Uçak Yakıtları’nın Atmosfere Etkisi

Hava taşımacılığı atmosferde (gazyuvarında, havakürede) derin izler açıyor. Karbondioksitin yanı sıra su buharı ve nitrik asit de bırakan uçaklar, insanların yol açtığı karbondioksit salınımı nedeniyle küresel ısınmaya tuz biber ekiyor.

Uçakların neden olduğu gazların iki temel bileşeni bulunuyor. Karbondioksit ve su buharı. Buna bir de ozon oluşumu ya da ayrışımı için nitrik asit ekleniyor. Karbondioksit gibi su baharı ve ozon da kızılötesi gazlar grubuna dahil olup, uçağın yaydığı ısıyı toplayarak yeniden yayma özelliğine sahip. Ulrich Schumann (Alman Havacılık ve Uzay Merkezi Fizik Enstitüsü), bu nedenlerden dolayı hava ulaşımının, atmosferin ısınması üzerinde etkileri olduğunu belirtti. Schumann, hava ulaşımının küresel ısınmada, insanların sorumlu olduğu payda yüzde üçlük bir orana sahip olduğuna dikkat çekti.


Fotoğraf: Javier F. Bobadilla

Uçak yakıtı, diğer adıyla kerosen, yüzde 86 karbon ve yüzde 14 hidrojenden oluşuyor. Karbon yanma sırasında havadaki oksijenle birleştiği için bir uçağın yaktığı her bir kilogram kerosen için türbinlerden 3,15 kilogram karbondioksit atmosfere salınıyor. Schumann, atmosferde uzun ömürlü olan karbondioksitin bu yolla yerkürede eşit olarak dağıldığını belirtti.

Karbondioksit, atmosferin tüm katmanları arasında rahatça dolaşabildiği için uçuş yüksekliğinin 10.000 metreden yüksek ya da yer yüzeyine daha yakın mesafe olması bir fark yaratmıyor. Sonuçta, hava ulaşımı aracılığı ile insanların yol açtığı karbondioksit salınımının küresel ısınmaya etkisi şöyle özetlenebilir: İnsan yapımı karbondioksitin yaklaşık yüzde 2,2’si yeniden hava trafiğine karışıyor. Karbondioksit salınımında bu oran kara ulaşımında yaklaşık yüzde 14 iken, deniz ve demiryolu taşımacılığında ise toplamda yüzde 3,8’i buluyor.

Karbondioksitin aksine, su buharının iklime verdiği zararı tespit etmek oldukça güç. Bir kilogram kerosenin yanmasıyla 1,23 kilogram su buharı meydana geliyor. Sıcak ve nemli yanıcı gazların, daha soğuk hava ile karışarak yoğunlaşması sonucunda ise su buharı, minik su damlalarına dönüşüyor. Eksi 40 santigrat derece gibi soğuk havalarda oluşan damlalar, buz kristalleri haline geliyor. Bu kristaller, uçakların arkalarında bıraktığı gaz izi olarak da görülebiliyor.

Peki, bundan sonra ne oluyor? Bu öncelikle uçağın tam olarak nerede, yani atmosferin daha alt katmanındaki troposferde mi yoksa daha yüksekteki stratosferde mi bulunduğuna bağlı. Schumann, troposferin, atmosferde hava hareketlerinin en fazla ve karışımın en iyi olduğu katman sayıldığını belirtirken, stratosferde ise karışımın daha az olduğunu ifade etti.

Stratosfer son derece kuru bir katman. Burada havadaki su buharının hacmi 0,01 promilden (‰ 0,01) daha az. Bu nedenle de bu katmanda, uçağın geride bıraktığı gaz izindeki buz kristalleri de kısa sürede buharlaşabiliyor. Ancak su buhar hacminin çok daha yüksek olduğu troposferde bu pek de mümkün değil. Uçağın geride bıraktığı gaz tamamen hava şartlarına göre belirleniyor.

Havanın çok nemli olduğu durumlarda, buz kristalleri ve gazlar genleşerek, Sirrüs bulutlarına dönüşüyor. Schumann gazların nemli hava içinde, bir nevi yoğunlaşma çekirdeği vazifesi görerek, kendi su hacimlerinde genişleme imkanı bulup, kalın bulutlara dönüştüklerini ifade etti. Fizik uzmanı Schumann, hava ulaşımının yaklaşık % 10 ila 20’sinde bu sonucun oluştuğunu ve hava trafiğinin yerkürenin bulutlanmasında etkili olduğunu vurguladı.

Oluşan bulutların küresel ısınma ve iklimler üzerindeki etkileri konusunda ise çelişkiler mevcut. Bir yanda, gündüzleri kısa süreli gün ışığının bir kısmının uçakların bıraktığı gaz izleriyle yeniden uzaya geri yansıdığı belirtiliyor. Daha açık bir tabirle, uçakların bıraktığı gaz izleri, yerkürede bir gölgenin oluşmasına yol açıyor. Bu gölgede de hava daha soğuk. Diğer yandan, oluşan buz krtistallerinin Sirrüs bulutları içinde uzun dalgalı kızılötesi ışınları emdiği belirtiliyor. Ki bu ışınların bir bölümü de yeniden dünyaya geri yansıyor. Bu iki olasılıktan hangisinin ağır bastığı ise uzmanlar için önemli bir araştırma konusu olmayı sürdürüyor. Schumann, tüm bunların yanında, uçakların geride bıraktığı gazların küresel ısınma üzerindeki etkisinin baskın olduğuna dikkat çekiyor.

Uçak atık gazları geride bir de minicik is partikülleri (parçacıkları) bırakıyor. Bu partiküllerin büyüklükleri ancak 5 ile 100 nanometre arasında. Tabii, su buharı uçak türbininde yoğunlaşma sırasında bu partiküllerden de etkileniyor. Üstelik uçak atığı gazlar olmadan da bu partiküllerin uzun bir zaman atmosferde barınması mümkün. Bu nedenle birçok uzman is partiküllerinin, atmosferde dağıldıktan günler ve hatta haftalar sonrasında dahi, yoğunlaşma çekirdekçiği vazifesi görerek, Sirrüs bulutlarının oluşumunda etkili olabilecekleri görüşünü savunuyor. Öte yandan is partikülleri, atmosferdeki buz oluşumuna yol açan çöl tozları ya da asit damlaları gibi diğer partiküllerle yarışır bir durumda ki bu da durumu daha da vahim hale getiriyor.

Kaynakça
DW, Uçakların geride bıraktığı izler, 26 Şubat 2012

Ay’da Güncel Jeolojik Etkinlikler Sonucu Graben Oluşuyor

Yıllar geçse de Ay aynı görünümünü koruyor mu?.. Her ne kadar milyonlarca yıldır kraterler ve yüzeyindeki diğer oluşumlar olduğu gibi duruyor gözükse de, Ay her zaman bu şekilde değildi. Yüz milyonlarca yıl Ay’a çarpan göktaşları (meteorlar) da Ay’ın yüzündeki kraterleri oluşturmuş. Tamamıyla soğumuş olan Ay, Dünya’ya her zaman ayni yüzünü gösteriyor. Ay’ın başlangıçta nasıl oluştuğu ve deniz sanılan bölgenin neden sadece Dünya’ya bakan yüzünde olduğu halen araştırma konusu.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), Ay yörüngesindeki insansız aracı Lunar Reconnaissance Orbiter (LRO) aracılığıyla çektiği fotoğraflarda satıhta (yüzeyde) çatlaklar görüldüğünü açıkladı. Bu veri doğrultusunda, araştırmacılara göre Ay’ın yüzünde belirlenen çatlaklar jeolojik (yerbilimsel) sürecin devam ettiğini gösteriyor. Çok yüksek çözünürlükte fotoğraflarda, yüzeyde, fay kırığına benzeyen ve “graben” adı verilen dar ve uzun çatlaklar görülüyor.

NASA uzmanlarına göre yeni oluşan kanyonlar Ay kabuğunun bu noktalarda gerilerek genişlediğinin kanıtı. Kabuk gerilince oluşan fay kırıkları (açılmayı, genişlemeyi temsil eden normal faylar) zamanla çökerek “grabenleri” oluşturuyor. Gökbilimcilere göre çatlaklar en geç 50 milyon yıl veya muhtemelen daha önce oluştu. Ay’ın çekirdeğindeki jeolojik faaliyetin milyonlarca yıl önce çok yavaşladığı sanıldığından Ay’ın kabuğundaki çatlaklar sürpriz oldu. Ay’ın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Mars büyüklüğündeki bir gökcisminin Dünya’ya çarpmasıyla oluştuğu sanılıyor. Dev çarpma adı verilen bu kurama göre darbe sonucu Dünya’dan kopan küçüklü büyüklü parçalar zamanla birikerek Ay’ı oluşturdu. Yeni oluşan kitlenin yerçekimiyle yoğunlaşması sürecinden sonra, Ay’ın yüzü soğuyup çatlamaya başlamış. Bir kaç milyar yıl içinde Ay’ın sathındaki lava, Dünya tarafındaki yüzüne akarak Kara Mariya (Dark Maria) adıyla bilinen havzayı oluşturmuş. Ay’a baktığımızda eskiden deniz sanılan bu bölgeyi hala görmek mümkün.


İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=IO45ZiGql8E


İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=AXDq7KSR2_I veya http://www.youtube.com/watch?v=UIKmSQqp8wY


Graben are troughs formed when the lunar crust was stretched and pulled apart. This stretching causes the near-surface materials to break along two parallel normal faults, the terrain in between the twin faults drops down forming a valley. (Credit: Arizona State University/Smithsonian Institution)

NASA Spacecraft Reveals Recent Geological Activity on the Moon
New images from NASA’s Lunar Reconnaissance Orbiter (LRO) spacecraft show the moon’s crust is being stretched, forming minute valleys in a few small areas on the lunar surface. Scientists propose this geologic activity occurred less than 50 million years ago, which is considered recent compared to the moon’s age of more than 4.5 billion years.

A team of researchers analyzing high-resolution images obtained by the Lunar Reconnaissance Orbiter Camera (LROC) show small, narrow trenches typically much longer than they are wide. This indicates the lunar crust is being pulled apart at these locations. These linear valleys, known as graben, form when the moon’s crust stretches, breaks and drops down along two bounding faults. A handful of these graben systems have been found across the lunar surface.

