Akdeniz’de Kızışan Petrol ve Doğalgaz Aramaları

Atatürk, Büyük Taarruz’u başlatmak için “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emrini vermişti. Peki, yıllar sonra yeniden Büyük Taarruz mu olacak..

Münhasır ekonomik bölge hakkına sahip olduğunu belirten Kıbrıs hükümetinin* Eylül 2011’de Akdeniz’de sondaj çalışmalarına başlayacağını açıklaması Türkiye’de gündeme bomba gibi düşmüştü. Lübnan, İsrail ve Kıbrıs adasının arasındaki bölgede 450 milyar metreküp doğalgaz, 4,2 milyar metreküp de petrol bulunduğu tahmin ediliyor. Adanın güneyinde 2010’da keşfedilen zengin doğalgaz yataklarından tek başına faydalanmak isteyen Rumlar Ankara’nın büyük tepkisini çekti. Ankara, bu tepkisini öncelikle bölgede petrol arama çalışmaları başlatarak gösterdi, Piri Reis.. Ardından gerektiği takdirde bölgeye askeri güç göndermekten çekinmeyeceğini bile dile getirdi. Fakat Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, Rumlara açık açık destek verince işin rengi değişti. Ya İsrail’e ne demeli.. Bu sefer hem Ankara hem de Lefkoşa, siz aramayı durdurun, bizde durduralım dedi. Peşinden, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye kıta sahanlığı ve doğalgaz arama çalışmaları ile ilgili bir anlaşma yapmakta gecikmedi. Baktı gene sallayan yok, eğer bir şey bulunursa, öyle tek başına çökmek yok, tüm ada buna ortak olmalı, kardeş payı dendi..

Yüksek desibelle başlayan agresif ve yer yer kontrolsüz çıkışlar, zamanla yerini orta yolcu sözlere bıraktı, etkin yarıçapını bilinen bir kuyu gibi.. Ama bu süreç, oyunun kurallara göre oynanması gerektiğini göstermiş olmalı ki Türkiye’de, Akdeniz’de petrol ve Güneydoğu’da kaya gazı arama ve üretimi için Shell (Kabuk) ile anlaşma imzaladı. TPAO ile Shell arasında imzalanan anlaşma, Kıbrıs hükümeti ile bölgede petrol araması konusunda yaşanan sorunlara yeni bir boyut daha katacak. Zaten Türkiye ile Yunanistan’ın da Akdeniz ve Ege’de petrol aranması konusunda ihtilafları bulunuyordu.


Map of the Eastern Mediterranean region showing the area included in the USGS Levant Basin Province assessment. Photographer: U.S. Geological Survey

Anlaşmaya Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Genel Müdürü Mehmet Uysal ile Royal Dutch Shell Uluslararası Arama ve Üretim Başkanı Malcolm Brinded imza koydu. Anlaşma uyarınca ortakların payı Akdeniz için yüzde 50-50 oranında olacak ve iki firma Antalya açıklarında önce sismik arama, ardından da sondaj faaliyetlerinde bulunacaklar. Ayrıca Güneydoğu’da da şeyl gazı (kaya gazı) üretiminde faaliyet gösterecekler. Uysal, ortakların 2014 yılına kadar Antalya Körfezi’nde sismik aramalar yapacaklarını ve ardından sondaj çalışmalarının başlayacağını söyledi. TPAO, İskenderun Körfezi’nde petrol aranması ile ilgili olarak Exxon, Chevron, Total, Petrobras, Statoil, RWE ve Shell ile anlaşma konusunda müzakerelere başlanacağının sinyalini verdi.

Bölünmüş adanın uluslararası tanınırlığa sahip hükümetini tanımayan Türkiye, Kıbrıs’ın adanın birleştirilmesine yönelik Birleşmiş Milletler (BM) müzakeresinin sürdüğü bir ortamda petrol ve doğalgaz arama faaliyetleri yürütmeye hakkı olmadığını savunuyor.

Kıbrıs hükümeti ise arkasına aldığı destekle keşif amaçlı sondaj çalışmaları yapılması için yeni bir ihale turu daha açacağını ilan etti. Hükümet sözcüsü Stefanos Stefanu, “Bu kararla hükümet bir kez daha Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölge içindeki egemenlik haklarını kullanma kararlılığını ortaya koymaktadır” dedi. Kıbrıs münhasır ekonomik bölgesi 13 alana bölünmüş durumda; Stefanu halen Amerikan Noble şirketinin çalışmalarını sürdürdüğü alan dışındaki tüm alanlar için ihale açacaklarını kaydetti.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile Shell Upstream Turkey BV arasında, 23 Kasım 2011 tarihinde, Akdeniz Bölgesi Antalya deniz alanlarındaki AR/TPO-XVI/4154, AR/TPO-XVI/4319 ve AR/TPO- XVI/4320 no’lu Arama ruhsat alanlarını kapsayan bir Ortak İşletme Anlaşması imzalanmıştır.

Anlaşma kapsamında hisse oranları %50 TPAO, %50 Shell şeklinde olacaktır. Minimum İş Programı kapsamında, masrafları %100 Shell firması tarafından karşılanmak üzere yürütülecek sismik çalışma yeralmaktadır. Bu yükümlülük 31 Aralık 2013 tarihine kadar tamamlanacaktır. 1 Ocak 2014 tarihinde başlayıp, 31 Aralık 2016 tarihinde sona erecek “İkinci Arama Dönemi”ne geçildiği takdirde tüm masrafları Shell’e ait olmak üzere 1 kuyu açılacaktır.
Shell, Minimum İş Programı kapsamındaki yükümlülüklerini garanti etmek amacıyla Teminat Mektubu verecek ve imza ikramiyesi ödeyecektir.

Yukarıda bahsedilen Arama Dönemleri süresince, Operatör Shell olacaktır. Ancak, Birinci Arama Dönemi’nde gerçekleşecek sismik program süresince operatörlük görevi TPAO tarafından yürütülecektir.
Anlaşma kapsamındaki üretim paylaşımı taraflarca belirlenen R-faktör mekanizmasına göre yapılacaktır.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile Shell Upstream Turkey BV arasında, 23 Kasım 2011 tarihinde, Güney Doğu Anadolu Bölgesi AR/TPO-XI/3211, AR/TPO-X/4925, AR/TPO-X/3829 no’lu arama ve ARİ/TPO-X/4857 no’lu işletme ruhsat alanlarında yürütülmesi planlanan “unconventional” çalışmaları kapsayan bir Ortak İşletme Anlaşması imzalanmıştır.

Başlangıçta katılım hisseleri TPAO %70, Shell %30 şeklinde olup, Shell firmasının taahhütlerini artırmayı seçmesine bağlı olarak, hisseler TPAO %51, Shell %49 olarak değişebilecektir.

Anlaşma çerçevesindeki İş programı, üç kısımdan oluşmaktadır. Minimum İş Programı, Minimum İş Programı’nın Arttırılması ve Opsiyonel İş Programı olarak adlandırılan bu süreçler dahilindeki tüm masraflar %100 Shell firmasına aittir. Minimum İş Programı kapsamında, AR/TPO/3211 no’lu ruhsat alanında 2 dikey kuyu, AR/TPO/4925 no’lu ruhsat alanında ise 3 dikey kuyu açılması taahhüt edilmiştir. Süresi 30.11.2014 tarihinde bitecek olan AR/TPO/3211 no’lu ruhsatta ilave süre uzatımının sağlanması şartıyla, Shell sözkonusu ruhsatta 1 dikey, 1 re-entry kuyusu daha açmayı taahhüt edecek (Minimum İş Programının Arttırılması) ve operasonları gerçekleştirecek ya da ruhsattan çekilecektir. Süresi 20.08.2012 tarihinde bitecek olan AR/TPO/3829 no’lu ruhsatta ek süre uzatımının alınması durumunda, Shell firmasının bu ruhsatı da ilave 2 dikey kuyu mükellefiyeti ile Anlaşma alanına dahil etme opsiyonu bulunmaktadır. Tüm İş Programlarının yürütülmesi durumunda maksimum 8 dikey, 1 re-entry ve ayrıca tüm ruhsatlardaki Shell hissesinin artışı karşılığındaki yatay kuyu tahahütleri ile birlikte 6 yatay kuyu olmak üzere toplamda 15 kuyu açılabilecektir.

Operatörlük görevi Arama ve Tespit Döneminde, Shell; Geliştirme ve Üretim Döneminde TPAO tarafından yürütülecektir.

Shell firmasınca, Minimum İş Programı kapsamındaki yükümlülüklerini garanti etmek amacıyla her ruhsat için Teminat Mektubu verilecektir.

Anlaşma kapsamındaki üretim paylaşımı tarafların hisseleri oranında yapılacaktır.

Bakalım, bu savaşı kazanan kim olacak?!.. Konu ile ilgili Özer Balkaş’ın yazdıklarını inceleyin derim..
Doğu Akdeniz’de Petrol ve Doğalgaz Gerginliği ve Hükümranlık Savaşları
İsrail’de (Levant Baseni) Petrol ve Doğalgaz Faaliyetleri, Geliştirilen Doğalgaz Rezervi ve Kıbrıs’ta Sondaj Gerginliği
Doğu Akdeniz Petrol ve Doğalgazı’nda Paylaşım ve Hükümranlık Gerginliği

* Bizim için Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Kıbrıs Rum Kesimi veya Güney Kıbrıs Rum Yönetimi; ama gerçek dünyada Avrupa Birliği üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti.

Kaynakça
AA, Petrol aramada dev işbirliği, 27 Kasım 2011.
BBCTürkçe, Türkiye Shell ile Akdeniz’de petrol arayacak, 27 Kasım 2011.
EuronewsTürkçe, Kıbrıs meselesinde yeni sorun gaz ve petrol, 27 Kasım 2011.
JMO, Doğu Akdeniz’de Petrol ve Doğalgaz Gerginliği ve Hükümranlık Savaşları
JMO, İsrail’de (Levant Baseni) Petrol ve Doğalgaz Faaliyetleri, Geliştirilen Doğalgaz Rezervi ve Kıbrıs’ta Sondaj Gerginliği
TPAO, TPAO-Shell Akdeniz Deniz Alanları Ortak İşletme Anlaşması, 27 Kasım 2011.
TPJD, ÖZER BALKAŞ SEMİNER SUNUMU, 28 Kasım 2011.

