Dünyanın İlk Ticari Dalga Enerjisi Santrali İspanya’da Kuruldu

Rüzgâr, güneş ve biyokütleden enerji üretimi bir ütopya olmaktan çıkalı çok zaman oldu. Deniz dalgalarından enerji üretimi ise henüz emekleme aşamasında. Ancak İspanya’da bir köy dalga enerjisini kullanmaya başladı bile.

Teknik altyapının gelişmesiyle küresel enerji ihtiyacının her gün daha büyük bir kısmı yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanıyor. Şimdi ise sırada deniz dalgaları var. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin verilerine göre küresel enerji ihtiyacının yüzde 30’nun deniz dalgalarının hareket enerjisinden karşılanması mümkün.

Ancak bunun gerçekleşmesi için daha uzun bir yol kat edilmesi gerekiyor. Bu yaz dünyanın ilk ticari dalga enerjisi santrali İspanya’nın Bask bölgesinde üretime başladı. Bu santral, Atlas Okyanusu’nun kıyısında bulunan Mutriku köyünün enerji ihtiyacını karşılıyor.


The Mutriku wave power plant. (Picture: Voith)

İspanya’nın Bask bölgesinin kıyı şeridindeki Mutriku kasabası âdeta bir yağlı boya tabloyu andırıyor. Tepelerin yamaçlarında birbiri ardına sıralanan rengârenk evler… Çevresi doğal taşlarla örülmüş liman havuzunu paylaşan balıkçı tekneleri ve yelkenliler… San Sebastian’ın yaklaşık 30 kilometre batısında yer alan 5 bin nüfuslu bu şirin kasabada ileri teknoloji bir enerji santrali olduğuna inanmak çok güç. Ama bu bir gerçek. Temmuz ayında üretime başlayan santral 600 kişinin enerji ihtiyacını karşılıyor. Bask Bölgesi Enerji Ajansı Genel Müdürü José Ignacio Hormaetxe santral ile gurur duyuyor.

Hormaetxe, “Mutriku, bugünden itibaren dalga enerjisi alanında bir referans durumundadır. Deniz dalgasından elde edilen elektrik enerjisini tüketiciye ulaştıran ilk tesis budur” diyor.

Limanı döven muazzam dalgalardan yeni inşa edilmiş dalgakıran ile elektrik elde ediliyor. Mühendis Yago Torre, büyük bir demir kapıyı açıyor ve beton yapının içini gezdiriyor. Dalgakıranın içinde denize açılan toplam 16 bölme bulunuyor. Mühendis Torre santralin çalışma prensiplerini şöyle anlatıyor.

“Dalgalar içeriye dolduğunda bu boş bölmelerdeki havayı itiyor. Hava yükseliyor ve jeneratöre bağlı türbinlere doğru sıkışıyor. Türbinler hareket ediyor ve onlar hareket ettikçe elektrik enerjisi üretiliyor.”

Aynı teknikle çalışan deneme amaçlı tesisler daha önce de vardı. Ancak Mutriku’daki enerji santrali bu yöntemin ticari olarak kullanıldığı ilk örnek oluyor. Türbinler Alman bir imalatçının İskoç kızından alınmış. Ancak tesisin geri kalanı Basklı bir şirket tarafından inşa edilmiş.

Proje 7 milyon euroya mal olmuş. Bask Bölgesi yönetimi, liman duvarlarının inşasını yenilenebilir enerji için ayrılan farklı kaynaklardan finanse etmiş. Bask bölgesinin enerji dağıtım kuruluşu EVE‘nin yenilenebilir enerjiler bölüm başkanı Javier Marqués, deniz dalgasından enerji üretiminin Mutriku’yla sınırlı kalmayacağını belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bask bölgesi için öncelikle bir dalga haritası çıkardık ve dalgaların potansiyel enerjisini hesapladık. Yaptığımız araştırmada elimizdeki teknolojiyle teorik olarak Bask bölgesinin enerji ihtiyacının yüzde 10’unu karşılayabileceğimiz sonucuna vardık.”

Teknik altyapı kusursuz değil. Bu yüzden Mutriku’daki tesis planlandığından iki yıl geç devreye girmiş. Uzmanlar, yılda sadece 600 megavat/saatlik bir üretim kapasitesine sahip olduğu düşünülürse santral için yapılan harcamaların bir hayli yüksek olduğunu söylüyor. José Ignacio Hormaetxe ise bu eleştirilere karşı çıkıyor ve bu tip santrallerin çevreye zarar veren enerji üretimini ve ithalatını düşürdüğünü belirtiyor. Buna karşılık endüstriye yeni teknikler geliştirme ve yeni pazarlar açma imkânı sunduğunu da sözlerine ekliyor.

Kaynakça
DWTürkçe, Dalga enerjisi geliyor, 29 Eylül 2011’de erişildi. Haber: Reinhard Spiegelhauer, Çeviri: Ercan Coşkun, Editör: Murat Çelikkafa

Filipinler’de Yıkım: Nesat Tayfunu

Filipinler’i vuran tayfun sellere ve elektrik kesintilerine neden olurken, başkent Manila’da ve en büyük ada Luzon’da yaşamı felce uğrattı, binlerce kişi evlerinden tahliye edildi. Nesat tayfunu nedeniyle Filipin Borsası kapatıldı; Manila’nın merkez hastanesini sel bastı.

Ülkede birçok yol seller altında kaldı; uçak seferleri iptal edildi. Yerel medya, gerek olmadıkça yola çıkılmaması tavsiyesinde bulunuyor. Başkentin bazı kesimlerinde sel sularının yüksekliği bel hizasını buldu. Sellerde en az 7 kişi öldü. Ölenler arasında çocuklar da bulunuyor. Can kayıplarının artmasından endişe ediliyor.


Shanties along the coastline of Manila bay are hit by waves in the slum area of Baseco. Photograph: Dennis M. Sabangan/EPA

Tayfun vurmadan önce yetkililer ülkenin iç kesimlerideki Albay eyaletinde 100 bin kişinin bölgeyi terketmesini istedi. Anayolların sular altında kaldığı, uçuşlar iptal edildiği, kamu kurumları, okullar ve üniversitelerin tatil edildiği başkent Manila’da yetkililer halka evden çıkmamaları uyarısında bulundu. Alabora olan bir teknede bulunan 50 kişinin ise kurtarıldığı haberleri geliyor.

Taşıdığı rüzgarların saatteki hızı 170 kilometreyi bulan tayfunun ülkenin bazı kıyı kesimlerinde 4 metre yüksekliğinde dalgalara neden olabileceği bildirildi. Filipinler, tayfunlara sıklıkla maruz kalan bir ülke. Ancak Nesat’ın bu sene ülkeyi vuran en şiddetli tayfun olduğu sanılıyor. İki yıl önce bugünlerde ülkeyi vuran Ketsana Tayfunu da 400’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuştu. Nesat’ın Filipinler üzerinden yavaş yavaş ilerleyip Güney Çin Denizi üzerinden Perşembe günü (29 Eylül 2011) Çin’e ulaşması bekleniyor.


