Kategori arşivi: Günlük

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -29.11.2012

Herşeyin müsebbibi 5686, hakkatten de öyle..

Çalışmalarımız jeolojik etütlerle başladı. O formasyon senin, bu birim benim, şu üye kimin derken yapısal ve tektonik unsurların saptanması bu işin özel bir bölümünü oluşturdu, bilhassa faylar. Bütün kurgumuzun, hayalimizin ve dünyamızın temel dayanağını bu aşama oluşturdu; örtü, hazne (rezervuar, akifer) ve temel kayalar.

Verileri artırmak için kaynakbaşında su örnekleri toplandı ve suların fizikokimyasal (pH, EC/SPC, DO, TDS, sıcaklık) özellikleri ölçüldü. Önemli görülenlerden numune alındı. Bu örnekler, anyon-katyon dengesi ve özellikle Si, Cl gibi elementlerin dağılımını saptamak adına kimyasal analize gitti. Sığ-derin dolaşım ile yaş durumunu tespit etmek için izotop (D, T, O-18) çözümlemesine göz kırptı.

Ardından, odaklanılan alanlarda toprak gazlarının sergilediği farklılıklar (anomaliler) saptandı, bir nevi yapısal unsurların sağlaması yapıldı, hey gidi Rn hey..

Uydu görüntüleriyse her daim yoldaşımız oldu. Ürettiğimiz veriler saha görüntülerinin üzerinde değerlendirildi. Teşekkürler, Gagıl Örth. Yeri gelmişken, topoğrafik haritalar olmasa arazide kafayı yerdim, sağol HGK.

Tabiî ki, jeofizik ekibi de boş durmadı. Yerin altına elektrik verdi, düşey elektrik sondajı (DES; vertical electrical
sounding, VES) yaptı, elde edilen özdirenç (rezistivite) değerleri işlemden geçti. Fakat yetmedi, daha derinleri tanımlamak hatta ısıtıcıyı görmek için manyetotellürik (MT) ölçümler de yapıldı. Veriler iki ters bir düz çözümden geçti. Üretilen görüntülerin üzerine muhtemel litolojik sınırlar (düşünülen stratigrafi) ve olası faylar işlendi.

Elbette, bu çalışma bir takım işi yani jeoloji-jeofizik kavgası, kesinlikle caiz değil. Sonuç olarak, bütün yöntemlerle üretilen, türetilen, oluşturulan tüm veriler ve sonuçlar bir potada eritildi, yorumlandı. Böylece jeotermal araştırmalarımız bir sonraki aşamaya geldi, sondaj..


Mesaj net, anlayana..

Sondajsa bambaşka bir heyecan, neden mi. Çünkü yaptığınız bütün bilimsel çalışmalar sonucu bir nokta belirliyorsunuz ve artık zaman, mahsul alma zamanı.. Bereketli olsun!

İlk önce sondaj yapılacak alanın sahiplerini bulduk. Anlaşmak tahmin ettiğimden de daha kolay oldu ve el sıkıştık. Hasanlar’ın insanı gerçekten de çok iyi ya da bizim şansımıza iyiler denk geldi ve işimiz rast gitti. Yeri gelmişken Mehmet Amca’ya, Serkan Abi’ye, Erkan Abi’ye ve Erdem’e selam olsun, çok kâhrımızı çektiler.

Peşinden, alan yüklenici (taşeron) firmanın sondaj ekipmanlarına göre hazırlandı ve sondaj başladı. Şantiyedeki durumsa çok farklıydı, ilk zamanlar bunlarla bu iş gitmez, bitmez dediğimi net olarak hatırlıyorum. Karşımızdaki ekip bu zaman kadar baret takmamış, sondaj verilerini not etmemiş, sadece delmiş geçmiş bir güruhtu. “Aman Allâhım!” dedim. Zaman geçtikçe, birbirimizi tanıdıkça işler düzeldi. Sanırım, bu zamana kadar o kültürle çalışmayan bir ekibin güvenlik işine gereğinden fazla burnumu soktum. Şu an, o şantiyeye dair hatırlamak istediğim tek şey var, o da odun ateşiyle semaverde pişen demli çay.

İki bayram arası sondaj olmaz derler. Bırakın iki bayramı, az daha zorlasak yeni yılı bile kutlayacaktık. Sondajın tahmin edilen süresi hem bizden hem de taşeron yüzünden uzadı, 109 gün, dilek olay. Süre uzadıkça heyecan yerini sinire, strese ve bunalıma bıraktı. Artık ne kadar bunaldıysam, ne kadar dilime vurduysa, birgün Mehmet Abi’nin “Burada, Emet’te yaşamaz mısınız?” sorusuna tereddüt etmeden, “Hayır!” deyip kendimce açıklama yaptığımı hatırlıyorum, “Ne Emet, ne Hisarcık, ne de Kütahya’da herhangi bir yerde ..”. İşte bu sıkıntılı günlerde kafa dengi arkadaşlarım da olmasa, patlardım, kalpten giderdim. Güvenç, Erdem, Yaşar, Hakan ve Hüseyin, canlar, canınızı yerim. Ne yalan söyleyeyim Güvenç’in canını çok sıktım, o da benimkini; o bana sardı, ben de ona sardım. Erdem, Yaşar ve Hakanla çiğ köftenin (ki normal şartlarda hiç işim olmaz) ve bardak mısırın dibine vurduk, bu arada kahve ve tatlıda unutmamalı. Sağolsun Hüseyin’i de epey bunalttım, kafasını şişirdim. Ara ara şantiyeden kaçıp Emet Çayı’nın dibindeki uyduruk çay bahçesine kanalize olduk, cıbılların yanına, yediğimiz içtiğimiz bizim oldu, hep gördüklerimizi anlattık.

Gördüklerimi anlatayım. Sondajla birlikte bir çok yeni kavramla karşılaştım; matkap, DC (drill collar, ağırlık), DP (drill pipe, boru, Fr. tij), stabilizer, reamer, kelly, swivel, rotary masası, çamur pompası, casing (boru), BOP (blowout preventer) ve diğer ekipmanlar. Bunların adları ve bunlarla ilgili hesaplama yaparken kullanılacak birimler İngiliz sistemi ağırlıklı; inç, galon, libre, paund, fut, sıtrok, BTU vesaire, ne varsa sondaj literatüründe standart olmuş. Bu yüzden bunun Türkçe karşılığı ne demek yerine, neyin ne olduğunu ve ne işe yaradığını hemen kavramak lazım. Bunlar dışında; çimento hesabı, matkap kontrolü, sondaj kurgusu ve hayata dair birçok konu hakkında tüyo veren Mehmet Abi’ye teşekkürü bir borç bilirim; çok yardımcı oldu, ondan çok şey öğrendim.

Bir de mikroskobum vardı, geldiğinde çocuk gibi sevindiğimi hatırlıyorum. Sondaj kırıntılara bakmak, üzerine HCl dökmek, mıknatıs kalemiyle dürtmek ve her zaman yeterli alan olmasada sertlik kalemiyle çizmek ne büyük zevk. Âlâ, böyle abuk subuk şeylerden zevk alan cümleler kurmuşsanız durum kritiktir, valla bak..

Unutmadan, sondaj sonrası bende oluşan bir düşünceyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Zaten, Emet ve Hisarcık’ta yüzeye çıkan, işletme maliyeti düşük ve açık işletmeye olanak sağlayan, yüksek tenörlü Bor içeren birimler var. Emet Çayı (veya Koca Dere) sanki Bor için bir sınır oluşturuyor ve derenin öbür yakasında Bor yok. Tabiî ki ayrıntılı bir çalışma yapmadım, rezervin geometrisi hakkında da bir bilgim yok. Âcizane fikrim, rezerv artırılacaksa Emet-Hisarcık arasında bulunan İğdeköy ve çevresinde yoğunlaşmalı, yoksa öbür taraftaki sondajlar keşif sondajı olarak kalır.

Şantiyeden ilginç kareler..


Komşu şantiyede yaşamdan zevk almayı bilenler var. O zaman problem sende arkadaş..


Sondaj, 24 saat devam eder. Bazen şantiye, uykusuz gecelerin sebebidir. Bazense gecenin bir körü menemen yemektir.


MTA’nın log kamyonu; nötron, gama vs. ölçünce etrafada korku salıyor, hâliyle..


Epey bekledik, onu iyi hatırlıyorum. Sanırım Hisarcık-Gediz yolundaki Dereköy girişi. Tek yol kazılmış ve ne öncesinde ne de sonrasında bir uyarı levhası var. “This is madness. This is Kütahya.”


Eğrigöz Dağı’ndan Hisarcık’a bakış. Bu kareyi sırf graniti delen kuru ağaç için çektim.


Eğrigöz Dağı’nın zirvesinden bor işletmelerine bakış. Emet (solda, bayrağın altında) ve Hisarcık (sağda) Açık Bor Ocakları’nı çekmek için çok zorladım.


Yenice Göleti’nin setinden Eğrigöz’ün granitlerine bakış. Bu karenin adı “Hâlet-î Rûhiye”.