Kuzey Anadolu Fayı’nın Keşfi…

Hesapta Olmayan Önsöz!
Bu yazı, 15 Aralık 1995 Cuma günü bitirildi ve TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi yetkililerine ulaştırıldı. Kuzey Anadolu Deprem Hattının büyük, doğrultulu atımlı bir fay olduğunu ve Anadolu’nun büyük bir kısmının, bu fay boyunca, Karadeniz sahil dağlarına nazaran batıya kaydığını keşfeden, Cumhuriyet tarihimizin yetiştirdiği kuşkusuz en büyük doğa bilimcilerimizden İhsan Ketin, 16 Aralık 1995 Cumartesi günü, sabaha karşı saat 02:00’de İstanbul’daki evinde vefat etti. Bu da, yazı içerisinde yer alan “KAF’ın İhsan Ketin tarafından keşfedildiği konusunda bilimsel literatürde herhangi bir belirsizlik olmadığı halde, bu keşfin ayrıntılı geçmişinin, doyurucu bir belgeleme ışığında henüz yazılmadığı da bir gerçektir. Bu kısa yazının amacı, böyle bir tarihe temel olabilecek KAN ve KAF kavramları arasındaki farkı ve bunların dayandığı belgeleri Türk kamuoyuna duyurmak ve ülkemizde yalnız can ve mal kaybına neden olmakla kalmayıp, Türk yerbilimleri camiasının dış dünya ile de sürekli temasta kalmasının en önemli nedenlerinden biri olan KAF’ın keşfinin tarihçesinin yazılmasına, hele onu keşfeden İhsan Ketin, depremselliğinin en önemli özelliğini ilk farkedenlerden Necdet Egeran, fayın tarihlemesini yapanlardan Sırrı Erinç ve M. Şakir Abüsselâmoğlu, ilk ciddi atım tahmini yapan İhsan Ketin’in doktora öğrencisi İhsan Seymen, KAF ile çeşitli nedenlerle ilgilenerek yurdumuza gelip çalışmalar yapmış Nazario Pavoni, Clarence Allen, Dan McKenzie gibi, aralarında yaşı sekseni aşmış olanlar da bulunan yerbilimciler henüz hayatta iken önayak olmaktır” çağrısının adeta acı bir kehanete dönüşmesine neden oldu. Bu yüzden, yazı hiç değiştirilmeksizin, ilk bitirildiği halinde bırakılmıştır… İhsan Ketin artık yok! Türkiye’nin bilim dünyası, bu yokluğa alışmakta kuşkusuz çok zorlanacaktır. Tek tesellimiz, onun geride bıraktığı eserlerine ve öğretilerine sahip çıkabilme, onlardan yararlanabilme şansıdır. Bu eser ve öğretiler geliştikçe, İhsan Ketin bizlerle yaşamaya devam edecektir. Onun bizlere benimsetmeye çalıştığı çok önemli bir öğreti var: Bilimi, bilim eğitimini ve bilimsel eğitimi ciddiye almak.Goethe’nin dediği gibi “bilimin tarihi, bilimin kendisi” olduğuna göre, şimdi yapılacak işlerden biri, artık yalnızca Kuzey Anadolu Fayı’nın keşfinin değil; ülkemizde tarihi çok eskilere uzanmadığı halde, İhsan Ketin gibi uluslararası bir bilim önderi çıkarabilmiş olan Türkiye yerbilimlerinin tarihini yazmak, bu görkemli başarı ile birlikte başarısızlıklarımızı da büyüteç altında incelemektir. Bu çalışma birçok şekilde yapılabilir. Geçmişin derslerini gelecek nesillere öğretmek, geleceğin şekillenmesine katkıda bulunmak, İhsan Ketin’in arkada bıraktığı bizlerin hiç kuşkusuz önemli bir ödevidir. Meslek yaşamı, âdeta, Türkiye’de yerbilimlerinin gelişim tarihi ile özdeşleşmiş olan Ketin’den geriye, yetiştirebildiği kadarıyla anıları da kalmıştır. Umudumuz, TÜBİTAK tarafından olası en kısa zamanda baskıya hazırlanıp yayımlanacak bu anıların, ülkemizde yerbilimleri tarihinin yazılmasında ilk adımı oluşturması; başta herkesin, elinde bulunan her türlü belgeyi saklamasıdır. Bunlar, TÜBİTAK ve Türkiye Bilimler Akademisi’nin, en kısa zamanda ortaklaşa kuracakları bir “Yerbilimleri Tarihçesi Komisyonu”na gerek oldukça devredilebilir, kopyaları verilebilir ve böylelikle bir “Türkiye Yerbilimleri Tarihçesi Arşivi” oluşturulabilir…

Kuzey Anadolu Fayı’nın 1948 yılında İhsan Ketin tarafından keşfi, Atatürk’ün bilim ve eğitim seferberliğinin en somut ürünlerinden biridir. Bu keşfin bilim tarihi içerisindeki yerini anlayabilmek için, sık sık onunla karıştırılan Kuzey Anadolu Neo-Tetis Kenet Kuşağı’nın keşfinin tarihçesinin bilinmesi, başka bir deyişle, Kuzey Anadolu’da uzun mesafelerde birbiriyle çakışan iki yapının birbirinden ayrılması gerekir.


Sağ yönlü doğrultu atımlı KAF (Kuzey Anadolu Fayı) ile SAF (San Andreas Fayı). Görüntü: USGS.

Kuzey Anadolu Fayı (KAF), doğuda Bingöl ilimizin sınırları içindeki Karlıova çöküntüsünün kuzeyinden başlayıp, batıda Bolu şehir merkezi civarında çatallanır ve önce iki, Geyve’nin batısında da üç ana kol boyunca Ege Denizi’nin kuzeyine kadar uzanır. Yaklaşık 1 500 km. uzunluğundaki genç (oluşum tarihi: geç Miyosen-Pliyosen, yani yaklaşık 11-5 milyon yıl önce) KAF, oluşturduğu dar ve uzun yer şekilleriyle topoğrafyada belirgin ve sık aralıklarla pek çok insanın hayatına mâl olan depremlerinden de gördüğümüz gibi, hâlâ faal, sağ yanal doğrultu atımlı bir faydır. Bu fay, Erzincan-Mürefte (Tekirdağ) arasında Istranca, Bolu, Ilgaz, İsfendiyar ve Doğu Karadeniz sıradağlarının temsil ettiği: İkinci Zaman (Mesozoik sonları: yaklaşık 100-65 milyon yıl öncesi) sonlarında bugünkü Japon Adaları’na benzeyen bir ada yayı olduğu sanılan Rodop-Pontid yapısal birliğinin güncel güney sınırını uzun bir hat boyunca izler. Bolu’nun batısında- güney kol bu sınırdan ayrılır ve Sakarya Zonu adı verilen bir diğer birlik içerisinde devam ederek Ege Denizi’ne ulaşır. Dolayısıyla KAF, büyük mesafelerde bugün Kuzey Anadolu Neo-Tetis Kenet Kuşağı denilen ve yine Mürefte’den Erzincan’a, oradan da Zagros Dağları’na kadar gelen bir kıta-kıta çarpışma hattıyla büyük mesafeler boyunca koşutluk çakışır. Bu eski çarpışma hattı (teknik terimle kenet kuşağı veya sütur zonu), özellikle İkinci Zaman süresince batıda Pireneler ve Alpler’den, doğuda Himalayalar’a kadar uzanan büyük bir okyanusun (teknik adıyla Neo-Tetis [yani Yeni Tetis] Okyanusu’nun) kalıntılarını ve kapandığı yeri temsil eder.

KAF’ın Keşfinin Tarihçesi İncelenirken Karşılaşılan Temel Sorun
KAF’ın keşfinin tarihini doğru olarak saptayabilmek için, sık sık onunla karıştırılan kenet kuşağının keşfinin tarihçesinin bilinmesi gereklidir. Öncelikle, Kuzey Anadolu’da uzun mesafelerde birbiriyle çakışan iki yapı ayırt edilmelidir. KAF’ın, İhsan Ketin’in 1948 yılında yayımlanan klasik makalesinden* önce de bilindiği tezinin savunulduğuna ve KAF ile bir diğer yapının birbirleriyle karıştırıldığına nadiren de olsa, tanık olunuyor. Söz konusu diğer yapı, Yani Kuzey Anadolu Nedbesi (KAN; veya Beresi: KAB), 1928 yılında Nowack tarafından keşfedilmiş, 1937 yılında da ilk kez Salomon-Calvi tarafından, Wegener’in kıtaların kayması teorisi çerçevesinde bir kıta-kıta çarpışma kuşağı olarak baştan yorumlanmıştır ve aslında Kuzey Anadolu’daki Neo-Tetis Kenet Kuşağı’nı temsil eder.

KAF’ın İhsan Ketin tarafından keşfedildiği konusunda bilimsel literatürde herhangi bir belirsizlik olmadığı halde, bu keşfin ayrıntılı geçmeşinin, doyurucu bir belgeleme ışğında henüz yazılmadığı da bir gerçektir. Bu kısa yazının amacı, böyle bir tarihe temel olabilecek KAN ve KAF kavramları arasındaki farkı ve bunların dayandığı belgeleri Türk kamuoyuna duyurmak ve ülkemizde yalnız can ve mal kaybına neden olmakla kalmayıp, Türk yerbilimleri camiasının dış dünya ile de sürekli temasta kalmasının en önemli nedenlerinden biri olan KAF’ın keşfinin tarihçesinin yazılmasına, hele olu keşfeden İhsan Ketin, depremselliğinin en önemli özelliğini ilk farkedenlerden Necdet Egeran, fayın tarihlemesini yapanlardan Sırrı Erinç ve M. Şakir Abüsselâmoğlu, ilk ciddi atım tahminini yapan İhsan Ketin’in doktora öğrencisi İhsan Seymen, KAF ile çeşitli nedenlerle ilgilenerek yurdumuza gelip çalışmalar yapmış Nazario Pavoni, Clarence Allen, Dan McKenzie gibi, aralarında yaşı sekseni aşmış olanlar da bulunan jeologlar henüz hayatta iken önayak olmaktır.

Kuzey Anadolu Neo-Tetis Kenet Kuşağı’nın Keşfinin Tarihçesi
Kober’in Dağoluş Teorisi ve Nedbe Kavramı: Kuzey Anadolu’da bir kenet kuşağının varlığını bilebilmek, herşeyden önce, kıtaların dünya yüzeyinde yatay devinim yaptıklarını kabul etmeyi gerektirir. Bu teori, ciddi olarak ilk kez 1910 yılında, ABD’li glasiyolog (buzulbilimci) Frank Bursley Taylor; 1912 yılında da Alman meteorolog ve jeofizikçi Alfred Lothar Wegener tarafından ortaya atılmıştır. Bundan önce, Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkeyi doğudan batıya kateden büyük dağ silsileleri gibi dağ kuşaklarının, jeosenklinal (=yer teknesi) denilen ince uzun, tekne şekilli denizel havzalardan türediği sanılırdı. Bu varsayımsal ince uzun havzaların, iki kıta arasında, yerkürenin ısı kaybı sonucu kuruyan bir elma gibi büzülerek sıkıştığı ve içlerindeki tortul kayaçların buruşup kıvrılarak, havzayı iki yandan daraltan kıtaların kenarları üzerine yığıldığına inanılırdı (Şekil 1).


Şekil 1. A. Kober’in tasavvuruna göre henüz kıvrımlanmamış, yani dağ oluşumu (=orojenez) geçirmemiş bir jeosenklinali (=yer teknesi) gösteren enine kesit. B. Aynı jeosenklinal yanal daralma sonucu kıvrımlandıktan sonra oluşan dağ kuşağından enine kesit. Nedbe, kıvrımlanmışdağ kuşağının birbirinden uzağa devrilmiş iki kanadını ayırmaktadır. C. Ara masifli bir dağ kuşağından enine kesit. Bu tiplerde nedbenin adeta genişleyerek bir ara masif (=Zwichengebirge) oluşturduğu düşünülür. Ara masifle kanat arasındaki çizgiye de nedbe denir. Kuzey Anadolu Nedbesi’nin bu ikinci tip nedbelerden olduğu düşünülürdü.

Jeosenklinali sınırlayan iki kıtaya doğru itilmiş bu kayaç paketlerini, Avusturyalı ünlü jeolog Leopold Kober’in ilk kez 1914 yılında ortaya attığı gibi, ya bir ara masifin (Eduard Suess’ten alınan Almanca bir ifade ile Zwischengebirge) ya da bir nedbenin (Almanca: Narbe veya “doruk hattı”; Scheitelungslinie) ayırdığı zannedilirdi. Bu nedbe, Fransızca literatürde ‘cicatrice’ olarak bilinir. Narbe (=yara izi) ve cicatrice (=yara veya dikiş izi) sözcükleri, dikkat edilirse, birbirinden bir zamanlar ayrı bulunan iki yapının birleştiği çizgi anlamındadırlar. Daha açık bir ifadeyle, nedbe, jeosenklinalin ısıl büzülmenin doğurduğu sıkışma sonucu daralmasıyla meydana gelen dağ kuşaklarının iki kanadını birleştiren çizgiyi betimler.

