Archive for the ‘Afet’ Category
Monday, May 5th, 2008 |
Myanmar’da üçüncü kategori kasırga (saatteki hızı 190 kilometreyi aşan siklon[1]) meydana geldi. (CNNTÜRK, 2008a; NTVMSNBC, 2008; TRT, 2008)
Bölgeden gelen son haberlere göre, yaklaşık seksen bin insanın öldüğü ve yaklaşık kırk üç bin insanın kaybolduğu belirtiliyor. Ayrıca beş bin metrekarelik alanında sular altında kaldığı belirtiliyor. (AA, 2008)

Şekil 1. Nagris (~Nergiz, Nergis) Siklonundan etkilenen 5 bölge, Myanmar Birliği (eski adları Burma ve Birmanya). (bbc.co.uk, 2008)
Felaketin ardından beş bölgede (bkz. Şekil 1) yaralananların ve evsiz kalanların sayısı bilinmiyor. Felaketten etkilenenlerin sayısı tam olarak belirlenemiyor. Ülkenin güneyinde meydana gelen Nagris Siklonu (bkz. Şekil 2,3) yüzünden, bazı köylerin, kasabaların ve küçük adaların haritadan neredeyse silindiği belirtiliyor.

Şekil 2. Myanmar’ı vuran Nargis Siklonu’ndan önceki (15 Nisan 2008) ve sonraki (5 Mayıs 2008) görüntüler. (earthobservatory.nasa.gov)
Dünya genelinde son 20 yıldaki en büyük kasırgalar (CNNTÜRK, 2008b),
29 Kasım 1988: Bangladeş’i vuran kasırgada 1500′den fazla kişi öldü. Kasırga, Hindistan’ın Batı Bengal sahillerini de etkiledi.
5-18 Aralık 1990: Filipinler’deki Mike tayfunu 750 kişinin ölümüne neden oldu. Çok sayıda kişi kayboldu.
29 Nisan 1991: Bangladeş’deki fırtınada 138 binden fazla kişi öldü.
5 Kasım 1991: Thelma fırtınası Filipinler’in Leyte adasını vurdu. 6 binden fazla kişi öldü, çok sayıda kişi kayboldu.
2 Kasım 1995: Filipinler’de Angela kasırgasında bin kadar kişi öldü, çok sayıda kişinin kaybolduğu açıklandı.
9 Haziran 1998: Hindistan’ın Gucarat eyaletinde fırtına nedeniyle binden fazla kişi öldü.
26 Ekim-5 Kasım 1998: Orta Amerika’da, özellikle Honduras ve Nikaragua’yı vuran Mitch kasırgasında 9 binden fazla kişi öldü, 15 bin kişinin kaybolduğu, 2.3 milyon kişinin kasırgadan etkilendiği açıklandı. Nikaragua’da meydana gelen deprem ve Cerro Negro yanardağının patlaması ölü sayısının artmasına neden oldu.
29 Ekim 1999: Hindistan’ın Orissa eyaletini vuran fırtınada en az 10 bin kişi öldü, aynı sayıda kişi kayboldu.
17-19 Eylül 2004: Haiti’yi vuran Jeanne kasırgasında 1890 kişi öldü, yaklaşık 850 kişi kayboldu.
29-30 Ağustos 2005: Katrina kasırgası, ABD’nin güneyinde özellikle Lousiana ve Mississippi’de 1500′den fazla kişinin ölümüne neden oldu.
15 Kasım 2007: Bangladeş’i vuran Sidr kasırgasında en az 4 bin 400 kişi öldü, milyonlarca kişi evsiz kaldı.
Not:
[1]Siklon (Fr. cyclone), atmosferde bir alçak basınç alanı çevresinde hızla dönen rüzgârların oluşturduğu şiddetli fırtına, kiklon. (tdk.gov.tr, 2008) Daha fazla bilgi için.

Şekil 3. Nargis Siklonu (earthobservatory.nasa.gov)
Nagris Siklonu ile ilgili daha fazla bilgi. (İngilizce)
Bölgeden alınan haber görüntüsü. (İngilizce)
Kaynakça:
AA, 2008. Nergis Kasırgası: Myanmar’da Ölü Sayısı 80 Bin, Labutta, Myanmar, Anadolu Ajansı, aa.com.tr, 8 Mayıs 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
CNNTÜRK, 2008a. Myanmar’ı vuran kasırgada ölü sayısı 4 bin, cnnturk.com.tr, 5 Mayıs 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
CNNTÜRK, 2008b. Myanmar’ı vuran kasırgada ölü sayısı 22 bin 500, cnnturk.com.tr, 6 Mayıs 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNBC, 2008. Myanmar’da kasırga: Ölü sayısı 10 bine çıkabilir, Yangon (Rangoon), ntvmsnbc.com, 5 Mayıs 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
TRT, 2008. Myanmar’da Kasırga Faciası, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, trt.net.tr, 5 Mayıs 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Myanmar’da Yıkım: Nargis Siklonu, yerbilimleri.com
Posted in Afet, Felaket (Yıkım), Meteoroloji, İklim | No Comments »
Thursday, March 27th, 2008 |
Türkmenlerin “Cehenneme Açılan Kapı” adını verdiği, 35 yıldır için için yanan doğalgaz rezervi (/birikintisi, yığını), sondaj yapan yerbilimciler tarafından bulundu. (bkz. Şekil 1, 2) Bu rezerv, kamp alanındaki sondaj malzemelerinin yerin dibine gitmesi sonucu bulundu. Yeraltındaysa, büyük bir mağaranın olduğunu düşünülüyor. Ne kadar doğalgazın yandığıysa bilinmiyor.

Şekil 1. İçten içe yanan doğalgaz (Daşoğuz - Türkmenistan) Fotoğraf: John H. Bradley

Şekil 2. Google Earth kullananlar, 40 15′ 10″ N, 58 26′ 28″ E koordinatlarında yanan bölgeyi görebilir. Fotoğraf: John H. Bradley
Dünyada çapında da benzer olaylar yaşanmış. Çin, Hindistan, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Endonezya, Venezüella, Avustralya, Güney Afrika, Almanya, Romanya ve Çek Cumhuriyeti’nde büyük ya da küçük çapta yeraltında kömür yangınları meydana gelmiş. (bkz. Şekil 3)

Şekil 3. Dünya çapında yeraltında çıkan kömür yangınları
İçten içe yanan kömür madenlerindeki yangınlar, kömür damarlarında ya da kömür yataklarında yüzeyden veya etraftan emilen oksijenle (oksidasyon) başlıyor. Tepkime sonucu kömürün sıcaklığı giderek artıyor ve yaklaşık 80 °C’ye ulaşan kömür yanmaya başlıyor.
Bu yangınlar, etrafa ölümcül gazlar da salıyor. Hatta yeraltında boşluklar oluşturup, ani çökmelere neden oluyor. Önlem alınmazsa, ciddi yaralanmaların ve ölümcül olayların olmaması içten bile değil. (bkz. Şekil 4)

Şekil 4. Uyarı tabelası (Centralia/Pensilvanya/ABD)
Bunun dışında bu yangınlar, insanlar, kömürün bulunduğu yer, kömürün yaşı, karbondioksit (CO2), metan (CH4), nitrojen oksitler (NOx), nitro oksit (N2O), karbonmonoksit (CO), sülfür dioksit (SO2) gibi gazlar ve diğer tetikleyici etkenlere bağlı olarak da çıkabiliyor.
Kaynakça:
Englishrussia.com, 2008. Darvaz: The Door to Hell, englishrussia.com, 27 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Kuenzer, Claudia (Lead Author); Galal Hassan Galal Hussein (Topic Editor). 2008. “Coal fires.” In: Encyclopedia of Earth. Eds. Cutler J. Cleveland (Washington, D.C.: Environmental Information Coalition, National Council for Science and the Environment). [First published in the Encyclopedia of Earth March 16, 2007; Last revised January 8, 2008; Retrieved March 27, 2008], www.eoearth.org, 27 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Cehenneme Açılan Kapı, yerbilimleri.com
Posted in Afet, Enerji, Felaket (Yıkım), Maden, Sondaj (/Delme) | No Comments »
Tuesday, March 25th, 2008 |
Yurdun batı kesimlerinin bu akşam (24 Mart 2008 Pazartesi) saatlerinden itibaren Orta Akdeniz üzerinden gelen yeni bir yağışlı havanın etkisine girmesi bekleniyor. Marmara’nın batısı ile Kıyı Egede kuvvetli lodos ile birlikte başlayacak sağanak yağışlar yarın (25 Mart 2008 Salı) Marmara, Ege, Batı Akdeniz, İç Anadolu’nun kuzey ve batısı ile Batı ve Orta Karadeniz’de etkisini sürdürecek.
Rüzgâr bu gece ve yarın yurdun iç ve batı kesimlerinde güney-güneybatı yönlerden kuvvetli ve kısa süreli fırtına (saatte 60-70 km hızla) şeklinde esecek. Hava sıcaklığı yarın yağışla birlikte yurdun iç ve batı bölgelerinden başlayarak 6-8 derece azalacak.
Yurdun iç ve batı kesimlerinde beklenen lodos fırtınası ile sağanak ve gökgürültülü sağanak yağışların oluşturacağı olumsuz şartlara karşı (su baskınları, yıldırım, çatı uçması vb.) vatandaşların ve ilgililerin tedbirli olması gerekmektedir. (DMİ, 2008a)

Şekil 1. Şiddetli yelden dolayı hasara uğramış bir çatı (CNNTÜRK, 2008)
Halen Ege’de güney yönlerden kuvvetli olarak esmekte olan rüzgârın etkisini arttırarak, bu akşam saatlerinde Ege’de, yarın sabah saatlerinde (25 Mart 2008 Salı) Batı Akdeniz’de, yarın akşam saatlerinde Doğu Akdeniz’de 7-8 kuvvetinde fırtınaya (60-75 km/s), Marmara ile yarın sabah saatlerinde Orta Karadeniz’de 6-7 kuvvetinde fırtınamsı rüzgâra (50-60 km/s) dönüşmesi bekleniyor.
Kuvvetli rüzgâr ve fırtınanın, Çarşamba günü (26 Mart 2008) sabah saatlerinde Marmara’da, öğle saatlerinde ise Ege ve Akdeniz’de etkisini kaybetmesi bekleniyor. Karadeniz’de ise Çarşamba (26 Mart 2008) akşam saatlerine kadar aralıklarla etkili olması beklenmektedir. Fırtına nedeniyle denizcilerin ve ilgililerin, tedbirli ve dikkatli olmaları gerekmektedir. (DMİ, 2008b)