Tüm ilkbahar, yaz ve sonbahar süresince ‘arazi’. İşte 2012 sezonu, bir yerbilimci olduğumu anladığım yıl oldu, sanki kaç senedir bu işi yapıyorsam, hacı. Zaten bu kafayla gidersem bir ömür boyu yerbilimci olarak kalacağım, arkadaş. İnsan arazide, bir yerden sonra kafayı sıyırıyor, bilader. Kesinlikle, psikolojik destek gerekiyor; moral, motivasyon çok önemli. Kaç kere kendi kendime “Hafız, benim ne işim var burada!” dediğimi hatırlıyorum. Pek tabiî, bu cümle en nazik şekli, küfürsüz hâli..

Bu uzun mu uzun süre zarfında Kütahya’nın sadece 3 ilçesini görmedim, daha doğrusu hiç yolum düşmedi; Altıntaş, Aslanapa ve Dumlupınar. Ankara’yı bu kadar iyi tanımıyorum valla, artık siz hesap edin.

Çavdarhisar, turistik açıdan ilginç örneklere sahip, Aizonoi.

Domaniç’in, girişinde “Osmanlı’nın doğduğu yere oşgeldiniz” tabelası var, o kadar.

Gediz, nispeten büyük bir yerleşim yeri, herhalde Kütahya-Uşak yolu üzerinde olmasa diğer ilçelerden farksız olurmuş. Gördüğüm kadarıyla jeotermal potansiyeli açığa çıkarılmayı bekliyor.

Pazarlarlıların, keselerine bereket kirazlarını çok yedim, göz hakkı şimdi. İlk kez Radon’un dibine burada vurdum, keza ilk kez sarı renkli kirazın tadına burada baktım.

Simav, büyük bir yerleşim yeri, şu sıralar depremden sonra tekrar kuruluyor, canlanıyor. Bir spekülasyonda benden olsun, yıkıcı (örneğin 7 büyüklüğünde) bir deprem her an olabilir. Bence, Küyahya’nın en yüksek jeotermal potansiyeli burada barınıyor, çünkü elektrik üretimine uygun akışkan yüzeye çok yakın (sığ derinlikte) fakat bu kaynak sera ya da termal turizm derken, göz göre göre boşa harcanıyor.

Şaphane, derin ve sıcak bir jeotermal sondaj kuyusuna sahip, MTA sondajı KŞÜ-3, 2550 metre (!?), 181,2 °C (!?) sıcaklık ve kompresörle 50 litre/saniye (!?) debi. Bir de efsanevi Dağardı melanjı, olmadı Bornova filişi.

Tavşanlı, 43,5. Kütahya-Balıkesir yolu üzerinde olması, kömür işletmelerinin varlığı buranın büyümesini sağlamış. Halkı zengin, bu yüzden esnafı da küstâh ve tok satıcı. Bu diyarda büyük bir pazar kurulur ve leblebi millî meseledir.

Gelelim Hisarcık ve Emet’e.. Bu iki ilçe birbirine çok yakın, 8-10 kilometre. Bu kadar yakın olmalarına rağmen aslında aralarındaki mesafe çok uzak, sanki iki düşman gibi birbirlerinden hiç haz etmezler. İkisininde ilçe olmasının tek nedeni var, o da B. Şimdiyse ekonomilerini döndüren tek şey var, meslek yüksekokulu, öğrenci girdisi çıktısı. Ev kiralarını duysanız, kendinizi Bahçeli’de, Kolej’de ev kiralıyor sanırsınız. Emet’te geceleri pis, kesif ve ağır bir asit kokusu olur, bu koku bor işletmesinden kaynaklanır. Hisarcık’taki bor sahasındaysa gündüz gözüyle patlatma yapılır. Önce toz bulutu görülür sonra ses gelir, güm. Emet iki yamaç arasına sıkışmıştır, Hisarcık ise düz bir alana kurulmuştur. Emet Çayı, su, Hisarcık’ı Emet’ten azda olsa farklı kılar.

Gümüş, bor, kömür gibi birçok yeraltı kaynağı olan Kütahya, genel anlamda ilçelerinden farksızdır. Batı’da, Ege’de olmasına rağmen diğer şehirlere kıyasla gelişmemiştir. Bence, Kütahya’nın ve ilçelerinin geri kalmasındaki en önemli neden yoldur. Şehir için en önemli gelir kaynağı öğrencidir. Esasen gelenek, görenek, örf, adet, ananesi farklı olan öğrenciler birçok kişiyi dellendirmektedir; ama işin ucunda para olduğu için bu durum sineye çekilmektedir. Bu da bir değişimin, etkileşimin göstergesidir. Esnafı, “Abi burası Kütahya, kör tuttuğunu ..” diyecek kadar ileriye gitmiştir, görende İstanbul’dayız zanneder, hay maâşallah.

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -18.5.2012

Bu sefer mesleki birşey yok. Bu yazıda küçük hikayeler aktaracağım, birkaç hikâyecik..

***

Jeotermal araştırmalarımız, durdurak bilmeden devam ediyor. Gene yollara koyulduk. Kerva yolda düzülür düsturuyla.. Ekip arkadaşım ve işçilerle birlikte geniş bir bölgeyi, bir havzayı tarıyoruz. Amaç, bu geniş havzada odaklandığımız birkaç alanda Radon (Rn) ve Karbondioksit (CO2) anomalisi yakalamak. Anomaliden kasıt; normal olmayan bir durum, anormallik, farklılık ya da aykırılığı saptamak.. Soranlara “Iscak su arıyoruz.”, “Kaynar gari..”, “Yok biz defineci değiliz!” diyoruz. Tabiî ki “Ne yapceniz, evlat?” diye bir soru geliyor, peşi sıra. “Santral kuruvecez.” diyoruz, ardından şaşkın bir “Nasıl?”.. Sonra konu konuyu açıyor ve sıcak su bulmuş kadar oluyoruz. Bu arada, Kütahya şivesi/ağzı iliklerimize kadar işliyor.

***

Neyse, “Virabismillâh!” dedik ve işimize koyulduk. Adımız şef.. Şef aşağı, şef yukarı.. “Şefüm!”.. Bir işçimiz var, 57 yaşında yaşlı bir amca; ama yüzündeki o derin çizgiler hayal edebileceğiniz en tehlikeli fay hattından daha şiddetli hasarlara şahit olmuş gibi.. Çok çekmiş, günyüzü görmemiş, ata sevgisi nedir bilmemiş, ata ekmeği yememiş, miş miş.. Hikâyesini duydukça insanın canı sıkılıyor, insana dert oluyor. Kendi çocuğu hatta torunu yaşında bir zibidiye şef diye hitap eden biri, verilen işi hakkıyla yapmaya çalışan biri, o kadar yediği darbeye rağmen mütevazi biri, işin gerçeği bir tefekkür abidesi.. Empati yapamıyorsun. Benim gibi dünyası sadece Ankara’dan ibaret olan biri için sarsıcı bir yaşam öyküsü.. Düşünsene öğle yemeğinde azık diye yeşil soğan ve ekmek getiren biri. Dağlara taşlara.. Evlerden ırak.. Şu yalan dünyada tek bir hedefi kalmış, sigorta süresini doldurup, emekli olmak. İnsan bazen lânet ediyor, kimi zaman ağız dolusu küfrediyor..

***

27 Nisan 2012’de 4,9 büyüklüğündeki depreme uykuda yakalandım. Uyandım!.. Sarsıntı geçince ilk iş masanın üstündeki bilgisayarı açmak oldu. Bir yandan saate baktım gecenin 1’i ve uyuyalı 1 saat oldu olmadı. Normalde derin uyuyan biri olarak sarsıntının şiddetinden dolayı uykudan uyanmış ve gerçekten de çok korkmuştum. 1. katta olmama rağmen gözüm balkona gitmedi. Sallanmayı kabul ettim ve kurbanlık koyun gibi bekledim. Kendi kendime “Ulan, bu deprem Emet’e çok yakın olmalı.” dedim. Bilgisayarın kapağını indirip, lobiye indim. Olayın şokunu atlatamadan odama geri döndüm ve kafayı vurdum yattım. Işığı söndürdüm, göz bebeklerim büyüdü ve o karanlıkta yavaş yavaş oda içindeki eşyalar görünmeye başladı. O sıra belli bir süre tavana baktığımı ve “Vay aq, benim burada ne işim var!!!” dediğimi hatırlıyorum. Sonrası, bad sector..

***

Ölçüm için durduğumuz bir tepelik alanda alengirli böcekler gördüm. Köylü çocuğu değiliz ya “Bu helikopter gibi uçan şey ne?” diye sorma gafletinde bulundum. İşçiler gülme krizine girdi; ama ne gülme.. Sonra “Şefüm, o bok böceği demesinler mi?”. Hakkatten de bok böcekleri, yuvarlaya yuvarlaya nevaleyi toparlıyor, kendilerine dışarıdan bir müdahale olursa hemen sarı mı sarı kanatlarını açıp uçuşa geçiyorlardı.. Demek ki, okul cahilliği almış, eşşeklik bâki kalmış..