Ernst Nowack ve Paflagonya Nedbesi: Bu nedbenin Türkiye’de görüldüğü konusunda yine Kober tarafından, 1914 yılında yapılmış olan ilk yayın tamamen kuramsaldır (Şekil 2). Bu yayından çok daha yaygın olarak bilinen, Kober’in, 1921 yılında yayımlanmış ve 1928’de ikinci baskısını yapmış olan ünlü Der Bau der Erde (Arzın Yapısı) adlı tektonik ders kitabındaki Şekil 26, bütün yerbilimleri çevrelerini etkilemiştir. Bu etkinin izleri, Türkiye konulu bölgesel literatürdeki ilk yankısını, 1926-1927 yıllarında T.C. Ticaret Vekâleti’nde demir-çelik sanayii yerbilim uzmanı olan Avusturyalı jeolog Ernst Nowack’ın (Şekil 3) Ankara’dan hareketle Türkiye’nin kuzeybatı bölgelerinde yapmış olduğu jeolojik ve coğrafi araştırma gezilerinin raporlarında bulmuştur. Bunların, hiç şüphesiz en önemlisi ve literatürde en çok ilgi görmüş olanı, 1928’de, Alman Jeoloji Cemiyeti (Deutsche Geologische Gesellschaft) dergisinde ve 1932’de Centralblatt’da yayımlanmış raporlardır. Nowack, kabaca, Ereğli-Sinop Beypazarı-Ankara dörtgeni içinde kalan alanlardaki yapısal jeoloji ve stratigrafik gözlemlerine dayanarak, Çerkeş-Devrez Çayı boyunca uzanan bir ezilme hattı keşfetmiş (Şekil 4); bunu Wilser ve Eduard Suess’ün daha önceki yayınlarında tanımlanmış olan Pontik (Türkiye sınırları içindeki Karadeniz) silsileleri ile Dinarik (Türkiye sınırları içindeki Toroslar ve Orta Anadolu) silsileleri arasındaki ayrım hattı olarak tanımlamıştır (Şekil 5).


Şekil 2. Leopold Kober’in 20. yüzyılın ilk yarısındaki tektonik görüşlere egemen olmuş “çift kanatlı” Alp dağ sistemi tasavvuru. Zwichengebirge ara masifleri (mor), pembe renkli alan kuzeye devrik Alpid (=Alp Dağları’na ilişkin) kanadını, mavi renkli alan da güneye devrik Dinarid (=Dinar Dağları’na ilişkin) kanadını göstermektedir. Kanatların kenarlarındaki küçük oklar dağ kuşağı içindeki kayaçların dağ kuşağını sınırlayan kıtalara göre hareket yönlerini işaret etmektedir. Benim eklediğim N harfi, Kober’in 1914 yılında ara masifi de sınırlayan nedbenin Kuzey Türkiye’de nereden geçtiğini düşündüğünü göstermektedir. Yine benim eklediğim KAF- Kober’in şemasına göre bu yapının bağımsız konumunu vurgulamaktadır. Kober, daha sonra, 1921 tarihli ders kitabının 26. şeklinde bu sınırı daha güneye, Marmara Denizi’nin güney sahillerine çekmiştir.


Şekil 3. Kuzey Anadolu Nedbesi’ni ilk keşfeden Avusturyalı jeolog Ernst Nowack (1891-1946)


Şekil 4. Ernst Nowack’ın ilk Paflagonya Nedbesi haritası (1928’de yayımlanmış olan “Die wictigsten Ergebnisse meiner anatolicshen Reisen” [Anadolu gezilerinin en önemli sonuçları] adlı makalesinin 1. şeklinden). Orijinal şeklinde Almanca metinlerin Türkçeleştirilmesi dışında hiçbir değişiklik yapılmamıştır.


Şekil 5. Ernst Nowack’ın geliştirdiği Paflagonya Nedbesi fikrine temel oluşturan Eduard Suess’ün daha önceki Alpid ve Dinarid kavramlarından Rudolf Staub ve Wilser gib ijeologların geliştirdikleri Pontik (siyah) ve Dinarik (düşey çizgili) silsileler kavramları. Bunlar, aynı zamanda kabaca, Kober’in Alpid ve Dinaridleri’ne karşılık gelmektedir (Şekil 2). Nowack, Paflagonya Nedbesi’nin bu iki silsilenin sınırına karşılık geldiğini düşünmüş. Salomon-Calvi de Wegener, Argand ve Staub’u izleyerek, bu nedbenin Lavrasya adı verilen kuzey kıtalar topluluuğ ile Gondwana kıtası adı verilen güney kıtası boyunca çarpıştığı sinafiye tekabül ettiğini farzetmiştir. (Staub’un 40. notta verilen eserinin 5. levhasından kısmen alıntıdır).

Bu hat üzerinde sıcak su kaynaklarının bulunduğuna da dikkat çeken Nowack, bu çizginin, tüm Kuzey Anadolu’da dağ silsilesini batıdan doğuya kesen devasa bir hat olduğunu belirtmiş ve vatandaşı Kober’in terimini kullanarak, bu çizgiye Paphlagonische Narbe (Paflagonya Nedbesi) adını vermiştir. Dinarik ve Pontik sistemlerini ayırdığı varsayılan bu nedbe, Nowack’a göre, Kober’in narbesinin görevini görmektedir.

Nowack, 1932 yılındaki yayınında, daha kuzeyde Ereğli-İnebolu hattı arasında benzer bir diğer hat bulunduğunu öne sürmüş, buna da Ereğli çizgisi (Ereğli-Linie) adını vermiştir (Şekil 6). Aynı yayında Nowack, Ereğli çizgisi ile Paflagonya Nedbesi arasında kalan alana, yine Kober’in terminolojisini kullanarak Zwischengebirge (=ara masifi) yorumunu getirmiştir.


Şekil 6. Ernst Nowack’ın, 1932 yılında yayımladığı Paflagonya Nedbesi konulu ikinci sentezinin haritası.

Wilhelm Salomon-Calvi ve Tonale Hattı: 1930’lu yıllarda Almanya’da esen Nazi rüzgârları, Musevi kökenli, Heidelbergli büyük üstad Wilhelm Salomon-Calvi’yi, 1934 yılında Türkiye’ye taşımıştır (Şekil 7). Geçen yüzyıl sonunda, Alpler’deki Adamello masifinde doktorasını yapan Salomon-Calvi, burada Kuzey Alpler ile Güney Alpler’i ayıran önemli bir kırık hattı keşfetmiş, buna da, hattın en belirgin olduğu Tonale geçidine atfen (Tonale Hattı =Tonalelinie) adını vermiştir. 1905 yılında Salomon Calvi, Tonale bölgesindeki çalışmalarından hareketle, Tonale Hattı’nın, Eduard Suess’ün Alpid ve Dinarid dağ kuşağı sistemlerini birbirinden ayıran büük bir bölgesel hat olduğunu öne sürmüş (Şekil 5), 1932 yılında, bu hattın Alpler’in batısına da taşarak Korsika Adası’na kadar uzandığını varsaymıştır.


Şekil 7. Nowack’ın Paflagonya Nedbesi’ni, bir Kuzey Anadolu kenet kuşağı (kendi terimiyle “sinafisi”) olarak ilk yorumlayan büyük Alman-Türk jeolog Wilhelm Salomon-Calvi (1868-1941)

Salomon-Calvi, Türkiye’deki çalışmalarına önce Ankara çevresinde başlamış, daha sonra ilgisini kuzeye çevirmiştir. Türkiye’ye gelmeden hemen önce, Kober ve Stille’nin kuramsal çatısının artık geçersiz olduğunu farkeden Salomon-Calvi, Wegener’in kıtaların kayması teorisinin ateşli bir savunucusu olmuş; Korsika’dan Yugoslavya’ya kadar uzattığı Tonale Hattı’na da bu çerçevede bir kıta-kıta çarpılma hattı olarak baştan yorumlamıştır. Bu yeni yoruma göre Kober’in nedbesi, aslında, iki kıtanın birbirleriyle çarpıştıktan sonra kenetlendikleri bir kenet kuşağıdır. Salomon-Calvi, bu yepyeni kavrama bir de yeni terim türetmiş ve synephie(sinafi= eski Yunanca’daki sunafeia: birlik, ritm birliği, uyum) adını vermiştir.

Salomon-Calvi 1937 yılında, Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Çalışmaları serisinde 53 numara olarak yayımladığı Geologische Beobachtungen in der Türkei (Türkiye’de Jeolojik Gözlemler) dizisi makalelerinin, “Tonale Hattı’nın Türkiye’deki Devamı” adını verdiği dokuzuncusunu bu konuya ayırarak, Ernst Nowack’ın tanımladığı, Türkiye’nin kuzeyindeki Paflagonya Nedbesi’nin aslında bir sinafi olduğun vurgulamış, bu hattın doğuda İran içlerine, hatta Güneydoğu Asya’ya kadar izlenebileceğini öne sürmüştür. Onun bu önemli yorumunu, o zamanlar pek az jeolog anlayabilmiş, hele ülkemizde bu önemli yayın ne yazık ki hiçbir yankı yapmamıştır.

Daha sonra MTA Enstitüsü’nde de çalışan Salomon-Calvi’ye, ünlü Rus jeolog Ivan Muşketov’un kendisi gibi ünlü bir jeolog olan oğlu Dimitri Muşketov başvurarak, Türkiye’nin yapısı hakkında derli toplu bir eserin bulunmadığını vurgulamış ve Salomon-Calvi’den bu konuda bir eser yazmasını rica etmiştir. Salomon-Calvi, bu konuda o zamana kadar yapılmış çalışmaların yetersiz olduğunu bildiği halde, bir özet yazmaya karar vermiş ve o yıllarda ülkemiz hakkında kaleme alınmış en önemli tektonik sentezi oluşturan ünlü makalesini MTA dergisinde yayımlamıştır. Burada Paflagonya Nedbesi’ni ilgilendiren kısım, üstâdın, makalesinin 57. ve 61. sayfaları arasında verdiği yorum kısmıdır (Die Deutung der paphlagonischen Narbe: Paflagonya Nedbesi’nin Yorumu). Burada Salomon-Calvi, Wegener teorisine göre Paflagonya Nedbesi’nin veya kendi terimi ile Tonale Hattı’nın (Şekil 8) kuzey kıtaları ile Gondwana kıtaları arasındaki çarpışma kuşağı olduğu yorumunu ayrıntılarıyla tekrarlamış ve bu nedbenin, makalesinde sözü geçen depremlerden de görülebileceği gibi, hâlâ faal olduğu tezini, aynen selefi Nowack gibi tekrar ederek vurgulamıştır.


Şekil 8. Salomon-Calvi’ye göre Anadolu’nun yer yapısı ve bu yapı içerisinde kendisinin Tonale Hattı adını verdiği Kuzey Anadolu Nedbesi’nin yeri.