Şekil 2. Şiddetli yelden dolayı zarar görmüş bir araç (NTVMSNBC, 2008)
Ajanslardan geçen haberlere göre 101 km/s hıza ulaşan rüzgâr (yel) çok sayıda binanın çatısını uçurdu. Reklam ve uyarı tabelaları ve enerji direkleri devirdi. Limanlardaki gemi, tanker vd. deniz araçları karaya oturdu ve deniz ulaşımı (feribot, arabalı deniz otobüsü vd.) ve tramvay seferleri gerçekleştirilemiyor. Ayrıca iç kesimlerde de kum fırtınalarının oluştuğu bildiriliyor. Yurt genelinde maddi açıdan çok fazla zarar meydana geldi. (CNNTÜRK, 2008; NTVMSNBC, 2008; TRT, 2008)
Bu arada, Türkiye’nin önemli kış turizm merkezlerinden Uludağ’da kar yağışı başladı. İstanbul’daki barajların doluluk oranı yaklaşık %42 oldu.
*DMİ verileri değiştirilmeden yazılmıştır.
** Haberin video görüntüsü. (NTVMSNBC)
Kaynakça:
CNNTÜRK, 2008. Lodos Yüzünden Onlarca Binanın Çatısı Uçtu, cnnturk.com, 25 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır
DMİ, 2008a. Yurdun İç ve Batı kesimlerinde Lodos Fırtınası ile Birlikte Sağanak Yağış Geçişleri Bekleniyor, Meteorolojik Uyarı, S.18, 2008. 24 Mart, meteoroloji.gov.tr, 25 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
DMİ, 2008b. Denizlerimizde Kuvvetli Rüzgâr Bekleniyor, Denizlere Ait Meteorolojik Uyarı, S. 9, 2008, 24 Mart, meteoroloji.gov.tr, 25 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNBC, 2008. Fırtına Marmara’da Hayatı Felç Etti, İstanbul-Kocaeli-Bursa, ntvmsnbc.com, 25 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
TRT, 2008. Marmara’da Şiddetli Lodos, trt.net.tr, 25 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Lodos Yüzünden Marmara ve Kuzey Ege Fırtına Çıktı, yerbilimleri.com
Posted in Afet, Felaket (Yıkım), Güncel Haberler, İklim | No Comments »
Monday, February 18th, 2008 |
ODTÜ’lü biliminsanları, madenlerin bulunduğu alanların belirlenmesinde, uydu görüntülerinin kullanıldığı, yeni bir uzaktan algılama yöntemi üzerinde çalışıyor. Bu sistem sayesinde, önce doğal kaynaklar haritalanıyor; daha sonra jeolojik modellere (/yerbilimsel örneklemeye) uygunlukları araştırılıyor. (CNNTÜRK, 2008)
Uzaktan algılama, sadece yeryüzeyindeki farklı fiziksel ve kimyasal bileşime sahip nesnelerin, ışık kaynaklarından gelen ışınları, farklı dalga boylarında yansıtması ya da soğurması sonucu, alıcılar tarafından alınan bilgilerin oluşturduğu bir sistemdir. Uzaktan algılama teknolojisi, şu an için yeraltı ile ilgili bilgi akışına olanak sağlamıyor. (Gürçay, 2007)
Bu sayede, uzaktan algılamayı kullanmanın sonucu olarak, çalışılacak bölgeye gidilmeden önce, hem iş gücü, hem zaman, hem de maliyet açısından büyük bir tasarruf sağlanıyor.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Nuretdin Kaymakçı ve Doç. Dr. Mehmet Lütfi Süzen, Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri Laboratvarlarında geliştirdikleri, yanılma payının çok az olduğu yeni sistem, uydu aracılığıyla maden bulmuyor; minerallerin nerelerde yoğunlaştığını saptayıp, yerbilimsel süreçler ve örneklemeler ışığında coğrafi bilgi sistemlerinden yararlanarak üretilen haritalar (bkz. Şekil 1), maden arama uzmanlarına (maden yatakları uzmanlarına, saha yerbilimcilerine) güvenilir veriler sağlıyor.

Şekil 1. Yerbilimsel Örneklendirme
Proje kapsamında, bu sistemi kullanan şirketler arasında Odyssey Resources-BHP Billiton Konsorsiyumu, Teck Cominco, Europen Nickel, TPAO, TPIC, Shell bulunuyor.
Sistemin geliştiricileri, yöntemin afetler ile ilgili çalışmalarda da kullanılacağını belirtiyor. Örneğin enerji biriken bölgeler saptanarak, olası deprem alanlarının tahmini yapılabilecek ve heyelan riski olan bölgelerinde tahmini yapılabilecek.
Son olarak, proje kapsamında, gemilerden denize sızan ve çevre kirliliğine neden olan petrolün belirlenmesi için, ODTÜ Havacılık Mühendisliği, Havelsan, Denizcilik Müsteşarlığı, TÜBİTAK ile sistem geliştiricileri Kaymakçı ve Süzer, yeni bir projeyi hayata geçirmeyi planlıyor.
Kaynakça:
CNNTÜRK, 2008. Maden araştırmalarında uydu teknolojisi, cnnturk.com, 18 Şubat 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Gürçay, B. 2007. Maden Aramalarında Uzaktan Algılama Yöntemleri, 19-24 Haziran 2007 JeoGenç Ankara Staj Çalışması, Uzaktan Algılama ve CBS Koordinatörlüğü, MTA, Ankara, s. 8.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. ODTÜ’nün Geliştirdiği Uzaktan Algılama Yöntemi, yerbilimleri.com
Posted in Afet, Araştırma, Coğrafi Bilgi Sistemleri, Güncel Haberler, Harita, Maden, Uzaktan Algılama | No Comments »
Friday, December 28th, 2007 |
20-27 Aralık tarihlerinde, sağ yönlü doğrultu atımlı faylanma sonucu, Bala ( “Bâlâ” şeklinde okunur) ilçesini vuran depremler, Ankara’nın depremselliğini tekrar gündeme getirdi. Gerilmelerin arttığı ve azaldığı bölgelerin veri çözümlemeleri devam ediyor. Can kaybının olmadığı depremde, bölgedeki birçok yapı zarar gördü.

20 Aralık 2007 saat 11.48′de M=5.7 büyüklüğünde depremle başlayan etkinlik, Enstitümüz Deprem İzleme Merkezi (Kandilli) tarafından sürekli izlenmektedir. 27 Aralık, 01.47′de M=5.5 ve 27 Aralık 15.47′de M=4.8 büyüklüğündeki depremlere ilaveten büyüklüğü 2.7 ile 4.2 arasında olan yüzü aşkın deprem kaydedilmiştir.
Yörenin bilinen fay geometrisi gözönüne alındığında, son depremler gerilimin yerel olarak artmasının beklendiği bir bölgede meydana gelmiştir. Etkinliğin birbiriyle ilişkili zayıflık alanlarını içeren bir sistem içerisinde yer aldığı ancak büyük deprem üretecek faylarla doğrudan ilişkili olmadığı düşünülmektedir.
Devam etmekte olan etkinlik içerisinde dikkati çeken büyüklükteki M=4.8 ve daha büyük birkaç depremin, birbirine komşu farklı zayıflık bölgelerinde meydana gelmiş olmaları ihtimali yüksektir. Bu özellikleri nedeniyle orta büyüklükteki bu depremlerin kendi aralarında artçı –öncü- olarak sınıflandırmak doğru olmayacaktır. Etkinliğin kısaca özetlenen bu özelliği nedeniyle bir süre daha devam etmesi beklenebilir. (Kandilli, 2007)
2006 yılında başlayan DEPAR projesi kapsamında, bölgede, artçı çalışmalar için gerekli hazırlıkların yanı sıra, yüzey kırığı oluşturan depremlerin çalışılması ve deformasyonların –yamulmaların- tanımlanması için Dr. Fuat Şaroğlu (emekli, MTA), Prof. Ali Koçyiğit (ODTÜ) ve Prof. Dr. Erhan Altunel (Osmangazi Üniversitesi) tarafından oluşan bir aktif tektonik grubu ile işbirliği yapmıştır.
Bu ekip, deprem sonrası durumlarda deprem merkez üssünde çok parametreli deprem bilgilerini “yoruma dayalı değil” aletsel olarak toplamakta ve değerlendirmektedir. Bu bilgileri de en kısa zamanda kamuoyunun bilgisine ve meslektaşlarımızın kullanımına açmaktadır. Yönetsel ve toplumsal fayda odaklı bu çalışmalar esnasında sağlıklı değerlendirmeler için bilgiler toplanmakta ve yetkililerimize ve kamuoyuna ulaştırılmaktadır. (MAM, 2007)
Deprem, Türkiye neotektoniğinin önemli yapılarından olan Tuz Gölü fayının kuzeybatı ucuna yakın bir bölgeden kaynaklanmıştır. Yaklaşık 180 km uzunluğunda sağ yönlü doğrultu atımlı olan Tuz Gölü fayı KB-GD genel uzanımlıdır. Bu fay Kulu yakınlarında sonlanır. MTA Genel Müdürlüğü tarafından üretilmiş olan Türkiye Diri Fay Haritasında (MTA, 1992) fayın sonlandığı bu bölgede Kulu ile Bala arasında KD-GB ve KB-GD uzanımında biribirine çapraz uzanan ve uzunlukları 5-10 km arasında değişen bir fay sistemi yer alır.
Çapraz fay sisteminde her iki doğrultuda da uzanan faylar sağ yönlü doğrultu atımlıdır. 27 Aralık 2007 Bala (Ankara) depreminin ana şoku bu çapraz fay sisteminin kesiştiği alana rastlamaktadır. Sismolojik ve yapısal veriler karşılaştırıldığında depreminin Bala güneyindeki biribirine çapraz uzanan bu diri fay sisteminden kaynaklandığı söylenebilmektedir. (MTA, 2007)
Ayrıca, depremin ardından, Bala’da kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan fayın geçtiği Yanacak Vadisi’nde inceleme yaptı. İncelemeye katılan Doçent Doktor R. Kadir Dirik (Hacettepe Üniversitesi), İsmet Cengiz (MTA) ve Sami Ercan (Afet İşleri) yöredeki son depremlerin, yüzey kırığı oluşturacak büyüklükte olmadığını ve 3 depremin zemin odaklarının da, Yanacak Vadisi’ndeki fay üzerinde göründüğünü söyledi. Yanacak Vadisi’nin kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan faydan kaynaklandığını belirten Dirik, vadinin Tuz Gölü fayı ile aynı konumda olduğuna dikkat çekti ve 2 fay arasında bir çakışma olup olmadığının araştırılması gerektiğini söyledi.
İncelemeye katılan uzmanlardan JMO Genel Başkanı İsmet Cengiz’de, Bala’nın güneyindeki aktif faylarla Tuz Gölü fayı arasında irtibat bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Tuz Gölü fayının 200–300 yıldır suskun olduğunu, bunun da ciddi bir risk olduğunu söyledi. Cengiz, bununla birlikte, bu fayların üreteceği depremin maksimum büyüklüğünün 6’dan fazla olamayacağını da söyledi. (JMO, 2007)
* Kandilli’nin “Basın Duyurusu”ndan, MTA’nın ve MAM’ın “Güncel Haberleri”nden değiştirilmeden –aynen- alınmış ve derlenmiştir.
Daha fazla bilgi için JMO’nun konuyla ilgili basın açıklaması
www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=2002
Kaynakça:
JMO, 2007. Ankara Depremleri Ülkemizin Çağdaş Afet Yönetimine Duyduğu İhtiyacı Bir Kez Daha Göstermiştir, Jeoloji Mühendisleri Odası, jmo.org.tr, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Kandilli, 2007. Bala Depremleri İle İlgili Basın Duyurursu, Ulusal Deprem İzleme Merkezi, Kandilli Rasathanesi (Gözlemevi) ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Boğaziçi Üniversitesi, koeri.boun.edu.tr/sismo, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
MAM, 2007. 20.12.2007 Bala (Ankara) ML=5.6 Depremi ve Artçı Sarsıntı Çalışmaları, Marmara Araştırma Merkezi, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), mam.gov.tr, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
MTA, 2007. 20 Aralık 2007 Bala (Ankara) Depremi’nden Bilgi Notu, Aktif Tektonik Araştırmaları Birimi, Yer Dinamikleri Araştırma ve Değerlendirme Koordinatörlüğü, Jeoloji Etütleri Dairesi, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), mta.gov.tr, 28 Aralık 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Posted in Afet, Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Güncel Haberler, Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Tuesday, November 13th, 2007 |
Ankara çevresinde bir araya gelen fay sistemlerinin, birbirleri ile nasıl etkileşime girdiği, 3 yıl (2007–2010) sürecek, Ankara Deprem İzleme Ağı (AnkNET) projesi ile araştırılacak. Bu projeyle, Ankara civarındaki Anadolu levhasında meydana gelen iç deformasyonlar (/yamulmalar), jeolojik (/yerbilimsel) ve sismolojik yöntemlerle daha da yakından incelenecek.
Projede, Ankara Üniversitesi’nin, Jeoloji Mühendisliği ve Jeofizik Mühendisliği bölümlerinden, tektonik ve sismoloji konusunda uzman biliminsanları Gürol Seyitoğlu, Bülent Kaypak, Veysel Işık, Korhan Esat, Begüm Çıvgın ve Ediz Kırman yer alıyor.