***

Bir gün canavar arazi aracımız, bize küçük bir sorun çıkardı ve Hisarcık’taki Sanayi’ye yolumuz düştü. Araziden gelen birini görenler, tip lokalitenize bakıp, sizin ne tür bir insan olduğunuzu kavramaya çalışır. Fakat anahtar kelime, “Jeoloji Mühendisi”*, ağızdan çıktıktan sonra ucube görüntünüz hafızadan silinir ve konu dönüp dolaşıp depreme geliyor. Ki yakın zamanda sallanan bir yer için bu kaçınılmaz bir sonuç. Stop lambamızı tamir eden elektrik ustası ilk önce test edici soruları sorduktan sonra, depreme kendince bir sebep buldu. Ona göre depremlerin nedeni açılan yüksekokullarmuş. Bunun meâli şu, öğrenciler zinanın dibine vurunca depremden alttan alta bize vuruyor. Yani bu bir uyarı, bir âlemet.. Bu kafada birine birşey anlatamamak kadar kötü bir durum yok. Lâ havle..

* Bu sıfat tartışılır. Apolet önemli, mühendis denilince milletin konuşması bile değişiyor, o ayrı.

***

Emet’te, 3 Mayıs 2012 tarihli 5,1 büyüklüğündeki depremi de yaşadım. Bir öncekine göre epey güçlüydü. Belki de ayık ve ayakta yakalandığım için. Duştan çıkmış ve ayna karşısında kulaklarımı temizlerken, balkondan atlamak aklımın ucundan geçmedi bile.. Sallantı boyunca gene kitlendim ve saf gibi dona kaldım. Bir önceki depremde de zikrettiğim gibi “Benim burada ne işim var” diye kibarca sormadan edemedim, kendi kendime..

***

Çalışmalar devam ediyor.. Ama her gün can sıkıcı görüntülerle karşılaşıyor insan. Biz kahvede oturmuş, çay ve yemek molası vermiştik. Gözlüklerini ip ile kafasına bağlamış Yeşilçaylı yaşlı bir Amca yanımızdan geçti. Önce, bu görüntü çok komik gelmişti. İçten içe gülmedim desem yalan olur. Sonra elinde birkaç somun ekmekle geldi ve yanımızdaki masaya oturdu. Ardından bir küçük şişe kola istedi ve gelen meşrubatla elindeki ekmeği götürmeye başladı. Bu manzarayı gören takım arkadaşım öyle bir laf etti ki, bir süre duraksadığımı hatırlıyorum, “Fakirliğin gözü kör olsun!”.

***

Reyting uğruna hep yanık yanık hikayeler aktardım. Şimdi, öldürücü vuruş geliyor. Her sabah olduğu gibi yine işimize koyulduk. Aracımızla asfalt yoldan tali bir yola saptık. Epeyce yaşlı bir Amcaya rast geldik. Selâm verdik, selam aldık ve yolumuza devam ettik. Bu Amca buralarda ne yapıyor demeye kalmadan, sırtı tırmanınırken, yaşlı bir nene ile karşılaştık, bu onun eşiydi. Zavallı Aşıkpaşalı Teyze’min gözleri kötü durumdaydı, dişleri de savaştan çıkmış gibiydi, yaşlılıktan kamburu da çıkmış iki büklüm olmuştu. Herşeye rağmen mücadeleye devam ediyor ve evine kuru dal çekiyordu, yakmak için, ısınmak için. Bu görüntüyü gören biri olarak, “Nene sana bakan biri yok mu” diye sorduk, “Oğullarım hayırsız çıktı” dedi. Evlat kazığı dışında ihtiyarların köylüleride, onları kaderine terk etmiş görünüyordu. Haliyle dert yanan neneyi dinledikçe, perişan oldum, canım çok sıkıldı, isyan ettim..

***

Güzel karelerde yaşadık. Ona da bir örnek vereyim. Bir gün gene hedef alana doğru yoldayız. Derken, Demirciören’e vardık. Önce annelerinin yanında birkaç süslü minik kız gördük. Ardından, gazdan ayağımızı çekip vitesi daha da küçülttük, sakince virajı aldık ve sağda durduk. Sânki bir serap gibiydi.. Bir kız kafilesi üzerimize doğru geliyordu. Kırmızı renk ağırlıklı olmakla beraber süslü mü süslü elbiseleri ile köyün kızları yanımızdan geçti.. Küçüğünden büyüğüne bekâr kızlar, köyün ara sokaklarında volta atıyordu. Bu da gösteriyor ki herşeye rağmen insanoğlunun soyunu devam ettirme mücadelesi, kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Unutmadan, Demirciörenli Mahmut Dayı’ya selâmlar, dobra adam vesselâm..

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -14.3.2012

10. Aykut Barka Konferansı izlenimleri aktarayım dedim. Öncelikle Aykut Hocayı tanımıyorum, bu gibi durumlarda bizim oralarda, ölünün arkasında konuşulmaz, Allah gani gani rahmet eylesin denir. Onun hakkında öğrendiğim tek şeyse şu; Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda epeyce çalışmış, 1999 Depremi olmadan o bölgedeki potansiyel tehlikeyi dile getirmiş, bunu anlatan bir de makale yayınlamış. Depremden sonra, Aykut Hoca daha bir tanınır olmuş, aynı deprem dede gibi; fakat yılın en seksi erkeği olamamış. Neyse ne, konuyu uzatmadan bu kısa girişten sonra, Aykut Hoca ile ilgili okunası sayfalar; İTÜ, BOÜN, Çankaya, Viki, bir öğrenci, CBT ve TÜBİTAK şeklinde sıralanabilir deyip, işimize bakalım..

Gelelim, Fuat Şaroğlu’nun verdiği konferansın ana konusuna ve söze son söyleyeceğimizi ilk başta söyleyerek başlayalım. Fuat Hoca’ya göre, Batı Anadolu küçük küçük, parça parça plakacıklardan oluşuyor ve bu parçalar saatin ters yönünde dönerek Ege’ye doğru ilerliyor. Pekâla bu yeni modeli önemli kılan nedir.. Şudur; artık neredeyse kimsenin sorgulamadan, ezbere kabul ettiği -tamam, sen kabul etmiyorsan üstüne alınma- atıf şampiyonu Şengör vd., 1985* tarihli makaleye alternatif bir yaklaşımdır, tabii ki salt Batı Anadolu’nın neotektoniği için.. “Batı Anadolu’nun Neotektoniğine Farklı Bir Bakış” başlıklı sunumda söylenenler, o makaledeki, Batı Anadolu bölümü için kurgulanan kuzey-güney yönlü açılma modeline alternatif bir modeldir, yeni bir seçenektir.


Türkiye’nin neoteoktonik bölgeleri. İçi beyaz oklar genişleme, açılma, yayılma ve içi siyah oklar kısalma, daralma, sıkışma yönünü gösteriyor. Şeffaf veya açık kırmızı renkle gösterilen alansa eski modelde yenilik önerilen kısmı belirtiyor. Kaynak: Şengör vd., 1985.

Konuyu biraz daha açalım. Fuat Hoca, özellikle kendi arazi gözlemleri ve eriştiği GPS verileri sonucu bu modeli kurgulamış, tabiî ki yılların deneyimini de eklemek lazım. Benim için önemli olan kısımsa şu, bu model, biraz olsun güncel jeotermal duruma açıklık getiriyor. Çünkü, Batı Anadolu jeotermal potansiyeli ile öne çıkıyor -belki bütün sondajlar bu bölgeye odaklandığı için öyle düşünüyoruz ya, neyse- fakat mevcut jeotermal kaynakların yayılımı horst (yüksek, tepe, yığın) ve graben (çöküntü, hendek) alanlarının dağılımı ile uyuşmuyor. Jeolojiyi, yani yerbilimini, bir kenara bırakın. Biraz fizik bilen insan, jeofizikçiler kızmasın, biraz jeofizik bilen biri, graben gibi yerkabuğunun inceldiği yerlerde yüksek jeotermal potansiyel beklerken, mevcut durumun öyle olmadığını açıkça görüyor. Örneğin; grabenin bir kanadında jeotermal kaynaklar ip gibi dağılırken, diğer kanadında tık yok. Bunun bir sebebi olmalı, bunun bir yanıtı olmalı, bunun bir müsebbibi olmalı, değil mi.. Bu arada, bölgedeki varlığı genel kabul gören detachment (ayrılma, sıyrılma) faysa ayrı bir muamma.. Özellikle de, graben tabanı ile detachment fay arasındaki yaş ilişkisi..

Belki yazdıklarım çok karışık oldu. Şöyle toparlamaya çalışayım. Batı Anadolu’da klasik anlamda kabul göre kuzey-güney yönlü bir açılma yok. Bu açılma sonucu horst ve graben sistemi oluşmuyor. Batı Anadolu kopuk kıta parçaları olan plakacıklardan oluşuyor. Orta Anadolu ile Batı Anadolu arasında, geçiş bölgesi olarak tanımlanan alanda bir itme hareketi gerçekleşiyor. Fakat Orta Anadolu’nun itiş hızından daha fazla bir hızla kımıldayan Batı Anadolu, Ege’ye doğru yol alıyor. Hem de saatin ters yönünde dönerek, yol alıyor. Bu arada, bir açılma çatlağında Pamukkale gibi muazzam bir jeolojik miras oluşuyor. Ya da etkin olduğu kabul edilen Kula bölgesi, Strabon’un gözüyle göremediğim Kula’daki volkanizma, tüm ihtişamıyla gerçekleşiyor. Keşke, Fuat Hoca, bu bilgi yumağını bir makale şeklinde sunsa, sizlerde doğrudan birinci ağızdan haberdar olsanız.