İhsan Ketin’den Önce Türk jeologların Kuzey Anadolu Deprem Kuşağı Hakkındaki Yayınları: Türkiye’de yerbilimin tanıtılıp örgütlenmesinde kuşkusuz en çok hizmeti geçen kişilerden İstanbul Üniversitesi Jeoloji Ord. Profesörü Hamit Nafiz Pamir’in (Şekil 9) İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Mecmuası’nda, 1944 yılında yaptığı yayın, bir Türk tarafından Kuzey Anadolu deprem hattı üzerine yapılan ilk sentez denemesidir. Ne var ki, bu deneme, Nowack ve Salomon-Calvi’nin (yanlış olduğu İhsan Ketin’in 1948’deki makalesiyle ortaya çıkan) tezlerinin, yeni deprem olaylarıyla sözde desteklenen bir tekrarı olmaktan ileri gidememiştir. Ketin tarafından daha sonra geliştirilen, Kuzey Anadolu’daki depremlerin, bahsi geçen nedbeden tamamen bağımsız yepyeni bir yapının sonucu oldukları görüşü, bu depremler üzerindeki atımların ayrıntılarıyla haritalanarak kinematik-mekanik yorumları yapılmadığından, bu tarihlere kadar hiçbir jeolog tarafından anlaşılamamış, çoğu bu nedbeyi bir sıkışma kuşağı olarak yorumlamıştır. Pamir’in 1944’de tam onaltı yıl sonra, 1960’da Dinamik Jeoloji ders kitabının ikinci baskısının ikinci cildinde, Kuzey Anadolu Deprem Kuşağı’nı aynen 1944’de yaptığı gibi bir “bere” (=cicatrice) olarak yorumlaması, İhsan Ketin’in 1948’deki fikirlerinin, yani sağ yanal doğrultu atımlı KAF savının, kendisine hâlâ ne derece yabancı olduğunu göstermesi bakımından aydınlatıcıdır: “Orta Anadolu sıradağlarıyla Karadeniz sıradağları arasında, Samanyı yarımadasından ve doğurda hemen hemen Erzurum’a kadar takip olunabilen bir dağlık bölge devam etmektedir. Bolu, Ilgaz masifleri, Yeşilırmak ve Kelkit boyunda uzanan dağlar buraya aittirler. Takriben doğu-batı doğrultusunda olan bu dağların çekirdekleri Paleozoik formasyonlardan müteşekkil olup İkinci ve Üçüncü Zaman tabakalarıyla örtülüdürler. Bölge Alp orojenezi ile bir dip antiklinali vücude getirmiş, fakat temellerinin çoktan pekleşmiş olması dolayısı ile kenarları, uzunluğuna faylarla kırılmıştır. Bu suretle batıdan doğuya doğru Düzce, Bolu, Gerede, Niksar, Çerkeş, Ilgaz, Tosya, Kargı, Suluova, Erbaa, Kelkit, Suşehri, Erzincan, Erzurum ve Aras çukurları teşekkül etmiştir. Bütün bu tektonik çöküntü havzalarında eskiden beri şiddetli depremler olduğu gibi 1939’dan beri de âfet şeklinde sarsıntılar vuku bulmuştur. Bu son depremlerde, söylenen bölgelerde, yerde büyük dislokasyon yarıkları hâsıl olmuştur. Hemen hepsi aynı doğrultuda olan bu yarıkların birinin bittiği yerde diğeri başlamıştır. Bu suretle doğuda Sansa boğazından itibaren batıda Abant Gölü’ne kadar takriben 850 km. uzunluğunda bir dislokasyon çizgisi husûle gelmiştir. 1939’dan beri vuku bulan depremler, Kuzey Anadolu’nun önemli bir beresi olan bu büyük fayı bunun yakınınıdaki daha küçük dislokasyonları meydana çıkarmıştır.” Pamir’in o zaman ülkemizde yaygın kullanılan ders kitabında yanal atımlı faylardan çok yüzeysel olarak bahsedip, buna ülkemizden örnek vermemesi ve bu çerçevede KAF’tan hiç bahsetmemesi, 1960’lı yılların başında, Türkiye yerbilimleri çevrelerinin Kuzey Anadolu Deprem Kuşağı’nın karakteri konusundaki fikirlerinin çok yalın bir göstergesidir. Nuriye Pınar-Erdem ile E. İlhan tarafından 1977 yılında yayımlanmış olan ve 4. notta bahsi geçen makale de bu duruma çarpıcı ve bir o kadar da düşündürücü bir örnek teşkil eder. Buna karşılık, Ketin’in 1957 yılında ilk baskısını yapan Umumî Jeoloji ders kitabında aynı konuda yazılanlara bakalım: “Arzkabuğunun hâlen faal durumlu, hareketli bölgelerindeki fayların ekserisi ise doğrultu atımlı faylardır. Bunlar uzun mesafeler boyunca devam ederler ve Arz kabuğunu uzun bloklara ayırırlar. Çanakkale’den Erzincan doğusuna kadar uzanan ‘Kuzey Anadolu Deprem Çizgisi’, büyük ölçüde böyle bir fay olduğu gibi, Kaliforniya’daki San Andreas fayı da aynı karakterdedir.”


Şekil 9. Kuzey Anadolu Deprem Kuşağı’nı “Kuzey Anadolu Beresi” adı altında, Nowack’ın Paflagonya Nedbesi fikri çerçevesinde yorumlamakta ısrar eden jeolog Ord. Prof. Hamit Nafiz Pamir (1893-1976).

KAF’ın Keşfinin Tarihçesi
Kuzey Anadolu’da bir deprem kuşağının varlığı, en azından geçen yüzyılın ortasında sismolojinin (=deprembilim) kurucularından Robert Mallet’in büyük eseri The First Principles of Observational Seismology (Gözlemsel Deprembilimin İlk İlkeleri) adlı kitabının ikinci cildinde bulunan “Akdeniz’in Sismik Şeritleri” adlı haritanın yayımlanmasından beri, yaygın olarak biliniyordu (Şekil 11). Ancak 27-28 Aralık 1939 Erzincan felâketi ve onu izleyen on yıl boyunca Kuzey Anadolu’yu kasıp kavuran, onbinlerce insanın hayatına mâl olan deprem âfetlerine kadar bu deprem hattı, adı geçen birkaç jeolog dışında kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu tarihten sonraki âfetler, yalnız Türkiye’de çalışan Türk jeologların değil, buradaki yabancıların da dikkatini çekmiş; Salomon-Calvi ve başta Hamit Nafiz Pamir olmak üzere küçük bir jeolog grubu, bu depremleri haritalayarak yayınlar yapmışlardır. Bu uğraşıda en çok emeği geçenler arasında Coğrafya Ord. Profesörü İbrahim Hakkı Akyol’u, MTA jeologlarından Necdet Egeran’ı (Şekil 12A++), o tarihlerde asistan veya doçent olan İstanbul Üniversitesi jeologları İhsan Ketin, Enver Altınlı ve Nuriye Pınar’ı; İstanbul Üniversitesi Yerbilimleri Ord. Profesörü Edouard Paréjas’ı, MTA uzmanı İsviçreli usta jeolog Maurice M. Blumenthal’i ve daha sonra Emin İlhan adıyla Türk vatandaşlığına geçen Avusturyalı jeolog Erwin Lahn’ı (Şekil 12B) saymak, kadirşinaslık gereğidir.


Şekil 11. Robert Mallet’in 1862 yılında yayımladığı Akdeniz’in sismik şeritleri haritasının Türkiye’yi de gösteren kesimi. Kuzey anadolu’da işaret edilmiş olan silik sismik bölge, KAF’ın faaliyetini gösterir.


Şekil 12. Kuzey Anadolu Deprem Hattı boyunca deprem merkez üslerinin, 1939 Erzincan depreminden sonra aşamalı olarak batıya kaydığını ilk farkedenjeologlar A: Necdet Egeran (1907-) ve B: Emin İlhan ([1907-1990] 24.12.1956’dan önceki adı Erwin Lahn).

Bu yayınların istisnasız tamamı, yabancı tektonik uzmanlarının eski yorumlarına bağlı kalarak, bu deprem hattını, artık son demlerini yaşamakta olan Alpin dağ oluşumunun son ölüm çığlıkları, Paflagonya Nedbesi’nin son depreşmeleri olarak yorumlamışlardır. Hamit Nafiz Pamir’in 1944 yılındaki yayınının basit bir tekrarı olan ve 1948 yılında Londra’da toplanan Uluslararası Jeologlar Kongresi’ne sunduğu ve orada yayımlanan tebliğ de, daha o zaman bile, geçersiz oldukları artık bazılarınca anlaşılmaya başlamış olan görüşleri tekrarlayan yazılar arasındadır. 1960 yılında yayımladığı ders kitabının ikinci baskısında yer alan ve yukarıda aktarılmış olan ifadeler, Pamir’in 1944’deki düşüncelerinin değişmediğini; Pınar-Erdem ve İlhan tarafından 1977’de yayımlanan makale de, bu bayat görüşlerin, ülkemiz jeologları arasında ne denli uzun ömürlü olduğunu ortaya koymaktadır. Burada, Türkçe eserlerde ve uluslararası literatürde sık tekrarlanan bir yanlışı düzeltmek gerekir: 1939 Erzincan depreminden sonra deprem merkezlerinin (episantr), Kuzey Anadolu deprem bölgesi boyunca, aşama aşama doğudan batıya kaydığı ilk defa Ketin (1948) tarafından değil; Egeran ve Lahn (Şekil 12A ve B) tarafından 1944 yılında vurgulanmıştır: “Bu sahada vuku bulan son sarımlar devresinde, episantrın doğudan batıya doğru tedricen yer değiştirdiği müşahade olunmuştur.” Ketin’in 1948 makalesinde, yaygın olarak yazılanların tersine, bu konuya değinilmemiştir.

İhsan Ketin’in (Şekil 14) yayımladığı 1948 tarihli makale ise yepyeni bir yorumun, bir devrimin ilk habercisidir. Ketin, Kuzey Anadolu’daki Paflagonya Nedbesi ile depremlerin ilişkisini bütünüyle reddederek, depremlerin o zaman dünyada pek az bilinen yepyeni bir fay türünün, doğrultu atımlı ve genç bir fayın hareketinden kaynaklandığını saptamasını yapmış; bu fayın eski dağ oluşum yapısının (orojenik yapının) bırakın bir parçasını oluşturmayı, tersine, bu yapıyı parçaladığını, orojenik hızda hareket eden epirojenik bir yapı olduğunu ve eski nedbeyi her yerde izlemediğini göstermiştir (Şekil 13). Ketin, 1948 makalesinde tanımladığı doğrultu atımlı fayın eski yapılarla bir ilişkisi olmadığını, üzerine basarak vurgulamıştır. Burada verilen yorumun, Salomon-Calvi’nin sinafisi ve onu, Nowack’ı ve Blumenthal’i izleyen Hamit Nafiz Pamir’in cicatrice’i ile coğrafi yakınlık (KAF, yer yer nedbeyi izlediği için de coğrafi eşlik) dışında hiçbir ilişkisi yoktur. Bu nedenle, söz konusu yapının gerçek karakteri (bir nedbe veya bere kuşağı değil de doğrultu atımlı bir fay olduğu), İhsan Ketin tarafından keşfedilmiştir. Ancak, bunu anlayabilmek için, kullanılan terimlerin tarihçesini ve arkalarındaki kavram topluluğunu ayrıntılarıyla bilmek gerekir. Hele hele KAF’ın İskoçya’da 1946 yılında, William Q. Kennedy tarafından ilk kez yayımlanan Great Glen fayından sonra ilk farkedilen büyük yanal atımlı fayların ikincisi, büyük faal yanal atımlı fayların da birincisi olduğunu (büyük dâhi Wegener’in 1915 yılında yayımladığı, ancak 1953 yılında kadar birkaç kişi dışında kimsenin inanmadığı Kaliforniya San Andreas Fayı yorumu hariç) ve bunu bir Türk jeologun o zaman hem tüm dünyadaki jeologların çoğunun, hem de kendi çalıştığı üniversitelerdeki hocaların savundukları genel kanıyla çelişen bir şekilde, zamanının en az yirmi yıl ilerisinde bir görüşle yayımladığını bilmek, İhsan Ketin’in yorumuna bambaşka bir çehre kazandırır. Bir çizgi boyunca depremler olduğunu söylemek ile, bu çizginin yanal veya Ketin’in ifadesiyle doğrultu atımlı bir fayın ifadesi olduğunu söylemek arasında büyük fark olduğu açıktır. Ketin, 1948 yılında yayımladığı makalesinde, KAF boyunca bir Anadolu blokunun batıya kaçmakta olduğunu da ilk kez söylemiştir. Aynı yayında Ketin, Anadolu’nun güneyinde bu batıya kaçışı mümkün kılacak, KAF’ın simetriği, fakat sol-yanal bir fay olması gerektiğini de söyleyerek, 24 yıl sonra keşfedilecek olan ve kâşifleri arasında kendi öğrencilerinin de bulunduğu (Prof. Dr. İhsan Seymen ve şimdi Stanford Üniversitesi’nde görevli Dr. Atilla Aydın) Doğu Anadolu Fayı’nın da, bir anlamda kâhinliğini yapmıştır. Ketin’in çizdiği tablo, Doğu Akdeniz faal tektoniği ve depremselliği hakkındaki çağdaş görüşlerin hâlâ temelini oluşturan kuramsal çatıdır ve Ketin’den önce söylenenlerle hiç bir ilgisi yoktur.