Şekil 1. Bölgeye kurulmuş olan deprem istasyonlarının konumları üçgenler ile gösterilmektedir. Sismometre ağının yerel ölçekte kapsayacağı alan ise dairesel olarak farklı renkte gösterilmiştir.
Fay hatlarında sürdürülmekte olan yerbilimsel gözlemlerin yanı sıra “AnkNET” kapsamında yerleştirilen 6 adet geniş bant depremölçerlerden elde edilecek sismolojik veriler değerlendirilerek
(a) Ankara çevresinde deprem üreten fayların türünü gösteren güvenilir odak mekanizması çözümleri,
(b) depremlerin tam olarak nerede oluştuğunu gösteren hassas dış merkez dağılımları,
(c) Ankara çevresindeki kabuk yapısı ve bunlara bağlı olarak
(d) Ankara çevresindeki depremselliğin nedenlerini açıklayan güncel tektonik model ortaya konulacak.
İstasyonlar:
— Merkez (Ankara-Hüseyingazi-Başak Mahallesi) Deprem İstasyonu [MRKZ]
— Salihler (Ankara-Güdül) Deprem İstasyonu [SALI]
— Şerefligökgözü (Ankara-Haymana) Deprem İstasyonu [SERE]
— Yeniceli (Kırıkkale-Sulakyurt) Deprem İstasyonu [YENI]
— Kargınselimağa (Kırşehir-Kaman) Deprem İstasyonu [KSLM]
— Özlü (Çankırı-Orta) Deprem İstasyonu [OZLU]

Şekil 2. Kuzeybatı İç Anadolu’nun ana neotektonik hatları. NAFZ: Kuzey Anadolu Fay Hattı, KEFZ: Kırıkkale-Erbaa Fay Hattı, EPCW: Eldivan-Elmadağ Tektonik Kaması
Kuzeybatı İç Anadolu neotektoniği yakın zamana kadar yaygın olarak Geç Miyosen sonrası gelişen “Ova Rejimi” olarak (Şengör 1980, Şengör vd. 1985) veya kıtalararası yakınlaşmanın Pliyosen’e kadar devam ettiğini savunan “Ankara Orojenik (/Dağ-Oluşum) Fazı” kapsamında değerlendirilmiştir (Koçyiğit vd. 1995). Son dönemde ise Ankara ve Çankırı arasında kuzey-kuzeydoğu gidişe sahip batı kenarı normal faylı, doğu kenarı ise bindirmelerle sınırlı Eldivan-Elmadağ tektonik kaması tanımlanmış olup, geç Pliyosen’den günümüze, aktif olduğu belirlenmiştir. Bu tektonik kamanın Kuzey Anadolu Fay Hattı ve onun bir kolu olan Kırıkkale-Erbaa Fay Hattı arasındaki kuzeybatı-güneydoğu yönlü sıkışmanın sonucu neotektonik bir yapı olarak geliştiği savunulmaktadır (Seyitoğlu vd. 1997, 2000, 2004, 2006). Gerek bu yeni neotektonik yapının belirlenmesi gerekse İç Anadolu’da varlığı daha önce bilinen ancak arazi gözlemleri ve yakın dönemdeki depremlerle (örneğin Çemen vd. 1999, Taymaz ve Tan 2001, Gökten vd. 2002, Emre vd. 2003) çalışma mekanizmalarının farklı olduğu ortaya çıkan ana yapıların varlığı, Kuzeybatı İç Anadolu’daki neotektonik çerçevenin yeni bulgular ışığında değerlendirilmesini zorunlu hale getirmiştir.
Bu proje ile, Kuzeybatı İç Anadolu’daki ana yapıların (Eskişehir Fay Hattı, Eldivan-Elmadağ Tektonik Kaması, Kırıkkale-Erbaa Fay Hattı ve Kırşehir, Tuz Gölü Fay Hatlarının) Ankara çevresinde birbirleri ile nasıl etkileşime girdikleri yerbilimsel ve sismolojik yöntemlerle araştırılacaktır. Projenin özgün değeri, Kuzeybatı İç Anadolu için yeni bir neotektonik model ortaya koyma potansiyelinin olmasıdır. Ayrıca bölgenin güncel depremselliğinin kurulacak olan yerel ölçekli bir deprem istasyon ağı ile gözlenmesi ve araştırılmasıdır.
İlk ağızdan bilgi için tag.eng.ankara.edu.tr/anknet
Kaynakça:
AnkNET, 2007. AnkNET İle Ankara Çevresindeki Depremler Gözlem Altında, AnkNET, Tektonik Araştırma Grubu, Ankara Üniversitesi, Ankara, tag.eng.ankara.edu.tr/anknet, 13 Kasım 2007 tarihinde ulaşılmıştır.
Posted in Afet, Araştırma, Deprem (Yersarsıntısı), Felaket (Yıkım), Jeofizik (/Yerdoğabilimi), Mühendis, Tektonik (/Kaymaoluşum), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »
Wednesday, July 18th, 2007 |
Japonya’nın kuzeybatısı, ilk önce 6.6 daha sonra 6.8 büyüklüğündeki depremlerle sarsıldı. Depremler, 10 kişinin ölümüne, 1300′den fazla insanın yaralanmasına, deprem bölgesinde yaşayan 10000′den fazla insanın tahliyesine ve Kashiwazaki Kariwa nükleer santralinde (bkz. Şekil 1) hasara neden oldu.
Birleşik Devletler Yerbilimsel Araştırma Kurumu’na (USGS) göre, 6.6 büyüklüğündeki ilk deprem, 16 Temmuz 2007 Pazartesi günü, Türkiye saatine göre 04.13:22, yerel saate göre ise 10.13:22 sularında, 37.570°K, 138.478° D koordinatlarındaki, Niigata’nın batı sahili açıklarında, yerin yaklaşık 10 km altında meydana geldi.
6.8 büyüklüğündeki ikinci deprem, yaklaşık 13 saat sonra, 16 Temmuz 2007 Pazartesi günü, Türkiye saatine göre 17.17:37, yerel saate göre ise 23.17:37 sularında, 36.788° K, 134.897° D koordinatlarındaki, Japon Denizi açıklarında, yerin yaklaşık 349 km altında meydana geldi.
Japon Meteoroloji Kurumu (JMA) tarafından, bölgede en çok hasar gören yerin, depremin merkez üssüne en yakın şehir olan, Kashiwazaki olduğu bildirildi. Bölgede, birçok bina yıkıldı ya da çatısı çöktü. Ayrıca köprüler, karayolları ve demiryolları önemli ölçüde hasar gördü. 18 Temmuz 2007 çarşamba günü itibariyle, bölgede 98 tane artçı sarsıntının meydana geldiği belirtiliyor.