Herşey jooloji değil, birkaç tane de anekdot aktaralım.. Fakültenin koridorunda yürürken, birinin “Sunuma geliyor musun?” diye bir başkasına sorduğunu işittim, soruya muhatap olanın da “Ha.. Fuat Şaroğlu’nun Fayları’na mı? Tabii ki..” dediğini duydum. Gülsem mi, gülmesem mi bilemedim.. Ayrıca ömrü hayatım boyunca unutmayacağım bir şey yaşadım, esasen tanık oldum; koca, dev, canavar Celâl Hoca, sunum başlamadan önce Fuat Hocanın elini öptü. Bu kare; saygı, sevgi, hürmet adına ne derseniz deyin, kelimelerle açıklanamaz dediklerinden.. O dev adam, sunum bitince de bir ara kürsüye çıktı ve mikrofonun başına geçti ki o tok sesiyle oturduğu yerden de mikrofonsuz bir şekilde, bütün salona kendini dinletebiliyordu. “Özellikle öğrenciler beni dinleyin” dedi; ama bana kalırsa salondaki apoletlileri muhatap alıyordu aslında, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla der gibi.. Sözlerine şöyle devam etti, “Ben 3 tane jeolog bilirim; Ozan Sungurlu, Necdet Özgül, Fuat Şaroğlu. Bu adamlar yurtdışında eğitim almadan kendilerini yetiştirdiler.”, ardından vurgulu bir şekilde “Yurtdışına gitmek adam** olmak için yetmez, adamlık içinizde olmalı.” dedi.

Bizi misafir eden ve bizle ilgilenen Serdar Hoca ile Ziyadin Hocaya buradan teşekkürü bir borç bilirim, sağolsunlar. Sunum öncesi, o güzel sohbeti ve verdiği değerli bilgiler için Cenk Hoca’ya da teşekkür ederim. Beni işin stresinden kurtarıp, böyle bir anı yaşattığı için Fuat Hoca’ma ne desem az.. Unutmadan İstanbul yaşanılacak yer değil; ama Allah var, gezilecek tozulacak yer..

Dipnot
* Şengör, A. M. C., Görür, N. and Şaroğlu, F., 1985. Strike-slip deformation basin formation and sedimentation:
Strike-slip faulting and related basin formation in zones of tectonic escape: Turkey as a case study. In:
Biddle, K.T. and Christie-Blick, N. (Eds.), Strike-slip faulting and basin formation. Society of Economic
Paleontologists and Mineralogist, Special Publication, vol. 37, pp.227-264

** Hatibin sözünü sorgulamak bana düşmez. Feministler dellenmesin. Adamdan kasıt cinsiyet ayrımcılığı değil, sadece ataerkil bir sıfat kayması..

Medyatik Yerbilimcilerin Oyuncağına Dönen Van Depremi

Hangi deprem kapımızı çaldı ki bu çalsın. Aynı diğer depremler gibi Van Depremi de beklenmedik bir anda vurdu, 2011 yılı Ekim’inin 23’ü öğle suları. Bakmayın siz, “Ben depremi söyledim” deyip laf kalabalığı yapanlara, adının önünde prof. apoleti olsa bile, gülün geçin. Gülün, çünkü deprem için böyle bir erken uyarı sistemi yok. Ama olması için çalışma yürütülüyor, örneğin TÜBİTAK destekli şimdiki AFAD adına güzel bir proje yürütülüyordu, umarım atıl duruma düşmez. Bi radon, bi’ de Fedon..

En kaba ve sade yaklaşımla yerbilimleri, kuramsal öngörülerden ibarettir. Yerbilimleri, insanoğlunun kavraya bildiği, aklının yettiği kadar kuramsal bilgiyle fiziksel bir olguyu anlamaya çalışır, çaba sarfeder, nefes tüketir. Ki çözülmeyi bekleyen her yerbilimsel olayı anlamak için de önce bir hikâye üretilir, ortaya atılan bu hikâye sadece bir başlangıçtır. Beğenmezsen, başka bir kurgu sunarsın, kalem elinde değil mi türetirsin, yenilersin, değiştirirsin. Asıl amaç, ana hedef, bir yerbilimsel sorunu çözmektir. Problemi çözmek için bulduğun çözümü, elinden geldiğince matematik temellere oturtursun; ampirik mampirik olsun. Zaten yerbilimsel olguları sayısal bir sistematiğe oturmak, dayandırmak zordur, hani sabah uyandığında dikilen ve ne yaparsan yap yatmayan saç gibidir, inatçı mı inatçı. Bana göre, bu işin en zor kısmı matematiktir. Bu açıdan, deprem özelinde sismologlara (deprembilimcilere) kolay gelsin, işleri çok ama çok zor..

Deprem (yersarsıntısı, zelzele) bununla birlikte heyelan (toprak kayması), göçük, sıvılaşma, sel vs. sorunlar yerbilimleri açısından yerbilimsel bir tehlikedir, diğerleri içinse doğal (!) felakettir. İşte bu yerbilimsel tehlikeler, halk ile yerbilimlerinin haşır neşir olduğu tek* noktadır. Zira, yoldan geçen adamın hayatındaki dengeler bu gibi tehlikeli yerbilimsel olaylar yüzünden bozulur. Onun dışında yerbilimleri ile halk arasında herhangi bir bağ yoktur. Daha fazlasını da beklememek gerekir.

Yerbilimi ya da daha geniş bir anlamda yerbilimlerinin toplumla bir bağının, bir ilişkisinin veya en ufak bir temasının olmadığına dair en güzel örnek, UNESCO destekli Dünya Yer Yılı etkinliğidir. Daha birkaç sene önce, 2007-2009 yılları boyunca süren ve kapsamını, hedefini, içeriğini “Toplum için Yerbilimi” sloganıyla duyuran ve 2008 yılını da merkez alan Dünya Yer Yılı.. Belki birileri mesai harcıyor, haklarını yemeyelim, hatta harıl harıl çalışıyor; ama hedeflenen bu muydu.. Topluma aktarılan, halka anlatılan bir şey var mıydı.. Sonuç olarak, kendi bilimsel topluluklarımızda birşeyler sunuyoruz, birbirimizi alkışlıyoruz, bravo nidalarıyla mutlu oluyoruz. Pekâlâ, tüm yerbilimciler –kendimi ayırt etmeden-, halkın ayağına gitmiyoruz. Neden.. Çünkü, “Toplum için Yerbilimi” deyip, “Aman azizim, bu halk kara cahil” deyip yaftalıyoruz ve onların yerine karar alıyoruz. Bunu da kendi küçük, parıltılı ve elit bilimsel (!) dünyamızda yaşarken yapıyoruz. Böylece toplum ile yerbilimleri arasında devasa bir diskordans oluşuyor; sebebine ister hiyatüs ister lakün deyin. Ama doğa boşluk kabul etmez, etmiyor da..


Fuat Şaroğlu, Ömer Emre ve İsmail Kuşçu tarafından hazırlanan ve 1992’de basılan Türkiye’nin diri fay haritası. Görüntü: MTA.

İnsanlara ulaşamayanların yerini, yani bu boşluğu, medya dolduruyor, hem de bunu işinin hakkını vererek yapıyor. Toplum, halk ya da insanlar, ne demek istersen, doğal (!) felaketlerden sonra jeoloji, jeofizik, maden mühendisi ve özellikle depremle uğraşan inşaat mühendisi diye birşeyin varlığından haberdar oluyor**, bilhassa TV’lerde boy gösterenlerden Allah razı olsun, hani bizim millet gazete de okumaz ya.. TV’de atıp tutan onlarca biliminsanı (!) bilimsel topluluklarında sunmaları, tartışmaları gereken fikirlerini fütursuzca oraya buraya savuruyor, ardından medya da TV ekranına kitlenen şu meşhur 70 milyonu, söylenenlerin içinden cımbızla seçtiği konularla bombardımana tutuyor, zaten işi de bu.. Sen yerbilimci kimliğin ve bilmem ne ünvanıyla TV’ye çıkıp, gazeteye mülakat verip, radyo yayınına konuk olup: “Bakın, ben bu depremi zaten söylemiştim dersen”; bir diğeri de, ulen benim ondan benim neyim eksik, aynı kimlik aynı apolet, “Efendim, biz daha ülkemizdeki fayları bilmiyoruz. Ama İhsan Ketin***…” derse olmaz. Biliminsanlarımız (!) ne kadar sorumluluk sahibiyse, medya da en az o kadar sorumluluk sahibidir.


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=YzjyEGO63bk

Bereket versin, ülkemizde deprem oldu mu, deprem bölgesine ilk intikal eden hırsızlardır, her zaman, istisnasız.. Ardından medya yetişir. O kansız hırsızları bir kere bırakırsak, medya tam anlamıyla leş kargasıdır. Onun dini imanı reytingdir. Orada can çekişen insanlar veya kurtarılan depremzedeler onun için sadece programını izletmek sunduğu bir görüntüden ibarettir, kesinlikle daha fazlası değil.. Pekâlâ, TV’ye radyoya veya gazete çıkma fırsatını kaçırmayıp, bir biliminsanı sorumluluğu göstermeyip, bu medyanın ekmeğine yağ sürenler nedir, neyin nesidir? Artık onun sıfatını, afedersiniz ünvanını siz verin.