Şekil 13. İhsan Ketin’in 1948 yılında Geologische Rundschau dergisinde yayımladığı ve doğrultu atımlı Kuzey Anadolu Fayı’nı ilk defa gösteren haritası. Aynı harita, bir yıl sonra Türkiye Jeoloji Kurumu Bülteni’nde, Almanca bilmeyen Türk jeologların yararlanması amacıyla Ketin’in tarihi makalesinin bir Türkçe tercümesiyle birlikte tekrar yayımlanmıştır*. Fayın değişik taramalarla gösterilen tüm orojenik (=dağ oluşum) bölgelerini keyfi bir şekilde kestiği dikkat çekiyor. İşaretler (Zeichen): 1. Palezoik kristalin çekirdekler (Ar Bl: kenar silsilelerini ve kenar volkanlarını da içeren Arap Bloku; AN Bl:Kızılırmak-KM, Menderes-MM, Sakarya ve Konya masiflerini de içeren Anadolu Bloku; AM Ege masifi; PM Pontik altı masifi; RhD: Rodop masifi; Istr: Istranca masifi; IM: İstanbul Masifi); 2. Güney anadolu silsileleri; (Ta: Tauridler, Ir: İranidler); 3. Kuzey Anadolu silsileleri (An: Anatolidler, Po: Pontidler); 4. Eski dislokasyonlar; 5. Yeni deprem hatları ve yer değiştire yönleri; 6. Deprem merkez üsleri veya şiddetle harap olmuş yerler. Diğer kısaltmalar buraya konulmasına gerek görülmemiş olan şehir veya kasaba adlarıdır. Bu tarihi harita, yalnız Türkiye’nin değil, tüm Doğu Akdeniz’in güncel tektoniğinde devrim yapan görüşlerin ilk habercisi olmuştur.


Şekil 14. Kuzey Anadolu Fayı’nı keşfeden İhsan Ketin (1914-1995).

KAF’ın Keşfinin Uluslararası Yankıları
1960’lı yıllarda levha tektoniği teorisi, Wegener’in görüşlerini tekrar aktüel hale getirince, Nobel ödülüne eşdeğer görülen Japon ödülü sahibi, İngiliz tektonikçi Dan McKenzie, Akdeniz’in güncel tektoniği hakkında kapsamlı ilk yayını hazırlamıştır. Levhal tektoniği teorisinin mimarlarından olan McKenzie’nin yayınının kaynakları arasında, KAF hakkında yalnızca İhsan Ketin’in makalesi verilmiş; Paflagonya Nedbesi hakkındaki yayınlar, bu arada Hamit Nafiz Pamir’in makalesi de, konuyla ilgisiz olmaları ve depremlere neden olan doğrultu atımlı bir faydan bahsetmemeleri nedeniyle kullanılamamıştır.

İhsan Ketin’in devrim yapan önemli 1948 makalesi, Türkiye dışında ciddi uluslararası bilim çevrelerinde de hakettiği ilgiyi görmüştür. 1984 yılında, benzerlerinin en eskisi ve en prestijlisi olan Geologica Society of London, ağırlıklı olarak bu nedenle, kendisini şeref üyeliğine seçmiş; 1988 yılında da, yerbilim alanında Avrupa’nın en önemli üç madalyasından biri olan Steinmann Madalyası, büyük ölçüde KAF’ı keşfi nedeniyle, Geologische Vereinigung tarafından kendisine verilmiştir. Aynı yıl Ketin, Geological Society of America’ya da şeref üyesi seçilmiştir.

KAF’ın Keşfinin Türkiye İçin Önemi
Kuzey Anadolu Nedbesi’nin, günümüzün geçerli tektonik kuramı olan levha tektoniği teorisi kapsamındaki yorumu, paleotektonik bir yapı olan Kuzey Anadolu Neo-Tetis Kenedi’dir (yaşı 55-45 milyondur; faaliyetini tatil edeli en az 24 milyon yıl olmuştur). Başka bir deyişle, bu yapı, artık faal olmayan eski, ölmüş bir yapıyı ifade etmektedir. Faal iken (yani en fazla 24 milyon yıl önce) hiç kuşkusuz bugünkü Himalaya veya Alpler’de olduğu gibi, uzun zaman aralıklarıyla görülen sıkışma depremleri ile belirlenen bu yapı, artık hiçbir deprem üretmemektedir. KAF’ın levha tektoniği içindeki yorumu ise bir transform fay olduğudur (oluşum yaşı 11-5 milyon; hâlâ faal). Bu yapı hâlâ hareket etmekte, sık aralıklarla, doğrultu atım depremleri oluşturmaktadır. Genellikle sığ ve orta derinlikteki (nadiren derin odaklı) geniş oval alanlarda kendilerini hissettiren sıkışma depremlerine kıyasla, yanal atım depremleri değişik bir karektere sahiptir. Çünkü hemen her zaman sığı, dar ve uzun alanlar boyunca etkinliklerini hissettirirler. KAF’ın geçmişte Kuzey Anadolu Nedbesi ile karıştırılmasının üzücü bir sonucu, Kuzey Anadolu depremlerinin nedenlerinin ve tabiatlarının uzun yıllar anlaşılamaması olmuştur. İlk kez İhsan Ketin’in çalışmaları, KAF üzerinde ne tür depremlerin beklenmesi gerektiğini belgelemiş, bu konuda hem sismologlara hem de depremle ilgili çalışmalar yapan coğrafyacıdan inşaat mühendisine kadar değişik bir yelpaze içinde yer alan araştırmacılara yol göstermiş; bununla da kalmayarak dünyada tektonik deformasyonların büyük faylarla belirlenen faal yer değiştirme hatları ile çevrilmiş olduğunu ve burulma yamulmalarına dirençli katı blokların birbirlerine göre yaptıkları hareketler açısından betimlenebileceklerini göstermiştir. Ketin ile birlikte o zamanlar dünyada Alman Franz Lotze ve Kanadalı W. Tuzo Wilson gibi bir avuç jeolog tarafından savunulan bu önemli görüş, 1960’lı yıllarda yerbilimlerinde devrim yaratan levha tektoniği teorisinin de temilini oluşturur.

Ancak, KAF’ın İhsan Ketin tarafından keşfinin, Türkiye açısındançok daha büyük bir önemi vardır. O da, Atatürk’ün, saptadığı “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” hedefi çerçevesinde okuyup muasır medeniyeti Türkiye’ye getirmeleri için Avrupa’ya tahsile gönderdiği gençlerden birinin, en az Avrupa ve ABD’de bilimin en ön saflarında ilerleyen meslektaşları kadar bilime, dolayısıyla insan uygarlığına katkı yapabileceğini halkına ve dünyaya kanıtlaması olmuştur. Bu, kuşkusuz, Türk jeologların daima övünecekleri muhteşem bir başarıdır.

Kuzey Anadolu Fayı hakkındaki geniş bilgisiyle bana bu yazının hazırlanmasında yardım eden dostum ve çalışma arkadaşım Aykut Barka’ya, yazıyı okuyup eleştiren Naci Görür ve Aral Okay’a teşekkür ederim…

A. M. Celal Şengör
Prof. Dr. İTÜ Maden Fakültesi, Jeoloji Bölümü

*İşte o meşhur makale bu, yalnız Almanca gerekebilir; Ketin, İ., 1948. Uber die tectonisch-mechanischen folgerungen aus den grossen Anato-lischen Erdbeben des letzten Dezenniums, Geologie Rundsh, 36, 77-83. Bu makalenin Türkçesi “Son On Yılda Türkiyede Vukua Gelen Büyük Depremlerin Tektonik ve Mekanik Neticeleri” adıyla yayımlanmış.

Bilim ve Teknik’in depreme dair yazıları derlediği sayfasında yayınlanan Kuzey Anadolu Fayı’nın Keşfi… (Ocak 1996) başlıklı bu metnin tüm hakları Ali Mehmet Celal Şengör’e aittir. Ufak tefek düzeltmeler dışında ilk hâli olduğu gibi korunmuştur.

El Hierro Adası Açıklarındaki Sualtı Yanardağı Faaliyete Geçti

Fas’ın batısında ve Atlas Okyanusu’nda bulunan Kanarya Adaları’nda, 40 yıl aradan sonra yeniden faaliyete geçen sualtı yanardağı nedeniyle, bölgede alarm seviyesi arttırıldı ve kırmızı alarm verildi. Yetkililer, denizaltı yanardağının çevresindeki adalarda oturan 600 kişinin tahliye edilmesine başlandığını belirtti. Tahliye edilenlerin bir kısmı adanın en büyük kenti Valverde’deki okul yurtları ve stadyumlara yerleştirildi.

İspanya’nın özerk bölgesi Kanarya Adaları’nın bir parçası olan El Hierro Adası’nın 5 kilometre açığında bulunan volkan, suyun 900 metre altında lav püskürdü. Art arda gelen 4,4 ve 3,9 büyüklüğündeki depremlerin ardından anayol üzerinde bulunan tünel kapatıldı. Uzmanlar, El Hierro Adası’nda, temmuz ayından bu yana 10.000’den fazla deprem yaşandığını belirtiyor. Denizden sülfürik gaz ve duman çıkışı kesilmedi. Şu ana kadar onlarca ev boşaltıldı. Halk, yanına alabildiği birkaç parça eşyayla evini terketti.

—Toparlanacak zamanımız olmadı. Sadece gerekenleri aldık.
—Kıyafet, ilaç, evin tapusu. Bize söylenenler bunlardı.