“We think the moon is in a general state of global contraction because of cooling of a still hot interior,” said Thomas Watters of the Center for Earth and Planetary Studies at the Smithsonian’s National Air and Space Museum in Washington, and lead author of a paper on this research appearing in the March issue of the journal Nature Geoscience. “The graben tell us forces acting to shrink the moon were overcome in places by forces acting to pull it apart. This means the contractional forces shrinking the moon cannot be large, or the small graben might never form.”

The weak contraction suggests that the moon, unlike the terrestrial planets, did not completely melt in the very early stages of its evolution. Rather, observations support an alternative view that only the moon’s exterior initially melted forming an ocean of molten rock.

In August 2010, the team used LROC images to identify physical signs of contraction on the lunar surface, in the form of lobe-shaped cliffs known as lobate scarps. The scarps are evidence the moon shrank globally in the geologically recent past and might still be shrinking today. The team saw these scarps widely distributed across the moon and concluded it was shrinking as the interior slowly cooled.

Based on the size of the scarps, it is estimated that the distance between the moon’s center and its surface shank by approximately 300 feet. The graben were an unexpected discovery and the images provide contradictory evidence that the regions of the lunar crust are also being pulled apart.

“This pulling apart tells us the moon is still active,” said Richard Vondrak, LRO Project Scientist at NASA’s Goddard Space Flight Center in Greenbelt, Md. “LRO gives us a detailed look at that process.”

As the LRO mission progresses and coverage increases, scientists will have a better picture of how common these young graben are and what other types of tectonic features are nearby. The graben systems the team finds may help scientists refine the state of stress in the lunar crust.

“It was a big surprise when I spotted graben in the far side highlands,” said co-author Mark Robinson of the School of Earth and Space Exploration at Arizona State University, principal investigator of LROC. “I immediately targeted the area for high-resolution stereo images so we could create a three-dimensional view of the graben. It’s exciting when you discover something totally unexpected and only about half the lunar surface has been imaged in high resolution. There is much more of the moon to be explored.”

The research was funded by the LRO mission, currently under NASA’s Science Mission Directorate at NASA Headquarters in Washington. LRO is managed by NASA’s Goddard Space Flight Center in Greenbelt, Md.


İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=h6_4bXkGAas

Kaynakça
VOA, Ay Giderek Büyüyor mu?, 25 Şubat 2012
VOA, Ay’ın Milyarlarca Yıldaki Oluşumu, 1 Nisan 2004
NASA, NASA Spacecraft Reveals Recent Geological Activity on the Moon, 25 Şubat 2012

Dehşet İçinde Bırakan Maden Kazası: Çöllolar Kömür Sahası, Şubat 2011

İzninizle, konuya geçmeden önce bir saptama yapalım.. Acaba meslek odaları, bir kamu kuruluşu olduklarının altını neden kalın çizgilerle çizer? Maden ve Jeoloji Mühendisleri Odası, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır, örgütleridir (aman bu kelime sizi korkutmasın), teşkilatlarıdır (yoksa bu daha mı samimi geldi). Keza, TMMOB bu meslek odalarının üst yapısını oluşturur. Bu görünür birlikteliğe rağmen odalar, ki sadece adı geçen bu iki meslek odası değil, hepsi, sürekli mesleki kazanım için savaşır, pastadan pay alma dürtüsü onları yer bitirir. Onlara sorsanız hep karşı taraf kendi mesleğinin gösterisini yapar, ah şu mesleki şovenistler.. Sözün özü, kavgaları bitmez, tükenmez ve anlaşamazlar. Hani ellerinde fırsat olsa, oracıkta birbirlerinin boğazını sıkarlar, o derece.. Bu yüzden, Danıştay’ın müptelası olmuşlardır. Gerçi şu sıralar, yeni kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı onları by-pass etme yolunda adım adım ilerliyor, sağolsunlar artık Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetilen bir ülkemiz var, yani halkın kendi kendini yönettiği, bundan dolayı kimsenin kimseyi yönetemediği yepyeni bir yönetim şeklimiz var. En sonunda kavgalar (!) bitecek..

Bu arada, bir anekdot aktarayım, şifahen Dinçer Abi’den (Dinçer Çağlan) bu felaketin tek seferde gerçekleşmediğini ve klasik kaşık tipi bir kayma olmadığını öğrendim. Ona göre iki kez kayma meydana gelmiş. İlk önce derindeki malzeme yenilmiş ve ilk olay cereyan etmiş. Bu dengesiz durum yüzünden onun üstündeki malzeme de duraylılığını yitirmiş. Jeoteknik’ten anlamamakla birlikte, bu metni duyduğum bir ayrıntı, bir tez ile süslemek istedim.


Click to enlarge! ANALYSIS SUMMARY: on 10 February 2011 a major landslide occurred within the Çöllolar coalfield near the Afşin-Elbistan Thermal Power Plant due to an apparent failure in the stability of the mine walls. A detailed review of the imagery indicates that two separate landslides occurred in the mine. These results are based on an assessment of satellite imagery recorded on 17 February 2011 and 16 December 2010. Post-landslide assessment for Collalar Coalfield Kahramanmaras, Turkey. Source: WorldView-2 USGS. Acquired: 17/02/2011. Copyright: DigitaGlobe 2011. Map produced by UNITAR/UNOSAT.

Bu sefer birlikte hareket eden meslek odalarının maden kazasına dair haykırışları ve raporları aşağıda. İlk hâline müdahale edilmemiş yani aynen aktarılmış bir feryat bu, tabiî ki duyabilene.. Allah, bu olayda ölenlerin ailelerine sabır versin demekte, bize düşüyor..

Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesindeki Çöllolar kömür sahasında art arda meydana gelen şev kaymasında üzere 10 maden emekçisi yaşamını yitirdi. Olayın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ikisi mühendis toplam 9 maden emekçisi hala kayan malzemenin altında! Yetkililerden ise ses yok!

BİR YIL GEÇTİ. YETKİLİLERDEN HALA SES YOK
Bilindiği üzere, ruhsat hukuku Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı‘nın ilgili teşekkülü Elektrik Üretim Anonim Şirketi’ne (EÜAŞ) ait olan ve özel sektöre 28 yıllığına işletilmek üzere verilen Kahramanmaraş ili Afşin ilçesindeki Çöllolar kömür sahasında, 6 Şubat 2011 ve 10 Şubat 2011 tarihlerinde iki kez şev kayması meydana gelmiştir. İlk olayda bir maden emekçisi, ikinci olayda ise ikisi meslektaşlarımız olmak üzere 10 maden emekçisi yaşamlarını yitirmiştir. Olayın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ikisi mühendis toplam 9 maden emekçisi hala kayan malzemenin altındadır. Öncelikle yaşamını kaybeden tüm maden emekçilerinin yakınlarına ve madencilik camiasına bir kez daha başsağlığı ve sabır diliyoruz.

Meslek odaları tarafından 2 Kasım 2007 tarihinde Elbistan’da yapılan açıklamada;

“Linyit rezervlerimizin % 46’sını oluşturan Elbistan Linyit Havzasında ekonomik olarak üretilebilecek yaklaşık olarak toplam 4,3 milyar tona yakın linyit bulunmakta olup, bu miktar, toplam 9450 MW gücünde termik santrallere karşılık gelmektedir. Odalarımız, madenlerimizin kaynak kaybına neden olmadan rasyonel olarak değerlendirilmesi için havza madenciliğini savunmaktadır. Bu sayede, mevcut kaynağın tamamı değerlendirilecek ve tüketildiğinde yerine tekrar konulamayan madenlerimizden maksimum fayda sağlanacaktır. Bu nedenle, maden rezervlerimizin sınırlarının ve özelliklerinin tam olarak tespiti önem kazanmaktadır. Kaynak kaybı olmaması için de, havza genelinde planlama ve işletmecilik zorunludur. Elbistan havzasında çok geniş bir alana yayılan linyit rezervlerinin doğal sınırlar yerine yapay olarak yaratılmış sektörlere bölünmesi ve planlanması bu açıdan yanlış bir yaklaşımdır. Saha sınırlarının tam olarak belirlenmeden üretim projesi yapılması da çeşitli sorunlar yaratmaktadır. Bu çerçevede sahada kurulan ikinci termik santralın (B Termik Santralı) yer seçimi hatalı yapılmıştır. Söz konusu santral kömür rezervinin üzerine kurulmuş önemli miktarda kömür rezervinin üretilebilme imkanı engellenmiştir. Havza bazında planlamalar bir an önce yapılmalı, sektör bazında yapılacak çalışmalar bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Tüm bu değerlendirmeler ışığında Elbistan havzasında bu güne kadar yapılan planlama hatalarından vazgeçilmelidir. Rezerv belirleme çalışmaları hızlıca sonuçlandırılmalı, havza sınırları net olarak belirlenmeli ve işletme projeleri bu doğrultuda yapılmalıdır. Kömür ocaklarını ve santralın çalışmalarını koordine edecek idari yapı, havzanın büyüklüğüne uygun hale getirilmeli, gerekli olan mühendis ve diğer teknik eleman ihtiyacı karşılanmalıdır. Havza kömürlerinin değerlendirilmesine yönelik araştırma geliştirme çalışmaları yörede bir AR-GE merkezi kurulmak suretiyle hızlandırılmalıdır. Havzanın planlaması bir an önce yapılmalı, kömür rezervleri bu doğrultuda değerlendirilmelidir.” şeklinde havzada yapılması gerekenler vurgulanmıştır.

Ülkemizin en büyük kömür havzası yapay sektörlere bölünerek parçalanmış, bunun sonucunda hem kaynak kaybına neden olunmuş hem de denetim görevini yeterince yerine getirilmemiştir. Yetkililer, bu ciddi uyarılara kulak tıkamış ve yanlışlara devam etmiştir. Özellikle 80’li yılların başından itibaren uygulamaya konulan özelleştirme, taşeronlaşma, rodövans vb. gibi esnek çalışma uygulamaları; kamu madenciliğini küçültmüş, kamu kurum ve kuruluşlarında uzun yıllar sonucu elde edilmiş olan madencilik bilgi ve deneyim birikimini dağıtmıştır. Yoğun birikim ve deneyime sahip olan kurum ve kuruluşlar yerine üretimin, teknik ve altyapı olarak yetersiz, deneyim ve uzmanlaşmanın olmadığı kişi ve şirketlere bırakılması, buna ek olarak kamusal denetimin de yeterli ve etkin bir biçimde yapılamaması iş kazalarının artmasına neden olmaktadır.