Medyanın asıl görevi spekülasyon ve manipülasyondur. Kayıp fay, depremin odak derinliği ve depremin büyüklüğü bilinemedi vs… Maalesef, bu acı durum sizin yeni bir ünvan verdiğinizi umduğum, apoletlilerin goygoylamasıdır. Yoldan geçen adam, depremin büyüklüğünü bilse ne olacak, fay çözümlemesini tekrar gözden mi geçirecek, hayır. Bu Kandilli, USGS, EMSC ve bu işle uğraşan diğer kurumların işidir. Yoldan geçen adam, depremin derinliğini bilince ya da o meşhur kayıp fayı bulunca Türkiye’nin Neotektoniği’ne dair bilinen herşeyi altüst edecek yeni bir kuramı mı ortaya atacak, en azından “23 Ekim 2011 Van Depremi’nde Keşfedilen Van Fayı ve Doğu Anadolu’nun Morfotektonik Evrimine Dair Yeni Bir Bakış” başlıklı bir makale mi kaleme alacak, pek tabii hayır. Bu da, aslında TV’de daha çok görünmek için didişip duranların, atıp tutmak yerine asıl yapmaları gereken iştir, bu uyduruk başlığa bağlı kalmaksızın.

Bu saydıklarım, yukardaki altını kalın kalın çizdiğim halkı küçük görmeden bağımsızdır. Senin yerbilimci olarak görevin –benimde-, topluma depremden ve diğer yerbilimsel tehlikelerden korunma yolunu öğretmektir. Memleketimize has bir özellik olan olay olduktan sonra çözüm getirmek yerine sönmüş denilen bir yanardağ patlamadan önce okul müfredatına tüm yerbilimsel tehlikeleri ele alan derslerin girmesine ön ayak olmaktır. Büyük ıstıraplar çekilmemesi için şehir planlamasında yerbilimsel tehlikelerin göz ardı edilememesini sağlamaktır, yeri geldiğinde çıkacak kanunlara yardımcı olmaktır. Yapabiliyorsan, gözünü Toplum için Yerbilimi diye karartıp: “Peki bilader, deprem Allah’tan ama sen eşşeğini sağlam kazığa bağla” demektir, diyebilmektir, halkla aynı frekansta konuşabilmektir. Bu ve bunun gibi görevler aklı başında yerbilimcilerin mesleki yükümlülüğüdür. Fırsatçılık yapıp jet hızıyla TV’de demeç vermek akla gelecek en son şey bile olmamalıdır.

Bir de meslek odaları var, onlar birleşti ve Van’dan seslendi.. JMO‘nun, attığı başlık olmamış; ama jooloğun asli görevi olan saha jeolojisi yapılmış. JFMO, öyle bir açıklamada bulunmuş ki, valla ne yalan söyleyeyim şaştım kaldım. Jeofizik okuyanlar formasyonla inşaatçı olabilir, çünkü yayınlanan metni okuyup girişimci bir jeofizikçinin aslında mütayit (müteahhit) olabileceğine iknâ olmamak elde değil. İMO, çok içerlemiş olmalı ki upuzun yazmış. Özetle; ülkeyi yönetenler hatalı demiş, hatta lağvedilen deprem konseyi ve UDSEP-2023 ne iş diye sormuş ve TMMOB’a saldırmayın demiş. Gördüğüm kadarıyla, kendi üyelerini eleştirdikten sonra, denetleme görevini gerekirse bize de verin, biz de el atalım diyerek, yetkin/yetkili/uzman mühendisliğin araya sıkıştırılması en tehlikeli açıklama.

Aslında daha söylenecek çok şey var. Kâğıt gibi yıkılan evler, koordinasyon sorunu ve ulaşan yardımların afetzedelere verilmemesi, deprem vergisi, dış desteğin bekletilmesi, gözlerin İstanbul’a çevrilmesinin ardından İstanbul Belediye Başkanı’nın “Madem bu tehlike biliniyordu bizi niye daha önce uyarmadılar” serzenişi ve kral çıplak çıkışı vs… Fakat cahillerin yerine eğitimli insanların daha fazla zarar verdiğini görünce, insan derin mi derin duygulara gark oluyor.

Sizleri, Van Depremi, Türkiye’deki Deprem Yönetmeliği, beklenen Marmara Depremi ve İstanbul gibi konuları ele alan birkaç görüntü ile başbaşa bırakıyorum.


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=bb68JR3nG-8. Mehmet Çelebi’nin (Amerikan Jeolojik Araştırmalar Merkezi Deprem Bilimleri Merkezi) Amerika’nın Sesi’ne verdiği röportaj. Haberi okumak için tıklayın!


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=ThOT2ZzBaZQ. Mete Sözen’in (Purdue Üniversitesi İnşaat Mühendisliği), Amerika’nın Sesi’ne verdiği röportaj. Haberi okumak için tıklayın buna da tıklayın!

Ve İstanbul için “koruyucu kent” ya da “uydu kent” projesi..


Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=9StBLEToviY. Istanbul is at such high risk for a devastating earthquake that engineers at Purdue University and the Republic of Turkey have come up with a bold new proposal: build a second city. A second, satellite city would provide immediate refuge to inhabitants of the old city in the event of a catastrophic earthquake and soften such an event’s effects on the nation’s economy. Purdue researchers have created a 3-D fly-through animation showing what the proposed new city would look like. The five-minute animation was produced using new technology developed by the Office of Information Technology at Purdue.

Dipnotlar
* Burada kastedilen ekonomiye artı değer kazandırmayan, tam tersine zarar veren, salt yerbilimsel tehlikeler. Altın, krom, bor gibi onlarca endüstriyel hammadde; jeotermal enerji; jeolojik miras vs. hariç. Bunların yarattığı tehlike başka ve şu an konudışı. Cemşit Pirhâmit’inde dediği gibi: “Yerbilimleri, asla yerbilimleri değildir.”
** Yüksek lisans düzeyinde nur topu gibi deprem mühendisliği de var.
*** Buradaki laf, diri fay haritasını hor görenedir. Hele hele diri fay haritası (Şaroğlu vd., 1992; görüntü yukarıda) hakkında atıp tutan, ilk önce yürütülen çalışmalara saygı göstermesini bilmeli ve konuşmadan önce mutlaka haritanın açıklama kısmını okumalıdır. O meşhur İhsan Ketin makalesi JMO Sarı Bülteni’nde yayımlanmış. MTAlıların deprem çevresinde topladıkları veriler ve elde ettikleri gözlemler sonucu yepyeni bir ters/bindirme fay önerildi, Van Fayı. Daha fazla uzatmaya gerek yok, yakında bu depremi ele alan bilimsel bir yayın çıkacaktır..

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2011. Medyatik Yerbilimcilerin Oyuncağına Dönen Van Depremi, yerbilimleri.com

Ahlâksız Hidrojeoloğun Sonu..

Uzmanlık alanı deprem olmayan yerbilimcileri bırakın, gökyüzünde cereyan eden olaylarla ilgilenmesi gereken Mikdat Kadıoğlu gibi meteorologların* (meteorolojistlerin, gökolaybilimcilerin, havaolaybilimcilerin ve benzeri) bile deprem hakkında atıp tuttuğu bir memlekette yaşıyoruz. Aşağıdaki yazı, bu durumu birçok açıdan ele alıyor; medya, şöhret, reyting vesaire.. Ama herşeyden önemlisi, yerbilimcilerin bir meslek ahlâkı (etiği) olmak zorunda mı sorusuna yanıt aranıyor..
—Bahadır Güler

* Üstteki paragraf ben böyle bir hata yapmayayım, diye kalsın istedim. Aslında amacım Mikdat Kadıoğlu‘nu hedef göstermek değildi, belki de tam olarak yapmak istediğim buydu, kim bilir. Acaba, son aylarda meydana gelen depremlerden sonra onu sık sık NTV’de gördüğüm için mi gaza gelmiştim, bilinç altı dedikleri bu olsa gerek, neyse ne.. Sanırım, mesleki şovenist tavır sergileyen ben oluyorum. Şöyle bir daha yaptığım şeye bakınca, fazlasıyla haddi mi aştığımı farkettim. Zira, ben de etik (ahlâklı) davranmadım, cahillikte cabası.. Hoca’dan özür dilerim, içtenlikle.. Aşağıdaki yazının gerçek amacındaki gibi yerbilimciler arasında kanayan bir yarayı ele almak varken, biz gittik, durduk yere özünde atmosfer bilimci ama afet uzmanı birine saldırdık. İster misiniz şimdi de asıl hedef kitlesindeki yerbilimcilerin tek tek ismini vereyim.. Uzatmayayım, iyice sıvamadan kesiyorum..

Ayrıca alttaki yazının yazarları Ayhan Sol ve Şeref Halil Turan‘a da koca bir özür borçluyum, tüm samimiyetimle..

Yerbilimciler Etik Yükümlülüklerini Ne Zaman Tartışacaklar?**
Bilimsel kuramların, araştırma sonuçlarının bilim topluluğu içinde dolaşımının dış etkilerden bağımsız olması genellikle kabul edilen bir görüştür. Bu sav bilimin ancak özgür bir ortamda gelişebileceği düşüncesiyle temellendirilmektedir. Ancak bilimsel araştırmalarda ve araştırma sonuçlarının iletişiminde tam özgürlükten vazgeçilemeyeceği kabul edilse bile, aynı yaklaşımın araştırma sonuçlarının doğrudan halka iletilmesinde de geçerli olması gerektiği sorgulanmaksızın kabul edilebilecek bir görüş gibi görünmüyor.