Şekil 1. In this photo released by Japan Coast Guard, black smoke rises from a burning electrical transformer near one of Kashiwazaki Kariwa Nuclear Plant’s four reactors after a fire broke out, following a strong earthquake in Kashiwazaki, northwestern Japan, Monday, July 16, 2007. The quake had caused a leak of water with radioactive material Monday at the plant, the world’s largest in terms of electricity output, although officials said that leak caused no harm to the environment. On Tuesday, July 17, officials said about 100 drums containing low-level nuclear waste fell over at the plant during the quake. They were found a day later, some with their lids open, said Masahide Ichikawa, an official with the local government in Niigata prefecture. The nuclear plant automatically shut down during the 6.8-magnitude quake and the fire was put out shortly after Monday noon. Photo from AP Photo by Japan Coast Guard, HO, daylife.com.
Nükleer santralin işletmecisi, Tokyo Elektrik Enerjisi Kurumu (TEPCO) tarafından yapılan açıklamada, deprem sırasında kendini otomatik olarak kapatan, Kashiwazaki Kariwa[1] nükleer santralinde, 60′tan fazla sorunun (arıza, hasar vb.) tespit edildiği bildirildi.
Bu sorunlardan birkaç…
- 3 numaralı reaktörde çıkan yangın, söndürüldü.
- Kapanma sorunu yaşayan 6 numaralı reaktörden, 90000 Bq[2] değerindeki radyoaktif maddeler [kobalt-60, krom-51, iyot gibi] etrafa salındı.
- Atık depolama tesisindeki, sızıntı yapan 40 varilden[3] 1200 litre radyoaktif su, Japon Denizi’ne karıştı.
Birleşik Devletler Yerbilimsel Araştırma Kurumu, eldeki verilere göre, iki depremin farklı işleyişlere sahip olduğu söylüyor. İlk deprem sığ bir deprem olup, Avrasya ve Pasifik plakaları arasında kayan, küçük Okhotsk plakasını sıkıştırmış ve Okhotsk plakasının kabuk yüzeyinde yamulmaya (deformasyona) sebep olmuştur.
İkinci deprem derin odaklı olup, okyanus tabanlı Pasifik plakasının dalma batma bölgesinde yamulmaya sebep olmuştur. Meydana gelen fiziksel ayrılma, depremler sonucu en az 10 kırık uzunluğunun tespit edilmesiyle ortaya çıktı. Farklı derinlikler (farklı işleyişler) ve fiziksel ayrılmalar, ikinci depremin artçı şok olmadığı ve ayrı bir deprem olduğunu gösteriyor.
Japonya’daki Depremler
Japonya, hendeklerin ve yanardağların çevrelediği, Pasifik havzasındaki ‘Ateş Çemberi’ içinde bulunmaktadır. Bundan dolayı dünyada meydana gelen ve büyüklükleri 6 ve üzeri olan depremlerin, yaklaşık olarak %20’si Japonya’da meydana gelmektedir. Bu en az 5 dakikada bir Japonya’nın sallanması ve her yıl 2000′den fazla depremin insanları etkilemesi anlamına gelmektedir.
Japonya’da 20. yüzyıl boyunca meydana gelen yıkıcı depremlere bakacak olursak.
- 1 Eylül 1923 tarihinde meydana gelen, 7.9 büyüklüğündeki ‘Büyük Kanto Depremi’ ve depremden sonra meydana gelen ‘Büyük Tokyo Yangını’nda 143000 insan hayatını kaybetti.
- 1964 Haziran’ında meydana gelen, 7.5 büyüklüğündeki depremde, 37 kişi hayatını kaybetti.
- 1995 Nisan’ında meydana gelen, 5.4 büyüklüğündeki depremde, yaklaşık 39 kişi hayatını kaybetti.
- 16 Ocak 1995 tarihinde meydana gelen, 6.9 (~7.3) büyüklüğündeki deprem, batıdaki liman kenti Kobe’yi vurdu ve depremde yaklaşık 5500 kişi hayatını kaybetti.
- 23 Ekim 2004 tarihinde meydana gelen, 6.8 büyüklüğündeki deprem, Niigata bölgesini vurdu ve 67 kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 4800 kişi yaralandı.
- Mart 2006 tarihinde Tokyo’da meydana gelen 7.3 büyüklüğündeki depremde, 5600′den fazla insan hayatını kaybetti ve yaklaşık 160000 kişi yaralandı.
- 25 Mart 2007 tarihinde meydana gelen, 6.9 büyüklüğündeki deprem, Ishikawa bölgesindeki, Noto yarımadasını vurdu. 1 kişi hayatını kaybetti ve 200’den fazla insan yaralandı.
Notlar:
[1] Kashiwazaki Kariwa (~Kaşivazaki Kariva) nükleer santrali, 7 reaktörü ve 8212 MW elektrik üretme gücüyle dünyanın en büyük nükleer santrali unvanının sahibidir. Watt (W) güç birimidir ve Megawatt (MW), watt biriminin bir milyon (106) katıdır.
[2] Bekerel (Becquerel-Bq), bir radyoaktif atom çekirdeğinin 1 saniyedeki bozunmasını tanımlar.
[3] Silindir şeklindeki variller, 60 cm çapa ve 60 cm yüksekliğe sahip.
Kaynakça:
HNK, 2007, 17 Temmuz, “Niigata hit by aftershocks and rain”, Japon Radyo Televizyon Kurumu (http://www.nhk.or.jp/daily/english)
HNK, 2007, 17 Temmuz, “Tiny amounts of radioactive substances detected around nuclear reactor after quake”, Japon Radyo Televizyon Kurumu (http://www.nhk.or.jp/daily/english)
HNK, 2007, 22 Temmuz, “Damaged nuclear plant shown to media”, Japon Radyo Televizyon Kurumu (http://www.nhk.or.jp/daily/english)
USGS, 2007, 17 Temmuz, Magnitude 6.6 - Near The West Coast Of Honshu, Japan, Birleşik Devletler Yerbilimsel Araştırma Kurumu (http://earthquake.usgs.gov/eqcenter/eqinthenews/2007/us2007ewac)
USGS, 2007, 17 Temmuz, “Magnitude 6.8 - Sea Of Japan”, Birleşik Devletler Yerbilimsel Araştırma Kurumu (http://earthquake.usgs.gov/eqcenter/eqinthenews/2007/us2007ewa8)
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Guler, B. 2007. Temmuz 2007 Japonya Depremleri, yerbilimleri.com
Posted in Afet, Deprem (Yersarsıntısı), Enerji, Felaket (Yıkım), Güncel Haberler | No Comments »
Wednesday, March 28th, 2007 |
Günümüz dünyasının, birçok gereksinimi var. Bunlardan en önemlisi ise enerji gereksinimidir. Sıkıntının ne kadar büyük olduğunu, etrafımıza bakarak, daha açık söylemek gerekirse Ortadoğu’ya (belki de lanetli topraklara) bakarak rahatça görebiliriz.
Enerji üretebilmek için birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunların başında fosil yakıtlardan üretilen enerji gelmektedir. Milyonlarca ya da milyarlarca yıl önce çürümüş canlı kalıntılarından (bitkiler ve hayvanlar) oluşan kömür, petrol (kaya yağı), doğalgaz gibi maddeler fosil yakıtları oluşturur. Ama mevcut rezervlerin (/birikintilerin, yığınların) azalması sonucu her geçen gün enerji üretmek için gerekli olan hammadde fiyatları artmaktadır. Bu yüzden insanoğlu gerekli enerji gereksinimini sağlamak için yeni yöntemler aramaktadır. Bu yöntemler yel, güneş, dalga, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türleri ve nükleer (çekirdeksel) enerjidir.
Yaşamın kaynağı olan Güneş, nükleer bir santraldir ve enerjisinin kaynağını atom çekirdeklerinde meydana gelen füzyon (çekirdek birleşmesi) tepkimeleri oluşturur. Kontrol altına alınabilecek füzyon tepkimelerinin, sonsuz enerjinin anahtarı olduğu düşünülmektedir. Kontrol edilemeyen füzyon tepkimeleri ise hidrojen bombasının temelini oluşturur. Güneş’te meydana gelen bu tepkimler, kontrol altında olmadığı için ileride, gerçekleşen tepkimelerin son bulmasıyla birlikte Dünya’daki yaşamın da sona ereceği düşünülmektedir.
İsterseniz atom çekirdeklerinden elde edilen enerji biraz açalım. Fosil yakıtlarla üretilen enerji ile nükleer enerji arasındaki en büyük fark fisyon (çekirdek parçalanması) tepkimesiyle daha az malzeme harcanmasına rağmen daha fazla enerji üretilebilmesidir. Daha net fotoğraf çekmek için bir örnek vermek gerekirse, yaklaşık üç ton kömürün yanmasıyla açığa çıkan enerjinin, bir gram uranyumdan elde edilen enerjiye eşit olduğunu söyleyebiliriz. (Petrucci vd. 2002) Yalnız nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyumun da dünya üzerinde bir miktar rezervi bulunmaktadır. Hammadde fiyatlarındaki artış, uranyum içinde geçerlidir. Ayrıca günümüzde herkesin ağzına dolanan ve insanların sebep olduğu düşünülen; ama doğal bir süreç olan küresel ısınmayı (en doğru cevabı ikimbilimciler verecektir), hızlandıran (tam anlamıyla bir katalizör işlevindeki) fosil yakıtlara göre nükleer enerji, atmosfere daha az miktarda karbondioksit salıverir.
İlk bölüm gerek teknik, gerek ayrıntı bilgiler, gerekse terim çokluğu nedeniyle sizleri sıkmış olabilir; ama yazının devamı için ön açıcı olacağını düşünüyorum. Şimdi bunları cebimize koyup, yola koyulalım.
Neden nükleer enerjiye karşı çıkılıyor derseniz, bence en büyük neden, bu enerjinin kontrol edilmesinin çok büyük bir sorun olması ve kontrol dışına çıkan enerjinin, bir bomba olarak geri dönmesidir. İnsanın olduğu hiçbir işin yüzde yüz güvenilirliğe sahip olmadığı başka bir değişle mutlaka bir hatanın olacağı göz önünde bulundurulursa ve hata kabul etmeyen bu enerji türünün ne kadar tehlikeli olabileceği düşünülürse ve son olarak geçmişte yaşanan örneklere de bakılırsa bu soru işaretinin yerini bir ünlem işareti almaktadır. Burada demek istenen, sadece nükleer enerji sistemleri değildir; insan yapımı bütün işlerde hata payı mutlaka vardır ve olacaktır.
Diğer önemli bir nedense, santralde enerji üretimi sonucu meydana gelen tepkimelerin bir ürünü olarak elde edilen atıkların, ayrı bir sorun olmasıdır. Neden sorun oluşturuyor derseniz, radyoaktif (ışınetkin) atıklar, radyasyon (ışınım) yaymaktadır ve tüm canlılar için zararsız radyasyon miktarının sıfır olduğu bilinen bir gerçektir. (Erdoğan, 2005) Günümüz teknolojisiyle nükleer atıkları güvenli bir şekilde yok etmenin imkânsız olduğu gerçekliğiyle denklem tamamlanınca, sonucunu görmek zor olmayacaktır. Tabi ki canlılar belli bir miktar radyasyona sahip; ama burada kastedilen sıfır, mevcut doğal dengedeki değer.
Peki, nükleer enerjinin tarihte ki yeri ne derseniz, ilk göze çarpan sonsuz enerjinin umudu olarak ortaya çıkışı, süreç içinde uygulamalı bir şekilde hayata geçirildiği ve daha sonraları nükleer silahlanma için kullanıldığı görülmektedir. Ukrayna’da yaşanan ve büyük bir coğrafyayı etkileyen Çernobil felaketinden sonra çöküş dönemine girmektedir. Bu olaydan sonra kimi ülkeler nükleer programını askıya almış, kimileriyse nükleer santrallerinin çalışmalarını askıya almış veya kapatmış. Günümüzde ise güçlü olanın güçsüz olanın yürüttüğü çalışmaları engellemeye çalıştığı; ama gözünü açan maymunun, ağzının suları akarak baktığı bir teknoloji belki de bir silahlanma aracı.
Kurduğum cümleler kafanızı karıştırdıysa, kendime göre kısaca özetlemeye çalışayım. Dünya üzerinde bu teknolojiye sahip olsun ya da olmasın kimi ülkeler enerji gücü, kimi ülkeler silah gücü olarak kullanmaya çalışırken, kimileri ise kurtulabilmek için bir yol aramaktadır. Dünya’da nükleer enerjiye sahip olmak isteyen ülkelere bakıldığında, aslında istenilen şeyin gerçekten enerji olmadığı ve nükleer silah gücüne sahip olma arzusu olduğu açık bir şekilde de görülmektedir.
Bu kadar attın, tuttun da kimlerde var bu teknoloji derseniz. Ülkesinde nükleer santral olanların teknolojinin bütün nimetlerinden yararlandığını ve ilk önce gözümüzü onlara çevirmemizi tavsiye ederim. Altı ülke -Almanya, Birleşik Devletler, Fransa, Güney Kore, Japonya, Rusya- dünyadaki nükleer enerjinin yaklaşık %75’ini üretmektedir. Bildiğim kadarıyla füzyon tepkimelerini gerçekleştiren üç ülke -Birleşik Devletler, Fransa ve Çin- vardır. Kısaca nükleer santrali olan ülkelerin görebildiğimiz yönlerine değinelim. (bkz. Tablo 1)