Dünyada örneği pek nadir olan bu boyuttaki bir maden kazasının her yönüyle irdelenmesi ve araştırılması, gelecekte benzer kazaların yaşanmaması için çok daha fazla önem taşımaktadır. Bu amaçla yaşanan maden kazasının nedenlerini araştırmak ve sonuçlarını paylaşmak bir kamu görevi olarak kabul edilmiş ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na değişik tarihlerde üç kez yazıyla başvurularak kazayla ilgili teknik bilgiler istenmiştir.

Söz konusu sahanın ruhsat sahibi olan Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürlüğü’nce gönderilen yazıda; “İlgi yazınızda belirtilen bilgi ve belgeler, hem ticari sır niteliğinde hem de Çöllolar Açık İşletmesinde meydana gelen heyelan olayları ile ilgili devam eden adli ve idari soruşturmalara dahil edilmiş dokümanlardır. Odanız bu dokümanlara istinaden açılan bir davaya ya da devam eden bir soruşturmada taraf olmadığından, Şirketimiz, hem Avukatlık Kanunu’nun 2. maddesi hem de Bilgi Edinme Kanunu kapsamında bu dokümanların verilmesinin uygun olmayacağı görüşündedir.” şeklinde yanıt verilmiştir.

Meslek Odaları, Anayasanın 135. maddesine göre 6235 sayılı kanunla kurulmuş kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Söz konusu olayda üyeleri de yaşamını yitirmiş ve halen göçük altındadır. Tüm bu gerçekler ortadayken olayda “taraf” olarak görülmemesini anlamak mümkün değildir. Üretimin parçalara ayrılarak çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, bilimsel bilginin yok sayılarak üretim zorlaması, kar hırsının her şeyin önüne geçmesi, bunlarla birlikte kamusal denetimin yeterince yapılmaması ve benzeri nedenler kazaları işçi ve emekçilerin yaşamının bir parçası haline getirmektedir. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” anlayışı çerçevesinde ticari sır, devam eden dava, taraf değilsiniz gibi oyalamalar iş kazalarını sonlandırmayacaktır.

Bu değerlendirmeler ışığında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, hala toprak altında bulunan 9 kişinin durumlarıyla ilgili olarak neler planladığını, yapılması gerekenleri kamuoyuyla paylaşmak durumundadır. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak olayı unutturmaya hakkı yoktur. Meslek odaları olarak olayın takipçisi olacağımızı bildiriyor, yaşamını kaybeden maden emekçilerini bir kez daha saygıyla anıyoruz.

TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI
TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI

9 Şubat 2012, Ankara

Ayrıca.. Kazayla ilgili oluşturulan TMMOB heyeti incelemelerini tamamlamış, konuyla ilgili değerlendirmelerini ve önerilerini rapor haline getirmiş. TMMOB Afşin-Elbistan Maden Kazası Raporu’nu okumak için tıklayın!.. Pekâla, olayın büyüklüğünü görmek için uydu görüntülerini incelemek ister misiniz?..

Kaynakça
DC, Landslides in Turkey, 21 Şubat 2011
JMO, AFŞİN İLÇESİNDEKİ ÇÖLLOLAR KÖMÜR SAHASINDA MEYDANA GELEN HEYELANLARIN ÜZERİNDEN BİR YIL GEÇTİ. YETKİLİLERDEN HALA SES YOK!, 21 Şubat 2011
MadMO, BİR YIL GEÇTİ. YETKİLİLERDEN HALA SES YOK, 21 Şubat 2011
UNOSAT, Post-Landslide Assessment for Çöllolar Coalfield Kahramanmaras, Turkey, 21 Şubat 2011
TMMOB, TMMOB AFŞİN ELBİSTAN MADEN KAZASI RAPORU YAYIMLANDI, 21 Şubat 2011

Tetiklenmiş Depremler


.. domino taşları gibi dökülmeye başladığın anlar… bir anın diğer anı takip ettiği… her biri devrilirken diğerini tetiklediği… git gide ağırlaşan ses ve tozlar içinde… bir kere daha yapayalnız olduğunu anımsamanın keskin kokusunun iç burkan mide bulantısı… —Mehmet Ali Çetinkaya

Tetiklenmiş Depremler
(Genel Bilgilendirme)

Esen Arpat

Şubat, 2003
Son güncelleştirme: Nisan, 2006

Genel Açıklama
Depremlerin çok büyük bir çoğunluğunun, fayların çevresinde, uzun bir sürede birikmiş olan elastik yamulmanın (elastic deformation, elastic strain) bir bölümünün, ani olarak rahatlamasının ürünü olduğu bilinmektedir. Bu rahatlama sırasında, deprem öncesinde söz konusu yamulmanın yamulan kütleye uygulamakta olduğu durağan gerilim (static stress) alanı önemli ölçüde değişmektedir. Bu değişim bazı bölgelerde gerilimin azalması, bazı bölgelerde ise gerilimin artması şeklinde olmaktadır. Bu azalma ve artmanın yerel dağılımı ve büyüklüğü, depremin meydana gelmesine yol açmış olan fay düzleminin geometrisi, ve deprem sırasında fay boyunca meydana gelmiş olan yerdeğiştirmenin yönü ve miktarı ile bağlantılı olarak, ana çizgileri ile, hesaplanabilmektedir (King vd., 1994). Deprem üretmiş olan fayın kendisinin veya yakın çevresinde bulunan çeşitli büyüklüklerdeki diğer fayların gerilim alanları da söz konusu değişiklikten etkilenmekte, bu alanlarda meydana gelen değişmeler, söz konusu fayları, bu fayların yön ve hareket özelliklerine bağlı olarak, kendilerine özgü ayrı bir deprem üretme noktasına yakınlaştırmakta veya o noktadan uzaklaştırmaktadır. Yakınlaştırma yönünde bir etkileme durumunda, depremi üretmiş olan ana fayın sınırlı kesimlerinden ve yakın çevredeki faylardan, deprem öncesinde kritik düzeyde yamulmuş olanlar veya stres tarihçeleri nedeniyle o an sahip oldukları sürtünme özellikleri bakımından, elverişli konumda olanlar varsa, onlar da yenilerek (failing) deprem üretmektedirler. Bu mekanizma ile meydana gelen depremlere artçı-depremler denilmektedir. Artçı-depremlerin büyüklüklerinin, sayılarının ve meydana geldikleri bölgenin genişliğinin çevredeki fayların stres tarihçelerinin yanı sıra, genel olarak, ana depremin büyüklüğü ile doğru orantılı olduğu, bu konuda bazı önemli ayrıcalıklar ile karşılaşılmakta olmasına karşın, bilinmektedir ve bu değerler sayısal olarak, kabaca, öngörülebilmektedir.

Öte yandan, büyük bir depremden sonra, hesaplanan belirgin durağan gerilim değişimi (static stress change) bölgesinin çok dışındaki yerlerde meydana gelen depremlerin bazılarının da, söz konusu büyük deprem ile ilişkili olabileceği yönünde ciddi kuşkular doğmaktadır. Bu tür depremler için de, bazen artçı-deprem deyimi kullanılmakta ise de, bu özelliklerdeki depremleri “tetiklenmiş depremler” (triggered earthquakes) olarak niteleme eğilimi ağır basmaktadır. Yakın geçmişe kadar yalnız bir kuşku düzeyinde kalmış olan ‘tetiklenmiş deprem’ yaklaşımı, son yıllarda yapılan çalışmalar ile, giderek güçlü bir olasılık, hatta kesinlik kazanmıştır. Aslında, salt sözcük anlamı göz önüne alındığında, artçı-depremler de birer tetiklenmiş depremdir. Ancak, tetiklenmiş deprem deyimini, artçı-deprem alanı dışında kalan, fakat ana deprem ile bağlantısı olduğu düşünülen, depremler için kullanma eğilimi, giderek, yaygınlaşmaktadır. Öte yandan, bu ayrımı yaparken, artçı-deprem alanının sınırlarının belirlenmesinde hangi kıstasların uygulanacağı da tartışmalıdır. Çok tutucu yaklaşımlar artçı-deprem ortamını depreme neden olmuş olan ana fay ile sınırlamaktadır. Ancak, genelde, bu ortamın daha geniş olmasının gerekliliği savunulmaktadır. Ana depremde yenilmiş olan fay parçasından, bu fay parçasının boyu kadar bir uzaklıkta, ana depremden kaynaklanacak durağan gerilim alanı değişiminin, günlük gel-gitlerin yol açacağı değişimden bile ufak olacağı (Hill vd, 1993) göz önüne alınırsa, bu uzaklık artçı-deprem bölgesinin dış sınırı olarak kabul edilebilir. Bu yaklaşım, belirgin yüzey kırıklarının meydana geldiği, dolayısıyla, yenilmiş fay boyunun yaklaşık olarak bilinebildiği depremlerde kolay uygulanabilir olması nedeniyle çekicidir. Ancak, genelde, bu yaklaşım ile ortaya, anlamlı olandan daha geniş, abartılı büyüklükte bir alan çıkmaktadır. Daha gerçekçi bir yaklaşım için, örneğin, söz konusu depreme bağlı olarak meydana gelmiş olduğu öngörülen durağan gerilim alanı değişiminde 0,1 barlık bir değişim kuşağının dış sınırı ampirik bir yaklaşım ile hesaplanarak, artçı-deprem nitelemesinin uygulanacağı bölge için bir sınır belirlenebilir. Bu yöndeki arayışlar, henüz, genel kabul gören bir sonuca ulaşmamıştır. Ayrıca, artçı-deprem nitelemesi için kullanılacak ölçütlere zaman boyutunu da eklemek gerekmektedir. Çünkü tektonik kökenli gerilim yüklemesinin, örneğin levha hareketlerinden kaynaklanan yüklemelerin, sürekli ve önemli boyutlarda olduğu yerlerde, bu gerilim alanına, depremden sonra eklenecek olan, yeni tektonik yüklenme miktarının bu depreme bağlı durağan gerilim ortamı değişimi miktarına, kabaca ulaşacağı sürenin üzerindeki bir süre, ana depremden olan etkiyi ikinci plana itmiş olacaktır. Bu sürenin ötesinde meydana gelecek olan depremleri artçı olarak nitelemek doğru olmayacaktır. Aslında, fay düzleminin zamanla onarılması (fault-plane healing), dolayısıyla fayın giderek güçlenmesi işi daha da karmaşıklaştırmaktadır. Ayrıca, ana fayın yakın çevresinde meydana gelecek büyük artçı depremlerin, kendilerinin de artçılarının olacağı, bu durumun artçı-deprem sürecini bir ölçüde uzatacağı da unutulmamalıdır. Helmstetter ve Sornette (2003) artçı depremler tarafından tetiklenmiş dolaylı-artçıların (indirect aftershocks) artçı-deprem sürecine, küçümsenmeyecek bir katkılarının olduğunu savunmaktadırlar. Öte yandan, sayıları giderek artan yeni araştırmalar stres yükleme hızının da artçı-deprem süresini çok büyük ölçüde etkilediğini, olağanüstü hızlı yüklemenin artçı deprem süresini olağanüstü kısalttığını belgelemektedir (örneğin: Toda vd., 2002).

