, bireysel olarak yapılan bazı değerlendirmeler ise veri bazı açık olarak verilmediği için önemli hatalar içerebiliyor. Örneğin Sayın Nusret Aras ve Rıdvan Berber tarafından hazırlanan ve Cumhuriyet Bilim Teknik’te yayınlanan (12 Mart 2005, Sayı 938) beş üniversitedeki bazı bölümleri karşılaştıran bir değerlendirmede, Boğaziçi Üniversitesi’nde mevcut olmayan bir Jeoloji Mühendisliği Bölümü gösterilmiş, ve diğer jeoloji bölümlerinin makale ve öğretim üyesi sayılarında önemli hatalar yapılmıştır.

Değişik üniversitelerin aynı bölümleri arasında yapılacak bir değerlendirmeye örnek oluşturması amacı ile verilerin saydam ve erişilebilir olduğu bir değerlendirmeyi Türkiye’deki bazı jeoloji bölümleri için yaptık. Türkiye’de 2003 senesinde lisans eğitimi veren 23 Jeoloji Mühendisliği Bölümü mevcut**. Bunlar arasında kadrosu ve bilimsel potansiyeli ile öne çıkan sekiz jeoloji bölümü değerlendirmeye alındı: İstanbul Üniversitesi (İÜ), İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), Ankara Üniversitesi (AÜ), Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), Hacettepe Üniversitesi (HÜ), Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ).

Yöntem
Türkiye’deki jeoloji bölümlerinin araştırma nitelikleri saptanırken 2000-2005 seneleri arasında yayınlanan SCI makaleleri ve bu makalelere verilen atıflar değerlendirildi. Öğretim elemanlarının 2000 senesi öncesi makalelerine verilen atıflar göz önüne alınmadı, çünkü amaç bölümlerin geçmişteki başarılarını değil bugünkü ve yakın gelecekteki güçlerini saptamak.

Sekiz jeoloji bölümünde görev yapan öğretim üyelerinin (Prof, Doç, Yrd. Doç., Öğretim Görevlisi Dr.) isimleri bölümlerin web sitelerinden tespit edildi. Bu listelerin doğruluğu ve güncelliği o bölümde görev yapan bir öğretim üyesi tarafından kontrol edildi. Daha sonra her bir öğretim üyesinin ismi ve soyadı altında Web of Science – Science Citation Index-expanded kapsamında tarama yapılıp, öğretim üyesinin 2000-2005 Mart ayı arasında yayınladığı makaleler ve bu makalelere verilen atıflar saptandı.  Bu kapsamda 214 öğretim elemanına ait 550’nin üzerinde makale listelendi. Tarama sırasında soyadı benzerliğinden kaynaklanan sorunlar çıktı. Bu durumlarda makalelerin gerçekten taranan kişiye ait olup olmadığı, derginin konusundan ve yazar adresinden kontrol edildi. Bazı durumlarda Web of Science tarafından taranan bildiri özetleri, giriş yazıları, düzeltmeler, vefat yazıları listenin dışında tutuldu. Bölümde çalışan doktoralı araştırma görevlilerinin yayınları da bölüm hanesine geçirildi.

Makale Bazında Jeoloji Bölümlerinin Sıralaması
2000-2005 seneleri arasında Türkiye’deki sekiz üniversitenin jeoloji bölümünden SCI tarafından taranan dergilerde çıkan 550’yi aşkın makalenin bölüm bazında sayıları ve bölümlerin öğretim elemanı rakamları Çizelge 1’de verilmiştir. Değişik üniversitelerin jeoloji bölümleri karşılaştırılırken toplam makale sayısından çok, öğretim elemanı başına düşen makale sayısı, bölümün bilimsel etkinliğini göstermesi bakımından anlamlıdır. Bu kritere göre ODTÜ jeoloji bölümü beş senede öğretim elemanı başına düşen 4,5 makale ile birinci gelmekte, ve bunu benzer değerlere sahip İTÜ ve  takip etmektedir. Daha sonra sırası ile DEÜİÜ ve KTÜ gelmektedir.