Tayfun görüntüleri için http://www.youtube.com/watch?v=Z6namPl37TA


Tayfunun vurduğu yuvalar. Filipinler’in kuzeyini etkisi altına alan tayfunda evlerini su basan bu aile, bu derme çatma barakaya sığınarak felaketin geçmesini bekliyor. Görüntü:Cheryl Ravelo/Reuters

Filipinler’de can kayıplarına yol açan Nesat Tayfunu Hong Kong’u sıyırdıktan sonra Güney Çin’deki Hainan Adası’nı vurdu. Çin hükümeti adadaki tüm kamu binalarını ve okullarını kapadı, uçuşlar iptal edildi, seferdeki gemiler geri çağrıldı. Bölgedeki 58 bin kişi daha güvenli bölgelere tahliye edildi. Tayfun yüzünden dünyanın en önemli finans merkezlerinden Hong Kong’da da borsa açılmadı. Tayfun Hong Kong’ta can kaybına yol açmadı, ancak 2 kişi yaralandı.

Macau Adası’nın da tayfundan etkilendiği, okulların ve bazı işyerlerinin kapatıldığı bildiriliyor. Bu arada tayfunun Filipinler’de yol açtığı can kaybı sayısı 39’a çıktı. 31 kişiyse halen kayıp. Arama ve selden etkilenen bölgelerde yaşayanların kurtarılmasına dönük çalışmalarsa sürüyor.

Kaynakça
BBCTürkçe, Nesat tayfunu Filipinler’i vurdu, 27 Eylül 2011’de ulaşıldı.
BBCTürkçe, Filipinler’de Nesat yıkıp geçiyor, 27 Eylül 2011’de ulaşıldı.
EuronewsTürkçe, Tayfun Güney Asya’yı rahat bırakmıyor, 29 Eylül 2011’de ulaşıldı.

Ahlâksız Hidrojeoloğun Sonu..

Uzmanlık alanı deprem olmayan yerbilimcileri bırakın, gökyüzünde cereyan eden olaylarla ilgilenmesi gereken Mikdat Kadıoğlu gibi meteorologların* (meteorolojistlerin, gökolaybilimcilerin, havaolaybilimcilerin ve benzeri) bile deprem hakkında atıp tuttuğu bir memlekette yaşıyoruz. Aşağıdaki yazı, bu durumu birçok açıdan ele alıyor; medya, şöhret, reyting vesaire.. Ama herşeyden önemlisi, yerbilimcilerin bir meslek ahlâkı (etiği) olmak zorunda mı sorusuna yanıt aranıyor..
—Bahadır Güler

* Üstteki paragraf ben böyle bir hata yapmayayım, diye kalsın istedim. Aslında amacım Mikdat Kadıoğlu‘nu hedef göstermek değildi, belki de tam olarak yapmak istediğim buydu, kim bilir. Acaba, son aylarda meydana gelen depremlerden sonra onu sık sık NTV’de gördüğüm için mi gaza gelmiştim, bilinç altı dedikleri bu olsa gerek, neyse ne.. Sanırım, mesleki şovenist tavır sergileyen ben oluyorum. Şöyle bir daha yaptığım şeye bakınca, fazlasıyla haddi mi aştığımı farkettim. Zira, ben de etik (ahlâklı) davranmadım, cahillikte cabası.. Hoca’dan özür dilerim, içtenlikle.. Aşağıdaki yazının gerçek amacındaki gibi yerbilimciler arasında kanayan bir yarayı ele almak varken, biz gittik, durduk yere özünde atmosfer bilimci ama afet uzmanı birine saldırdık. İster misiniz şimdi de asıl hedef kitlesindeki yerbilimcilerin tek tek ismini vereyim.. Uzatmayayım, iyice sıvamadan kesiyorum..

Ayrıca alttaki yazının yazarları Ayhan Sol ve Şeref Halil Turan‘a da koca bir özür borçluyum, tüm samimiyetimle..

Yerbilimciler Etik Yükümlülüklerini Ne Zaman Tartışacaklar?**
Bilimsel kuramların, araştırma sonuçlarının bilim topluluğu içinde dolaşımının dış etkilerden bağımsız olması genellikle kabul edilen bir görüştür. Bu sav bilimin ancak özgür bir ortamda gelişebileceği düşüncesiyle temellendirilmektedir. Ancak bilimsel araştırmalarda ve araştırma sonuçlarının iletişiminde tam özgürlükten vazgeçilemeyeceği kabul edilse bile, aynı yaklaşımın araştırma sonuçlarının doğrudan halka iletilmesinde de geçerli olması gerektiği sorgulanmaksızın kabul edilebilecek bir görüş gibi görünmüyor.

Genel olarak bilimsel araştırma sonuçlarının, özellik de kesinlikten uzak öngörüler içerenlerinin halka iletilmesinin kimi sorunlara yol açabileceği endişesi yersiz değildir. Ülkemizde yaşanan deprem felaketleri sırasında bilimcilerin doğrudan halka seslendiklerinde ortaya çıkan kimi olumsuzluklar bu endişeyi haklı kılıyor. Afetlerden etkilenen halkın yeterli bilimsel bilgi altyapısına sahip olmadığı düşünüldüğünde, doğrudan kendisine yönelen bilimsel söylemi doğru değerlendiremeyeceği ve içinde bulunduğu güç durumda çeşitli etkilere açık duruma düşeceği kaygısı önemsenmelidir.

Yaşadığımız afetlerin sonrasında yerbilimciler kendilerini daha önce alışık olmadıkları bir iletişim ve tartışma ortamının içinde buldular ve iletişim araçlarını kullanırken kimi zaman kendi bilimsel topluluklarında tartışmalı sayılan bazı savları halka aktarmakta aceleci davrandılar. Bilimciler kamuoyuna seslenirlerken, kendi bilimsel topluluklarının onaylayacağını düşündüklerinden farklı şeylerden söz etmeyi genellikle göze alamazlar. Bu elbette ki bilimcilerin topluluklarının düşünmeyen sözcüleri oldukları anlamına gelmiyor. Biz yalnızca bilimcilerin tartışmalı konuları kamuoyu önünde savunmalarının pek alışık olmadığımız bir şey olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Oysa kimi zaman bilimcilerin kamuoyuyla iletişimi bu olağan yoldan sapabiliyor. Bu olağan dışı duruma bir örnek olarak geçen yıl yaşadığımız deprem felaketleri sırasında karşılaştığımız durum gösterilebilecektir. Yerbilimcilerin çoğu, ağız birliğiyle, Marmara Bölgesi’nde bulunan fay hattının önümüzdeki yıllarda, geçen yıl yaşadığımız depremlere yakın büyüklerdeki depremlere yol açarak kırılacağını söylediler.  Bilimsel toplulukta tartışmasız olan bu öndeyiyi kamuoyuna aktaran bilimciler toplumsal sorumluluklarını yerine getirmektedirler. Ancak beklenen depremin olası yeri, zamanı ve büyüklüğü üzerine tartışmalı savların bilimsel toplulukların sınırlarının dışında, kamu iletişim araçlarında dile getirilmesinde, kanımızca bilimci sorumluluğu ve buna bağlı olarak bilim etiği açısından sorunlu bir durum vardır.