Bu kapsamda bir ayrıntı önem kazanmaktadır. Büyük bir depremden sonra ana fay düzleminin çok yakın çevresinde yer alan, dolayısıyla, deprem sırasında elastik kökenli gerilimin büyük ölçüde azalmış olduğu bir bölgede meydana gelen, bu özellikleri ile de durağan gerilim değişimine doğrudan bağlı olmayan depremleri artçı-deprem olarak nitelemenin ne ölçüde doğru olduğu tartışılabilir. Artçı-deprem nitelemesinde duyarlı davranmanın beklenilen bilimsel yararların yanı sıra, bu nitelemeyi kullanırken uygulanabilirlik ölçütü de gözetilmek durumundadır. Dolayısıyla, bu özelliklerdeki depremler de, bu konudaki bilimsel çalışmaların ürünleri bu tür depremleri diğerlerinden kolay bir şekilde ayırt etmeye yetecek düzeye erişinceye kadar, büyük bir olasılık ile, bir süre daha, artçı-deprem olarak adlandırmaya devam edilecektir. Ana depremin neden olduğu, dolayısıyla, genel anlamda onun artçısı niteliğinde olmalarına karşın, bu tür depremlerin, gelecekte özel bir ad ile tanımlanmaları olasıdır.

Öte yandan, artçı-deprem bölgesinin dışında yer almasına karşın, ana deprem ile bağlantısı kurulabilecek olan depremler için, yani tetiklenmiş deyimi kullanılan depremler için, tetikleme işleminin, durağan gerilim alanının değişiminin dışında bir neden ile açıklanması gerekmektedir. Bu amaçla önerilen mekanizma ana depremden yayılan dinamik gerilimin rolünü ön plana çıkartmaktadır. Ancak, viskoelastik ortamlarda, litosferde (alt kabuk ve üst mantoda) veya astenosferde, büyük bir depremden sonra, gerilim ortamının yeniden düzenlenmesi sürecinde, etkili olması beklenen yavaş yamulma yayılımının da uzaklara gerilim aktarabilecek bir mekanizma olarak öne sürülmekte olduğunu hatırdan çıkartmamak gerekir.

Dinamik gerilimin yeni depremleri tetiklemedeki rolü, yoğun olarak, 1992 Landers Ms=7,4, Kaliforniya depremi ile gündeme gelmiştir. Bu depremden sonra, Landers kaynağından 590 kilometre uzaklığa kadar olan bir alanda, bazı bölgelerde izlenen yoğun depremsellik, tetikleme ile açıklanmaya çalışılmıştır.

Anderson vd. (1994) Landers depremini izleyen 24 saat içinde 280 ile 590 kilometre arasındaki uzaklıklarda meydana gelen depremlerin, topluca, şans eseri meydana gelmiş olma olasılığının günde 10−¹² dolayında olduğunu, her bir deprem için, tek tek, Landers’den bağımsız olarak meydana gelmiş olma olasılığının ise %10’u geçmediğini hesaplamışlardır. Bu araştırmacılar Landers depreminin, özel olarak, düşük frekanslarda yüksek yamulma üretmiş olmasının bu uzak bölgelerdeki tetikleme işleminde etkili olduğunu savunmuşlar, 10 saniye ve üzerindeki periyotlardaki dinamik yamulmaların bu konudaki önemini ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar, Landers depremini izleyen 80 gün içine yayılmış, Landers kaynağından 700 kilometre uzaklığa kadar bir alanda etkili olmuş olan bu tetikleme işlemindeki temel mekanizmanın, söz konusu uzun periyotlu güçlü dinamik yamulma darbelerinin, odak derinliklerinde krip başlamasına neden olma, ve bu kripin de ivme kazanarak sismik yenilmeye yol açması şeklinde olabileceğini düşünmektedirler. Yeni çalışmalar (Gomberg ve Johnson, 2005; Johnson ve Jia, 2005) ise, dinamik tetikleme mekanizmasının güçlü bir frekans bağımlılığı göstermediğini belirtmektedirler.

Landers kaynağına 280 kilometre uzaklıkta, ana depremden 22 saat sonra meydana gelen Little Skull Mountain depremini (Ms 5,4) incelemiş olan Gomberg ve Bodin (1994) bu depreme neden olan fayın Landers’den kaynaklanan dinamik yamulma tensoru ile elverişli konumda bir geometriye sahip olduğunu, ancak dinamik yükün 0,2 MPa dolayında kaldığını hesaplamışlardır. Bu araştırmacılar, bu düşük dinamik yüklemenin tetiklemeye yolaçabilmesi için fayın olağanüstü zayıf olması veya dinamik yükleme öncesinde yenilme noktasına yakın bir konuma ulaşmış olması gerektiği kanısındadırlar. Bu değerlendirmeleri yaparken konuya, sürtünme direncinin gerilim yükleme hızına ve süreç içindeki konuma (rate/state dependence of friction) bağlı olduğunu da gözetmek gerekmektedir. Aynı araştırmacılar başka bir bildirilerinde (Bodin ve Gomberg, 1994) Little Skull Mountain depreminin tetiklenmesinin durağan gerilim alanı değişimi ile de açıklanabileceğini, ancak söz konusu uzaklıklarda çok düşük olması beklenen durağan alan değişimi miktarının bazı mekanizmalar aracılığı ile önemli ölçüde artmış olmasının gerekeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar bu yönde bir mekanizma olarak, Landers’la Little Skull Mountain faylarının arasında, bölgesel ölçekte, çok sayıda fay aracılığı ile bir bağlantının kurulabilmiş olma olsılığını gündeme getirmişler, Landers depreminden kaynaklanan yamulma enerjisinin sempatik etkilenme (sympathetic interaction) ile kurulan bir kanal aracılığı ile uzaklara aktarılmış olabileceği görüşünü savunmuşlardır.

Güney Kaliforniya’daki faylarda kurulu bulunan, çalışır durumdaki altı kripmetrenin beşinde, 1992 Landers gurubu (Joshuha Tree, Landers, ve Big Bear depremleri) depremlere bağlı krip olayı gözlenmiştir. Krip bazı kripmetrelerde üç deprem sırasında da, bazılarında ise tek bir depremde kaydedilmiştir. Bodin vd. (1994) bu krip olaylarını incelemişler, onları tetiklenmiş krip olarak nitelendirmişlerdir. Bu kripler ana şoktan bir dakika sonra başlamış, kimisi birkaç saatde durmuş, kimisi ise haftalarca sürmüştür. Bodin vd.’ne göre ana depremlerden yayılan yüzey dalgaları, büyük bir olasılık ile kalın çökel kütlelerinde genliklerini de artırarak, değişik derinliklerde, tektonik yamulmaların kısmen açığa çıkmasına yol açacak gelip-geçici yerel koşullar oluşturmuş olabilir. Bu sırada fay düzlemlerine dik sıkıştırmalar gözenek basıncının artmasına yol açarak fayları zayıflatmış ve krip olayını tetiklemiş olabilir. Söz konusu araştırmacılar, krip olayının doğrultu-atımlı fayların sıkıştırıcı basınç altındaki (transpressive) bölümlerinde meydan gelmiş olmasını bu görüşlerine kanıt olarak görmektedirler. Yazarlar yıllarca önceki depremlere ait artkayma (afterslip) sürecindeki bölgelerde bu tür tetiklenmiş krip olayının daha kolay meydana gelebileceğini düşünmektedirler.

Nalbant vd. (1998) kuzeybatı Türkiye ve kuzey Ege’de 1912 ile 1998 arasında meydana gelmiş olan depremlerden 29 tanesini incelemişler, bunlardan 23 tanesinin, durağan gerilim değişmesine bağlı olarak önceki depremlerle ilintili oldukları kanısına varmışlardır.

Yeni çalışmalar tetiklemenin sadece bazı faylara bağlı, özel bir olay olmadığını göstermektedir. Denali, Alaska 2002 (M=7,9) depremini incelemiş olan Gomberg vd. (2004) kaynaktan 3385 kilometre uzaklığa kadar olan bir kuşak boyunca tetiklenmiş depremsellik gözlemişlerdir. Kuşak, yönelim (directivity) güçlenmesine işaret edecek şekilde, kabaca, kaynağı oluşturan Denali fayının doğrultusunda yer almaktadır. Bu kuşağın önemli bir bölümünün yüksek gerilim yükleme bölgeleri veya volkanizma ve jeotermal oluşumların bulunduğu, olası yüksek gözenek basıncı bölgeleri ile bağlantılı olmadığı görülmektedir. Bu durum, kritik düzeyde gerilmiş fayların her ortamda bulunabilecekleri şeklindeki bir yoruma yol açmaktadır.