Genel olarak bilimsel araştırma sonuçlarının, özellik de kesinlikten uzak öngörüler içerenlerinin halka iletilmesinin kimi sorunlara yol açabileceği endişesi yersiz değildir. Ülkemizde yaşanan deprem felaketleri sırasında bilimcilerin doğrudan halka seslendiklerinde ortaya çıkan kimi olumsuzluklar bu endişeyi haklı kılıyor. Afetlerden etkilenen halkın yeterli bilimsel bilgi altyapısına sahip olmadığı düşünüldüğünde, doğrudan kendisine yönelen bilimsel söylemi doğru değerlendiremeyeceği ve içinde bulunduğu güç durumda çeşitli etkilere açık duruma düşeceği kaygısı önemsenmelidir.

Yaşadığımız afetlerin sonrasında yerbilimciler kendilerini daha önce alışık olmadıkları bir iletişim ve tartışma ortamının içinde buldular ve iletişim araçlarını kullanırken kimi zaman kendi bilimsel topluluklarında tartışmalı sayılan bazı savları halka aktarmakta aceleci davrandılar. Bilimciler kamuoyuna seslenirlerken, kendi bilimsel topluluklarının onaylayacağını düşündüklerinden farklı şeylerden söz etmeyi genellikle göze alamazlar. Bu elbette ki bilimcilerin topluluklarının düşünmeyen sözcüleri oldukları anlamına gelmiyor. Biz yalnızca bilimcilerin tartışmalı konuları kamuoyu önünde savunmalarının pek alışık olmadığımız bir şey olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Oysa kimi zaman bilimcilerin kamuoyuyla iletişimi bu olağan yoldan sapabiliyor. Bu olağan dışı duruma bir örnek olarak geçen yıl yaşadığımız deprem felaketleri sırasında karşılaştığımız durum gösterilebilecektir. Yerbilimcilerin çoğu, ağız birliğiyle, Marmara Bölgesi’nde bulunan fay hattının önümüzdeki yıllarda, geçen yıl yaşadığımız depremlere yakın büyüklerdeki depremlere yol açarak kırılacağını söylediler.  Bilimsel toplulukta tartışmasız olan bu öndeyiyi kamuoyuna aktaran bilimciler toplumsal sorumluluklarını yerine getirmektedirler. Ancak beklenen depremin olası yeri, zamanı ve büyüklüğü üzerine tartışmalı savların bilimsel toplulukların sınırlarının dışında, kamu iletişim araçlarında dile getirilmesinde, kanımızca bilimci sorumluluğu ve buna bağlı olarak bilim etiği açısından sorunlu bir durum vardır.

Herhangi bir etkinlikte bulunurken topluma, kişilere zarar vermenin kabul edilemezliği ilkesini, ‘zarar’ kavramının kendi içinde bir ölçüt sorunu barındırdığını aklımızda tutarak, genel bir etik ilke olarak kabul edebiliriz. Bilimin toplumdaki ayrıcalıklı yeri ne olursa olsun, bilimsel etkinliğin hiçbir zaman zarar vermeyeceği elbette söylenemez. Bilimsel etkinliğin kendi başına bütünüyle masum olduğu, etik sorunların ancak bilimsel sonuçların belli amaçlar için kullanılmaya çalışıldığında devreye gireceği kuşkulu bir savdır. Örneğin IQ testlerinin, genetik çözümlemelerin insanlığa önemli zararlar verebileceği sıklıkla dile getiriliyor. Gündemdeki İnsan Genomu Projesi’ne karşı alınan tutumda da ‘zarar’ ilkesinin hemen öne çıkarılacağını görüyoruz. Burada araştırma sonuçlarının genel kullanıma sunulmasının, dahası projenin yürütülmesinin ‘zararları’ tartışmaların odağında yer alıyor. Elbette deprem araştırmalarında benzer sakıncalardan söz edemeyiz, tersine bu araştırmalar doğal tehditlere karşı karşı, olası zararları önlemek amacıyla yapılmaktadırlar.

Bilimsel topluluğun üzerinde görüş birliğine vardığı deprem araştırma sonuçlarının kamuya iletilmesi halkın, yöneticilerin, siyasetçilerin duyarlılığını arttırması bakımından hiç kuşkusuz yararlı görünüyor. Ancak bu iletişimin medya yoluyla olması belli bir özeni gerektirmektedir. Bilimsel görüşler ve araştırma sonuçları medyada ele alınırken etkin olan düşünme biçimi ile bu görüş ve sonuçlar bilim topluluğuna sunulurken egemen olan düşünme biçiminin aynı olduğu söylenemez. Günümüzde medya, popüler kültürün yaratıldığı ve yansıtıldığı en önemli araçtır. Bu ortamdan beslenen edilgen düşünsel yapı her tür konuyu aceleyle tüketerek bir sonrakine geçmeye alıştırılmıştır. Medya bilgiye de aynı iştahla yaklaşıyor gibi görünüyor. Türkiye medyasında her konunun art arda yinelenerek, özel dramatik etkilerle sunulmasına hepimiz tanığız. Medyanın izleyicinin tartışma gündemindeki konulara ilgisini ne kadar derinleştirme kaygısı taşıdığı ve bu ilgiyi ne kadar canlı tutabildiği kuşkuludur. Genel olarak sıradan insana seslenen medyada konular yüzeysel çarpıcılıklarıyla sunulmaktadır. Medyanın bilimsel sonuçlara, kuramlara ve savlara da aynı biçimde yaklaşmasını hiç kuşkusuz olumsuz bir durum olarak görmeliyiz. Bilimsel topluluklara özgü iletişim ortamlarında yüzeyin çok altındaki kuramsal ve deneysel bilgi her zaman varsayılmaktaydı ve savlar hep bu zemin üzerinde tartışılmaktadır. Doğrusu bu özel altyapının medyada taşınması çok güç gibi görünüyor.

***

1999 depremlerinin ardından birbirleriyle uyuşmayan bilimsel öngörüler alışılmadık biçimde kamuoyu önünde tartışılırken halk adeta bu savlar arasında bir seçim yapmaya davet ediliyordu. Halkı tartışmalı bilimsel konularda, sözünü ettiğimiz iletişim ortamında hakem konumuna getirmenin etik açıdan sorunsuz olduğu savunulamayacaktır. İstanbul ve çevresi gibi Türkiye’nin birçok bölgesi çok ciddi bir deprem tehdidi altındadır ve sırayla belli önlemlerin alınması için ciddi bir planlama ve eylem gerekmektedir. Bu, hemen hemen tüm yerbilimcilerin tartışmasız kabul ettiği bir öngörü.  Böyle bir amaç için deprem tehdidinin vurgulanmasını kimse yadırgayamaz. Oysa bu yalın öndeyinin ötesine geçen ayrıntılı tahminlerin doğrudan kamusal iletişim ortamlarında sürdürülmesinin böyle bir amacın gerçekleşmesinde, fazladan bir katkıda bulunduğunu savunmak güçtür. Üstelik bu tartışmaların kamuoyunun gündemini kısa ve orta vadede çözüm bekleyen sorunlardan adeta bir tahmin ‘propagandasına’ doğru kaydırmakla, ivedi sorunları da ‘taraf tutmaya davet’ alışkanlığıyla sıradanlaştırmakla zarara yol açtıkları bile söylenebilecektir. Kuşkusuz medyanın da kendi etik sorunlarını tartışması gerekmektedir ancak biz bilimcilerin bilinen koşullarda kendi sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirdikleriyle ilgileniyoruz.

Bilim topluluğu da, tek tek bilimciler de kamuoyunun parçası olduklarına göre bilimcilerin sözünü ettiğimiz iletişim baskısından etkilendikleri söylenebilir. Ancak medyanın sunduğu öne çıkma olanaklarının çekiciliğine kapılmak bilimci sorumluluğuyla ne kadar bağdaşabilir? Kamuoyunun birincil sorunu olduğu düşünülemeyecek tahminler konusunda diretmenin bilimcilerin asıl görevleri olan kamuoyunu uzlaşılmış bilimsel görüşler konusunda aydınlatma görevini yerine getirmek için uygun bir yol olduğu çok kuşkuludur. Elbette bütün kuramsal, deneysel konular gibi tahminler de bilim topluluğunda açıkça tartışılmalıdır. Ancak, bir bilim dergisinde kuramsal altyapısı belirtilmeksizin yayımlanamayacak bir tahminin bağlamından koparılarak medya yoluyla halka aktarılması sorunsuz sayılabilir mi?

Genel geçer bilim anlayışına göre öndeyide kesinlik önemlidir. Kesinlik bilimin her zaman birinci kaygısı olmayabilir, ancak bilimin ve teknolojinin belirlediği bir dünyada yaşayan insan bilimsel savlarla kesinlik, tek anlamlılık aramakta, özellikle de doğal tehditler karşısındayken, çok haklıdır. Ulaşılamayacak olanı ulaşılabilirmiş gibi sunmanın zarar vermekten kaçınma yükümlülüğüyle çeliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bilimcilerin kamuoyuna seslenirken –belki de bilimsel topluluklardaki iletişimden farklı olarak- tartışmalı savları öne sürmekten kaçınmalarını beklemek herkesin hakkı olsa gerek.