Herhangi bir etkinlikte bulunurken topluma, kişilere zarar vermenin kabul edilemezliği ilkesini, ‘zarar’ kavramının kendi içinde bir ölçüt sorunu barındırdığını aklımızda tutarak, genel bir etik ilke olarak kabul edebiliriz. Bilimin toplumdaki ayrıcalıklı yeri ne olursa olsun, bilimsel etkinliğin hiçbir zaman zarar vermeyeceği elbette söylenemez. Bilimsel etkinliğin kendi başına bütünüyle masum olduğu, etik sorunların ancak bilimsel sonuçların belli amaçlar için kullanılmaya çalışıldığında devreye gireceği kuşkulu bir savdır. Örneğin IQ testlerinin, genetik çözümlemelerin insanlığa önemli zararlar verebileceği sıklıkla dile getiriliyor. Gündemdeki İnsan Genomu Projesi’ne karşı alınan tutumda da ‘zarar’ ilkesinin hemen öne çıkarılacağını görüyoruz. Burada araştırma sonuçlarının genel kullanıma sunulmasının, dahası projenin yürütülmesinin ‘zararları’ tartışmaların odağında yer alıyor. Elbette deprem araştırmalarında benzer sakıncalardan söz edemeyiz, tersine bu araştırmalar doğal tehditlere karşı karşı, olası zararları önlemek amacıyla yapılmaktadırlar.

Bilimsel topluluğun üzerinde görüş birliğine vardığı deprem araştırma sonuçlarının kamuya iletilmesi halkın, yöneticilerin, siyasetçilerin duyarlılığını arttırması bakımından hiç kuşkusuz yararlı görünüyor. Ancak bu iletişimin medya yoluyla olması belli bir özeni gerektirmektedir. Bilimsel görüşler ve araştırma sonuçları medyada ele alınırken etkin olan düşünme biçimi ile bu görüş ve sonuçlar bilim topluluğuna sunulurken egemen olan düşünme biçiminin aynı olduğu söylenemez. Günümüzde medya, popüler kültürün yaratıldığı ve yansıtıldığı en önemli araçtır. Bu ortamdan beslenen edilgen düşünsel yapı her tür konuyu aceleyle tüketerek bir sonrakine geçmeye alıştırılmıştır. Medya bilgiye de aynı iştahla yaklaşıyor gibi görünüyor. Türkiye medyasında her konunun art arda yinelenerek, özel dramatik etkilerle sunulmasına hepimiz tanığız. Medyanın izleyicinin tartışma gündemindeki konulara ilgisini ne kadar derinleştirme kaygısı taşıdığı ve bu ilgiyi ne kadar canlı tutabildiği kuşkuludur. Genel olarak sıradan insana seslenen medyada konular yüzeysel çarpıcılıklarıyla sunulmaktadır. Medyanın bilimsel sonuçlara, kuramlara ve savlara da aynı biçimde yaklaşmasını hiç kuşkusuz olumsuz bir durum olarak görmeliyiz. Bilimsel topluluklara özgü iletişim ortamlarında yüzeyin çok altındaki kuramsal ve deneysel bilgi her zaman varsayılmaktaydı ve savlar hep bu zemin üzerinde tartışılmaktadır. Doğrusu bu özel altyapının medyada taşınması çok güç gibi görünüyor.

***

1999 depremlerinin ardından birbirleriyle uyuşmayan bilimsel öngörüler alışılmadık biçimde kamuoyu önünde tartışılırken halk adeta bu savlar arasında bir seçim yapmaya davet ediliyordu. Halkı tartışmalı bilimsel konularda, sözünü ettiğimiz iletişim ortamında hakem konumuna getirmenin etik açıdan sorunsuz olduğu savunulamayacaktır. İstanbul ve çevresi gibi Türkiye’nin birçok bölgesi çok ciddi bir deprem tehdidi altındadır ve sırayla belli önlemlerin alınması için ciddi bir planlama ve eylem gerekmektedir. Bu, hemen hemen tüm yerbilimcilerin tartışmasız kabul ettiği bir öngörü.  Böyle bir amaç için deprem tehdidinin vurgulanmasını kimse yadırgayamaz. Oysa bu yalın öndeyinin ötesine geçen ayrıntılı tahminlerin doğrudan kamusal iletişim ortamlarında sürdürülmesinin böyle bir amacın gerçekleşmesinde, fazladan bir katkıda bulunduğunu savunmak güçtür. Üstelik bu tartışmaların kamuoyunun gündemini kısa ve orta vadede çözüm bekleyen sorunlardan adeta bir tahmin ‘propagandasına’ doğru kaydırmakla, ivedi sorunları da ‘taraf tutmaya davet’ alışkanlığıyla sıradanlaştırmakla zarara yol açtıkları bile söylenebilecektir. Kuşkusuz medyanın da kendi etik sorunlarını tartışması gerekmektedir ancak biz bilimcilerin bilinen koşullarda kendi sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirdikleriyle ilgileniyoruz.

Bilim topluluğu da, tek tek bilimciler de kamuoyunun parçası olduklarına göre bilimcilerin sözünü ettiğimiz iletişim baskısından etkilendikleri söylenebilir. Ancak medyanın sunduğu öne çıkma olanaklarının çekiciliğine kapılmak bilimci sorumluluğuyla ne kadar bağdaşabilir? Kamuoyunun birincil sorunu olduğu düşünülemeyecek tahminler konusunda diretmenin bilimcilerin asıl görevleri olan kamuoyunu uzlaşılmış bilimsel görüşler konusunda aydınlatma görevini yerine getirmek için uygun bir yol olduğu çok kuşkuludur. Elbette bütün kuramsal, deneysel konular gibi tahminler de bilim topluluğunda açıkça tartışılmalıdır. Ancak, bir bilim dergisinde kuramsal altyapısı belirtilmeksizin yayımlanamayacak bir tahminin bağlamından koparılarak medya yoluyla halka aktarılması sorunsuz sayılabilir mi?

Genel geçer bilim anlayışına göre öndeyide kesinlik önemlidir. Kesinlik bilimin her zaman birinci kaygısı olmayabilir, ancak bilimin ve teknolojinin belirlediği bir dünyada yaşayan insan bilimsel savlarla kesinlik, tek anlamlılık aramakta, özellikle de doğal tehditler karşısındayken, çok haklıdır. Ulaşılamayacak olanı ulaşılabilirmiş gibi sunmanın zarar vermekten kaçınma yükümlülüğüyle çeliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bilimcilerin kamuoyuna seslenirken –belki de bilimsel topluluklardaki iletişimden farklı olarak- tartışmalı savları öne sürmekten kaçınmalarını beklemek herkesin hakkı olsa gerek.

Bilimcilerin ‘gerçek’ üzerinde bir uzlaşmaya varmaları bilimde her zaman görülen bir şey değildir, ancak zihinlerde egemen olan bilim kavramını düşünecek olursak halkın böyle bir uzlaşma beklentisi içinde olmasını yadırgamamak gerek.

Anımsayalım ki medyada yaşanan tahmin karmaşası sırasında katı bir tutum takınılmış, merkezi bir otoritenin devreye sokularak tahminlerde tek sesliliğin sağlanması gerektiği yolundaki görüşler dahi savunulmuştu. Bir Ulusal Deprem Konseyi kurulması önerisi böyle bir tek seslilik beklentisinin egemen olduğu bir ortamda tartışılmıştı. Deprem Konseyi’nin böyle bir sansürcü yaklaşımla çalışacağını sanmıyoruz. Ancak, geçmişteki tartışmalara baktığımızda, bilimcilerin kamuoyuna seslenirken kendilerine tanıdıkları özgürlüğün, neredeyse bilimsel ifade özgürlüğünün kullanılmasının engellenmesi yolundaki girişimlere bile gerekçe yaratabilecek olması üzücü değil midir?

Bu metnin bütün hakları Ayhan Sol (ODTÜ Felsefe) ve Şeref Halil Turan‘a (ODTÜ Felsefe) aittir. Böyle bir yazının varlığından haberdar eden Hüseyin Uytun’a teşekkürler..