Rydelek ve Sacks (2001) Güney Kaliforniya’da San Andreas Fayı’nın devamı niteliğindeki San Jacinto Fayı’nda 1899 ile 1987 arasında meydana gelmiş olan depremleri büyük 1857 Fort Tejon depreminin tetiklediğini düşünmektedirler. Bu araştırmacılara göre 1857 depreminin neden olduğu yamulma alanı değişimi alt kabuk ve üst mantoda, viskoelastik ortamda yayılarak uzun bir zaman aralığında San Jacinto fayı üzerindeki deprem göçüne yol açmış olabilir. Bu mekanizma aracılığı ile 200 kilometreden uzaklarda bile durağan gerilim alanı, ana depremden onlarca yıl sonra, önemli ölçüde etkilenmiş olabilir. Yazarlar bu göç için 1,72 km/yıl gibi bir hız hesaplamışlardır. Yazarlar, ayrıca, hesaplanan gerilim artışının, düşük olmasına karşın, tüm fay parçasında yaygın ve eşit olarak meydana gelmesinin, yenilme düzeyine ulaşmamış olsa bile, bir fayda depreme yol açabileceğini de savunmaktadırlar.

Zeng (2001) 1999 Hector Mine depreminin 1992 Landers depremi tarafından tetiklenmiş olabileceğini savunmaktadır. Landers depreminin Hector Mine bölgesinde neden olabileceği durağan gerilim değişimi, elastik ortam için hesaplandığında, negatifdir. Buna karşın, Zeng alt kabukta viskoelastik akmanın, Hector Mine depreminin kaynak bölgesinde, iki deprem arasında geçmiş olan yedi yıl sonunda, 1 barlık bir gerilim artmasına yol açmış olabileceğini hesaplamakta ve Hector Mine depreminin bu yoldan tetiklenmiş olabileceğini savunmaktadır.

1999 Kocaeli depreminden hemen sonra, Yunanistan anakarasında, bu depremin kaynağından 400 ile 1000 kilometre arasında değişen uzaklıklarda meydana gelen yoğun sismisite artışını inceleyen Brodsky vd. (2000) bu sismisiteyi Kocaeli depreminin tetiklemiş olduğu sonucuna varmışlardır. Bu araştırmacılara göre Kocaeli depreminin yüzey dalgalarının geçişinden hemen sonra başlamış olan bu deprem etkinliğinin Kocaeli depreminden bağımsız, rastlantısal olma olasılığı %5’den fazla değildir. Bu olay gurubunda, gerek gelip-geçici (transient), gerilimin genliği (bu genlik, hızın genliği ile orantılı bir değerdir), gerekse enerji yoğunluğu olarak ifade edilebilen tetikleyici dalganın gücü (strength of the triggering wave) Kaliforniya Imperial Valley’de incelenmiş olan tetikleme olaylarına göre en az üç kat daha azdır. Tetikleme buna karşın meydana gelebilmiştir. Bu yazarlara göre de, kaynaktan bir fay boyu uzaklıkta bile, durağan gerilimin, bu depreme bağlı değişme miktarı, günlük gel-git olaylarının neden olacağı miktardan bile az olduğu için, tetikleme dinamik gerilim geçişi ile meydana gelmiş olmalıdır. Bu araştırmacılar, tetiklenmenin sismik bakımdan en etkin olan yerlerde değil de, bilinen jeotermal alanlarda veya sıcak sıvıların derinlerde varlığının olası olduğu yerlerde meydana gelmiş olduğunu belirlemişler, buradan hareket ile tetikleme için gerekli fiziksel mekanizmanın da bu özellikler ile ilgili olma olasılığının yüksek olduğu kanısına varmışlardır. Brodsky vd.’lerine göre gelip-geçici gerilimlerin, saatler, günler sonra deprem üretebilecek kalıcı gerilimlere dönüşme mekanizmasının temelinde, ıslak kayalardaki kırıkların uçlarındaki yüksek gerilim bölgelerindeki kimyasal etkileşimin hızlandırılması bulunabilir. Bu kimyasal etkileşimler, kırıkların giderek, ve kısmen spontane olarak, büyümesine ve gerilim korozyonunun ivme kazanmasına yol açabilir, ve eğer kırıklar dinamik gerilim geçişi öncesinde kritik konumda bulunmaktaysalar, bu süreç bir deprem ile sonuçlanabilir.

Kayaların gözeneklerindeki akışkanların tetikleme mekanizmasında genellikle çok etkili bir rol oynadıkları anlaşılmaktadır. Elastik kabuğun, büyük ölçüde, geçirimli olduğu görüşü, açılmış olan derin sondaj kuyularından elde edilen bilgilerle de doğrulanmaktadır (Huenges vd., 1997). Bu özelliği nedeniyle, Bosl ve Nur (2000) üst kabuğun  elastik değil, poroelastik bir ortam olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bu yazarlar yeryuvarının kabuğunun oluşturduğu kritik sistemde akışkanların, hiç değilse bazı bölgelerde, depremsellikte çok önemli bir etmen olarak hesaba katılmalarının doğru olacağını ileri sürmektedirler.

Miller vd. (2004) yaptıkları bir araştırmada, kabuğun derinliklerinde yüksek basınç altında hapsedilmiş olarak bulunabilen karbondioksitin, büyük bir deprem sırasında başlayan hızlı göçünün, tetikleme mekanizmasındaki önemini vurgulamaktadırlar.

Vidale ve Li (2003) Nature dergisinde yayımlanan bildirilerinde tetikleme mekanizmasının varlığını kesinleştirecek bazı gözlemlere yer vermektedirler. Vidale ve Li bu çalışmalarında 1992 Landers depreminde yenilmiş olan ana fay parçalarından birisinde (Johnson Valley segment) dönemsel olarak ölçmekte oldukları sismik hızlarda 1999 Hector Mine depremi sırasında önemli değişimlerin meydana geldiğini gözlemişlerdir. Bu araştırmacılar Landers depremi sonrasında fay zonunda, bu zonda deprem sırasında meydana gelmiş olan tahribatın onarılmakta olduğu anlamına gelen P ve S hızlarındaki artışın, Hector Mine depremi ile birdenbire onarım öncesi değerlere düştüğünü saptamışlardır. Hector Mine depreminin sarsıntılarının Johnson Valley Fayı’nda meydana getirdikleri hasarı, bu zonda kayaç parçaları arasındaki bağlantıların kuvvetli sarsıntılar sırasında kopmasına bağlayan bu araştırmacılar, bu olayda dinamik gerilimin temel rol oynamış olduğunu düşünmektedirler. Vidale ve Ni’nin hesaplarına göre, Johnson Valley Fayı’nda Hector Mine depremine bağlı olarak meydana gelen durağan gerilim artması yarım megapaskal, gelip-geçici dianamik gerilim ise birkaç megapaskal düzeyinde olmuştur. Düşük dirençteki fay zonları sarsıntılardan hasar görmeye çok duyarlı bir konumdadır. Bu özellikleri, kırıklı olmalarının yanı sıra, düşük empedansları nedeniyle sismik dalgaların genliklerini büyütme eğiliminde olmalarından da kaynaklanmaktadır.

Laboratuvar araştırmaları üzerine yoğunlaşan bazı yeni çalışmalar (Johnson ve Jia, 2005; Gomberg ve Johnson, 2005) fay çekirdeğindeki taneli ortamdaki gerecin deprem dalgaları ile dinamik yumuşamasının (dynamic softening) fayın yenilmesi ile sonuçlanabileceğini göstermektedir. Yavaş dinamik (slow dynamics) mekanizması olarak tanımlanan bu davranışın yenilme ile sonuçlanabilmesi için (1) fayın zayıf olmasının (fay çekirdeğindeki etkin gerilimin düşük olması), (2) fayın kritik durumda bulunmasının, (3) dinamik gerinimin genliğinin, kabaca 10−6’dan büyük olmasının gerektiği önerilmektedir.

Pollitz vd. (1998) tetikleme mekanizmasında astenosferdeki viskoelastik gerilim iletimini ele almışlar, kuzey Pasifikte meydana gelmiş olan büyük depremlerin 7000×7000 kilometrelik bir alanda, 30 yıl içinde, levha hızlarında önemli değişikliklere neden olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar litosferden deprem nedeniyle aktarılan gerilimin litosfer altındaki sünek bir kanal boyunca bir darbe niteliğinde, yaklaşık 150 km/yıl dolayında bir hız ile ilerlediğini, astenosferdeki bu yenilmenin, levha hızlarında, doğu Arktik bölgesinde 1 cm’ye, Kaliforniya’da ise 2,6 mm’ye varan değişimlere neden olabileceğini belirtmişlerdir. Pollitz vd.’ne göre güney Kaliforniya’da 1971 San Fernando ve bunu izleyen, San Andreas dışı, deprem etkinliği, zaman bakımından, öngörmüş oldukları astenosfer iletimi modeli ile uyumludur. Araştırmacılar kıtasal makaslama (shear) kuşaklarına aktarılan gelip-geçici hız artışlarının sismojenik zonda gerilim yoğunlaşmalarına yol açabileceğini düşünmektedirler.

Yukarıda önerilen model ile uyumlu olarak, binlerce kilometre uzaklarda, onlarca yıl sonra meydana gelen depremleri, tetiklenmiş depremlerin özel bir sınıfı olarak nitelemek, ve ayrı bir ad ile belirtmek, düşünülebilir.