Bilimcilerin ‘gerçek’ üzerinde bir uzlaşmaya varmaları bilimde her zaman görülen bir şey değildir, ancak zihinlerde egemen olan bilim kavramını düşünecek olursak halkın böyle bir uzlaşma beklentisi içinde olmasını yadırgamamak gerek.

Anımsayalım ki medyada yaşanan tahmin karmaşası sırasında katı bir tutum takınılmış, merkezi bir otoritenin devreye sokularak tahminlerde tek sesliliğin sağlanması gerektiği yolundaki görüşler dahi savunulmuştu. Bir Ulusal Deprem Konseyi kurulması önerisi böyle bir tek seslilik beklentisinin egemen olduğu bir ortamda tartışılmıştı. Deprem Konseyi’nin böyle bir sansürcü yaklaşımla çalışacağını sanmıyoruz. Ancak, geçmişteki tartışmalara baktığımızda, bilimcilerin kamuoyuna seslenirken kendilerine tanıdıkları özgürlüğün, neredeyse bilimsel ifade özgürlüğünün kullanılmasının engellenmesi yolundaki girişimlere bile gerekçe yaratabilecek olması üzücü değil midir?

Bu metnin bütün hakları Ayhan Sol (ODTÜ Felsefe) ve Şeref Halil Turan‘a (ODTÜ Felsefe) aittir. Böyle bir yazının varlığından haberdar eden Hüseyin Uytun’a teşekkürler..

**Kaynakça
Sol, A. ve Turan, H., “Yer Bilimciler Etik Yükümlülüklerini Ne Zaman Tartışacaklar?”, Cumhuriyet Bilim Teknik 700, 27-28 (2000).

İnternette Yeni Dönem: Sımsıkı Denetim Çağı

Hepimizin bildiği gibi internetteki denetimin arttırılmasına yönelik girişimler giderek hızlanıyor. Aslında bu teşebbüsler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre aykırı bir durum. Aynı zamanda, bu girişimlerin kanunsuz olduğu söylemek de yersiz oluyor. Ne menem çelişki, değil mi..[1] Çünkü, Anayasa’nın 25. Maddesi internette sıkı denetimin yapılmasını yasaklarken, bu yasanın peşinden gelen 26. Madde denetlemenin olmazsa olmaz olduğunu söyler.

Gerçek dünyada bu gibi ikilemler yaşanırken, sanal âlemle gerçek dünyayı bağlayan başka bir gerçeklik daha vardır. İnternet ortamındaki yayınlar 5651 sayılı yasanın denetimindedir.[2] Bu kanunun 3. ve 8. maddeleriyse sıkı denetimi uygulayacak makamların temel dayanağıdır. Ek olarak; Türk Ceza Kanunu, Medeni Hukuk derken sıkı denetim için gerekli malzemeler sağlanmaktadır.

“Sansür (sıkı denetim); her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden denetlenmesi işi.”
—Güncel Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu

Yasal altyapı sağlandı, artık gerekli koşullar da oluştu, şimdi eyleme geçme vakti diyen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), yersaglayici@tib.gov.tr adresi üzerinden gönderdiği bir e-posta ile işin rengini değiştirdi.[3] Bu mektup özetle; intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanması için yer ve imkân sağlama ve Atatürk aleyhine işlenen suçları işaret ederek, bu maddeleri katalog suçlar adı altında topladı. Bu katalog suçlara istinaden alan adlarında kullanılmaması gereken 138 kelimelik bir liste sundu.[4] Bu 138 kelime epey dalga konusu oldu. Yapılan eğlenceli spekülasyonları bir kenara bırakırsak, bu trajikomik gelişmeyi, doğrudan hedef seçilen siteler izledi. İş ciddileşti. Zira TİB, yayın yapan bazı sitelerin katalog suçlar kapsamına girdiğini ve bunların ivedilikle erişime engellenmesi istemişti.[5] Haliyle tepkiler arttı, sesler yükseldi, huzursuzluk baş gösterdi. Bunun üzerine TİB, firmalara attığı bu mektup için “Sadece bilgilendirme amaçlıdır, sıkı denetim gibi bir niyetimiz yoktur” dedi.[6]

Ve son gelişme, güvenli internet mottosuyla geldi. Aynı kurum, 4 paket ilan etti; aile, çocuk, standart ve yurtiçi internet profilleri. Yani, internet sağlayıcıları bu paketleri sunmak mecburiyetinde ve internet kullanıcıları da bunlardan birini seçmek zorunda.. Bu haberden sonra sesler biraz daha gürleşti. Çok ses çıkaranlara da “Şu an nasıl internet kullanıyorsan standart pakette kalman yeterli” dediler, bu kibarca çok konuşma demek.. Peki, standart pakette sıkı denetim yok mu.. Hali hazırda, filtre süzgecinden geçen ve yasaklanan siteler yok mu.. Bu güvenli internet, okuldaki zorunlu seçmeli derslerden farksız, işin özü bu..

İnternetteki sıkı denetime dair son gelişmeler bunlar olsa da, esasen eskiden de yasaklamalar vardı. Ayrıntısına girmeden can alıcı bir örnek verelim. Bir zamanlar Google firmasına ait YouTube yasaklanmış ve aynı şirketin diğer ürünleri de dolaylı olarak engellenmişti. Bu yüzünden bütün Türkiye; Proxy, IP ve DNS gibi terimlerle haşır neşir olmuş, o tünel senin bu tünel benim diyerek yasaklı siteye bağlanmıştı. Ki devletin başvekili “Ben giriyorum, siz de girin” demişti. Haddizatında bu yasaklama ortalama bir internet kullanıcısının kabiliyetini de arttırmıştı. Yasaklanan firma aynı firma ve firmanın o zaman ki politikası neyse bugünde geçerliliğini koruyor. Fakat yakın zamanda yasaklanan şirketin sorumlusu, ülkenin en tepesindeki yetkiliyle, halkbaşkanıyla yani 1. adamla görüştü.[7] Aynı Anayasa’nın 25. ve 26. maddeleri gibi.. Aslında istersek, yasakladığımız bir olguyu bile devletin en üst kademesinde kabul edebiliyoruz. Misafirperverlik, bu olmalı..

Bir klişe ile bitirelim. Çözümsüzseniz çözüm sizsiniz.. Madem bir yasaklama olacak, yetkililere kesin çözüm önerelim. Hem bu ikilemler sona ersin, hem de antin kuntin işlerle uğraşmak yerine tam teşhisi koyalım ve öldürücü vuruşu yapalım. Çin’in mükemmel bir sıkı denetim sistemi var, Altın Kalkan Projesi..[8] Gerçi sağlam Çince-Türkçe sözlük gerekecek; ama bu yöntemin Türkiye’ye birebir uyarlanmasıyla internete dair bütün sorunlar kökten çözülecektir. Gözünaydın Türkiye, güvenli internet geliyor 8;-)

sansuresansur.org | internetimedokunma.com | kampanya.org.tr/sansur | sansurekarsi.com
sansursuzinternet.org.tr | *pornomadokunma.blogspot.com | sansuresansur.blogspot.com
*yasaklamakyasaktir.com | privacy.cyber-rights.org.tr

[1] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
[2] ODTÜ, 5651 Sayılı Kanun ve Düzenlemeler, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
[3] Kirtok, Alan Adı Yasakları, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
[4] YMD, Web Adreslerinde Şok Edici Sansür Listesi: ‘Hikaye’siz Bir İnternet’e Doğru, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
[5] YMD, Çek Fişi, Bitir İşi!, http://www.yenimedyaduzeni.com/cek-fisi-bitir-isi, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
[6] Bu konu hakkında yapılan resmî açıklama duyurular bölümündeydi, maalesef şu an sayfadan uçtuğu görülüyor..
[7] TCCB, Google İcra Kurulu Başkanı Schmidt Çankaya Köşkü’nde, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
[8] Gülez, G., Çin’in Dev Sansür Sistemi Türkiye’ye Uygulanırsa Ne Olur?, 5 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.

Ek
* Maalesef, sansür ile ilgili yayın yapan bu siteler, tarayıcıların tehlikeli (!?) siteler listesine girdiği için bağlantı vermedim. Eğer bağlantı vermiş olsaydım, şu an okuduğunuz bu sayfada bilgisayarınıza zarar veren siteler arasına girmiş olacaktı. Sizden sır çıkmaz, aslında yerbilimleri.com‘da çok ama çok tehlikelidir; siyaset, korku, şiddet, savaş, kan, para ve petrol, altın ve bilumum lanetli kaynak ile ilgili bilgi içerir.
** 22 Ağustos 2011’de başlaması planlanan sansür, geçiş dönemiyle birlikte 22 Kasım’a ertelenmiş. Buna rağmen, şu an bile sansür var.
*** Bu metin, JMO Haber Bülteni’nde yayımlanmıştır. Fakat dipnotlar basılmamış, sanırım dizgi hatası olmalı..

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler. B., 2011. İnternette Yeni Dönem: Sımsıkı Denetim Çağı, JMO Haber Bülteni, 2011/1-2, 42-43. ya da Güler, B. 2011. İnternette Yeni Dönem: Sımsıkı Denetim Çağı, yerbilimleri.com

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -3.6.2011

Yazıp yazmamak arasında gittim geldim; sonuçta yazayım dedim, yazayım da içimde kalmasın..