**Kaynakça
Sol, A. ve Turan, H., “Yer Bilimciler Etik Yükümlülüklerini Ne Zaman Tartışacaklar?”, Cumhuriyet Bilim Teknik 700, 27-28 (2000).

Anadolu’da Evrim: Paşalar Fosil Yatağı

Anadolu…
Güneşin doğduğu toprak.
Nice yerleşim yeri ve kimileri için mantığa zor oturtulan bir köprü…

Miyosen Dönem itibariyle Anadolu plakası ve Arap Yarımadası çarpışarak Bitlis Denizi’nde sular çekilmeye başlar, yükselir ve türler için kıtalar arası geçiş sağlanabilecek bir kara köprüsü konumuna ulaşır. Gerek 23 milyon yıl önceki Memeliler Göçü için gerekse 17 milyon yıl önceki Hominoid Göçü için bir geçiş hattıdır ve toprakları içerisinde Alt Miyosen Dönemden başlayan çok geniş yelpazede inanılmaz güzel korunmuş fosil yataklarıyla kendisini gösterir Anadolu.

Bu fosil yatakları üzerinden araştırma yapacak olursak Anadolu üzerinde muazzam derecede geniş bir yelpazede fosil çeşitliliğiyle karşılaşırız.

Türkiye üzerinde Hominoid fosil yataklarından bahsedecek olursak 4 türle bu sınır çizilebilir. Alt – Orta Miyosen ile tarihlendirilen (15 milyon yıl önce) Paşalar bu fosil yataklarından en eskisidir. Paşalar’ı Orta Anadolu da Çandır takip eder. Bu iki yataktaki hominoid fosilleri 2 türle tanımlanırlar. Yaklaşık 10 milyon yıl öncesi ile Ankara Sinap Formasyonu da Ankarapithecus meteai ile karşımıza çıkar ve son olarak Çankırı Çorakyerler 8-7 milyon yıl öncesi fosilleri ile kendisini gösterir.

Bu lokalitelerin yanında Muğla, Burdur- Elmacık, Sivas- Hayranlı ve Haliminhanı gibi fosil lokaliteleri de mevcuttur.

Bizler kazılarda bu fosil lokalitelerinde hominoid denen primat fosillerinin yanında; Hortumlugiller (Proboscidea), Otçullar (Ruminant), Etçiller (Carnivorlar), Gergedangiller (Rhinoceratidae), Küçük Memeliler (Kemirgenler, Tavşangiller, Böcekciller), Atgiller (Equidae), Domuzgiller (Suidae) gibi ailelere ait evrimsel atasal formlarının fosillerine rastlamaktayız.

PAŞALAR KAZISI
1965–1969 yılları arasında gerçekleştirilen Türkiye Neojen Linyit Araştırmaları Programı sırasında Paşalar Fosil Lokalitesiyle orman yolu açılırken ortaya çıkmıştır. 1983’den beridir sistemli olarak yürütülen kazıların Kazı Başkanlığını Prof. Dr. Berna Alpagut yapmaktadır.

Paşalar Fosil Lokalitesi Kuzeybatı Anadolu’da Gönen Çanağı diye bilinen havzanın güneyinde, Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Paşalar Köyü sınırları içerisindedir. Fosil yatağı köye paralel olarak kuzey-güney doğrultusunda uzanmaktadır.

Alt-Orta Miyosen döneme tarihlendirilen Paşalar Fosil Lokalitesi, Anadolu’nun Neojen sınıflandırmasına göre tanımlanmış, yaklaşık olarak günümüzden 15 milyon yıl eskiye tarihlendirilmiş 12 fauna grubundan birisidir. Bu yatağın tarihlendirmesi yapılırken biyokronolojik yaşlandırmasının yanı sıra ESR (Elektron Spin Rezonans), Doz Haritalama Yöntemi olarak bilinen Uranyum-Toryum değerlerinin ölçülmesi ve Jeokimyasal Yöntemlerden biri olan Paleomagnetizma ile tarihlenme teknikleri kullanılmıştır.

Fosil yatağında ilk kez 1969-1970 yıllarında ünlü Paleontolog H. Tobien sadece iki dönem kazı gerçekleştirmiş ve Primata takımına ait 100’ün üzerinde izole dişe rastlayarak 1977’de ilk yayını çıkarmıştır. 1983’den itibaren sistemli olarak her yıl kazılar Prof. Dr. Berna Alpagut başkanlığında devam etmektedir.

Paşalar fosil yatağının stratigrafisine göre en alttan başlayarak sırası ile konglomera, Alt kalkerli silt, Yeşilimsi Gri ince kum, Üst kalkerli silt katmalarının tabakalaştığı görülür. Fosiller alt ve üst kalkerli silt tabakaları arasına sıkışmış yeşilimsi gri ince-orta kum ünitesi içerisinde korunmuş durumdadır.

Paşalar tafonomisine değinecek olursak, fosillerin gömülmeden önce bir süre, açık bir havada kaldığını daha sonra bu üniteler arasında taşınarak depolandığı görülür.

Paleoekolojisi tropikal ya da yarı tropikal mevsimsel bir iklime bağlı Açık Habitat ve Afrika’nın tropikal ormanlarında yaşayan faunalar ile habitat benzerlik göstermektedir.

Paşalar Faunası, Avrupa, Asya, Afrika ve Kuzey Amerika kökenli 58 türü içeren en zengin bir faunalardandır. Etçillerden, küçük memelilere, Hortumlugillerden, Atgillere, Toynaklılara, Gergedangillere, Domuzgillere, Otçullara ve Hominoidea olarak bilinen Kuyruksuz Büyük Maymungillere ait fosil türler bulunmaktadır.

Carnivorlardan (Etçil) Ursidae (Ayıgiller), Mustelidae (Sansargiller), Hyaenidae (Sırtlangiller), Felidae (Kedigiller) ve Viverridae (Misk Kedisigiller) ailelerie ait örnekler bulunur. Küçük memeliler olarak bilinen Rodentia (Kemirgenler), Lagomorpha (Tavşangiller), Insectivora (Böcekciller) gibi takımlara ait ilk kez Paşalarda görülen örnekler izole dişlerden tanımlanmıştır. Daha da görkemlisi Proboscidea (Hortumlugiller) den Gomphotherium paşalerense Paşalar’a özgü bir fil türüdür ve burasıyla özdeşleştirilir. Proboscid takımına ait tanımlanan Deinotherium diye bilinen bir Fil türüyle daha Paşalar’da karşılaşılır. Gergedangiller Paşalar lokalitesinde 2 türle tanımlanır ve Begetherium tekkayai  sadece Paşalar’dan bilinmektedir. Bu faunayı dört türüyle Suidae (Domuzgiller); Anhitherium türüyle Equid (Atgiller); sekiz türüyle Ruminantia (Otçullar) takip eder. Ungulata (Toynaklılar) takımına ait de Afroarabistan dışındaki en eski, Paşalardan bilinen toynaklı türlerle karşılaşılır.

Hominoidlere ait fosil kayıtlar da önemli ölçüde izole dişlerden oluşan ve sayısal olarak Dünya Primat Kuşağı üzerinde 1800’lere ulaşan ender örneklerden biridir. Dünya üzerinde böylesine zengin ve eşsiz bir lokaliteyle karşılaşmak ihtimaller dahilinde çok düşük bir derecededir. Ayrıca bu fosiller sadece izole dişlerden oluşmaz; Hominoidlere ait alt ve üst çene (maxilla ve mandibulae), vücut kemikleri örnekleriyle de bilinir.