*Bu değerler değişkendir.
Tablo 1. Dünya’daki Nükleer Santraller (Schneider vd. 2004)
Almanya Federal Cumhuriyeti, 32 yaşındaki nükleer santralleri kapatma kararını aldı. Bu teknolojiye sahip diğer ülkelerden farklı bir yol izliyor ve görüntü itibariyle kurtulmaya çalışıyor.
Arjantin Cumhuriyeti, 1979’dan beri felce uğrayan bir nükleer santral inşaatının sahibidir.
Amerika Birleşik Devletleri, mevcut enerji gereksinimi göz önüne alındığında ayrı bir kefeye koyulmalıdır. Bu açıdan bakınca mevcut reaktörlerde yapılan iyileştirmeler sonucu elde ettiği nükleer enerjiyi üçe katlamıştır ve Ekim 1973’den beri yeni bir nükleer santral siparişi yoktur. Ama mevcut nükleer santrallerin kapatılma süresini 60 yıla çıkarmak için girişimleri vardır; fakat atık sorununun giderek artması en büyük engeli oluşturmaktadır. Ayrıca sürdürdüğü program içeriğinde hidrojen zenginleştirilmesi yani kontrol altındaki füzyon tepkimeleriyle birlikte sonsuz enerjinin anahtarını aramaktadır.
Belçika Krallığı, 40 yaşını doldurduğu için mevcut santrallerini 2014–2025 yılları arasında kapatacaktır. Bilinen herhangi bir yatırımı da bulunmamaktadır.
Brezilya Federal Cumhuriyeti, hüsranla sonuçlanan bir santral inşaatı geçirmiştir.
Bulgaristan Cumhuriyeti, mevcut reaktörler aşamalı bir şekilde kapatmaktadır ve iki tane yeni nükleer santral siparişi ya da planı bulunmaktadır.
Büyük Britanya Krallığı, bir çoğu 30 yaşın üzerinde olan reaktöre sahip (teknolojiye sahip diğer ülkelere göre) verimsiz santralleri bulunmaktadır. Geri kazanılan atıkların (plütonyum gibi) tekrar yakıt olarak kullanılması ve yürüttüğü diğer çalışmalarla bu teknolojiye kapılarını kapatmamıştır.
Çek Cumhuriyeti, ileriki günlerde nükleer santral sipariş verme olasılığının çok yüksek göründüğü ve planları devamlı değişen; kısaca kararsız bir ülkedir.
Çin Halk Cumhuriyeti, ucuz iş gücü sayesinde üretimin yeni merkezi olmuştur. Nükleer enerji kullanımının çok düşük olduğu görülmektedir ve yeni nükleer santral siparişi veya siparişleri olsa bile enerji gereksiniminin büyük bir bölümünü elindeki mevcut kömür ve doğalgaz kaynaklarından sağlayacağı görülmektedir. Ayrıca 2006 yılında füzyon tepkimeleri denemeleri yaptığını ve başarıyla geçekleştirdiği açıklamıştır.
Ermenistan Cumhuriyeti, 1988’de yaşadığı deprem sonucu nükleer santralini kapatmıştır. 1993 yılındaki ekonomik kriz sonucu santralin bazı üniteleri tekrar devreye girmiştir.
Finlandiya Cumhuriyeti, kişi başına düşen elektrik tüketimi oranıyla dünya beşincisidir. Bunun ana nedeni ısınmak için elektrik kullanılmasıdır. Nükleer santral siparişi olacağı tahmin edilmektedir.
Fransa Cumhuriyeti, nükleer çalışmalara en fazla önem veren ülkelerden biridir. Elektrik enerjisinin büyük bir bölümü nükleer enerjiden sağladığı gibi, üretim fazlası elektriği ise komşu ülkelere satmaktadır. Hatta kimi zaman enerji fazlalığından dolayı santralleri geçici süre kapatmaktadır. Ayrıca yakıt üretimi ve plütonyum tesisleri ile uranyumun dönüştürülmesi ve zenginleştirilmesi gibi nükleer bir programa sahiptir. Füzyonun sırrını ulaşmayı amaçlamaktadır.
Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika kıtasındaki tek nükleer reaktörün olduğu yerdir. Bu santral 4. nesil (bilinen son teknoloji) reaktöre sahiptir. Herhangi bir arızanın, insansız çözümlenmesi ve kazalara yol açmasını önlemek için deneme amaçlı kurulmuştur. Kötü bir biçimde tanımlarsak kobay görüntüsündedir.
Hindistan Cumhuriyeti, nükleer enerjiyi askeri amaçlarında kullanmıştır. Şu anda sekiz santral yapım aşamasındadır.
Hollanda Krallığı, nükleere sıcak bakmayan bir ülke görüntüsündedir.
İran İslam Cumhuriyeti, yeni bir nükleer santral siparişi verme olasılığından çok mevcut nükleer programıyla dünya gündemindeki yerini korumaktadır. Başta Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası konsey, ajans, kurum ve kuruluş İran’ın uranyum zenginleştirmesi programını durdurmadığı zaman kendisine yaptırımlar uygulayacağını söylemektedir. Tabi ki bu programı sürdüren tek ülke burası değildir.
İspanya Krallığı, gelen son hükümetle birlikte nükleer programını bırakma kararı almıştır. Kyoto Protokolü’ne uyarak, sera gazı salınımını azaltmaya yönelik yenilenebilir enerji kaynaklarına geçeceğini açıklanmıştır.
İsveç Krallığı, Avrupa’nın en çok enerji tüketen, Dünya’da ise dördüncü sıradaki ülkedir. Ülkenin bu kadar enerjiye gereksiniminin olmasındaki en büyük etken ısınmada elektrik kullanılmasıdır. Buna rağmen mevcut santrallerini kademeli bir şekilde kapatma kararı almıştır ve santral siparişi yoktur.
İsviçre Konfederasyonu, nükleer enerji konusunda defalarca referanduma gitmiştir. Bu referandumlarda kademeli kapatma ile ilgili bir gelişme olmamasına rağmen yeni bir nükleer santral siparişi yakın gelecekte zor görünmektedir.
İtalya Cumhuriyeti, 1986 yılında Ukrayna’da yaşanan Çernobil kazasından sonra mevcut bütün santrallerini kapatmıştır.
Japonya Krallığı, radyasyonun tehlikesini en iyi bilenlerdendir. 2. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Devletler tarafından Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atılmıştı ve savaş Japonlar için bitmişti. 1995′te Monju hızlı üreticisinde sodyum sızıntısı meydana gelmiştir. Mart 1997′de Tokai’de yeniden işlenen atıkların patlaması ile Eylül 1999’da yakıt işletme tesisinde meydana tehlikeli bir kaza yaşanmıştır. 9 Ağustos 2004’de Mihama-3′de meydana gelen gaz sızıntısından sonra 5 işçinin ölmesiyle sonuçlanan vahim olayları, Tokyo Elektrik Enerji Şirketi’nin reaktörlerdeki çatlakları gizleyerek yaptığı sahtekârlık süslemektedir. 17 Temmuz 2007 tarihli depremle dünyanın şu an en büyük nükleer enerji santrali olarak kabul edilen Kaşivazaki Kariva’da sızıntı meydana gelmiştir. Yapılan plütonyum ayrıştırma santrali, yeni nükleer santral siparişleri ve nükleer program faaliyetlerin giderek artacağını göstermektedir.
Kanada Dominyonu, dünyadaki uranyum rezervinin büyük bir kısmına sahiptir ve nükleer enerjiye yatırım yapan ilk ülkelerdendir. Bu yüzden ağır sulu reaktörlerinde enerji üretmek için doğal uranyum (işlenmemiş) kullanılmaktadır. Bu teknolojiyi Arjantin, Çin, Güney Kore, Hindistan, Pakistan ve Romanya’ya da satmıştır. Nükleer programlarının devam edeceği düşünülmektedir.
Kazakistan Cumhuriyeti, ülkedeki tek santrali kapatmıştır.
Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, şu günlerde dünyanın gözünü çevirdiği başka bir ülkedir. 2002’de Birleşik Devletler bu ülkeyi “Kore Yarımadası ve Çevresinde Barış ve İstikrar Taahhütü”nü (KEDO) bozmakla suçladı. Böyle olmadığı ortaya çıkınca “Nükleer Silahsızlaşma Antlaşması”ndan (NPT) ayrılan Kuzey Kore, açıkça nükleer silah üretimine geçtiğini belirtti ve nükleer santral projesini askıya aldı.
Litvanya Cumhuriyeti, dünyadaki elektrik üretiminde nükleer enerjinin en büyük paya sahip olduğu ülkedir. %250 elektrik fazlası bulunmaktadır.
Macaristan Cumhuriyeti, 10 Nisan 2003’te temizleme tankının içinde 30 yakıt çubuğunun (3 ton civarında uranyum ve çeşitli tehlikeli kütleler) bulunduğu soğutma sisteminde oluşan bir kaza sonucunda Kripton–85 gazında ani bir atış olmuş ve tehlikenin bir patlamaya dönüşmemesi için asal gazlar çevreye salınmıştır. Bu vahim olaydan sonra herhangi bir önlem alınmadığı gibi nükleer programa devam edilmiştir.
Meksika Federal Cumhuriyeti, 1960’larda araştırmalara (fizibilite) başlanmış, 1970’lerde inşaatları başlamış ve 1990’larda nükleer santrallerini tamamlamıştır.
Pakistan İslam Cumhuriyeti, Hindistan’ın askeri amaçla bu işe girmesinden dolayı nükleere bulaşmıştır.
Romanya Cumhuriyeti, finansal sorunlar yüzünden bir santral hâlâ inşaat halindedir.
Rusya Federasyonu, 1954 yılında nükleer santrali elektrik şebekesine bağlayan ilk ülke olmuştur. Dünyadaki işlenmiş uranyumun %8,5’ini üretmektedir. Kullanılan uranyumu tekrar işleyerek zenginleştirme ve yüksek zenginleştirmeyle Avrupa Birliği ülkelerinin %35’lik gereksinimini karşılamaktadır. 1986’dan beri yeni bir nükleer santral siparişi yoktur ve mevcut reaktörlerde iyileştirme çalışmaları devam etmektedir. Yapım aşamasında finansal sorunları olan santralleri de vardır ve yeni bir santral konusunda istekli davranılmaktadır. Ayrıca kullandıkları teknoloji Çin, Hindistan ve İran’a satmıştır.
Slovakya Cumhuriyeti, iki reaktörünü kapatacaktır ve yeni santral için finansal sorunlarını halletmeye çalışmaktadır.
Slovenya Cumhuriyeti, dünyada iki ülkenin (Slovenya-Hırvatistan) bir nükleer santrale sahip olduğu tek örnektir.
Tayvan (Çin Cumhuriyeti), birçok ülke tarafından tanınmamaktadır. Ülkenin tüm enerji santralleri Birleşik Devletler tarafından yapılmıştır ve yapım aşamasında olan kaynar su tipli reaktörler bulunmaktadır.
Ukrayna Cumhuriyeti, altı reaktörlü ilk nükleer santralini Çernobil’de kurdu; ama 4 reaktörü tamamlanabildi. Çünkü 1986’da 4. reaktörde meydana gelen patlama buna izin vermemişti. Daha sonra 4. reaktör dışındaki 3 reaktör işler hale getirildi ve 2 numaralı reaktör Ekim 1990’daki kazaya kadar devredeydi. Bir yandan da Çernobil’i yenileme ve geliştirme çabaları sürüyor başka bir yandan yeni santraller inşaa ediliyor. Sonuç olarak bu ülkenin finansal sıkıntıları altında yeni nükleer santral siparişleri vardır ve nükleer programına devam etmektedir.
Nükleere kesinlikle hayır veya kesinlikle evet demek benim için çok zor. Güneş ile atom bombası aynı; yani nükleer enerji ve nükleer silah arasında çok ince bir çizgi olduğu apaçık ortada, insanoğlu mavi gezegende nefes aldığı sürece, radyoaktif sıçramalar, tepkimenin doğası gereği devam edecektir. Önemli olansa, üstüne sıçratmamak değil kimseye sıçratmamaktır…
Kaynakça:
Erdoğan, L. T. 2005. Türkiye’nin Nükleer Rönesansı, Ankara, jmo.org.tr, 28 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Petrucci, R. H. Harwood, W. S. Herring, F. G. 2002. General Chemistry Principles and Modern Applications. Prentice Hall. New Jersey.
Schneider, M. Froggatt, A. 2004. Dünya Nükleer Endüstrisinin Durum Raporu, çev. Çeviri Grubu, İstanbul, yesiller.org, 28 Mart 2008 tarihinde ulaşılmıştır.
Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B. 2008. Radyoaktif Sıçramalar, yerbilimleri.com
Posted in Afet, Enerji, Felaket (Yıkım), Maden | 1 Comment »
Saturday, February 24th, 2007 |
Depremler ve kasırgalar genelde en yıkıcı doğal afet gibi görünseler de, volkanlar daha geniş-erimli etkiler üretebilirler.
Filipinler’deki Pinatubo Volkanı’nın 1991 yılında yarattığı gibi, bir volkan tüm gezegeni çevreleyen bir sülfürik asit bulutu üretebilir.
Volkanlar, mağma odalarının, bir diğer deyişle erimiş kızgın gereç hücrelerinin kaynayıp yüzeye çıkmasıyla oluşur. Bu mağma odaları, örtü kayacındaki bir çatlak ya da zayıf nokta boyunca bir baca oluşturmaya yeterli basınç oluşturuncaya değin, birbirini izleyen iki püskürme arasında yüzyıllar boyunca kalıcı olabilir.
Patlama, lav ve külün bir koni oluşturarak saçıldıkları alanda bir krater yaratır. Bazı volkanlarda, mağma odaları güçlü bir püskürmenin ertesinde birleşir ve büyük ve çanak biçimli bir krater olan kalderaları üretir.
Volkan Oluşma Alanları: Sıcak Noktalar ve Dalma/Batma Zonları (Bölgeleri)
Yerkabuğu, herbiri yılda 10 cm kadar kayan bir düzine dolayında plakadan oluşur. Yükselen mağma plakaları okyanus ortası bölgelerde birbirlerinden uzaklaştırır. Bu bölgelerde ve plakaların içindeki diğer zayıf noktalar boyunca sıcak noktalar oluşur.
Hawaii Adaları bir sıcak nokta yoluyla oluşmuştur. Okyanusal plaka kıtasal plaka altına daldığında bir dalma/batma zonu üretir. Kayaçlar Yerin içine daldıkça yeniden ısıtılır ve [oluşan bu-çn] mağma yeniden yükselerek volkanları oluşturur.
Bilim insanları uzun bir dönemdir, Yer-içi derinliklerinde oluşan ve sonuçta yüzeye yükseltilerek ve yerkabuğunu yeniden biçimlendiren dev mağma odaları teorisini benimsemişlerdir. Ancak, son araştırmalar ise, mağmanın daha küçük düşey sütunlar ve birbirleriyle bağlantılı odalar yoluyla yüzeye çıktığını göstermiştir.
İnsanlık Tarihinde Kayıtlanmış Bellibaşlı Volkan Püskürmeleri
İS 79: Güney İtalya’da Napoli Körfezi kıyısındaki Vezüv Yanardağı en çok bilinen volkanlardan biridir. Geçmişteki 2000 yıl içinde 50 kezden çok püskürmüştür. İS 79 yılındaki, Pompei kentini gömmüş olan püskürmesi ile bilinir; ancak, 1631 yılındaki bir diğer püskürmesi yaklaşık 4.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.
Sicilya’daki Etna Yanardağı 1669 yılında Catania kentinin caddeleri boyunca akan bir lav ırmağı üretmiş, kentte ve dolay bölgelerde 20.000 dolayında insanın ölümüne yolaçmıştır.
İzlanda’daki Skaptar Volkanının 1783 püskürmesi çiftçilik ve balıkçılığı tahrip etmiş, nüfusun beşte birini yokeden kıtlığa neden olmuştur.
Endonezya’da Sumbawa Adasındaki Tambora Yanardağının 1815 yılında püskürmesinden kaynaklanan kasırga ve tsunamiler (dev dalga) 12.000 kişinin ölümüne yolaçmış ve bu püskürme atmosfere, Pinatubo Volkanı’nın 1991 yılında saldığının dört katı büyüklüğünde bir bulut salmıştır.
1883: Endonezya’daki bir diğer volkan, Krakatoa Yanardağı, 3.000 km öteden duyulan bir patlamayla püskürmüştür. 50 mil (~80 km) uzaktaki adalara 35 kg ağırlığındaki bloklar yağmış ve 40 m’ye ulaşan tsunami, Java ve Sumatra adaları da dahil yüzlerce köyü tahrip etmiş, yaklaşık 36.000 kişi ölmüştür. Atmosfere alınan toz iki yıl boyunca Ay’ın mavi, bazen de yeşil görünmesine yol açmıştır.
1902: Martinik Adası’ndaki Pelée Yanardağı Saint-Pierre kentini boğucu gaz ve kızgın külle örtmüş ve kentte yaşayan 29.937 kişiden 29.933 kişinin ölümüne neden olmuştur.
1980: Vaşington eyaletindeki (ABD) St. Helen Yanardağı, doruğundan 400 m yükseğe püskürmüş, 57 kişinin ölümüne yolaçmış ve 85 mil (~137 km) ötedeki kentlerde gün ortasında (öğle vakti) karanlığa neden olmuştur. Çoğu kişinin belleğinde canlılığını korusa da, tarihsel dönemdeki ölçümlerle karşılaştırıldığında, St. Helen püskürmesi göreceli küçük ölçeklidir. Püskürttüğü malzeme bulutu, Pinatubo Yanardağının salmış olduğunun sadece %5’i düzeyindedir.
1991: Filipinler’deki Pinatubo Yanardağı 600 yıllık bir suskunluğun ardından püskürmeden önce günler boyunca gümbürdemiş ve yaklaşık 750 kişinin ölümüne yolaçmıştır. Ölenler arasında girilmesi yasak bölgede püskürmeyi bekleyen gazeteciler de vardı. Volkan çevresinde 2 mil (~3 km) yarıçaplı bir alanda kül kalınlığı yaklaşık 2 m’ye ulaşmış ve 15 km ötedeki bir ABD hava üssünü gömmüştür.
Pinatubo’nun saldığı ve yaklaşık 20 milyon tona ulaşan sülfürik asit bulutu stratosferde (kat yuvarı)12 mili (~20 km) aşan bir yüksekliğe ulaşmıştır. Püskürmeyi izleyen haftalarda bu bulut ekvatoru çevrelemiş, kutuplara yayılmış ve tüm gezegeni kaplamıştır. Parçacıklar güneş ışığını geri yansıtmış ve yeryüzünde soğumaya yolaçmıştır.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Britt, R. R. 2006. How Volcanoes Work, livescience.com
Posted in Afet, Felaket (Yıkım), Yanardağ (Volkan), Yerbilimi (Jeoloji) | 1 Comment »
Monday, January 8th, 2007 |
Küresel ısınma ya da daha genel bir ifadeyle küresel iklim değişimi şüphesiz son zamanların en popüler gündem maddelerinden birisidir. Yerbilimleri ile uğraşan bilim adamlarının en fazla önem verdikleri araştırma alanlarından olmasının yanısıra kamuoyunu da sıkça meşgul eden konulardan birisi olduğu söylenebilir.
Küresel ısınma, hemen her ekstrem[1] hava olayından sonra çokça tekrarlanan ifadelerin başında gelmektedir. Son aylarda ülkemizin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde meydana gelen şiddetli yağış ve sel olayları ile kış aylarının ülkemizin özellikle kuzeybatı kesiminde kurak ve nispeten ılık geçmesi üzerine yapılan tartışmalarda da bu ifadeyi sıklıkla duyduk. Maalesef her ekstrem hava olayının müsebbibi olarak küresel ısınmanın işaret edildiği bir ortama doğru gidilmektedir. Küresel ısınma bu tip olayların adeta “günah keçisi” durumuna sokulmaktadır. Belirsizliklerin çokluğu nedeniyle spekülasyonlara[2] açık olan bu konuda maalesef konu ile ilgili bilgi üretenlerin sesi üretmeyenlerinkinin yanında yeterince duyulmamaktadır. Bu durum kamuoyu tarafından cevabı alınamayan pek çok sorunun ortada dolaşmasına sebep olmaktadır: Küresel ısınma nedir, nasıl oluşmaktadır? Hava olaylarının küresel ısınma ile bir ilişkisi var mıdır? İklim hiç değişir mi? Ülkemiz küresel ısınmadan nasıl etkilenmektedir/etkilenecektir?… Bu yazıda bu ve benzeri sorulara küresel ısınma konusunda günümüzde gelinen bilgi birikimi ışığında kısaca cevaplar verilmeye çalışılacaktır.
Yer-atmosfer sistemine güneşten gelen enerji miktarı bu sistemden uzaya kaçan enerji miktarı ile aynıdır. Gelen ile giden enerji farklı olsaydı dünyamız yeni bir dengeye kadar ya sürekli ısınacak ya da sürekli soğuyacaktı. Dolayısıyla yeryüzeyinde bir enerji dengesi söz konusudur. Bu enerji dengesi kullanılarak yapılan hesaplamalara göre eğer dünyamızın atmosferi olmasaydı ortalama yüzey sıcaklığı -19 °C olacaktı ve bütün yeryüzeyi buz ile kaplı olacaktı. Ama yapılan ölçümler ortalama yüzey sıcaklığının 15 °C civarında olduğunu göstermektedir. İşte dünyayı yaşanabilir hale getiren bu 34 °C lik sıcaklık artışı atmosferde başta su buharı olmak üzere karbondioksit ve metan gibi gazların sera etkisi[3] sayesinde gerçekleşmektedir. Buradan şunu anlamak gerekir. Sera gazları olarak adlandırılan bu gazların atmosferdeki miktarı yer-atmosfer sistemindeki enerji dengesi, dolayısıyla yeryüzeyi sıcaklığı, açısından hayati önem arz etmektedir. Bu gazlardaki artış tıpkı bir insanın daha fazla elbise giymesi durumunda “ateşinin yükselmesi” gibi sera etkisini yükselterek dünyamızın ortalama sıcaklığının artmasına sebep olacaktır. Yapılan ölçümler atmosferdeki karbondioksit miktarının sanayileşme öncesindeki 285 ppm (part per million - milyonda bir parça) seviyesinden günümüzdeki 384 ppm seviyesine çıktığını göstermektedir. Elimizde başka bir delil olmasa dahi sırf bu artışın yeryüzeyindeki ortalama sıcaklığı artırdığını söylemek hiç de yanlış olmazdı. Meteorolojik gözlemler, sıcaklığın son yüzyılda 0.7-0.8 °C civarında arttığını göstermektedir (Şekil 1). Sıcaklıktaki bu artışın birinci derecede sorumlusu olarak karbondioksitteki artış gösterilmektedir. Ancak, karbondioksitteki artış ile ortalama sıcaklıktaki artış arasındaki ilişki küresel iklim sisteminin oldukça karmaşık yapısı ve insanoğlunun bu sisteme diğer müdahaleleri yüzünden hala net bir şekilde ortaya konulamamıştır.