A small explosion (possibly 20 meters tall) at El Hierro on Nov. 8, 2011. Image courtesy of St. Thomas Productions. The triangular island of Hierro is the SW-most and least studied of the Canary Islands. The massive Hierro shield volcano is truncated by a large NW-facing escarpment formed as a result of gravitational collapse of El Golfo volcano about 130,000 years ago. The steep-sided 1500-m-high scarp towers above a low lava platform bordering 12-km-wide El Golfo Bay, and three other large submarine landslide deposits occur to the SW and SE. Three prominent rifts oriented NW, NE, and south at 120 degree angles form prominent topographic ridges. The subaerial portion of the volcano consists of flat-lying Quaternary basaltic and trachybasaltic lava flows and tuffs capped by numerous young cinder cones and lava flows. Holocene cones and flows are found both on the outer flanks and in the El Golfo depression. Hierro contains the greatest concentration of young vents in the Canary Islands. Uncertainty surrounds the report of an historical eruption in 1793.

Püskürmenin su yüzeyinden 50-100 metre altında bulunan yanardağ ağzından geldiği düşünülüyor. Patlama sonucu oluşan bazalt akıntısının, 1100-1200 C sıcaklığında olduğu ve bunun suyu 10 C kadar ısıttığı belirtiliyor. 11.000 nüfusa sahip El Hierro, volkanik faaliyetler sonucu oluşmuş bir ada. Kalkan tipi bir volkan olan El Hierro’nun en son milattan önce 550’de (± 75 yıl) patladığı biliniyor. İspanya’daki en son volkanik patlama ise 1971 yılında olmuş.

Patlamaya dair birkaç görsel için tıklayın. Bu da NASA’nın özeti ve son gelişme, buysa EuronewsTürkçe‘den..


Longer range El Hierro 4D quake plot. July through September. Quakes are shown with the island’s topology for visual reference. Two rotations; one flat profile view, one perspective view. 4D, color denotes the date of quake. Göremeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=WTv8Axvwijs

Kaynakça
EuronewsTürkçe, Kanarya Adaları’nda volkan paniği, 20 Kasım 2011
EuronewsTürkçe, Kanarya Adaları’nda volkanik tehlike alarmı, 20 Kasım 2011
EuronewsTürkçe, Kanarya Adaları’nda volkanik hareketlilik, 20 Kasım 2011
Global Volcanism Program, Hierro, 20 Kasım 2011
Erik Klemetti, El Hierro Eruption: Quite the Jacuzzi, 20 Kasım 2011

Devasa Barajların Getirisi ve Götürüsü

Barajlar; su taşkınlarını önlüyor, kuraklığa çare oluyor, çevreye dost bir enerji üretimi sağlıyor. Aynı zamanda birçok ülkede kalkınmanın bir anahtarı olarak görülüyor. Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Büyük Barajlar Komisyonu’nun (ICOLD) verdiği rakamlara göre, bugün tüm dünyada ortalama 45.000 büyük baraj projesi bulunuyor. Enerji üretimi ve tarım alanlarının sulanması açısından önemli bir alternatif olan hidroelektrik santralleri her zaman iyi sonuç vermiyor. Uzmanlar, dev hidroelektrik santralleri yerine küçük barajlar kurulmasından yana.


These ASTER images show a 60 km stretch of the Yangtze River in China just west of the Three Gorges Dam, the world’s largest. When the reservoir is filled in 2012, water will rise to a height of 175 meters, and extend 600 kilometers. The reservoir will submerge two of the three world-famous gorges. The dam is being built to control the flooding of the Yangtze River, that has killed thousands of people in the past. The top image was acquired on May 20, 2001 during the dam’s construction and before the reservoir was filled. The bottom image from March 25, 2003 shows the partial filling of the reservoir, including numerous side canyons. The image is centered at 31 degrees north latitude, 110.5 degrees east longitude. Image: NASA/GSFC/METI/ERSDAC/JAROS, and U.S./Japan ASTER Science Team

Baraj inşaatında öncü ülke Çin. Dünyadaki baraj projelerinin yarısı bu ülkede. Artan enerji ihtiyacını karşılamak ve tarım için su rezervleri oluşturmak için inşa edilen Üç Boğaz Barajı ise bunların en büyüğü. Barajın yapımında temel amaç Yangtze Nehri’nin sürekli olarak taşması sonucu binlerce insanın ölmesini engellemekti. Enerji üretimi ise ikinci plandaydı. Ancak barajın yapımından kısa süre sonra, enerji üretimi ile sel taşkınlarını önlemenin birbiriyle bağdaşmadığı anlaşıldı. Enerji üretiminin en üst düzeyde sağlanması için baraj su haznesinin dolu olması gerekirken, nehrin taşmaması için ise burasının boş olması gerekiyor.

Toplam 18.200 megavatlık gücüyle dünyanın en büyük hidroelektrik santrali 17 yıl süren çalışmalar sonucunda ortaya çıktı. Hidroelektrik santral her yıl 9 nükleer santralin ürettiği enerji kadar enerji sağlıyor ve tahminen 160 milyon ton kömürün yakılması sonucu ortaya çıkacak karbondioksit önlenmiş oluyor. Ayrıca geçiş havuzları aracılığıyla yük ve yolcu gemilerinin geçişini ve nehrin akış yönünün tersine bir trafiği mümkün hale getiriyor.

Ancak bilançonun bir de olumsuz yanı var. Barajın inşaatı sırasında 1.300.000-2.000.000 insan evinden taşınmak zorunda kaldı. Ayrıca 2.500 bitki ve 300 balık türü de yaşam alanlarının yok olması tehlikesiyle karşı karşıya hale geldi. 22 hayvan türü de nesli tükenme tehlikesi altında olanlar listesine eklendi. Öte yandan uzmanlar, baraj nedeniyle nehrin doğal akışı içinde kendi kendini temizlemesinin mümkün olmadığını belirtiyorlar. Nehirdeki tortunun baraj duvarında birikmesi sonucu tesisin zarar görmesi ihtimali bulunuyor. Ayrıca çevrede yaşayan halkın başka seçenek bulunmaması nedeniyle nehir suyuna attığı çöpler de büyük bir çevre kirliliği yaratıyor. Yeni kurulan fabrikalar zehirli atıklarını nehre boşaltıyor. Ortaya çıkan sorunlar ve eleştiriler sonrasında Çin yönetimi de tesisi planlayanların ekolojik ve ekonomik sonuçları yeterince dikkate almadığını kabul etmek zorunda kaldı.


Üç Boğaz Barajı, Çin. Büyütmek için tıklayın!

Üç Boğaz Barajı, iklime dost enerji üretiminin dev projelerde nasıl sorunlara yol açabileceğinin tipik bir örneği oldu. Çeşitli ülkeler, tüm dünyada yayılan protesto eylemleri nedeniyle dev baraj projelerinden vazgeçmek zorunda kaldı. ABD, ekolojik maliyetinin yüksekliği nedeniyle bir daha büyük baraj inşa etmeyeceğini açıkladı. Brezilya’da Amazon bölgesini sulayan Şingu Nehri üzerinde yapılması planlanan Belo Monte Hidroelektrik Santrali açılan davalar nedeniyle hâlâ başlayamadı. Myanmar’da hükümet, Irrawaddy Nehri üzerine kurmayı planladığı hidroelektrik santralden vazgeçti. Başbakan Thein Sein “halkın iradesine karşı” olacağı gerekçesiyle Çin tarafından desteklenen projeyi durdurduklarını ilan etti. Şili’de ise halkın yaklaşık yüzde 70’i Patagonya’da kurulacak dev hidroelektrik santrali projesi HidroAysen’e karşı çıkıyor. Projede 2.000 kilometrelik bir yüksek gerilim hattıyla başkent Santiago’ya enerji ulaştırılması planlanıyordu. Mısır’da ise bir mühendislik yapıtı olarak sunulan Asvan Barajı‘nın yarattığı sonuçlar bugün ortaya çıkıyor. 1971 yılında yapımı tamamlanan santralde yıllık taşkınlar devam ettiği ve yeraltısuyuna deniz suyu karıştığı için barajın temeli tuzdan olumsuz bir şekilde etkileniyor. Peki GAP..

Dünya Barajlar Komisyonu da 2000 yılı sonunda yayımladığı raporda büyük barajların bedelinin ağır olduğunu açıklamıştı. Rapora göre, dünya çapında 40.000.000-80.000.000 insan bu barajlar nedeniyle yurdundan oldu. Ayrıca barajların inşası sırasında çevreye ve iklime olumsuz sonuçları da önemsenmedi. Ancak yine rapora göre, su ve gıda güvenliğini sağlamak ve temiz enerji açısından barajların önemli bir rol oynayabileceği belirtiliyor. Büyük barajlardan ziyade küçük ve yerel projeler denenmesi tavsiyesinde bulunuluyor. Bu projelerin insanlara ve çevreye olumsuz etkilerinin daha az olacağı; yerel ölçekte enerji ve su ihtiyacına katkı sunabileceği ifade ediliyor.

Kaynakça
DWTürkçe, Büyük barajların bedeli ağır, 17 Kasım 2011

Röportaj: Büyük Depremin Olduğu Yerde Bir Daha Deprem Olmaz!

Yeni kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın ilk bakanı Erdoğan Bayraktar, Van’da meydana gelen 7,2’lik* depremin ardından 29 Ekim 2011 tarihinde, 7,2 büyüklüğündeki depremden daha şiddetli** deprem söylentisine ilişkin soruya:

Depremin tarihine baktığımız zaman herhangi bir bölgede büyük deprem olduğu zaman, 6,5 şiddetinden büyük olduğu zaman, bundan sonra burada artçı depremler olacak. Artçılar en kısa mesafe, 150 kilometreyi etkileyecek. Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün diyebilirim ki Van merkez ve Erciş, en güvenilir bölgedir. Çünkü buradaki fay kırılmıştır, enerjisini boşaltmıştır. İlk 3 gün 6 şiddetine yakın depremler olabilir. Ondan sonra şiddeti azalır. 3 aya kadar ise hissettiğimiz çok az ve hissetmediğimiz binlerce sarsıntı olur.
—Erdoğan Bayraktar (Çevre ve Şehircilik Bakanı)


Deprem haritasında da görüldüğü gibi Van ili ve çevresi 1. ve 2. derece deprem bölgesi içinde kalıyor. Görüntü: AFAD

– Muhalefet sizi istifaya çağırıyor. İstifa etmeyi düşünüyor musunuz?

– Gülüyorum bunlara. Adamlar öğrenmişler, en ufak bir olayda akıllarına geldiği gibi konuşuyorlar. 5,6’lık depremden dolayı bazı arkadaşları, beni suçluyorlar. Bir günah keçisi arıyorlarsa oraya gitmeyenlerden arasınlar. İlk günden beri Van’dayız. Gece gündüz, köylerde, enkazın, çamurun içinde uğraşıyoruz. Tir tir titreyen çocukların ayağına nasıl çorap buluruz diye gece gündüz çalışıyoruz. Türkiye bizden hizmet bekliyor. Daha yapacak çok iş var.

Böyle söylediğiniz için insanların hasarlı binalara girdiği ve hayatını kaybettiği söyleniyor.

– Bu yorumu yapanlarda algı bozukluğu varsa ben ne yapayım. Söylediklerim ortada. ‘Orta ve ağır hasarlı binalara girmeyin; kırık binalara yaklaşmayın ama bir sıva döküğü varsa o binaya girebilirsiniz’ dedim. Bu teknik bir ifadedir. Gene aynı sözümdeyim. Hasarlı binalara girmeyin ama sağlam binalara girilsin. Oraya gelen deprem uzmanları, mühendisler de böyle söyledi. Bizim arkadaşlarımız 23 evi boşalttılar, onların hepsi de son depremde yıkıldı. O otellerin çevresindeki binalarda ağır hasar yoktu. Bütün dünyadaki tecrübeler bir bölgede deprem olduğu zaman belli bir süre orada aynı şiddette bir deprem daha olmayacağını gösteriyor. Grafikler de var elimde. Hepsi yanımda. Sarsıntıların şiddeti gün geçtikçe azalıyor.