Doğa Tarihi araştırmak öylesine eşsiz bir çalışma sahasıdır ki fosillerin gün ışığına çıkmasına şahit olmak hatta bir fiil etken olmak, insanın ve onunla birlikte evrilen türlerin varlığına ışık tutmak kelimelerle anlatılan türden değildir.

Kaynakça
Prof. Dr. Alpagut, B.  23. Kazı Sonuçları Toplantısı 1. cilt 2001
Prof Dr. Alpagut, B.13. Kazı Sonuçları Toplantısı 1990
Yard. Doç. Demirel, A. “Tafonomik Analizlerde Taramalı Elektron Mikroskobu Kullanımı: Rudabanya ve Paşalar Küçük Memeli Kalıntıları Üzerinde Karşılaştırmalı Bir Analiz”
Gençtürk, İ. “Miyosen hominoidlerni̇n (Paşalar Kazısı) çi̇ğneme di̇şleri̇ni̇n aşinmasi ve kontak yüzleri̇ni̇n morfo-metri̇k etüdü” [http://www.mustafakemalpasa-bld.gov.tr/?act=detail&id=24&/pasalar-kazisi]

Bu metnin, bütün hakları Gülşah Güler’e (Ankara Üni.) aittir.

Depremlerle Yaşayamayı Öğrenen Bir Millet: Japonlar

Dünyayı tsunami kelimesiyle tanıştıran Japonya oldu. Sözcük anlamı “liman dalgası” olan tsunami, deprem sonrasında meydana geliyor.

1707 yılında gerçekleşen ve Şikoku adasını etkileyen bir açık deniz depreminin binlerce kişinin ölümüne yol açtığı belirtiliyor. Japonya, birden fazla tektonik plakanın üzerinde bulunuyor ve yılda yaklaşık 1000 sarsıntı yaşıyor. Küçük sarsıntıların çoğu kamuya yansımıyor; Japonya’da yaşayanlar da orta boy depremleri soğukkanlılıkla karşılıyor.

Ancak bazı depremler hafızalardan silinmiyor. 1923 yılında Tokyo’yu vuran deprem de bunlardan biri. Büyük Kanto Depremi diye anılan 7,9 büyüklüğündeki deprem ve yol açtığı yangınlar, ahşap evleri yerle bir etmiş ve yaklaşık 100 bin kişi ölmüştü. 72 yıl sonra, ülkenin batısındaki liman kenti Kobe, 7,3 büyüklüğünde bir depremle sarsıldı. Yolların çöktüğü ve binlerce binanın zarar gördüğü depremde, 6 bin 400 kişi öldü ve 400 bini aşkın kişi yaralandı.

Tokyo’yu büyük bir depremin daha beklediği düşünülüyor. Dolayısıyla Japonya, deprem müdahale mekanizmaları, altyapı ve vatandaşların olası felaketlere hazırlanması konularında büyük çaba harcıyor. Hükümet, izleme mekanizmalarına yoğun yatırım yaptı.

Bu mekanizmalardan biri de, 1952 yılında kurulan ve Japon Meteoroloji Ajansı bünyesinde yer alan Tsunami Uyarı Sistemi. Tsunami Uyarı Sistemi, altı bölgesel merkezde, karada ve denizde gerçekleşen sismik hareketleri inceliyor. Meteoroloji Ajansı, bu sistemi kullanarak herhangi bir depremden sonra 3 dakika içerisinde tsunami uyarısı yapabilmeyi umuyor.

Deprem olduğunda, büyüklük ve merkez bilgileri ulusal televizyonda yayınlanıyor, hemen sonra ise tsunami uyarısı yapılıp yapılmadığı belirtiliyor. Çoğu kent ve kasabada, acil durum bilgilerini duyurmak için kurulmuş hoparlör sistemleri var. Bazı kırsal bölgelerde ise, vatandaşlar yerel idareler tarafından dağıtılmış radyolardan tahliye talimatlarını dinleyebiliyor.

Çocuklar, okul yılları boyunca deprem sırasında sıralarının altına saklanmayı öğreniyor, yetişkinlere ise en yakın tahliye merkezlerinin neresi olduğu bildiriliyor.

Büyük şehirlerdeki yüksek binalar, depremde sarsılmak yerine sallanacak şekilde inşa ediliyor ve böylece daha güvenli oluyorlar. Kobe depreminin sonrasında binaları depreme güvenli hale getirmek için yeni bir yönetmelik oluşturuldu. Bazı yerel idareler, vatandaşların evlerini deprem güvenliği açısından denetleme hizmeti veriyor.

Kıyı bölgelerinden bazılarında depreme dayanıklı tsunami barınakları var; kimi bölgelerde ise su baskınlarını önlemek için setler inşa edilmiş. Belli bir büyüklüğün üzerindeki depremlerde ise nükleer santraller otomatik olarak çalışmayı durduruyor. Japonya, depreme en hazırlıklı ülkelerden biri; ancak son büyük depremin de gösterdiği gibi, tüm bu önlemlere rağmen, tehlike hala çok büyük.


Tektonik plakalarla kapana kısılan Japonya. Görüntü: volcanolovers.net

Aşağıdaki hikâyede, BBC’nin Japonya muhabiri Hugh Levinson, son büyük depremde yaşananları ve etrafı faylarla kuşatılmış takımadada yaşayan Japonları anlatıyor..

Önce bir uğultu duyuldu, sonra her şey zangırdamaya başladı.

Tahta raflarda baş aşağı duran yüzlerce bira bardağı birbirine çarpmaya, şıngırdamaya. Konuşmalar yavaş yavaş azaldı ve birden kesildi. Önlerinde tempura ve suşi dolu tabakların ardından birbirine bakmaya başladı herkes. Sonra barmenin sesi duyuldu, “Çabuk olun, doğalgazı kapatalım.”

Hayatımda ilk kez bir deprem yaşıyordum, üstelik Japonya’ya taşınmamdan bir kaç gün sonra… Her şey normaldi aslında – herkes bu depremin ne kadar ciddi olabileceğine dair tahminler yürütüyordu.

“Ne zaman kalkıp dışarı kaçmalıyız? Masalarımızın altına mı saklanmalıyız? Ya da bir kapının altında mı durmalı? – hepimizin bildiği gibi bir odanın en sağlam yeri orasıdır, değil mi?”

Bir kaç dakika sonra, sarsıntı azaldı, konuşmalar çoğaldı, suşi ahçısı da ağır bıçağıyla doğrama tahtası önünde, işine koyuldu. Bir kaç saniye sonra, köşedeki televizyonda beyaz bir altyazı belirdi – tüm kanallarda aynı mesaj vardı – depremin büyüklüğünü ve merkezini bildiriyordu.

Beklenen büyük deprem değildi bu. Ama herkes, büyük depremin eli kulağında olduğunun da farkındaydı.

Peki ama ne zaman olacaktı, bu deprem?

Söylenenlere bakılırsa hayvanlar örneğin, balıklar depremi hisseder, sazan balığı sudan çıkmaya çalışır. Öyle ki Japon hükümeti sazan faaliyetlerini takip eden, sarsıntıları önceden hissedip hissetmediklerini inceleyen bir projeye dahi sponsor oldu.

Japonlar, her an bir doğal afet yaşanabileceği beklentisiyle yaşıyorlar. Seller, Kasırgalar, Yangınlar. Ve hepsinden önemlisi depremler ve bu depremlerin yaratacağı dev dalgalar.