Şekil 1. 1850-2006 yılları için yıllık küresel ortalama sıcaklıkların 1961-1990 arası ortalamasından olan farkları (mavi noktalı siyah çizgi). Kırmızı çizgi bu farkların beş yıllık ortalamalarını göstermektedir. Kaynak: Climatic Research Unit of the University of East Anglia and the Hadley Centre of the UK Meteorological Office.
İnsanoğlu bir taraftan atmosfere sera gazları ve diğer kirleticileri salarken diğer taraftan yeryüzeyinde de önemli değişiklikler meydana getirmektedir. Zirai alanların hızla genişlemesi, ormanlık alanların hızla yok edilmesi, yarı kurak alanların çölleştirilmesi ve şehirleşme insan eliyle yeryüzeyinde yapılan en önemli değişikliklerdir. Bütün bu değişiklikler küresel iklim sistemi üzerinde önemli etkilere sahiptir, ancak bu etkiler farklı farklı olabilmektedir. Örneğin, ormansızlaştırma faaliyetleri atmosferdeki karbondioksit miktarını, dolayısıyla sera etkisini, artırıcı bir etkiye sahip olurken, çölleştirme atmosfere geçen toz miktarında artışa neden olması dolayısıyla güneşten yeryüzeyine gelen enerjiyi azaltarak küresel ısınmayı yavaşlatan bir etkiye sahip olabilmektedir. Şehirleşme, şehir ısı adalarının yani şehirlerde çevrelerine göre daha sıcak alanların oluşmasına yol açmaktadır. Şehirleşme, küresel iklim üzerindeki sınırlı etkisinden çok küresel ısınma çalışmalarında kullanılan meteorolojik ölçümlerin yapıldığı istasyonları kapsaması nedeniyle önem arz etmektedir. Miktarı üzerinde tam bir mutabakat olmasa da, iklim bilimciler arasında son yüzyıldaki 0.7–0.8 °C lik sıcaklık artışının bir kısmının (bazı bilim adamlarına göre yarısına yakınının) şehirleşmeden dolayı olduğu görüşü hakimdir. Yani, şehirlerde bulunan istasyonlardaki ölçümler, küresel sıcaklık artışının, gerçek değerinden daha fazla hesaplanmasına sebep olmaktadır. Ülkemizde şehirleşmenin sıcaklık üzerindeki etkisine en iyi örnek İstanbul’daki Göztepe istasyonunun ölçümleri gösterilebilir. Göztepe istasyonunda ölçülen minimum sıcaklıkların kırsal kesimdeki (örneğin Bahçeköy ve Kumköy’deki) ölçümlerden olan farkının son 50 yılda 1–1.5 °C arttığı belirlenmiştir. Bu artış tamamen şehirleşmeden kaynaklanmaktadır ve (küresel ısınma hesaplarında olduğu gibi ortalamaya katılarak) hiçbir şekilde genellenmemelidir.
Yukarıda bahsedilenler, küresel iklim sisteminin insan faaliyetleri dolayısıyla dört bir taraftan tahrip edildiği izlenimine neden olabilir ve kişinin aklına bu sistemin bütün bu tahribata ne kadar dayanabileceğine dair bir soru gelebilir. Aslında bu sorunun cevabı bilinmemektedir. Küresel iklim sisteminin, sistemin bütünü ya da bileşenleri üzerindeki zorlamaları ne kadar tolere edeceği[4] ve geri dönülemez eşiklerin olup olmadığı birer muammadır. Bu konularda yapılan açıklamalar spekülasyondan öteye geçememektedir. Ancak bildiğimiz, iklimin de değişken olduğu yani doğal bir değişebilirliğinin olduğu ve bu değişkenlik dışındaki zorlamalarda da bir şekilde geriye dönebildiğidir. Tarihteki büyük volkanik patlamaların, takip eden zamanlarda dünya ikliminde geçici bir süreliğine önemli değişikliklere sebep oldukları bilinmektedir. Örneğin, Endonezya’nın Sumbawa adasında yer alan Tambora volkanının 5–15 Nisan 1815 tarihlerindeki patlaması küresel iklimde önemli sapmalara (anomaly)[5] yol açmıştı. Bu patlamanın Kuzey Amerika ve Avrupa’da ki etkisinden dolayı 1816 “yaz mevsimi olmayan yıl” olarak adlandırıldı. O yıl meydana gelen büyük fırtınalar, aşırı yağışlar ve seller, yazın bile meydana gelen (kahverengi ve kırmızı renklerdeki) kar yağışları, Ağustos ayında meydana gelen don ve benzeri anormal hava olayları bu patlamanın atmosfere saldığı küllerin etkileri olarak kabul edilmektedir. Zirai alanlara ekilen tahılların soğuktan gelişememesi sonucu başgösteren kıtlığın binlerce insanın ölümüne neden olduğu da bilinmektedir. Daha yakın zamanda (Haziran 1991), Filipinler’deki Pinatubo volkanında meydana gelen büyük patlama küresel ortalama sıcaklığı yaklaşık 0.5 °C düşürmüştür. Dikkat edilirse, bu değer küresel ısınma değeri (0.7–0.8 °C) ile aynı mertebelerdedir. Bu durum küresel iklim sinyalinin algılanmasının (ölçülmesinin) ne kadar zor olduğuna işaret etmektedir.
Yukarıda anlatılan örnekler gösteriyor ki küresel iklim sisteminin, yapılan doğal ya da insan kaynaklı müdahalelere tepkisi sınır tanımamaktadır. Bu nedenle, bugün yapılan araştırmalarda küresel ısınmanın etkilerine dair izler sadece atmosferi en çok kirleten ülkelerde değil dünyanın her köşesinde aranmaktadır. Örneğin, dünya iklim sisteminde önemli bir yere sahip kutup buzulları yakından izlenmektedir. Bu buzullar aynı zamanda geçmiş zamanlara ait kayıtların saklı olduğu bir arşiv niteliği taşıdığından buralarda yapılan incelemeler iklimin binlerce-on binlerce yıllık geçmişine ışık tutabilmektedir. Bu sayede küresel iklim sisteminin hangi badirelerden geçtiği ve zorlamalara nasıl tepkiler verdiği konusunda bilgi birikimimiz artmaktadır. Bu gelişmeler geleceğe yönelik tahmin edebilme yeteneğimize de katkıda bulunmaktadır. Ancak, iklim sisteminin kaotik (/karmaşık) yapısı ve bu sisteme müdahalelerin çeşitliliği belirsizlikleri artırmakta ve sinyallerin hem algılanmasını hem de kaynağının anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Örneğin, 1998 aletsel ölçüm döneminin en sıcak yılı olarak kaydedildi (Şekil 1). Ama 1998 aynı zamanda en güçlü El-Nino yılı olarak da kayıtlara geçti. 1998 yılında meydana gelen ekstrem hava olaylarının ne kadarının El-Nino ne kadarının ise küresel ısınma ile alakalı olduğu bilinmemektedir. Bu kış yaşadığımız kuraklık ile ilgilide benzer şeyler söylenebilir. Acaba kuraklığa küresel ısınmamı sebep oldu? Yoksa Pasifik Okyanusunda geçen yılın sonlarında gelişen orta şiddetteki El Nino mu? Ya da her ikisi birden mi? Bu soruları kolayca cevaplamak mümkün değil. Ancak küresel ısınmanın etkisinin, El Nino olayı da dâhil diğer etkenlerinki yanında çok küçük olması gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü küresel ısınma bir trend[6] belirtir ve etkileri bir şekilde her yıl artan oranlarda hissedilmelidir. Ancak önceki kış ve daha önceki kış hiç kuraklık konuşulmuyordu, aksine kar ile nasıl mücadele edilir konusu daha çok gündemdeydi. Küresel ısınmadan ise çok az ya da hiç bahsedilmiyordu. Eğer bu yılki kuraklığı küresel ısınmaya bağlarsak önümüzdeki kışın normal geçmesi durumunda ne diyeceğiz. Kuraklık, iklimin tabii değişkenliği içinde tanımlanır ve tarihte her zaman görülebilen bir iklim olayıdır. Küresel ısınma olgusu yokken de vardı, gelecekte de insanlığı etkilemeye devam edecektir.
Ülkemizde iklim değişimi ile ilgili çalışmaların son dönemlerde yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Bu konuda, İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü olarak Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) ile işbirliği içerisinde (UNDP, TÜBİTAK ve DPT destekli) önemli projeler yürütmekteyiz. Bu projelerde iklimin hem geçmişte nasıl değiştiği hem de geleceğe yönelik değişimi araştırılmaktadır. DMİ’ye bağlı meteoroloji istasyonlarında 1951–2004 yılları arasında yapılan ölçümler incelendiğinde istatistiksel açıdan önemli sayılabilecek sıcaklık artışlarının daha çok yaz mevsiminde, yurdumuzun batı bölümünde gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. Yapılan pek çok bilimsel çalışma Akdeniz ülkelerinde şehir ısı adası olayının en etkin olduğu mevsimin de yaz olduğunu göstermiştir. Bu nedenle son 55 yılda ülkemizin batı bölümünde yaz mevsiminde meydana gelen sıcaklık artışlarını vurgularken şehirleşmenin etkisini göz ardı etmemek gerekir. Kış mevsimi için yapılan analizlerde yurdumuzun kuzey ve güney kıyılarındaki pek çok istasyonda soğuma eğilimi tespit edilmiştir. Bu soğumanın nedeni olarak atmosferin toz miktarında meydana gelen artış üzerinde durulmaktadır. Aynı döneme (1951–2004) ait yağış gözlemleri incelendiğinde kış mevsiminde Ege bölgesinde önemli sayılabilecek bir azalma ile sonbahar mevsiminde İç Anadolu bölgesinin kuzey kesimlerinde kayda değer bir artış olduğu gözlenmiştir. Bu analizler sonucu ülkemiz iklimi için genel olarak konuşmak gerekirse henüz küresel ısınmayı yansıtacak bir seviyeye gelinmediğini söylemek mümkündür. Burada, toz gibi diğer bazı faktörlerin bölgemizde küresel ısınmanın sıcaklık üzerindeki etkisini şimdilik bastırmakta olduğu gibi bir yorum da yapılabilir. Şekil 1’deki gibi yıllık ortalama sıcaklıkların 1961–1990 referans dönemi ortalamasından olan farklarına bakıldığında ülkemiz (Şekil 2) ile dünya geneli (Şekil 1) arasında önemli farkların olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, 1950–1970 arası, referans döneme (1961-1990) göre ülkemizde daha sıcak geçerken dünya genelinde daha soğuk geçmiştir. Dünya genelinde son ısınma dönemi 1970’lerden itibaren başlarken bizde 1990’lardan itibaren başlamıştır. Daha önce belirtildiği gibi bu son ısınma döneminde şehirleşmenin önemli rolü olduğu söylenebilir.