Çizelge 1. Sekiz Üniversitenin Jeoloji Mühendisliği Bölümünde SCI Yayın ve Atıf Sayıları

Kuruluş

Öğretim üyesi sayısı

2000-2005 SCI makale sayısı

Beş yılda öğretim elemanı başına yayın sayısı

2000-2003 arası SCI yayın sayısı

2000-2003 arası SCI yayınlarına verilen atıflar

Öğretim üyesi başına atıf 2000-2003

Yayın başına atıf 2000-2003

Bölümlerin 2003 ÖSY sınavı taban puanları

İTÜ

32

115

3,6

94

482

15,1

5,1

322.3

ODTÜ

20

89

4,5

61

213

10,7

3,5

337.4

34

122

3,6

84

169

5,0

2,0

307.4

24

71

3,0

60

116

4,8

1,9

298.0

DEÜ

32

69

2,2

46

201

6,3

4,4

293.9

İÜ

27

49

1,8

33

74

2,7

2,2

301.8

25

47

1,9

30

40

1,8

1,3

266.8

KTÜ

20

14

0,7

7

4

0,2

0,6

282.3

Atıf Bazında Jeoloji Bölümlerinin Sıralaması
Bir makalenin niteliği ile ilgili en nesnel gösterge makalenin aldığı atıf sayısıdır. Yayınlanan bir makalenin sonuçları diğer araştırıcılar tarafından önemseniyor ve kullanılıyorsa, makale atıf almaya başlar. Yüksek sayıda atıf alan bir makale, popüler ve güncel bir konuda önemli veri veya görüş getiren bir çalışmanın ürünüdür. Buna karşın bir makalenin çok az atıf almasının iki nedeni olabilir: Birincisi çok dar bir bilim camiasına hitap eden makaleler çok değerli olsalar bile, bu konularda fazla araştırma yapılmadığı için atıf alamazlar. Örneğin matematik konusunda veya jeolojinin paleontoloji konusunda yapılan çalışmaların atıf sayıları düşüktür. İkinci ve daha çok rastlanan neden çalışmanın bilimsel açıdan güçsüz veya anlamsız olmasıdır. Bu tip makaleler düşük etki sayısına sahip dergilerde, gözden ırak yerlerde sadece akademik yükselme ve atanma amacı ile yayınlanır. Bu iki tür çalışmayı ayırt etmek meslek erbabı için kolaydır.

Günümüzde bilimsel bir dergiye yollanan bir makalenin yayınlanması altı ayı aşmaktadır. Bu nedenle atıf sayıları değerlendirilirken sadece 2000-2003 seneleri arasında çıkan makaleler göz önüne alınmıştır. Bu makalelerin aldıkları atıflar, bölüm, öğretim üyesi ve makale bazında Çizelge 1’de gösterilmiştir. Toplam atıf, öğretim üyesine başına düşen atıf ve yayın başına atıf kriterlerinde İTÜ jeoloji bölümü açık bir fark ile öndedir. Bunu sırası ile ODTÜ, HÜ, DEÜ, AÜ, İÜ, CU, KTÜ takip eder (Çizelge 1).

Araştırmaları değerlendirirken göz önüne alınması gereken önemli bir husus çok yazarlı makalelerde, araştırıcıların katkı payını belirlemektir. Bu durum bilhassa yüksek atıf alan makaleler için önemlidir. Üçten fazla yazarı olan makalelerde genelde birinci yazarın katkısı en çoktur. Şanghay Jiao Tong Üniversitesi dünyadaki üniversiteleri değerlendirirken çok atıflı makaleler için birinci yazara makale ve atıfların % 50’sini, ikinci yazara % 25’ini ayırmış ve kalan % 25’i ise diğer yazarlar arasında bölüştürmüştür. Bu çalışmada böyle bir ayırıma gidilmemiş ve çok yazarlı makaleler ve aldıkları atıflar her bir araştırıcının hanesinde ayrı ayrı gösterilmiştir. Böyle bir ayırım yapıldığı takdirde yabancı yerbilimciler birinci yazar olduğu yüksek atıflı makaleler nedeni ile İTÜ ve DEÜ jeoloji bölümlerinin atıf sayısı biraz düşecektir. Atıf sıralamasında Ankara Üniversitesi DEÜ’nin önüne geçecek, İTÜ’nün yeri değişmeyecektir.

Yüksek Atıflı Makaleler
2000-2003 senelerinde çıkan 400 makalenin atıf dağılımı Şekil 1’deki histogramda gösterilmiştir. Makalelerin %58’i sıfır veya bir atıf almıştır. Yediden fazla atıf alan makalelerin sayısı toplamın ancak % 11’ini oluşturur, buna karşın bu makaleler toplam atıfların % 59’unu almıştır. 2000-2003 senelerinde yayınlanan ve en yüksek sayıda atıf alan on makalenin künyesi Çizelge 2’de verilmiştir. Bu on makalenin yedisi İTÜ, ikisi ODTÜ ve biri DEÜ adreslidir. Bu seneler arasında yayınlanan 400 makalenin % 2,5’ini teşkil eden bu on makale alınan atıfların % 24’ünü oluşturur. Yüksek atıflı makalelerin konularına bakıldığında Marmara Denizi’nin aktif tektoniği ve oşinografisi, Batı Anadolu’nun genç tektoniği ve germe rejimi, Menderes Masifi’nin yapısı gibi güncel konular üzerinde oldukları görülmektedir.