Tsunami kelimesi boşuna Japoncadan gelmiyor.

Japonların geleneksel dini Şinto, bir tür animizmdir, yani her nesnenin bir ruhu olduğuna inanılır. Ağaçların, dağların kutsal ruhundan bahsedilir.

Japon adaları, devasa bir fay hattının üzerine bulunuyor.

Japonya deyince akla ilk gelenlerden biri, Fuji yanardağının volkanik zirvesi. Kayalardaki çatlaklardan kaynar su buharlaşır. Doğal kaplıcalar, Japonya’nın en hayranlık uyandıran özelliklerinden biridir ve istismar edilegelmişlerdir.

Jigoku, cehennem
Beppu kasabasında pis kokulu, sülfürlü suyun yerkabuğundan yüzeye çıktığı yerlere kurulu onlarca havuz görebilirsiniz – ama asıl cazibesi olan; gaddar, ürkütücü gözlü Tanrı heykelleriyle çevrili, koyu kırmızı bir havuzdur. Adı Jigokudur, cehennem yani.

Yeryüzünün herhangi bir an, tüm güçlerini kendilerine karşı kullanabileceğini bilmeyen Japon yoktur. 1923 yılında yaşanan Kanto depremi, Tokyo’yu mahvetmişti. Tahta evlerden oluşan kenti, alevler sarmış, 140 bin kişi hayatını kaybetmişti. O tarihten bu yana Kanto vadisinin nüfusu aşırı büyüdü, dağlardan denize doğru birbirine bağlanmış kentler dizisi oluştu. Burada herkes yerkabuğunun derinlerindeki tektonik plakalar arasındaki enerjinin er ya da geç açığa çıkacağını biliyor. Herkes hazırlık yapıyor. Okullar, kamu çalışanları düzenli olarak depreme hazırlık tatbikatlarına katılıyor örneğin.

Bu tatbikatlar bir hayli de çarpıcı oluyor. Japon yetkililer, koltuk ve yemek masasının bulunduğu göstermelik bir oturma odası hazırlıyorlar. Bir duvarı olmuyor; bu sayede içini görebiliyorsunuz. Oda olduğu gibi bir kamyonun içinde, bir makineye bağlı. Bu mekanizma, yavaş yavaş odayı bir sağa, bir sola sallıyor – bir kaç günde bir hissettiğiniz alışıldık depremleri temsili olarak canlandırıyor. Perdeler dalgalanıyor, masanın üzerindeki tabaklar kaymaya başlıyor. Sarsıntının şiddeti, yavaş yavaş artıyor; giderek daha da şiddetleniyor, tabaklar, çatal bıçaklar etrafa saçılıp kırılıyor, eşyalar bir o yana bir bu yana savruluyor. Bu sahneyi sadece izlerken bile, karnınıza bir ağrı saplanıyor… Ve bu sadece temsili bir deprem… Üstelik gayet orta büyüklükte bir deprem, canlandırılan.

Fanilik ve deprem kültürü
Her an yaşanabilecek bir felaket duygusu, Japon geleneksel kültürünün içine işlemiş adeta. Japon kültürü; inceliği, faniliği anlatır, hiçbir şeyin sonsuza dek aynı kalmadığını söyleyegelir, bunu över.

Örneğin kiraz çiçekleri, doğanın en güzel ifade bulduğu örneklerden biri, çünkü en olgun zamanına erişir erişmez yaprakları düşer. Denir ki Samuraylar aynı kiraz çiçekleri gibi, her an ölüme hazır yaşamlar sürerler ve yaşamlarından aynı şekilde feragat edebilirler, çünkü önemli olan onurun korunmasıdır. Bambuya özel esnekliği veren de Zen öğretisidir. Bambu çubuğuna biraz güç uygulayın, eğilip bükülebilir ama kırılmaz. Japonlar bu nedenle evlerini hafif ve tahtadan yaparlar. Derler ki, bunun sebebi bir deprem olduğunda aynı bambu gibi, yıkılmaktan çok sallanması içindir.

Tokyo şehri, tarih boyu olağanüstü bir direnç sergileyegeldi. Dev depremden yirmi – yirmi beş yıl sonra, 1945 yılının Mart ayında Amerikan B29 uçakları, kentin tahta evlerini bombaladı. Bunun yol açtığı alev fırtınası, bir gecede 100 bin can aldı.

Büyük bir afeti beklemek Japonların yaşamının bir parçası: üstelik sazan balıklarının da depremi tahmin etmekte fazla bir yarar sağlamadığı anlaşıldı. Onca tecrübeye rağmen, bir sarsıntının ne zaman vuracağını ise bizlerden daha fazla bilemiyorlar.


Japonya’da deprem korkusu gökdelenlerin sonunu mu getirecek? Yüksek katlarda dairelere artık rağbet yok. İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=DpQ7avJHxC4

Kaynakça
BBCTürkçe, Japonya depremlere nasıl hazırlanıyor?, 24 Eylül 2011 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, Fay hattı üzerinde adalar ülkesi, Japonya, 24 Eylül 2011 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, Japonya’da gökdelen korkusu, 27 Eylül 2011 tarihinde ulaşıldı.

Germencik Jeotermal Enerji Santrali

TEİAŞ tarafından kabulü yapılan Germencik Jeotermal Santrali Türkiye’de inşa edilmiş ve planlanmış jeotermal elektrik santralleri arasındaki en büyük tesis olma özelliğine sahip… Gürmat Elektrik Üretim A.Ş., ikinci fazı da devreye aldığında santralde 94,8 MW elektrik üretilecek.

Aydın Germencik Ömerbeyli jeotermal sahası, Büyük Menderes grabeninin batı bölümünde Ömerbeyli-Alangüllü yerleşim yerleri sınırları içinde yer alan yüksek sıcaklıklı bir saha. En yüksek 232 °C sıcaklığa sahip Ömerbeyli jeotermal rezervuarı su baskın (water-dominated) bir jeotermal rezervuar. Fay kontrollü hidrotermal tip Ömerbeyli jeotermal sahası arama ve üretim sondaj çalışmaları ile 1988 yılında MTA tarafından belirlenmiş. Sahada MTA tarafından yapılan jeolojik, jeofizik, sondaj, test ve jeokimya çalışmaları sonucunda rezervuar sıcaklığının 200-215 °C’nin üzerinde olduğu tespit edilmiş. Sahada, 9 adet arama ve üretim kuyusu açılmış. Gürmat Elektrik Üretim A.Ş. ise Germencik Jeotermal Sanrali’nin jeotermal akışkan üretimi ve atık jeotermal su enjeksiyonu için 9 adet yeni kuyuyu daha 2007-2008 yıllarında yeni sondaj teknolojileri uygulayarak açmış. Germencik jeotermal anomalisi yaklaşık 50 km2’lik bir alana yayılıyor.