Değinilen Yayınlar
Anderson, J. G., J.N. Brune, J.N. Louie, Y Zeng, M. Savage, G. Yu, Q. Chen, ve D.dePolo, 1994, Seismicity in the western Great Basin apparently triggered by the Landers, California, earthquake, 28 June 1992, Bull. Seism. Soc. Am., 84, 725-734.
Bodin, P., R. Bilham, J. Behr, Joan Gomberg, ve K.W. Hudnut, 1994, Slip triggered onsouthern California faults by the 1992 Joshua Tree, Landers, and Big Bearearthquakes. Bull. Seism. Soc. Am., 84, 806-816.
Bodin, P., ve J. Gomberg, 1994, Triggered seismicity and deformation between theLanders, California, and Little Skull Mountain, Nevada, earthquakes. Bull. Seism.Soc. Am., 84, 835-843.
Bosl, W.J. ve A. Nur, 2000, Crustal fluides and earthquakes. GeoComplexity and thephysics of earthquakes; J. Rundle, D. Turcotte ve W. Klein eds. Geophysicalmonograph 120, Am. Geophys. Union, s. 267-284.
Brodsky, E., V. Karakostas, ve H. Kanamori, 2000, A new observation of dynamicallytriggered regional seismicity: earthquakes in Greece following the August, 1999Izmit, Turkey earthquake. Geophys. Res. Lett. 27, 741-2744.
Fialko, Y. vd., 2002, Deformation on nearby faults induced by the 1999 Hector Mineearthquake. Science, 297, 1858-1862.
Gomberg, J., ve P. Bodin, 1994, Triggering of the Ms=5.4 Little Skull Mountain, Nevada,earthquake with dynamic strains. Bull. Seism. Soc. Am., 84, 844-853.
Gomberg, J., P. A. Reasenberg, P. Bodin, ve R. A. Harris, 2001, Earthquake triggeringby seismic waves following the Landers and Hector Mine earthquakes. Nature, 411,462-466.
Gomberg, J., P. Bodin, K. Larson, ve H. Dragert, 2004, Earthquake nucleation bytransient deformations caused by the M=7.9 Denali, Alaska, earthquake. Nature, 427, 621-624.
Gomberg, J. ve P. A. Johnson, 2005, Dynamic triggering of earthquakes. Nature, 437, 830.
Helmstetter, A. ve D. Sornette, 2003, Importance of direct and indirect triggeredseismicity in the ETAS model of seismicity. Geophys. Res. Lett., 30(11), 1576,doi:10.1029/ 2003GLO17670.
Hill, D. P. vd., 1993, Seismicity remotely triggered by the magnitude 7.3 Landers, California, earthquake. Science, 260, 1617-1623.
Huenges, E., J. Erzinger, J. Kück, B. Engeser, ve W.Kessels, 1997, The permeable crust:geohydraulic properties down to 9101 m depth. . J. Geophys. Res., 102, 18255-18265.
Johnson, P. A., ve X. Jia, 2005, Nonliner dynamics, granular media and earthquaketriggering. Nature, 437, 871- 874.
Kilb, D., J. Gomberg, ve P. Bodin, 2000, Triggering of earthquake aftershocks bydynamic stresses. Nature, 408, 570-574.
King, G.C.P., R.S. Stein, ve J. Lin, 1994, Static stress change and the triggering ofearthquakes. Bull. Seism. Soc. Am., 84, 935-953.
Miller, S.A., C. Collettini, L. Chiaraluce, M. Cocco, M. Barchi, ve B.J.P. Kaus, 2004,Aftershocks driven by a high-pressure CO2source at depth. Nature, 427, 724-727.
Nalbant, S., A. Hubert, ve G.C.P. King, 1998, Stress coupling between earthquakes innorthwest Turkey and the north Aegean sea. J. Geophys. Res., 103, 24469-24486.
Pollitz, F. F., R. Bürgmann, ve B. Romanowicz, 1998, Viscosity of oceanic asthenosphereinferred from remote triggering of earthquakes. Science, 280, 1245-1249.
Rydelek, P. A., ve I. S. Sacks, 2001, Migration of large earthquakes along the SanJacinto fault; stress diffusion from the 1857 Fort Tejon earthquake. Geophys.Res. Lett. 28, 3079-3082.
Toda, S., R. Stein ve T. Sagiya, 2002, Evidence from the AD 2000 Izu islandearthquake swarm that stressing rate governs seismicity. Nature, 419, 58-61.
Vidale, J. E. ve Y-G. Li, 2003, Damage to the shallow Landers fault from the nearbyHector Mine earthquake. Nature, 421, 524-526.
Zeng, Y., 2001, Viscoelastic stress-triggering of the Hector Mine earthquake by the1992 Landers earthquake. Geophys. Res. Lett.. 28, 3007-3010.

Bu metnin, bütün hakları Esen Arpat’a aittir. Tetiklenmiş Depremler başlıklı yazıda yapılan birkaç düzenleme dışında, ilk şekli korunmuştur. Ayrıca “Bir Deprem Bir Başka Depremi Tatikleyebilir Mi?” yazısına bakmanız tavsiye edilir.

Deprem Fırtınaları


Büyütmek için tıklayın! 2009’da Sarıtaş Millî Parkı’nda yaşanan deprem fırtınası. Kaynak: NASA.

Deprem Fırtınaları

Esen Arpat

Şubat, 2003

Genel Açıklama
Öncü ve artçı depremler, kendilerinden belirgin olarak daha büyük olan bir ana deprem ile zaman ve yer bakımından sıkı bir ilişkiye sahiptir. Oysa bir ana deprem ile sıkı ilişki göstermeyen, yerel, ancak yoğun deprem etkinlikleri de gözlenmektedir. Bu niteliklerdeki etkinliklere “deprem fırtınası” (earthquakeswarm) terimi yakıştırılmaktadır.

Bir deprem fırtınası, genellikle birkaç gün ile, birkaç hafta arasındaki bir sürede çok sayıda depremden meydana gelmektedir. Bu yerel, kısa bir zaman aralığını kapsayan süreç içinde, herhangi bir deprem, büyüklük bakımından, diğerlerine göre belirgin olarak ön plana çıkmamaktadır. Ancak, genel olarak, bu gelip-geçici, yoğun, yerel deprem etkinliği sürecinin orta kesimlerinde, göreceli olarak daha büyük depremler yer almakta, sürecin başlangıç ve bitiş kesimlerinde enerji boşalımı daha düşük düzeylerde olmaktadır.

Deprem fırtınalarının, çoğunlukla, volkanizma veya plütonizma ile ilişkili olduğu gözlenmiştir (Sykes, 1970; Nur, 1974; Kisslinger, 1975). Daha geniş kapsamlı bir genelleme ile, deprem fırtınalarının, akışkan hareketliliğinin yüksek olduğu bölgelerde meydana gelmekte olduğu söylenebilir. Jeotermal sahalar ve okyanus ortası sırt bölgeleri deprem fırtınalarının en sık meydana gelmekte olduğu yerlerdir. Deprem fırtınalarının yüksek akışkan hareketliliği bölgeleri ile olan ilişkisinin temelinde, herhangi bir neden ile yükselen gözenek basıncının yer alma olasılığı, günümüzdeki bilgilerimize göre, çok yüksektir.

Ortamdaki gözenek basıncının artmasının, yani kırıkların, çatlakların oluşturduğu boşluklardaki akışkanın basıncının artmasının, düzlemler arasındaki sürtünme direncini düşürdüğü bilinmektedir. Faylar gibi zayıflık düzlemlerine koşut yöndeki gerilim bileşenleri, fay düzlemine dik yöndeki gerilimlerin sağladığı sürtünme direnci ile dizginlenemezse, söz konusu zayıflık düzlemleri boyunca duraysızlık meydana gelmekte, yenilme (failure), yani, deprem veya krip oluşmaktadır. Gözenek basıncı, bu mekanizmada, zayıflık düzlemlerine dik yöndeki gerilimin etkisini düşürerek, etkin olmaktadır. Fırtına sırasında meydana gelmeye başlayan depremlerle, ortamdaki akışkan göçü daha da hızlanmaktadır. Bu akışkan akışı, her depremin, çevresindeki durağan gerilim alanını (static stress field) değiştirmekte olması gerçeği ile de birleşince, sınırlı bir bölgede, birbirini sık aralıklarla izleyen çok sayıda deprem meydana gelebilmektedir.

Deprem fırtınasının meydana gelmesinde, asıl, yanıtı zor olan soru, bir deprem fırtınasında neden büyük bir ana depremin meydana gelmemekte olduğudur. Bu konuda, kabul gören bir yanıt, fırtınaların meydana gelmekte oldukları bölgelerin olağanın üstünde dirençli bir niteliğe sahip oldukları varsayımına dayanmaktadır. Böyle bir yerel özellik, fırtına etkinliği içinde büyük bir depremin yer almasını engelleyebilir. Öte yandan, yüksek akışkan akışına olanak veren ortamın çok kırıklı ve, dolayısıyla, özellikle zayıf olması beklenir. Bu beklenti ile çelişen sonucun nedeni de, yine, ortamda yüksek hacimde ve özellikle de sıcak akışkanların dolaşımı olabilir. Akışkanların ortamda neden oldukları güçlendirme olayları gözeneklere yeni minerallerin çökelmesi, yani zayıflık düzlemlerinin onarılması şeklinde olabilir. Ancak, özellikle kırıkların uç bölgeleri gibi, ortamdaki gerilimin yoğunlaşabileceği yerlerde, güçlendirmenin tersine bir süreç işlemekte, gerilim korozyonu olarak adlandırılan bir işlem ile minerallerin çözünmesi gündeme gelmektedir. Her zaman değil ama, sonuçta, bu karmaşık tepkileşimlerden, çoğunlukla, ortamın direnç kazanmış olarak çıktığı düşünülmektedir. Deprem fırtınası süreçlerinde, göreceli olarak çok sayıda, ancak ufak deprem oluşması anlamına gelen, yüksek b katsayısının gözlenmekte olması (örneğin, Scholz, 1968; Sykes, 1970) bu görüşü güçlendirmektedir.

Öte yandan, bir kaynaktaki bir deprem etkinliğinin süresinin orayı etkilemiş olan gerilim değişmesinin hızına bağlı olduğu (rate/state dependence of fault strength) görüşünden (Dieterich, 1994) hareketle, herhangi bir jeolojik olaya (örneğin, bir dayk yerleşmesine) bağlı olağanüstü hızlı bir gerilim artmasının yol açacağı deprem etkinliğinin de olağanüstü kısa süreli olması öngörülmektedir. Bu niteliklerdeki kısa süreli etkinlikler de birer deprem fırtınası özelliği taşıyabilirler (Toda vd., 2002).

Fırtına olarak nitelendirilen diğer bir deprem etkinliği ise, öncü deprem fırtınalarıdır (foreshock swarm). Yukarıda kısaca açıklanmış olan genel deprem fırtınalarının tersine, öncü deprem fırtınaları büyük bir deprem ile yer ve zaman bakımından doğrudan ilişkilidirler. Büyük bir depremden önce meydana gelmekte olma özellikleri nedeniyle ‘orta-süreli deprem önceden kestirme’ amacı ile kullanılmaya çalışılmışlardır (örneğin, Mogi, 1985).