Şekil 1. 2000-2003 yılları arasıda yayınlanan 400 yerbilimi makalesine verilen atıf sayıları. Görüntü: Aral İbrahim Okay.

Jeoloji Bölümlerinin Değerlendirilmesi
Türkiye’deki jeoloji bölümleri on sene öncesine göre SCI’ye giren makale sayısında önemli bir gelişim göstermiştir; buna karşın makalelerin niteliğinin bir göstergesi olan atıf sayısında kat edilecek epey yol bulunmaktadır. Öğretim üyesi başına makale sayısı ve atıf sayısı açısından değerlendirildiğinde Türkiye’nin en başarılı jeoloji bölümleri olarak İTÜ ve ODTÜ ön plana çıkmaktadır. Öğretim üyesi başına makale sayısında ODTÜ birinci gelmekte, İTÜ ise makalelere verilen atıflar açısından önde yer almaktadır. Bu bölümleri sırası ile HÜ, AÜ, DEÜ, İÜ, CÜ ve KTÜ takip etmektedir. Jeolojini alt dallarına bakıldığında, mühendislik jeolojisinde HÜ en önde yer almakta onu ODTÜ, AÜ, DEÜ takip etmektedir. İTÜ ise tektonik ve deniz jeolojisinde başarılıdır.

Bölüm başarı sıralaması ile jeoloji bölümlerin 2003 taban puanı ile tanımlanan öğrenci tercihleri arasında yakın bir paralellik, fakat ilginç bazı farklılıklar göze çarpar (Çizelge 1). ODTÜ, muhtemelen üniversite prestijinin daha yüksek olması ve İngilizce eğitim nedeni ile öğrenci tercihinde açık farkla İTÜ’nün önünde yer almaktadır (Çizelge 1). Öğrenci tercihlerinde İTÜ’yü sırası ile HÜ, İÜ, AÜ, DEÜ, KTÜ, ve CÜ takip etmektedir. İÜ ve KTÜ’ye olan öğrenci tercihi bu bölümlerin başarı sıralamasındaki yerlerinin üzerindedir.

Çizelge 2. Yüksek Atıflı Jeoloji Makaleleri 2000-2002
1) Okay AI, Kaşlılar-Özcan A, İmren C, Boztepe-Güney, A., Demirbağ, E., Kuşçu, İ., 2000, Active faults and evolving strike-slip basins in the Marmara Sea, northwest Turkey: a multichannel seismic reflection study. Tectonophysics, 321,  189-218. Atıf sayısı: 46.

2) Bozkurt E, 2001, Neotectonics of Turkey – a synthesis. Geodinamica Acta 14, 3-30. Atıf sayısı: 42.

3) Le Pichon X, Sengor AMC, Demirbag E, Rangin C,İmren C, Armijo R, Görür N, Cagatay N, de Lepinay BM, Meyer B, Saatcilar R, Tok B., 2001, The active Main Marmara Fault. Earth And Planetary Science Letters 192, 595-616. Atıf sayısı: 31

4) Imren C, Le Pichon X, Rangin C, Demirbag E, Ecevitoglu B, Gorur N , 2001, The North Anatolian Fault within the Sea of Marmara: a new interpretation based on multi-channel seismic and multi-beam bathymetry data. Earth And Planetary Science Letters, 186, 143-158. Atıf sayısı: 29.

5) Çağatay MN, Görür N, Algan O, Eastoe C, Tchapalyga A, Ongan D, Kuhn T, Kuscu I, 2000, Late Glacial-Holocene palaeoceanography of the Sea of Marmara: timing of connections with the Mediterranean and theBlack Seas. Marine Geology, 167, 191-206, Atıf sayısı: 28.

6) Lips ALW, Cassard D, Sözbilir H, Yilmaz H, Wijbrans JR., 2001, Multistage exhumation of the Menderes Massif, western Anatolia (Turkey). International Journal Of Earth Sciences, 89, 781-792. Atıf sayısı: 26.