Şekil 2. Türkiye için yıllık ortalama sıcaklıkların 1961-1990 ortalama sıcaklığından olan farkları (noktalı mavi çizgi). Kırmızı çizgi bu farkların beş yıllık hareketli ortalamalarını göstermektedir. Kaynak: DMİ verisi kullanılarak enstitümüz doktora öğrencilerinden Ozan M. Göktürk tarafından hazırlanmıştır.
Ülkemizde son zamanlarda görülen bazı ekstrem hava olaylarının nedeni olarak küresel ısınmayı göstermek yanlıştır. Küresel ısınmanın hidrolojik çevrimi hızlandıracağı yönünde görüşler mevcut olmakla birlikte henüz günümüzdeki ekstrem hava olayları ile küresel ısınma arasında bir bağ kurulamamıştır. Devlet Meteoroloji İşleri’nin kayıtlarına göre ülkemizde ekstrem olaylar bazı periyotlarda çok, diğerlerinde ise daha az gözlenmiştir. Örneğin, 1940–2005 dönemini kapsayan kayıtlara bakıldığında 1960’lı yıllar, 1980’li yılların başı ve 2000’li yıllar ekstrem olaylar açısından öne çıkmaktadır. En fazla ekstrem olayın meydana geldiği 1963 yılı ile 2005 yılında yaklaşık aynı sayıda olay meydana gelmiştir. Bu rakamlar, ekstrem doğa olaylarının en azından şimdilik küresel ısınmadan ziyade iklimin değişebilirliği ile alakalı olduğunu göstermektedir.
Yine yapılan araştırmalarda iklim modelleri kullanılarak geleceğe yönelik iklim projeksiyonları[7] da yapılmaktadır. Bu projeksiyonlarda değişik senaryolar kullanılmaktadır. Maalesef, geleceğe dair kamuoyuna sunulan öngörülerde hangi senaryonun kullanıldığından pek bahsedilmemektedir. Tahminin değeri ancak hangi senaryoya göre yapıldığının bilinmesiyle anlaşılabilir. Bu senaryolar, Dünya Meteoroloji Teşkilatı ile Birleşmiş Milletler Çevre Programının ortaklaşa kurdukları Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli (IPCC) tarafından 2000 yılında hazırlanmıştır. Bu senaryolarda, gelecek için sera gazı emisyonları[8] hesaplanırken, değişik demografik[9] gelişme, sosyo-ekonomik gelişme ve teknolojik değişme projeksiyonları kullanılmıştır. Bu senaryoların en çok kullanılanlarından birisi olan A2, bugünküne benzer heterojen bir dünyada kendi kendine yeterlilik ve yerel kimliklerin korunumu temasının işlendiği, nüfusun yüksek bir artış hızına sahip olduğu, ekonomik gelişmenin bölgesel karakterinin (zengin ve fakir ülkeler arasındaki eşitsizliğin) devam ettiği ve küresel ısınma ve çevresel değişim konularında mücadele için herhangi bir özel tedbirin alınmadığı bir hikâye üzerine kurulmuştur. Yine, B2 olarak bilinen ve çok kullanılan bir diğer senaryo ise ekonomik, sosyal ve çevresel sürdürülebilirlikte yerel çözümlerin vurgulandığı, nüfusun makul oranda arttığı, ekonomik gelişmenin orta seviyede olduğu, teknolojik değişimin çok hızlı olmamakla beraber daha yaygın olduğu bir dünya üzerine kurgulanmıştır. Daha az kullanılan senaryolardan A1 ve B1’de ise A2 ve B2’de vurgulanan bölgeselliğin aksine küreselleşme ön plana çıkarılmıştır. Bu 4 ana senaryo da kendi içlerinde farklı senaryolara ayrıştırılarak 40 kadar senaryo üretilmiştir. Aşağıdaki şekilde (Şekil 3) bu dört ana senaryoya göre atmosfere salınacak karbondioksit miktarının yıllık değişimi gösterilmektedir.