Öncü deprem fırtınalarının, bazı büyük depremlerin odak bölgelerinde veya odakların yakın çevresinde, söz konusu büyük depremden yıllarca önce, meydana gelme eğiliminde oldukları savunulmuş, bu konuda örnekler verilmiştir (Evison, 1977; Tsumura vd., 1978). Ancak bilindiği üzere öncü depremler her büyük depremden önce meydana gelmemektedir. Öncü niteliğindeki deprem fırtınaları daha da ender olaylardır.

Olağan deprem fırtınalarının tersine öncü deprem fırtınaları, genellikle, küçük b katsayılı bir dizi oluşturmaktadır. Bu gözlem, bu iki tür fırtınanın oluş mekanizmalarının da farklı olduğunu düşündürmektedir. Büyük bir deprem öncesinde, fay çevresi, özellikle de, gelecekte odağın yer alacağı bölge ve onun yakın çevresi olağanın üstünde bir gerilim altına girmektedir. Uzun bir sürecin sonuna doğru oluşan bu yüksek gerilim alanı, yaygın kabul gören bir görüşe göre, ortamdaki akışkan göçünü engelleyerek, ortamın yenilmeye karşı direncini büyük ölçüde artırmaktadır. Bu görüşe göre, sürecin ilerleyen bölümünde, gerilimin daha da artması ile, gerilimin yönüne bağlı olarak bazı gözenek sistemleri açılmaya başlamakta, bu sistemlere yönelen akışkanlar da sistemin sürtünme direncinin azalmasına yol açarak, öncü niteliğindeki depremlere neden olabilmektedirler. Büyük bir gerilim ortamında ve ancak sınırlı sayıda düzlemin devreye girebildiği bu koşullarda, küçük depremlerin sayısı göreceli olarak azalmakta ve bu nedenle de deprem dizisinde b katsayısı küçülmektedir. Bu yaklaşımın tartışılmakta olduğu, bu görüşün doğruluğu kanıtlansa bile, büyük bir olasılık ile, öncü deprem fırtınalarının oluşmasında başka mekanizmaların da etkili olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Yukarıda özetlenmiş olan mekanizmanın geçerliliğin kabul edilmesi durumunda, beklenmekte olan bir büyük depremin, çeşitli jeolojik verilere dayanarak önerilebilecek, olası odak bölgelerinde meydana gelecek deprem fırtınalarının öncü niteliğinde olma olasılıklarının yüksek olduğu sonucuna varılır.


Google Earth tabanlı görüntüler, 9 Mart ile 14 Mart 2011 tarihleri arasında Japonya’da meydana gelen deprem fırtınasını ele alıyor. Hızlandırılmış görüntüye göre her saniye 1 saat olarak ayarlanmış ve 11 Mart 2011 Japonya Depremi 1.17’den sonra geliyor. İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=xylDxj6-9dY

Öz Açıklama
Birbirlerinden, oluşum mekanizmaları ve yol açacakları deprem tehlikesi yorumları bakımından farklı, en az iki tür deprem fırtınası tanımlamak gerekmektedir. Olağan, sıkça rastlanan deprem fırtınaları yüksek gözenek basıncının kolaylıkla oluşabileceği jeotermal bölgelerde ve volkanizmanın veya plütonizmanınetkin olmasının beklendiği yerlerde meydana gelmektedir. Bu tür fırtınalar için düşünülen oluşum mekanizması, yüksek gözenek basıncının, ortamdaki fay düzlemlerinde sürtünme direncinin azalmasına yol açarak bu düzlemler boyunca duraysızlık oluşturmasını temel neden olarak kabul etmektedir. Bu ortamda oluşan depremler küçük ve orta boylarda yoğunlaşmakta, belirgin, büyük bir depremin bu fırtına ile doğrudan bağlantısı kurulmamaktadır. Bu nitelikteki fırtınalar birkaç gün ile birkaç hafta arasında değişen bir zaman aralığında meydana gelen, göreceli egemen bir deprem içermeyen, yerel deprem etkinlikleridir. Deprem fırtınalarının diğer bir türü, öncü niteliğindeki deprem fırtınalarıdır. Bu fırtınalar bazı büyük depremlerden önce meydana gelmektedir. Oluşumları için düşünülen mekanizma yukarıda, olağan fırtınalar için önerilmiş olandan farklıdır. Bu fırtınalar, büyük bir deprem öncesinde elastik gerilmenin çok yükseldiği bölgelerde, genellikle, beklenen büyük depremin gelecekteki odak bölgesi dolayında, meydana gelmektedir. Bu olası odak bölgelerinin, çeşitli jeolojik veriler değerlendirilerek, önceden belirlenmiş olması durumunda, bir fırtınanın öncü niteliğinde olup olmadığı konusunda bir öngörüde bulunma şansı artmaktadır. Söz konusu iki tür deprem fırtınası arasında gözlenebilecek diğer bir ayırım ise, belirli bir zaman süresi içinde meydana gelen depremlerin toplam sayıları içinde çeşitli büyüklüklerdeki depremlerin göreceli sayısal dağılımıdır. Çok ufak depremleri de izleyebilecek ve onların yer ve büyüklüklerini çok kısa bir sürede belirleyebilecek nitelikteki bir düzenle, söz konusu bu göreceli sayısal dağılım saptanabilir ve elde edilmiş olan bu veriler bir deprem tehlikesi açısından değerlendirilebilir. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, bu amaçla kullanılabilecek bir düzeni oluşturmak parasal yükü ağır bir işlemdir. Örneğin, Marmara bölgesinde bu amaçlı bir sistemin oluşturulması, bu denizin dibine, her biri, kaydettiği bir depremle ilgili veriyi bir kara istasyonuna anında aktaracak düzeneğe sahip, çok sayıda deprem algılayıcısının yerleştirmesini gerektirir.

Değinilen Yayınlar
Evison, F., 1977, Fluctuations of seismicity before major earthquakes. Nature, 266, 710-712.
Dieterich, J, 1994, A constitutive law for rate of earthquake production and its application to earthquakeclustering. J. Geophys. Res., 99, 2601-2618.
Kisslinger, C., 1975, Processes during the Matsushiro swarm as revealed by leveling, gravity, andspring-flow observations. Geology, 3, 57-62.
Mogi, K., 1985, Earthquake prediction. Tokyo, Academic Press.
Nur, A., 1974, Matsushiro, Japan earthquake swarm: confirmation of the dilatancy-fluid diffusionmodel.Geology, 2, 217-221.
Scholz, C. H., 1968, The frequency-magnitude relation of microfracturing in rocks and its relation to earthquakes. Bull. Seismol. Soc. Am., 58, 399-415.
Sykes, L. R., 1970, Earthquake swarms and sea floor spreading. J. Geophys. Res., 75, 6598-6611.
Toda, S., R.S. Stein, ve T. Sagiya, 2002, Evidence from the AD 2000 Izu islands earthquake swarm thatstressing rate governs seismicity. Nature, 419, 58-61.
Tsumura, K., Karakama, I., Ogino, I., and Takahashi, M., 1978, Seismic activities before and after theIzu-Oshima-Kinkai earthquake of 1978. Bull. Earthquake Res. Inst., Univ. Tokyo, 53, 309-315.

Bu metnin, bütün hakları Esen Arpat’a aittir. Deprem Fırtınaları başlıklı yazıda yapılan birkaç düzenleme dışında, ilk şekli korunmuştur. Ayrıca “Bir Yörede Deprem Aktivitesinin Artması Ne İfade Eder?; Deprem Fırtınaları, Öncü ve Artçı Depremler” yazısına bakmanız tavsiye edilir.

Büyük Ağrı Dağı’ndaki Buz Örtüsü ve Merceksi Bulut

1976–2011 yıllarına ait Landsat ve Aster uydu görüntülerini çözümleyen Kuvaterner jeoloğu Mehmet Akif Sarıkaya, Büyük Ağrı Dağı’nın zirvesini kaplayan buzul takkenin %29 oranında küçüldüğünü söylüyor. Hatta Türkiye’deki diğer buzullarda kan kaybediyormuş; fakat Büyük Ağrı’da her sene 7 hektar (0,07 kilometrekare) buz önceki konumuna göre geriye çekiliyormuş, erim erim eriyormuş. Çalışmanın tam metni..

Loss of ice cap on Mount Agri (Ararat) – Updated
Mount Agri (also known as Ararat) is the highest mountain of Turkey with a peak elevation of 5137 m. Today, it bears the only ice cap of the country. However, it is melting continuously! A recent study published in the Journal of Asian Earth Science showed that the Mount Agri ice cap has been lost its surface area by 29% since 1976 based on multi-temporal Landsat and ASTER satellite imagery. According to the author, the retreat rate is about 7 hectare per year. In the paper, it argued that there is a strong evidence that this retreat is mostly because of the current warming trend revealed from the meteorological stations from the region. It is added that similar shrinking trends are also evident from other Turkish glaciers. For more information, please refer to http://dx.doi.org/10.1016/j.jseaes.2011.12.009

5.137 (5.165!) metre ile Türkiye’nin en yüksek dağı ünvanına sahip Büyük Ağrı Dağı’nda, eriyen buzullar dışında başka görüntüler de var. Bunlar merceksi bulutlar. Bu olguyla ve kavramla ilk kez karşılaştım. Konuyu işin kompetanı Ali Değer Özbakır; “Kararlı biçimde bulunan nemli hava kütlesi bir dağın üzerinden geçerken büyük ölçekli durağan dalga tepesi oluşturur. Eğer sıcaklık çiğ noktasının altına düşerse, havadaki nem su damlacıklarına ve ardından da bu tür bulutlara dönüşür. Ağrı Dağı’nın takkesi olarak da bilinir. Aynı zamanda yağışın yaklaştığının öncüsüdür bunlar.” diye açıklıyor. Çevresinde karın ve sisin eksik olmadığı, hatta efsanelere konu olan dağın zirvesindeki bir şapkayı, bir takkeyi andıran dairesel şekil, Selahattin Kaçuru’nun (Anadolu Ajansı) objektifine takılmış. Manzaranın tadını çıkarın!..