7) Bozkurt E, Oberhansli R, 2001, Menderes Massif (Western Turkey): structural, metamorphic and magmatic evolution – a synthesis. Internatıonal Journal Of Earth Scıences, 89, 679-708. Atıf sayısı: 23.

8) Okay AI, Satir M, 2000, Coeval plutonism and metamorphism in a latest Oligocene metamorphic core complex in northwest Turkey. Geological Magazine, 137, 495-516, Atıf sayısı: 23.

9) Yaltirak C, Alpar B, Sakinc M, Yuce H., 2000, Origin of the Strait of Canakkale (Dardanelles): regional tectonics and the Mediterranean-Marmara incursion. Marıne Geology, 164, 139-156. Atıf sayısı: 22

10) Barka A, Akyuz HS, Altunel E, Sunal G, Cakir Z, Dikbas A, Yerli B, Armijo R, Meyer B, de Chabalier JB, Rockwell T, Dolan JR, Hartleb R, Dawson T, Christofferson S, Tucker A, Fumal T, Langridge R, Stenner H, Lettis W, Bachhuber J, Page W., 2002, The surface rupture and slip distribution of the 17 August 1999 Izmit earthquake (M 7.4), North Anatolian fault. Bulletin of the Seismological Society of America, 92, 43-60, Atıf Sayısı: 21

11) Gessner K, Ring U, Johnson C, Hetzel, R., Passchier, CW, Gungor, T.,  2001, An active bivergent rolling-hinge detachment system: Central Menderes metamorphic core complex in western Turkey. Geology, 29, 611-614. Atıf sayısı: 21.

12) Görür N, Çağatay MN, Emre O, Sakinc M, Islamoglu Y, Algan O, Erkal T, Kecer M, Akkok R, Karlik G., 2001, Is the abrupt drowning of the Black Sea shelf at 7150 yr BP a myth? Marine Geology, 176, 65-73. Atıf sayısı: 20.

13) Gessner K, Piazolo S, Gungor T, Ring, U., Kröner, A., Passchier, CW., 2001, Tectonic significance of deformation patterns in granitoid rocks of the Menderes nappes, Anatolide belt, southwest Turkey. International Journal Of Earth Sciences, 89, 766-780. Atıf sayısı: 20.

14) Okay AI, 2001, Stratigraphic and metamorphic inversions in the central Menderes Massif: a new structural model. International Journal Of Earth Sciences, 89, 709-727. Atıf sayısı: 18.

15) Okay AI, Tansel I, Tuysuz O, 2001, Obduction, subduction and collision as reflected in the Upper Cretaceous-Lower Eocene sedimentary record of western Turkey. Geological Magazine, 138, 117-142.  Atıf sayısı: 18.

16) Seyitoglu G, Çemen İ, Tekeli O., 2000, Extensional folding in the Alasehir (Gediz) graben, western Turkey. Journal Of The Geological Society, 157, 1097-1100.  Atıf sayısı: 16.

17) Candan O, Dora OO, Oberhansli R, et al., 2001, Pan-African high-pressure metamorphism in the Precambrian basement of the Menderes Massif, western Anatolia, Turkey . Internatıonal Journal Of Earth Scıences 89 (4): 793-811 APR 2001, Atıf sayısı: 16

18) Bozkurt E, 2001, Late Alpine evolution of the central Menderes Massif, western Turkey. Internatıonal Journal Of Earth Scıences 89 (4): 728-744 APR 2001, Atıf sayısı: 15

19) Seyitoglu G, Tekeli O, Cemen I, et al., 2002, The role of the flexural rotation/rolling hinge model in the tectonic evolution of the Alasehir graben, western Turkey. Geologıcal Magazıne 139 (1): 15-26 JAN 2002, Atıf sayısı: 14

20) Bozkurt E, Satir M, 2000, The southern Menderes Massif (western Turkey): geochronology and exhumation history. Geologıcal Journal 35 (3-4): 285-296 JUL-DEC 2000, Atıf sayısı: 14

21) Okay AI, Monod O, Monie P, 2002, Triassic blueschists and eclogites from northwest Turkey: vestiges of the Paleo-Tethyan subduction. Lithos 64 (3-4): 155-178 OCT 2002, Atıf sayısı: 13

22) Yaltirak C, Sakinc M, Oktay FY, 2000, Westward propagation of North Anatolian fault into the northern Aegean: Timing and kinematics: Comment. Geology 28 (2): 187-188 FEB 2000, Atıf sayısı: 13

Temenniler
Doçentlik sınavlarında SCI’e giren dergilerde yayın zorunluluğu getirilmesi üniversite bölümlerini yurtdışına açmış ve bir makale patlaması yaratmıştır. Şimdi ikinci aşama olarak doçentlik sınavları için makalelerin TÜBİTAK tarafından A ve B sınıfı olarak değerlendirilen dergilerinde yayınlanması zorunluluğu getirilmelidir. Böyle bir kural yükseltme ve atama amaçlı yapılan yayınların önünü önemli ölçüde kesecek, Türkiye adresli makalelerin niteliğini artıracaktır.