Sahadan sürdürülebilir enerji üretiminin sağlanabilmesi ve rezervuarda oluşacak basınç düşümünün en aza indirilmesi ve çevre kirliliği oluşturmamak için, atık jeotermal su, sahanın batısında açılan kuyulara geri basılıyor. Santral için toplan 8 üretim kuyusundan 2530 ton/saat jeotermal akışkan üretimi yapılıyor. Santralden yaklaşık yılda 8200 saat elektrik üretimi öngörülmesi halinde, jeotermal rezervuardan yılda yaklaşık 20.8 milyon m3 jeotermal akışkan üretimi yapılacak. Bu miktarın yaklaşık 16.4 milyon m3’ü, yani yüzde 79’u reenjeksiyon yoluyla yeniden sahanın batı bölümünde yer alan enjeksiyon kuyularına basılıyor. Ayrıca kondenserde yaklaşık 100 ton/saat kondense su da rezervuara geri gönderiliyor. Geri kalan kısımsa buharlaşıyor. Dolayısıyla elde edilen akışkanın tamamı çevreye uyumlu olarak kullanılıyor. Ruhsat alanının batısında yer alan yaklaşık dörtte birlik bölüm enjeksiyon alanı olarak ayrılmış. Bu alan üzerinde beş enjeksiyon kuyusu var. Kuyuların rezervuar sıcaklıkları 191-205 °C arasında değişiyor.

Rezervuar sıcaklığının ortalama 220 °C’nin üzerinde olması ve su baskın bir rezervuar olması, saha üzerine kurulacak jeotermal enerji santralinin ekonomik ve güvenilir özellikleriyle öne çıkan Double Flash (Çift Kademeli Besleme) sistem olması gerekliliğini getirmiş. Bu sistem Single Flash (Tek Kademeli Besleme) sistemlere göre aynı miktar buhar kullanarak yüzde 10-15 daha çok enerji üretimi sağlıyor. Santralde başlıca “Buhar Toplama ve Reenjeksiyon Sistemi” ile “Enerji Üretim Sistemi” olmak üzere iki ana sistem bulunuyor.


Germencik Jeotermal Santrali’nin görünümü..

1) Buhar Toplama ve Reenjeksiyon Sistemi
a) Üretim kuyuları
b) Separatörler
c) Enjeksiyon kuyuları

2) Enerji Üretim Sistemi (Santral)
a) Türbin ve jeneratör
b) Kondenser
c) Gaz uzaklaştırma sistemi
d) Soğutma kulesi
e) Devir daim pompaları

Buhar Toplama ve Reenjeksiyon Sistemi: Bu sistemde üretim kuyularından elde edilen çift faz (buhar-kızgın su) ve/veya buhar ve kızgın su halindeki jeotermal akışkan, boru hatları üzerinden separatöre gönderiliyor. Separatörlere gelen akışkan, buhar ve su olarak ayrıştırıldıktan sonra elde edilen buhar, elektrik üretimini sağlamak için türbine gönderiliyor ve elde edilen su da reenjeksiyon pompaları vasıtasıyla enjeksiyon kuyuları kullanılarak rezervuara aktarılıyor.

Türbin ve Jeneratörler: Elektrik enerjisi üretimi bu sistemde gerçekleştiriliyor. Gelen yüksek ve düşük basınçlı buhar, buhar türbinine farklı kademelerden girerek türbin kanatlarının dönmesini sağlıyor. Bu şekilde üretilen kinetik enerji de jeneratörde elektrik enerjisine dönüştürülüyor. Türbin sisteminin diğer sistemlerden tek farkı, Dual Flash sisteminde seçimin yapılması. Santralde, konusunda en uzman şirketlerden birisi olan Mitsubishi Heavy Industries firmasının türbini tercih edilmiş.

Soğutma Kulesi: Kondenserde yoğuşma sağlamak amacıyla kullanılacak devir daim suyunun soğutulması için kullanılıyor. Marley SPX Cooling Technologies firması tercih edilmiş. Soğutma kulesi doğrudan yoğuşmalı kondenser seçimi yapılmaksızın ısı eşanjörü kullanılarak ısı aktarımı düşünüldüğünde, hava soğutmalı veya su soğutmalı olması şartı gündeme geliyor. Bu da akabinde, örneğin hava soğutmalı bir soğutma kulesi seçildiğinde, hava sıcaklığı yüksek olduğunda verimde azalmaya neden oluyor. Su soğutmalı sistemde de kurak geçen bir dönemde problemler yaşanabiliyor. Dual Flash sistemdeyse atık buhar doğrudan kondense edildiğinden ilave bir suya gerek duyulmuyor. Onun yanında 100 ton su elde kalıyor. Verim diğer sistemlere göre yüzde 15 daha fazla.

Kondenser: Türbinden çıkan buhar, yoğunlaştırılmak üzere doğrudan temaslı, sprey jet tipi kondensere gönderiliyor. Santraldeki kondenserler Yuba Heat Transfer LLC Ecolair firması tarafından temin edilmiş.

Gaz Uzaklaştırma Sistemi: Kondenserden çıkan yoğuşmayan gazlar, santralden bu sistem vasıtasıyla atılıyor. Santralde gazsızlaştırma ünitesi Nash Gardner Denver firması tarafından sağlanmış.

Devir Daim Pompaları: Kondenserden çıkan devir daim suyunun soğutma kulesine gönderilmesi amacıyla kullanılıyor. Pompalar Torishima Pump MFG Co. Ltd. tarafından sağlanmış.

Santralin iki yıl süren tüm inşaat ve montaj çalışmaları Güriş İnşaat ve Mühendislik A.Ş. tarafından yapılmış. Gürmat Elektrik Üretim A.Ş., Aydın Germencik jeotermal elektrik enerji santralini kurmak ve işletmek için 1999 yılında kurulmuş ve yüzde yüz Güriş’in iştiraki olan bir şirket. Proje kapsamında Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ, MTA, Power Engineers, Yuba Heat Transfer LLC, GeothermEx, Gardner Denver, SPX Cooling Technologies, Yıldırım Jeotermal, Veizades&Associates Inc, Uludağ Mimarlık, Çeskon, Shaw Stone Websters, Velan,Geologica, TPIC, TP, Mitsubishi Heavy Industries Ltd., ABB, Atlas Copco, Emerson Process ve KSB gibi alanlarında uzman firma ve kurumlarla çalışılmış.

Gürmat Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürü ve Güriş İnşaat ve Mühendislik A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Ali Karaduman Germencik Jeotermal Santrali’nin kurulum süreci ve işletimiyle ilgili şu bilgileri veriyor: “Aydın’ın Germencik ilçesi Ömerbeyli Köyü mevkiinde MTA tarafından açılmış jeotermal kuyuların bulunduğu sahaya jeotermal elektrik santralinin yapımı için Gürmat ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı arasında 1998 yılında İmtiyaz Sözleşmesi imzalanmıştı. Fakat, santralin Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılması ve hazine garantisi verilmesinde beklemeye girilmesi nedeniyle imtiyaz sözleşmesinden feragat ederek EPDK’ya başvurduk ve 2004 yılında üretim lisansı aldık. Bugünkü aşamaya gelene kadar tüm saha potansiyelini gözden geçirdik. MTA ile kaynak kullanımı anlaşmasını imzaladık. MTA ile birlikte kısa ve uzun dönem testlerimizi yaptık. MTA tarafından açılan kuyular ve rezervuar hakkında elimizdeki bilgileri güncelleştirip yeterli bilgiye ulaştık. Bu bilgilere sahip olmak için kuyuların performanslarının ortaya konulması gerekiyordu. MTA dokuz kuyu açarak bu bölgenin bir jeotermal potansiyele sahip olduğunu göstermişti. Biz de bu doğrultuda özel sektörün enerjisini ve gücünü kullanarak işi hızlandırdık. Fizibilite çalışmalarını yaptık, yatırım maliyetlerimizi çıkardık ve yatırım kararını aldık. Başlarda 25,4 MW olarak düşündüğümüz kapasiteyi 47.4 MW’ye çıkarttık. Bu proje üzerine 16 senedir çalışıyoruz. Hiçbir özel sektör firması bu kadar uzun bir süre böyle bir gider kalemini devam ettiremez…”

Yılın Yenilenebilir Enerji Finansmanı Ödülü Aldı
“Jeotermal santraller konusunda ilk defa proje bazında ‘non-recourse’ finansmanı sağlandı. Bu kaynağı da West LB AG’nin liderliğinde Akbank, EFG Private Bank, İş Bankası, TSKB ve Vakıflar Bankası’ndan temin ettik. Projeye sağlanan doğrudan bir finansman olduğu için oldukça önemlidir. Ayrıca projeye Yılın Yenilenebilir Enerji Finansmanı Ödülü de verildi.”