Yerbilimleri câmiası o kadar küçük ki bu haberi duymama ihtimâliniz yok.. Evet, Mtalı yerbilimciler, jooloji mühendisleri: Mehmet Duru, Taylan Hakan ve Selma Ceylan Yıldız.. Onlar, 2 Haziran 2011 Salı sabahı geçirdikleri trafik kazası sonucu yaşamlarını yitirdiler. Ayrıntısını girmeden yayınlanan haberler burada; 1, 2, 3, 4, 5.. Bu görüntüleri gördükten sonra etkilenmemek mümkün değil..

Cenaze töreninde öğrendiğim kadarıyla, Selma 5 yıllık geçici öğretmenlikten, Taylan’sa zorlu KPSS maratonundan sonra, 2011 Mart’ında kuruma girmiş. Mehmet Hoca’ysa 25-26 senedir MTA’daymış ya da Hacettepe + MTA.. Allah gani gani rahmet eylesin..


MTA’nın ana sayfadan attığı manşet..

İşteydim, ilk önce, canım iş arkadaşım, bizim Taylan’ın soyadını biliyor musun diye sordu.. Ben nereden bileyim birader dedim.. Oğlum Mtalılar kaza geçirmiş, aralarında da Taylan’da varmış dedi.. Lan oğlum, Taylan TPAO’ya girmedi mi dedim.. Bu minvâlde gerçekleşen kısa sohbetten sonra, internetteki (genel ağdaki) üzücü haberi buldum.. Gene ihtimâl vermedim. Ta kî, MTA ana sayfadan fotoğrafları yayınlayana kadar, işte o zaman işin rengi değişti.. Pekâlâ ne oldu, içim mi burkuldu, derin düşüncelere mi gark oldum, hayır, yaşadığım sadece şaşkınlıktı.. O Taylan, bizim Taylan’mış.. Peki ya, Mehmet Hoca.. O da MTA’da staj yaptığım zaman bizleri araziye götüren hocaymış.. Sersem sepelek oldum, afalladım..

Hacettep’de, aynı fakültede, aynı binada olmamıza rağmen hidrojoologlar ve joologlar birbirini görmezler, istisnalar dışında aldıkları dersler çok farklıdır. Bizde, Taylan’la harita kampı yüzünden tanışmıştık. Joolojinin rahatsız hocaları yüzünden sadece o dersi alıyordu mezun olabilmek için, en azından öyle hatırlıyorum. Çünkü bizler, 3. sınıfın sonundaydık, zorunlu kozcuyduk, harita kampıyla cebelleşiyorduk, oysa o KPSS kasıyordu. Bir sene sonra 4. sınıfı bitirdip, mezun oldum ve şans eseri Kızılay’daki bir kafede Taylan’la denk geldik, ben KPSS’de nal toplamıştım, onun çok sağlam puan aldığını hatırlıyorum, hem de nasıl, 90 mı 95 mi ne.. Şifresiz, çalmadan çırpmadan.. TPAO’ya girmenin planlarını yapıyordu, hayalini kuruyordu.. Valla ne yalan söyleyeyim, hem onun adına sevinmiştim, hem de çok kıskanmıştım.. Uzun bir ara daha geçti ve bu seneki jooloji kurultayında karşılaştık. Hidrojooloji oturumuna katılmak için şirketten izin almıştım. Özellikle izotop ve çevresel izleyiciler hakkındaki sunumları dinlemek için.. Neyse onu gördüm, selam verip, sonra görüşürüz dedim, uzaktaki koltuklardan birine geçtim. Baktım geç oluyor, 3. sunum başlamadan kaçtım oturumdan.. Sonra benim babacan arkadaşım aradı, dönmüştüm, işteydim, havadan sudan konuştuk, bak yanımda Taylan var dedi ve telefonu ona verdi. Taylan telefonu alır almaz, aklından geçenleri saydı, sağolsun, niye selam vermeden gittin dedi kabaca.. Ben yanıt veremedim, haklıydı. Artık karşısında o özgür öğrenci yoktu değil mi, o yüzden, işe dönmem gerektiğini izâh ettikten sonra da aman bana gücenme, darılma diye ekledim, savunma mekanizması devredeydi bir kere..


Hüseyin ve Taylan, harita kampından bir kare, Kargabedir Tepe’nin yakınlarında bir yer..
“Bahadırcığım, Hüseyinciğimle benim bir fotoğrafımı çek!”.. O anı ayaklar hariç iyi yakalamışım..

Bu kaza yüzünden Taylan’ın MTA’da çalıştığını ve çok yakın bir zamanda da nişanlandığını öğrendim. Gerçekten kelimeler kifayetsiz kalıyor. İnsanın boğazında bir şeyler düğümleniyor. Üzülmek hafif kalıyor..

Ya Mehmet Hoca.. Harita kampından hemen sonra MTA’da staj yapmıştım.. Birkaç gün bizleri araziye çıkarmışlardı, işte o zaman başımızda Mehmet Hoca vardı. Hatta bir mola yerinde Hoca’nın yanına yaklaşıp. Bu gezdiğimiz yerleri Hacettepe’de de geziyoruz demiştim. O da MTA’ya gelmeden önce Hacettepe’de hocalık yaptığını söylemişti. Demek ki Hacettepe, nasıl bir ekolse seneler geçsede öğrencileri gezdirdikleri yerler hâlâ sabit, diye içimden geçirmiştim..

Bu kadar yazdım, fakat gerçeği de söylemek lazım, ne Taylan’la ne de Mehmet Hoca’yla samimi değildim hani.. Taylan’la harita kampından dolayı tanışmıştık, Mehmet Hoca’yıysa staj sebebiyle tanımıştım sadece.. Ama insan birden empati kuruyor, en azından içinden geçiriyor, ya oradaki ben olsaydım diye düşünüyor, kendi kendine.. Bizde bu tip araçlarla araziye çıkıyoruz. Bizde o yollarda araç kullanıyoruz. Bizde yollardaki katillere şahit oluyoruz. Sonra mı, birden dehşete kapılıyor insan.. Canım iş arkadaşımın da dediği gibi ölmekte bir yere kadar, ya arkada kalanlara bıraktığın acı.. Ölümde; yaşlanmak, hastalanmak, yemek yemek, su içmek, tuvalete gitmek gibi hayatın bir parçası, afedersin, yani sıradan bir şey; ama böyle, bu şekilde ölmek istemediğimi fark ettim..

3 Haziran 2011 Çarşamba sabahı, joolojinin mabedi MTA’da, cenaze töreni düzenlendi, kalabalıktı da.. Son görevimizi yerimize getirdik, Hoca’nın (imamın) sorusunu yanıtsız bırakmadık ve hakkımızı helâl ettik, artık ne hakkımız varsa..

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
Okunuşu: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
Meâli: Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.
—Sığır (Bakara) Sûresi, 156. ayet @ Kur’ân-ı Kerim


Kazadan sonraki görüntü.. Sanırım kamyonet Ford Ranger, arabanın ön tarafı erimiş resmen..


Kazadan sonraki görüntü.. Çarpışma sonucu sadece pikap bölümü yerli yerinde..

Artık hüngür hüngür ağlamak, kederinden kahrolmak, üzülmek, kızmak, sinirlenmek, sızlanmak, isyan etmek ya da küfretmek hepsi boş.. Fizikte sürtünmeyi ihmâl edip o problemi çözersin ya, bunları da ihmâl edip bu olaya bakarsak; sonuçta ne oldu.. Ne mi oldu.. Ülkenin yetiştirdiği 3 vasıflı insan pisi pisine yaşamını yitirdi. Hem de ne için, bilmem nerede ki karpuzlar bilmem nereye gittiği için.. Görüntülerde çarpışma sonucu, zebellah kamyonun cüssesiyle pikabı (kamyoneti) altına aldığı çok net bir şekilde görülüyor.. Eğer diyor insan, eğer bu kaza iki pikap arasında gerçekleşseydi, sonuç bu kadar şiddetli mi olurdu, hiç sanmıyorum.. Tam da bu örnek, aslında bizim geri kalmışlığımızın açık bir göstergesi.. Bu ülkede, hâlen da, karayolu ile taşımacılık yapılıyorken, bu gibi kazalara her gün davetiye çıkarılıyor. Ha karpuz ha petrol, sonuçta yollar kamyon ve tanker cenneti, ağır vasıta ile taşımacılık.. Demiryolları ile taşımacılık gelişmiş olsaydı, bu ve bunun gibi şiddetli kazalar olur muydu diye, sormadan edemiyor insan.. Ulan bir karpuz kadar değerimiz yok..

Ek
Ben yolda yaşadığım tecrübelerden ötürü, olayın sorumluluğunu kamyon şoförüne atmıştım; fakat işin aslı öyle değilmiş.. Adamın da günâhını aldık.. Ona da geçmiş olsun diyelim.. MTA’nın kullandığı araba kiralıkmış ve şoförde bu çalışma için tutulmuş, taşeronlaşma!.. Sürücü Kenan Görbeli hem kendi başını yemiş, hem de meslektaşlarım ölümüne sebep olmuş. Ee..e MTA, işi ucuza mâl ettin, aferin, peki bu 3 kişi geri gelecek mi..

Ayrıntılar..
http://www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=4834
http://www.facebook.com/note.php?note_id=221926254497947