Kaynakça
Dağdelisi, Loss of ice cap on Mount Agri (Ararat) – Updated, 15 Şubat 2012
Turkgeonews, Loss of ice cap on Mount Agri (Ararat) – Updated, 15 Şubat 2012
NTVMSNBC, Ağrı Dağı şapka taktı!, 15 Şubat 2012

Bu da ortaya karışık..


Dinleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=4VJ662T8fp4


Dinleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=X-bNqBjKrQI


Dinleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=Vd22U7tKgOs

Sürüncemede Kalan Nabucco Projesi

Türkiye’nin son dönem de imzaladığı enerji projeleri, birkaç yıl önce büyük yankı yapan ancak hâlâ devreye alınamayan Nabucco’ya alternatif olarak görülüyor.

Birkaç yıl önce büyük ses getiren Nabucco‘nun hayata geçmesi yılan hikayesine dönerken, son dönemde alternatif projeler devreye giriyor. Türkiye’nin geçen yılın sonunda Azerbaycan ve Rusya ile imzaladığı Trans Anadolu ve Güney Akım projeleri Nabucco hayalinin neredeyse temel atmadan bittiğine işaret olarak görülüyor.

Ekim 2011’de İzmir’de Azeri doğalgazının gerek Türkiye’de satışı, gerekse de Avrupa pazarlarına Türkiye üzerinden transit olarak taşınmasını öngören hükümetlerarası anlaşma “Şahdeniz-2” imzalanmıştı. Ankara, Aralık 2011’de ise Azerbaycan ile Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı’nın yapımına ilişkin mutabakat zaptına da imza attı.

Yaklaşık 5 milyar dolara mal olan hattın beş yıl içinde tamamlanması öngörülüyor. 2 bin kilometre uzunluğundaki boru hattının inşasına başlanacak. Hattan 16 milyar metreküp doğalgaz geçecek. Bu gazın 6 milyar metreküplük bölümünü Türkiye kendi ihtiyaçları için kullanacak, 10 milyar metreküplük bölümü ise Avrupa ülkelerine satılacak. Proje, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi’nin (SOCAR) yüzde 80, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ve Petrol Taşıma Anonim Şirketi’nin (BOTAŞ) yüzde 20 ortaklığı ile kurulacak bir konsorsiyum tarafından gerçekleştirilecek.

Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı’nın bölgede dengeleri değiştireceğini ifade eden Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, bu projenin Nabucco’yu rafa kaldırmayacağını kaydetse de sektör temsilcileri ve gözlemcileri bu görüşe katılmıyor.

Finansman sıkıntısı
BOTAŞ (Türkiye), Bulgaria Energy Holding (Bulgaristan), MOL (Macaristan), OVM (Avusturya), RWE (Almanya), Transgaz’ın (Romanya) hissedar olduğu Nabucco, Asya’dan Avrupa’ya uzanan yeni doğalgaz köprüsü ve Güney Koridoru’nun en önemli projesi. Dünyanın en zengin doğalgaz bölgeleri olan Hazar, Ortadoğu ve Mısır’ı Avrupa tüketici pazarına bağlaması planlanan bu boru hattı, Türkiye’nin doğu sınırını Bulgaristan, Romanya ve Macaristan aracılığıyla Orta Avrupa’nın en önemli doğalgaz platformu olan Avusturya’daki Baumgarten’e bağlayacak.

Fakat inşaat çalışmalarına 2013 yılında, ilk gaz akışına ise 2017 yılında başlanması planlanan proje, ortak ülkelerin finansmanı karşılayamaması nedeniyle askıya alınmış durumda. Bu nedenle de SOCAR ile anlaşma yoluna gidildi ve Trans Anadolu Boru Hattı hızla devreye alındı.

Başlangıç noktası değişebilir
Trans Anadolu projesinin Türkiye’yi enerji alanında Avrupa’ya bağlayan önemli bir proje olması nedeniyle de değerlendirmek gerektiğini ifade eden Deloitte Türkiye Enerji ve Doğal Kaynaklar Endüstrisi ve Danışmanlık Hizmetleri’nden enerji uzmanı Sibel Çetinkaya, “Enerji kaynaklarını çeşitlendirme arayışında olan Avrupa Birliği’nin Türkiye üzerinden Azeri gazına şu anki öngörüler doğrultusunda 2017 sonrasında ulaşabilmesi, Türkiye’nin bölgede enerji alanında önemli bir aktör haline dönüşmesine olumlu anlamda katkıda bulunacaktır” diyor.

Çetinkaya, “Nabucco projesi, bu kaynağı değerlendirmesi öngörülen Trans Anadolu boru hattı projesinden olumsuz şekilde etkilendi. Türkiye ve Azerbaycan arasında Şahdeniz Faz II kapsamında üretilecek gazın bir kısmının Türkiye içinde kullanılması, bir kısmının da Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarından Avrupa’ya transit edilmesine dair Türkiye ve Azerbaycan arasında hükümetlerarası anlaşmanın 25 Ekim 2011’de imzalanması ve Anadolu’yu baştan başa kat edecek Trans Anadolu boru hattının inşasını ele alan mutabakat zaptının 26 Aralık 2011’de imzalanması, Nabucco projesinin başlangıç noktasının değişmesi ve projenin Gürcistan sınırı yerine Bulgaristan sınırından başlaması olasılığını beraberinde getirdi” değerlendirmesinde bulunuyor.

Önemli avantajlar
Türkiye, Trans Anadolu Boru Hattı projesinin ardından doğalgazdaki ikinci hamlesini ise 28 Aralık 2011’de Moskova’da yaptı. Türkiye, Rus gazının Karadeniz’de Türk karasularından geçerek Avrupa’ya ulaşmasını sağlayan Güney Akım Boru Hattı anlaşmasını imzaladı. Ukrayna’nın arz gücünü baypas etmek için projelerini çeşitlendiren Rusya, Karadeniz’in altına döşenecek hatla gazını Bulgaristan’a bağlayıp buradan da Avusturya’ya, ayrı bir kol ile de Sırbistan, Hırvatistan üzerinde İtalya’ya kadar ulaştıracak.

Bu anlaşma hem Rusya hem de Türkiye açısından olumlu karşılanıyor. Türkiye’nin Rusya’da gaz alanında “al ya da öde” anlaşmasıyla ve gaz indirimi ile ilgili son derece önemli kazanımlar elde edeceği düşünülüyor. Bu yıl başlaması planlanan inşaatın 2015’te tamamlanacağı öngörülüyor. Güney Akım projesinde son döneme yaşanan gelişmeler değerlendirilirken, projenin Türkiye ve Avrupa gibi stratejik önemi olan Nabucco gibi alternatif projelere olası etkilerini detaylıca analiz etmek gerekiyor.

Türkiye’nin Nabucco projesini halen desteklediğine ilişkin görüşler paylaşılıyor. Ancak Güney Akım projesinin gerçekleşmesi yönünde bu dönemden sonra yaşanacak gelişmeler, arz kaynağı ve finansman konusunda belirsizlikleri devam eden Nabucco projesinin gerçekleşmesini olumsuz etkiliyor. Bunda da Nabucco’nun hâlâ çözüme ulaşmamış hem fiilî gaz kaynağı hem de Avrupa’daki ekonomik krizden sonra ortaya çıkan malî kaynak problemleri rol oynuyor. Bu sorunların kısa vadede çözümünün hemen hemen imkansız görülmesi nedeniyle Türkiye’nin Nabucco konusunda daha fazla beklemeyi doğru bulmayarak gerçekleşmesi çok daha mümkün olan Güney Akım’ı desteklemeyi tercih ettiğine işaret ediliyor.

Farklı arz kaynaklarının Türkiye’den Avrupa’ya taşınmasını öngören, Avrupa’yla ticari ve siyasi ilişkilerinin geliştirilmesinde en az Trans Anadolu projesi kadar önemli olabilecek bir projenin akıbetinin daha da belirsizleşmesi, Türkiye açısından olumlu bir gelişme olarak görülmüyor.

Olumlu gelişmeler
Türkiye’nin Avrupa’nın enerji ihtiyacının çeşitlendirilerek karşılanması konusunda önemli bir geçiş ülkesi ve ticaret merkezi olmayı hedeflediğini söyleyen Sabancı Holding Enerji Grup Başkanı Selahattin Hakman, Azerbaycan ve Rusya ile imzalanan anlaşmaların bu iki hedefe yönelik olarak önemli ve olumlu gelişmeler olduğunun altını çiziyor. Hakman, “Bu hedeflerin sürdürülebilir bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için, bundan sonraki aşamada Türkiye’de gerçek maliyetlerin yansıtılabileceği, rekabetçi bir doğal gaz piyasasının oluşturulması gereklidir. Rusya batı hattındaki 6 milyar metreküplük miktar ile başlayabilecek olan bu rekabetçi ortam, BOTAŞ’ın kontrat veya miktar devirleri ile sürdürülmelidir. Oluşacak bu doğal gaz piyasası, serbestleşen elektrik piyasasında olduğu gibi ve bu piyasayı destekleyerek, Türkiye’nin arz güvenliğinin sağlanmasını ve bölgesel bir ticaret merkezi olmasını güvence altına alacaktır” diyor.

Trans Anadolu Projesi’ni realize olmaya en yakın proje olarak değerlendiren Zorlu Doğalgaz İthalat, İhracat ve Toptan Ticaret Genel Müdür Yardımcısı Mete Baysal ise “Bu proje, tesis edilecek boru hattı aracılığı ile Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden Batı’ya arz çeşitliliği yaratarak ilave doğal gaz taşınmasını sağlayacak. Temennimiz Socar tarafından bu çerçevede bizzat ithalatçı olarak Türkiye’ye getireceği ve rekabete sokacağı doğal gaz miktarının yüksek tutulmasıdır. Böylece serbest doğalgaz piyasasında işlem gören hacimler artarken, Türkiye’deki liberal doğal gaz piyasasının gelişmesine ciddi katkı sağlanacaktır” diyor.

Kaynakça
DW, Nabucco hayal mi oldu?, 14 Şubat 2012