Bölümlerin başarılarını irdelerken makale ve atıf dışında diğer bazı kriterlerin de göz önüne alınması gerekir. Bu kriterler arasında bölümün laboratuvar imkanları, alınan bilimsel proje sayısı, parasal girdi, mezunların iş bulma durumu ve elde ettikleri ulusal ve uluslararası başarılar sayılabilir. Bu işlemin bugüne kadar YÖK, TÜBİTAK veya TÜBA tarafından yapılmamış olması önemli bir eksikliktir. Böyle bir çalışma lisans ve lisansüstü eğitim için bölüm seçiminde öğrencilere yol gösterici olacak, ve bölümler arasındaki rekabeti artıracağı için, Türkiye’de genel bilim seviyesinin yükselmesine yardımcı olacaktır. Ancak bu tür sistematik ve bilinçli bir denetim ile Türkiye üniversiteleri dünyanın en iyi üniversiteleri arasındaki yerini alabilir.

Aral Okay
İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü
2005

Çizelge 3. 2000-2005 Yıllarında Türkiye Adresli Yayınlanan SCI Makalelerinin Çıktığı Dergiler***

Dergi Adı Makale Sayısı
Environmental Geology

39

International Geology Review

36

Engineering Geology

34

Marine Geology

21

International Journal of Earth Sciences

20

Energy Sources

20

Tectonophysics

16

Geodinamica Acta

14

International Journal of Rock Mechanics

12

Journal of Volcanology and Geothermal Research

11

Turkish Journal of Earth Sciences

10

Geological Magazine

10

Journal of Asian earth Sciences

10

Neues Jahrbuch für..

10

Computers & Geosciences

10

Journal of the Geological Society of India

10

Journal of the Geological Society, London

9

International Journal of Coal Geology

9

Clays and Clay Minerals

8

Geologica Carpathica

8

Rivista Italiana Di Paleontologia E Stratigrafia

7

Geological Journal

6

Terra Nova

6

Carbonates and Evaporites

6

Sedimentary Geology

5

Chemical Geology

5

Water Air and Soil Pollution

5

Key Engineering Materials

5

Applied Geochemistry

5

Clay Minerals

4

Bulletin of the Seismological Society America

4

Chemie der Erde

4

Marine and Petroleum Geology

4

Micropaleontology

5

Journal of Petroleum Geology

4

International Journal of Remote Sensing

4

Gondwana Research

3

Materials Letters

4

Tectonics

3

Geology

3

Earth and Planetary Science Letters

3

Journal of Paleontology

3

Geobios

3

Geo-Marine Letters

3

Canadian Mineralogist

3

Journal of Seismology

3

ISIS

3

Fuel

3

Cement and Concrete Research

3

Arabian Journal for Science and Engineering

3

Acta Geologica Sinica

3

Geochemistry International

3

Comptes Rendus…

3

Journal of Geophysical Research

2

Geophysical research Letters

2

Journal of Metamorphic Geology

2

Lithos

2

Economic Geology

2

Hydrogeology Journal

2

Ofioliti

2

Environment International

2

Tunnelling and Underground Space Technology

2

Natural Hazards

2

Geothermics

2

Geological Society of America Bulletin

1

AAPG Bulletin

1

Journal of Petrology

1

Mineralogical Magazine

1

Dipnotlar
*Maalesef verilen adresler uçmuş.
**Şu an yani 2012 itibariyle 32 bölüm var.
*** Aslında orijinal kaynakta Çizelge 4.

Bu metnin bütün hakları Aral İbrahim OKAY’a (İTÜ) aittir. Çok küçük değişiklikler dışında yazının ilk hâline müdahale edilmemiştir. Ayrıca bu yazı, hocanın kendi sayfasında Jeoloji Bölümlerinin bilimsel karşılaştırılması 2000-2005 başlığı ile yayımlanmıştır.