– İnşaat mühendisi olarak 5,6’lık bir depremde o otellerin yerle bir olması normal diyebilir misiniz?

– Bina sakatmış. Binayı yapan, ruhsatını veren, belediye, herkes suçlu. Eski yapılar bunlar. Marmara depreminden sonra Türkiye’de şartlar değişti, evvelden denizden alıyordun kumu bina yapıyordun. Artık yasak. Tespit yaparsın, sağlam dersin ama ağır bir deprem gelir onu da yıkar. Türkiye’nin depreme dayanıklı, uygun binalar yapması gerekiyor. Biz onu yapıyoruz. TOKİ ile yaptığımız binalarda bunun için yıkılma olmuyor. KİPTAŞ Genel Müdürü olduğumda İstanbul’da yaptığımız 17 bin konut var, hiçbiri Marmara depreminden zarar görmedi. TOKİ olarak 500 bin konut, 1000’e yakın okul, 150 hastane yaptık. Onlara da bir şey olmadı. Allah göstermesin bunlardan bir tanesi de yıkılabilir. Allah’ın işi bu.

– Özellikle çocuklar ve yaşlılar kar altındaki çadırlarda hasta oluyorlar. Daha ne kadar çadırda kalacaklar?

– Çadır geçici bir çözümdü, kesin çözüm kalıcı konutlar olacak. Pırıl pırıl bir Van meydana getireceğiz. Evi yıkılan veya hasarlı olan tüm vatandaşlarımızın kışı geçirmesi için konteyner dağıtacağız. Bu konteynerler 21 metrekare. Soğuğa dayanıklı. İçinde tuvaleti banyosu olan geçici barınma yerleri olacak. Türkiye’nin her yerinde konteyner üreten firmalar ile görüşüldü. En geç 1 ay içinde ihtiyaç sahibi tüm vatandaşlarımızı çadırdan kurtarmayı amaçlıyoruz. Kamu misafirhanelerine götürülecek vatandaşlarımızı ise Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı belirliyor. Burada gönüllülük esas olacak. Ancak henüz kaç ailenin götürüleceği konusunda bir rakam yok.

Dört yasamız var. Yabancılara gayrimenkul satışında mütekabiliyet şartını kaldırıyoruz.  Gelişmiş ülkelerdeki gibi satış serbestisi getiriyoruz ama ülkenin menfaatlerini kollayarak yapacağız bunu. İkinci yasa, Deprem dönüşü-Kentsel dönüşüm yasası. Yapı Denetimleri Kanunu var. Yani teknik müşavirlik yasası. Bir de 2B’yi getiriyoruz. Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile ortak hazırladık. Hepsi yüzde 70 bitti, taslak halinde.

Türkiye deprem kuşağı üzerinde. Binaların elden geçirilmesi lazım. Türkiye’de bütün binaların, 19,5 milyon yapının röntgenini çekeceğiz. İstanbul’da kısmen bu yapıldı. Şu an boşaltılması, yıkılması gereken bir sürü bina var İstanbul’da. Türkiye’de 2000 yılından sonra yapılan konut stoku sağlam. Sakatları da ayıklayıp yıkarsak Türkiye çok iyi noktadadır.

Ucuz olsun, pahalı olsun önemli olan denetimi artırmaktır! Türkiye artık 150-200 belge ile değil ruhsatı kolay veren ama denetimi sıkılaştıran bir yapıya kavuşacak. Arazi tespitinden zemin etüdüne, temel atmadan çatıyı kapatmaya, kat mülkiyetinden iskan ruhsatına kadar her safhasında denetlenen bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Bunun için yasal düzenlemeyi son noktaya getirmek üzereyiz.

– Yani ortada bir ihmal yok mu?

– Devletin ihmali söz konusu değildir. Devletimiz en modern ülkelerde yapılacak ne varsa yapmıştır. İlk andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, tüm bakanları oraya gitmiştir. Ben depremden bu yana oradan sadece iki gün ayrıldım. Haiti’de 2010’daki depremde, bir ay sonra bile enkazdan ölüler çıkartılıyordu. Bizde bir haftada bitti bu iş. Türkiye, enkaz kaldırmada dünyaya parmak ısırtacak kadar başarılıdır. 70 bin’in üzerinde çadır dağıtıldı. 5 kişilik aile derseniz 350 bin insan çadırda. Ben de çadır dağıttım. Millet çadıra çok istekli ama Van’ın ağır kış koşullarında çok doğru değil bu. Konteynırları yetiştirmek gerekiyor.

– Japonya’da büyük depremlerde bile ölüm olmuyor. Biz ne zaman bu noktaya geleceğiz?

– Onu yapıyoruz şu anda. Japonya’nın deprem konusunda yakaladığı ivmeyi yakalamak üzereyiz. Onun için 21 bakanlık icracı bakanlık oldu. Hepsi arazide çalışıyor. Japonya’da bina yıkılmıyor ama tsunami oldu, bir sürü insan orada da öldü. Afet bu. Biz Türkiye olarak birçok ülkeden ilerideyiz.

– Hasar tespitinden AFAD mı sorumlu yoksa sizin bakanlığınız mı?

– Bizim bakanlığımızla uzaktan yakından ilgisi yok bu işin. Yasada belli. Bu iş valiliğin emrindeki afet ve acil yönetim müdürlükleri tarafından yürütülür. Vali ile AFAD arasındaki iştir bu. Bizden teknik eleman desteği isterler. Karayolları ya da Devlet Su İşleri de teknik eleman desteği verebilir. O kadar.

– Otelde ölen gazeteci Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz ile Japon arama kurtarma görevlisinin isimlerinin Van’da caddelere verilmesi önerisi var.

– Orada görevlerini yapanların hatıralarına saygı göstermek bizi mutlu eder.

– Bayram Otel ve Aslan Otel’de ön hasar tespit çalışması yapılmış mıydı?

– Ön hasar tespiti, ağır hasarlı binaların, can ve mal kaybının ön hesabını tutmaya yarar.

Yoksa bu bina sağlamdır, değildir şeklinde bir tespit değildir. Bunun için bir karotla beton numunesi almak, taşıyıcı sistemine, zeminine bakmak lazım. Bir bina betonarme ise taşıyıcı sistemde hasar, çatlama yoksa o bina güvenli sayılabilir. Bu bir izlenimdir. Bunu söyleyeni taahhüt altına sokmaz. Kesin hasar tespiti depremden iki-üç ay sonra yapılacak bir tespittir. Aslan Otel’e gitti arkadaşlar, binada çatlak görmemişler, çünkü deprem orayı vurmamış.  Bayram Otel’in sahibi de diyor ki içeride bir kaplama yoktu. Ön hasar tespiti, o bölgede insanlara nasıl yardım yapılacağını tespit için yapılan bir iştir. Ne kadar bina yıkılmıştır, hangisi ağır hasarlıdır, hak sahipleri kimlerdir, hepsi kesin hasar tespitinde ortaya çıkar.

–  Kültür ve Turizm Bakanlığı bu iki otelin turizm işletmesi ve yatırım belgesi olmadığını açıkladı.

– Onu bilmiyorum.

– Otelin sahibi mi hasar tespiti yaptırmalıydı? Yetkililer neden gidip bakmıyorlar?

– O otellerin çevresindeki binalarda ağır hasar yoktu. Depremin vurmadığı bölgelere gidip ön hasar tespiti yapılması söz konusu olamaz. Sonraki depremin derecesi 5,6 idi ama yüzeye yakın olduğu için çok şiddetliydi. 5,6’lık depremden sonra ön hasar tespitinin yeniden elden geçirilmesi lazım. Depremin hangi gün ve saatte olacağını tespit eden teknoloji henüz dünyada yok. Olsaydı bu kadar canın ölmesini engellerdik. Bakın, deprem uzmanları da farklı şeyler söylüyorlar. Ben bir inşaat mühendisi olarak makineyle demirlerine bakarım bir binanın, dayanıklılığını incelerim. Dışarıdan bakarak fikir yürütülmez.

Binaların hasarını tespit mühendislik işidir. Hasar tespiti ise AFAD uzmanlarının yaptığı bir iştir. Orada mühendislerden de yararlanılır. Van depremi oldu ve bizim nasırımıza bastı. Biz bu işi hızlandırıyoruz şimdi. Bakanlığımız bu işi yapacak. Türkiye’deki konut stokunun tamamı elden geçirilecek ve depreme dayanıksız, çürük binalar ayıklanacak.

***

Mecliste de gündem dışı söz alanlar (ki bunlar muhalefet oluyor) sayın bakanı tahrik etmiş. Bakanın verdiği yanıtı okuyunca tebessüm ettim, özellikle son cümleler bomba..

Profesörlerin söylediklerini siyasi olarak tekrar ettim. Niye? Çünkü biz Van’ın boşalmasını istemiyoruz. ‘Bütün Vanlılar Van’ı terk etsin’ mi diyecektim? Yine diyorum; sağlam evlere girin hasarlı evlere girmeyin. Bu bilimsel bir ifadedir. Biz Van’da 250 insanımızı canlı kurtardık ve enkaz çalışmaları bitti. Bu dünyada rekordur. Burada sizi eleştirmeye kalksam altı saat yetmez. Öyle eleştiririm ki inanın evinizin yolunu şaşırırsınız.
—Erdoğan Bayraktar (Çevre ve Şehircilik Bakanı)

Yukardaki metnin neredeyse tamamı, Özlem Akarsu Çelik (Akşam) tarafında yapılan röportajı içerir. Bu röportaj, önemli bir ayrıntı dışında değiştirilmeden aktarılmıştır (bkz. Dipnotlar).

Dipnotlar
* Gözden kaçan bir ayrıntı, orijinal yazıda 5,6 denilmiş fakat o deprem 9 Kasım 2011’de meydana geldi. Zaten 5,6’lık depremden sonra bakan aynı sözleri sarfetseydi, bakanı sözlerinden dolayı köşeye sıkıştıracak birşey gündeme gelmezdi. Deprem öldürür, binalarda, buna güven veren sözlerde eklendi..
** Yerbilimciler, özellikle depremle uğraşanlarkesim, büyüklükle şiddeti karıştıranları görünce zevkten dört köşe olur ve uzun uzun iki kavram arasındaki temel farkı anlatmaya çalışır. Ben anlatmayacağım. Yoldan geçen adam bunu öğrense ne olur, öğrenmese ne olur.

Kaynakça
AA, Van’ı terk edin mi diyecektim? 16 Kasım 2011
Akşam, İstifa çağrılarına gülüyorum, 15 Kasım 2011

Erzurum’daki Şirvaz Şelalesi Fark Edilmiş

Aslında haberin devamını okumanıza gerek yok. Çünkü, 48 metre Tortum Şelalesi’nden sonra Erzurum’un en yüksek 2. şelalesinin yeni farkına varılmış..


Yaklaşık 37 metreden dökülen Şirvaz Şelalesi.

Şenkaya ilçesine bağlı Kaynak köyünün 2 kilometre güneyinde yer alan ve yerel olarak tanınan şelale (çağlayan, çavlan, sudökülen), yörede Şirvaz Şelalesi adıyla biliniyormuş ancak literatüre henüz girmemiş. Cemal Sevindi, Günay Kaya, Aydın Bekar, Salih Kaygusuz ve Alper Aykaç’tan (Atatürk Üniversitesi Coğrafya Bölümü) oluşan takım tarafından 17-18 Eylül 2011 tarihilerinde yürütülen saha çalışmaları sonucu Erzurum’un 2. en yüksek şelalesi literatüre girecek.