Şekil 3. Değişik senaryolara göre 1990 yılından 2100 yılına kadar bütün kaynaklardan (enerji, endüstri ve arazi kullanımındaki değişiklik) açığa çıkacak yıllık toplam küresel karbondioksit emisyonu (gigaton karbon olarak, GtC/yıl). Kaynak: IPCC Special Report on Emissions Scenarios
Geleceğe yönelik iklim projeksiyonları, bu senaryoların küresel iklim modellerine entegre edilmesi ile gerçekleştirilen simülasyonlar[10] sayesinde elde edilmektedir. Ülkemiz için A2 ve B2 senaryolarına göre gerçekleştirilen simülasyonlar mevcuttur. Bu simülasyonlardan A2 ile yapılanlara baktığımızda 2070–2100 yıllarını kapsayan dönem için Türkiye’de sıcaklıkların 2 ile 6 derece arasında yükseleceği, en küçük artışın kış mevsiminde ve en yüksek artışın yaz mevsiminde olacağını görebiliriz. Bu durumun Avrupa için de hemen hemen benzer olduğunu söyleyebiliriz. Yağışlardaki değişim ise oldukça farklıdır. Kış ve ilkbahar mevsiminde Akdeniz ve Ege kıyılarında azalma Karadeniz kıyılarında ise artış tahmin edilmektedir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa ülkeleri de benzer şekilde yağış azlığına maruz kalacaklardır. Yaz mevsiminde önemli bir değişim olmamakla birlikte sonbahar’da bütün ülke çapında yağış artışı olacağı öngörülmektedir. B2 senaryosu ile yapılan simülasyonlar A2 ile karşılaştırıldığında yine kayda değer ama daha küçük değişimler olacağı tahmin edilmektedir.
Bunlara benzer sonuçlar Avrupa ülkeleri için yapılan simülasyonlarda da elde edilmiştir. Bu sonuçların değerlendirilmesi ile küresel ısınmanın zengin kuzey ülkelerini ılıman hale getirerek buralardan Akdeniz ülkelerine olan turist akımını azaltacağı yorumları yapılmaktadır. Ülkemiz için de benzer yorumlar yapılabilir. Bazı uzmanlar sıcaklık artışının turizm sezonunu uzatacağını ve bu yönünün avantaj olacağını belirtseler de, su sıkıntısı dolayısıyla bu avantajın kaybolacağı söylenebilir. Bu senaryolara göre Karadeniz kıyılarının hem sıcaklıktaki hem de yağıştaki artış dolayısıyla turizm açısından oldukça cazip hale gelebileceğini söylemek mümkündür.
Özetlemek gerekirse, küresel ısınma ya da küresel iklim değişimi günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden birisidir. Etkileri itibariyle sınır tanımadığı için hepimizi ilgilendiren bir konudur. Belirsizliklerinin çokluğu nedeniyle herkesi ikna edecek şekilde ispatlanamasada ortada bir gerçek vardır; O da insanların hızla çevreyi ve atmosferi kirlettiğidir. Bu durumun bir bedeli olacağını üretirken de tüketirken de aklımızdan çıkarmamalıyız.
Bütün hakları Mehmet Karaca ve Ömer Lütfi Şen‘e aittir.
*Notlar
[1] Ekstrem (Fransızca: extrême): sıra dışı, olağan dışı. Aşırı, uç ve sınır anlamlarında da kullanılmaktadır.
[2] Spekülasyon (Fransızca: spéculation): konuyu saptırarak boş konuşma.
[3] Tıpkı seralarda kullanılan camın ya da naylonun güneşten gelen enerjinin geçişine izin verirken çıkışını engellemesi ve içeriyi dışarıya göre daha sıcak hale getirmesi olayındaki gibi…
[4] Tolere etmek (Fransızca: tolérance): sistemin dayanma noktası, müsamaha edebildiği sınır.
[5] Anomali (Fransızca: anomalie): alışılagelen ya da olağandan -normalden- uzaklaşma veya sapma.
[6] Trend (İngilizce: trend): belli bir zaman diliminde oluşan bir yöndeki hareket, eğilim.
[7] Projeksiyon (Fransızca: projection): bilinen verilere dayanarak bir ölçüm değerinin gelecekte ya da geçmişteki değerini kestirme yçöntemiyle bir konuyu aydınlatmak veya açıklığa kavuşturmak.
[8] Emisyon (Fransızca: émission): Salınım, yayım.
[9] Demografik (Fransızca: démographique): Nüfus bilimiyle ilgili.
[10] Simülasyon (Fransızca: simulation): Bir yapının, bir olayın veya bir sürecin muhtemel olasılıkları sonucu tahmin üretmek, benzetim.
*Geneli metnin orijinal hâlini bozmayıp, okuma kolaylığı sağlaması için tdk.gov.tr’den derlenmiştir.
Posted in Afet, Araştırma, Felaket (Yıkım), Küresel Isınma, Meteoroloji, İklim | No Comments »
Saturday, November 25th, 2006 |
Bilim insanları, Montana-Wyoming (ABD) sınırındaki bir dağın bir zamanlar yarım saat içinde 62 mil (yaklaşık 100 km) taşındığını ve bunun başka yörelerde de tekrarlanmış olabileceğini belirtmekteler.
Heart Dağı’nın doruğundaki kayaçlar tabanındakilerden 250 milyon yıl daha yaşlıdır. Bu, doruğun ve tabanın başlangıçtan beri birarada bulunmamış olduklarını düşündürür. Dağın günümüzdeki konumuna göçü, yıllar boyunca bilim insanları için bir bilmece olmuştur. Bilim insanları dağın taşındığını bilmekteydiler; ancak, hiç kimse bu göçün nasıl oluştuğunu ya da hangi süreyi kapsadığını açıklayamamıştı.
[Bu konuda-çn] yeni bir açıklama, derinlerdeki lavın kabarcıklar biçiminde yüzeye yükseldiği ve dağı şaşırtıcı ölçüde hızla kaydırdığı yönündedir.

Şekil 1. Heart Mountain, seen standing out from its base rock in this satellite image, originally formed with the Absaroka Range, to the West, about 50 million years ago. Credit: NASA
Kayma hareketi
Kayaçlar içindeki dikey çatlaklar ya da dayklar, bu gezgin dağın jeolojisini diğerlerininkinden ayrı kılmaktadır. Lav dolgulu dayklar, lavı su açısından doygun bir kireçtaşı zonu boyunca akıtır.
“Bu alışılmadık senaryoya yardımcı olan benzersiz bir özellik, Heart Dağı’nın hapsedilmiş bir akışkan katı içermesiydi” demekte, Weizmann Bilim Enstitüsü’nden jeofizikçi Einat Aharonov, “bu katta birbirine yakın çok sayıda dayk varlığı sözkonusudur ve böylesi dayk yoğunluğu öyle çok da yaygın değildir.”
Aharonov, Columbia Üniversitesi’nden jeolog (yerbilimci) Mark Anders ile birlikte, Heart Dağı’nın derinliklerinde 50 milyon yıl önce neler olduğunu açıklamak için bir bilgisayar modellemesi geliştirdi. [50 milyon yıl önceki bu dönem-çn] günümüzde sönmüş olan volkanları oluşturan bir dizi volkanik püskürme nedeniyle önemli bir dağoluşum evresiydi.
Dayklar lavı suya yönlendirmiş ve hem kayacın hem de suyun ısınmasına neden olmuştur. Su kapanlanmış ve, düdüklü tencerede [kapalı bir sistemde-çn] olduğu gibi, ısındıkça basıncı artmıştır. Geçirgen olmayan slate [arduvaz] katmanları arasında kapanlanmış olması nedeniyle, bu kaynar su hiçbir yere kaçamazdı.
[Lavın-çn] yükselmek için hiçbir çıkış noktası bulunmayışı nedeniyle, oluşan gerilim sonuçta kayaç kütlesini yükseltmiş ve dağ kaymaya başlamıştır.
Dikkat!
Aharaonov, LiveScience’a “Bu kayma hareketinin katastrofik (/bir yıkım) olduğunu düşünmekteyiz” demekteydi; “hesaplamalarımıza göre, kayma 30 dakikadan az sürmüştür.”
Açıklanan bu bulgular, Mart 2006’da Geology yayımlanmıştır.
Heart Dağı taşınabilen/göçettirilebilen tek örnek değildir. Aharonov, bir volkanik bölge üzerinde konumlu Kanarya Adalarının da yakında kayabileceği ve önemli bir tsunami (dev dalga) riski yaratabileceği uyarısında bulunmakta.
Bütün hakları Dursun BAYRAK’a aittir.
Kaynakça:
Binns, C. 2006. Land Speed Record: Mountain Moves 62 Miles in 30 Minutes, livescience.com
Posted in Afet, Araştırma, Felaket (Yıkım), Yanardağ (Volkan), Yerbilimi (Jeoloji) | No Comments »