Ayrıca şelalenin yakın çevresindeki kayaların üstünde tasvirler saptanmış. Kayaüstü tasvirlerin milattan önce 3 ila 5. yüzyıla ait olduğu düşünülüyor. Bununla birlikte, şelalenin yer aldığı vadide 48 kelebek türü, 69 kuş türü, Alpin-Subalpin ve İran-Turan flora unsuru 86 bitki türü tespit edilmiş.

Yapılan ölçümlere göre 37 metre yüksekliğine sahip Şirvaz Çağlayanı, Tortum Şelalesi’nden sonra Erzurum ilinde su düşüşü bulunan ikinci en yüksek eğim kırığıdır. Bardız Çayı havzası dâhilinde, Boğaz Dere Vadisi’nde yer alan çağlayan 2.268-2.305 metre yükseltileri arasında yer almaktadır. Yapılan tespitlere göre çağlayan özellikle haziran ayında en muhteşem görünümünü kazanmaktadır. Saha çalışmalarımızda böyle bir çağlayanla karşılaşmak bizi sevindirdi.

***

Kazıma-vurgu tekniğiyle çizilen kayaüstü resimlerde, av hayvanları ve av sahneleri tasvir edilmiştir. Biz hemen bu tasvirlerin fotoğraflarını çektik. Tarih bölümünde görevli öğretim üyesi arkadaşlarımıza gösterdik. Orada oluşturulacak bir heyet bölgede gerekli bilimsel incelemeyi yapacak. Temennimiz bölgenin tarihi dokusunun zarar görmeden korunma altına alınmasıdır.

***

Örneğin nadir kelebek türlerinden apollo, Akdeniz hanımeli kelebeği, çokgözlü mavi, harem güzelesmeri, Mezopotamya çokgözlüsü bu alanda rahatlıkla izlenebilmektedir. Ayrıca sahada küçük kerkenez, kaya kartalı gibi özel kuş türleri de yaygın olarak gözlenmiştir. Yine bu alanda yabani erik, elma, armut türlerinin yanı sıra rosa pimpinellifolia, rosa pulverulenta ve rosa iberica gibi kuşburnu türleri bir arada izlenmiştir.

Beşeri faaliyetlerin olumsuz etkilerinden nispeten korunmuş olan sahada, tespit edilen biyoçeşitlilik ve kültürel zenginlikler Erzurum için oldukça önemlidir. Sahanın turizm potansiyelinin detaylı olarak belirlenmesi ve haritalanması amacıyla 2012 yılında yeni bir çalışma başlatılmasına karar verilmiştir.
—Cemal Sevindi (Atatürk Üniversitesi Coğrafya Bölümü)

Kaynakça
AA, 37 metrelik çağlayan keşfedildi, 12 Kasım 2011.
TRT, 37 Metrelik Çağlayan Keşfedildi, 12 Kasım 2011.
Zaman, Erzurum’un en büyük ikinci çağlayanını tespit edildi, 12 Kasım 2011.

Meteoroloji Mühendisi, Meteoroloji Uzmanı ve Meteorolog

Resmi Gazete’de yayımlanan 657 sayılı KHK’da Meteoroloji Uzmanı olmanın şartları yeniden belirlenmiş:

a) En az 4 yıllık eğitim veren hukuk, siyasal bilgiler, iktisadi ve idari bilimler, iktisat, işletme, mimarlık ve mühendislik fakülteleri ile Genel Müdürlüğün görev alanına giren ve yönetmelikle belirlenen fakültelerden veya bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulu tarafından kabul edilen yurt içi veya yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olmak.

b) Yapılacak yarışma sınavında başarılı olmak.

Eski mevuzat ise şöyleymiş:

1- Mühendis, yüksek mühendis, istatistikçi, fizikçi, jeomorfolog, bilgisayar veya meteoroloji alanına giren diğer konularda en az 4 yıllık yüksek öğrenim yapmış veya bunlara denkliği Milli Eğitim Bakanlığınca kabul edilmiş yurt dışındaki yüksek öğretim kurumlarından mezun olmak,

2- Açılacak yarışma ve yeterlik sınavında başarı göstermek.

Bu tam bir skandal. Tamamen bir skandal. Böyle bir şey olamaz. Meteoroloji bir fizik ve matematiğe dayalı bir meslektir. Biz burada dört senelik eğitim veriyoruz. Bunları aldınız. Peki nasıl meteoroloji uzmanı yapacaklar? Sertifikayla uzman olacaklar. İklim değişikliğine karar verecek. Türkiye’deki yağışa karar verecek iki aylık bir sertifikayla belki de bir bilemiyoruz. Şimdi böyle olunca, Türkiye’de iklim değişikliğine gönülsüz bir inanma vardı. Hele hele iklim değişikliğinin etkilerini çok fazla görüldüğü şu günlerde, o kadar hissediyoruz ki bunları araştıracak, etkilerini yapacak bir genel müdürlük Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü. Benim bu meslek gruplarıyla hiçbir sıkıntım yok. Onların bir suçu da yok.Şimdi dersten çıktım öğrenciler geldi. Biz neden okuyoruz diyorlar. Keşke iktisat okusaydık da iki mesleğimiz olurdu diyorlar. Dersten çıktım geliyorlar. Hocam nedir bu durum dediler. Çocuklar isyan şaşkınlık içerisinde. Öğrenciler de bizler de çok rahatsızız.
—Orhan Şen (İTÜ Meteoroloji Müh.)

Bu çok yanlış bir uygulama. Meteoroloji bilimsel matematiksel ve fizik kurallarını temel alan bir bilimdir. Son yıllardaki küresel ısınmayla, hava kirliliğinin artmasıyla önemi daha da arttı. İktisat işletme hukuk mimar meteoroloji uzmanı olamaz. Bu bizim için mesleğimiz için de bir açmaz. Bu KHK bizim odamızın, hiçbir STK’nın ve Meteoroloji’nin görüşü alınmadan hazırlanan bir kararname. Açık öğretim mezunları iktisatçı sayılıp burada Meteoroloji Uzmanı unvanı alacaklar. Hiçbir şey belli değil. Yönetmenlik belli değil. Hukuk ve işletme mezunları nasıl olurda meteoroloji uzmanı olur? Meteoroloji mühendisleri, fen ve matematik bilimleri üzerine eğitim yapan bir mühendislik bilimi. Böyle bir fen biliminde, nasıl hukukçu nasıl işletmeci nasıl yer alabilir? Bu ciddi bir açmazdır. Odamızda bu KHK ile ilgili hukuki süreci araştırıyoruz. Ben bunu tamamen kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Meteoroloji Mühendisliği dururken, Açıköğretim mezunu bir kişi rahatça Meteoroloji Uzmanı olabilir. Bir an önce düzeltilmesi gerekiyor. Fizik, matematik, elektrik-elektronik mühendisliği mezunlarını kabul edebilirdik. Biz de destekleyebilirdik, ancak hukuk, işletme, sosyal bilimler mezunlarının, mimarın meteorolojiyle hiçbir alakası yoktur. Tayland günlerdir sel altında. Ülkemize önümüzdeki yıllarda ne olacağı konusunda meteoroloji bilimleri son derece önemli. Biz ülkemiz için varız. Fakat siz bunu hukuk işletme mezunlarıyla mimarla yapamazsınız.
—Yüksel Yağan (Meteoroloji MO)

.. Şimdi, böyle bir karar çıktı, iktisatçılar da meteorologluk yapabilecekler diye İTÜ filan kızıyor ya.. Yahu güzel arkadaşım, sen bir defa, dünyada hiç kimsenin bu şekilde adlandırmadığı çok önemli bir bilim dalına ve lisans bölümüne böyle garip bir isim vermişsin. Ya da bu ismi verenlere karşı çıkmamışsın, “biz mühendis değiliz” dememişsin. Bunu da sırf, sonunda ‘mühendislik’ yaftası bulunmayan mesleklerin memlekette pek bir ağırlığının olmadığını bildiğinden yapmışsın. Yani daha baştan, tam Türkiye işi bir pazarlama tekniğine alet olarak meteoroloji biliminin itibarını ayaklar altına almışsın. İnsanlara verdiği eğitime, donanımına güvenen kurum böyle şeye gönül indirmez oysa ki.

Ondan sonra da ‘devlet’ çıkıp demiş ki, “bence hukukçular da meteoroloji uzmanı olabilir”. E gayet normal. Sen kendini durup dururken ‘mühendis’ ilan ederken iyi de, devlet mimarlara “meteorolog olabilirsiniz” deyince mi kötü? Ben de mesela makine iklimleri doktoruyum (hepsinin okulunu okudum), ama blog yazıyorum. Türkiye böyle bir ülke. Ben kızıyor muyum? O zaman sen de kızma, gül geç. Alternatif olarak, işine dört elle sarıl, meteorologluğu kimseye bırakma, kaliteli iş çıkar, öğrencilerini iyi eğit, “siz mühendis değil, meteorologsunuz” de, adam da mesleğinin ayrıcalıklı olduğunun bilincine varsın, kendini ona göre yetiştirsin. Zaten o zaman mimarları değil, senin öğrencini istihdam ederler. Öyle olunca iş mevzuata kalmaz. İşini iyi yapan adam, mevzuatı deler geçer.
—Ozan Mert Göktürk

2 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 657 sayılı KHK’ya göre artık Meteoroloji Uzmanı olmak için Meteoroloji Mühendisliği okumaya gerek yok. Bu duruma, “Tam bir skandal. Böyle bir şey olamaz. Meteoroloji, fizik ve matematiğe dayalı özgün bir meslektir. Bilime büyük saygısızlık” diye tepki gösteren çok oldu. Ben, hâlâ DMİ Genel Müdürü’nden Başbakan’a kadar güvendiğim kişilerin bu yanlışı düzelteceğine inanıyorum.
—Mikdat Kadıoğlu (İTÜ Meteoroloji Müh.)

Artık meteoroloji mühendisi olmak için Türkiye’de tek bölümün bulunduğu İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girmek gerekmeyecek. Meteoroloji mühendisliği bölümü öğrencileri, bu yüzden 657 numaralı kanun hükmünde kararnameye tepkili, Meteoroloji Mühendisleri Odası‘da bir iki kelâm etmiş. Sonuç olarak; hukuk, siyasal bilgiler, iktisadi ve idari bilimler, iktisat, işletme, mimarlık ve mühendislik fakülteleri mezunları meteoroloji uzmanı olabilecek. Mühendislik fakültesi gözden kaçar mı hiç, bu bağlamda yerbilimlerine ve daha fazlasına da gün doğmuş görünüyor. İşsiz güçsüz çevre, hidrojeoloji, jeodezi ve fotogrametri, jeofizik, jeoloji, maden, metalurji ve malzeme ve petrol ve doğalgaz mühendislerine de bir ekmek kapısı açıldı, bu fırsatı fırına çevirmek elinizde..

Kaynakça
HavaDelisi, “Meteoroloji Mühendisi” falan filan, 10 Kasım 2011.
Hürriyet, Yağmuru hukukçu, karı mimar bilecek, 10 Kasım 2011.
Hürriyet, Yok artık! Yağmuru hukukçu, karı mimar mı bilecek?, 19 Kasım 2011.
KHK/657, Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname, 10 Kasım 2011.