94.8 MW’a çıkarılacak
“İlk faz olan 47.4 MW’ı devreye aldık. İkinci faz olarak düşünülen santralin 94,8 MW’a çıkarılması içinse biraz zaman geçmesi gerektiğine inanıyorum. Öncelikle mevcut santralin biraz daha gözlemlenmesi gerektiği kanaatindeyim. Bir kaç tamamlayıcı proje daha olacak. Yan yatırımlar devreye girecek. Bunların ararsında sera yatırımları da var. Fakat biraz beklemeye aldık. Çok yoğun bir dönemi geride bıraktık. Öncelikle santralin işleyişini bir müddet gözlememiz gerekiyor.”

“Santralde şu anda 50 ile 60 kişi arasında personel görev yapıyor. Jeotermal kuyularda en önemlisi kalsiyum karbonat çökelme potansiyelini belirlemek ve çökelmeyi önlemek için gerekli tedbirleri almaktır. Bu oluşumu kuyulara inhibitör enjekte ederek engelliyoruz. Kalsiyum karbür oluşumunu rezervuardan çıkmadan önce engellememiz gerekiyor. Dolayısıyla inhibitör harcamaları oluyor. Onun dışında ulaşım, iaşe, bakım onarım gibi diğer işletmelerin giderleriyle aynı sayılabilir.”

2300 çam ağacı dikildi
“Santralin bulunduğu araziyi en az ağaç olan yerden seçtik. Yenilenebilir enerji yatırımlarımızın yanında yeşili seven ve koruyan bir firmayız. Arazideki tek ağacı da koruduk ve çevresine bir peyzaj yaptık. Güriş İnşaat ve Mühendislik A.Ş. Genel Müdürü Müşfik Hamdi Yamantürk’ün talimatı olarak her şantiyemizde, o bölgeye en az yüz ağaç dikerek bölgeyi terk ederiz. Bu santral bölgesinde de 2300 çam diktik ve çeşitli ağaçlarda dikmeye devam edeceğiz.”

Bilgi paylaşımına açığız
“Yenilenebilir enerji üretimi Güriş olarak üzerinde hassasiyetle durduğumuz konulardan birisi. Hidroelektrik santrallerimizin yanı sıra bugünlerde 30 MW’lik Belen rüzgar enerji santralinin de yapımı devam ediyor. Önümüzdeki aylarda devreye almayı planlıyoruz. Bunun dışında farklı projelerimiz de yakında devreye girecek. Jeotermal konusunda Güriş ve Gürmat olarak ciddi bir bilgi ve tecrübe birikimi elde ettik. Bu bilgileri Türkiye’de yatırım yapmak isteyen kuruluşlara aktarmak görevimiz. Kapımız herkese açık. Bilgi paylaşımına açığız.”

Kuyu Derinlik
(m)
Rezervuar Sıcaklığı
(°C)
ÖB 1 1001 203
ÖB 2 975 232
ÖB 3 1195 232
ÖB 4 285 217
ÖB 5 1302 219
ÖB 6 1100 221
ÖB 7 2398 227
ÖB 8 2000 221
ÖB 9 1466 213
ÖB 10 1524 224
ÖB 11 965 210
ÖB 14 1205 228
ÖB 17 1706 228
ÖB 19 1651 227
ÖB 22 2260 205
ÖB 24 1252 119
ÖB 25 1838 191
ÖB 26 2432 195

Yeni Enerji dergisinin 9. sayısında Germencik Jeotermal Enerji Santrali başlığıyla yayımlanan bu metin, -kısmen- değiştirilmeden sunulmuştur.

Deprembilimcilerin Meslek Ahlakı (Etiği) Yargılanıyor

İtalya’da bir davada ülkenin önde gelen 6 deprem uzmanı sanık sandalyesinde oturuyor. Doğal afetlere hazırlık konusunda bilim çevrelerinin ve hükümet yetkililerinin üzerine düşen sorumluluğu tartışmaya açan dava, sadece İtalya’da değil dünya çapında büyük ilgi uyandırdı.

Biliminsanları, iki yıl aşkın süre önce l’Aquila kentinde meydana gelen yıkıcı depremin 309 kurbanının ölümüne sebebiyet vermekle suçlanıyor. Nisan 2009 tarihinde l’Aquila’da can kaybına ve büyük hasara yol açan 6,3 büyüklüğündeki deprem, daha önceki haftalarda kentte hissedilen bir dizi güçlü öncü sarsıntıyı izlemişti.

Savcılık makamı, biliminsanlarını bu öncü sarsıntıların taşıdığı risk faktörünü kamuoyuna duyurmamakla ve halkı yanlış yönlendirmekle suçluyor. Davanın sanıkları arasında biliminsanlarının yanısıra l’Aquila kentinin eski bir üst düzey yöneticisi de var. Biliminsanlarının avukatları mahkemede büyük depremleri önceden tahmin etmenin bir yolu olmadığını savunacak.

Davacılara göre, hükümete bağlı afet komisyonunda görevli zanlılar “evde durulmaması” uyarısında bulunsaydı ölü sayısı bu kadar yüksel olmayacaktı. Davacı avukatları, depremden önce yaşanan ufak sarsıntıların şiddetli bir yer sarsıntısının habercisi olduğunun bilinmesi gerektiğini savunuyor. Biliminsanları, önceki günlerdeki sarsıntıların daha büyük bir depremin önünü tıkayarak iyiye işaret olduğunu söylemekle suçlanıyor.

Kamuoyunda yanlış bir güven duygusunun yaratıldığını iddia eden savcılık, büyük depremin vurduğu gece biliminsanlarının tavsiyesi doğrultusunda evinde oturan çok sayıda kişinin ya yaralandığını ya da öldüğünü, sokakta kalmayı tercih edenlerinse sağ kurtulduğunu söylüyor.

Roma’da bakılan davanın ilk günü duruşmayla ilgili hukuki işlemlerle geçti. Esas mahkeme 1 Ekim 2011’de başlayacak. Mahkeme yargıcının suçlu olduklarına hükmetmesi halinde, İtalya’nın önde gelen 6 jeofizik (yerdoğabilim) uzmanı 15 yıla dek varan hapis cezalarına çarptırılabilir.

Deprem uzmanı sanıklara destek amacıyıla bilim dünyasından 5 bini aşkın kişi açık mektup bildiri yayınlayarak zan altındaki meslektaşlarını savundu. İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano’ya sunulan dayanışma mektubunda depremlerin şiddetini önceden tahmin edebilmenin imkânsız olduğu vurgulanıyor ve mahkemeden davayı reddetmesi isteniyor. Mektupta, zanlılar suçlu bulunmasalar bile davanın emsal oluşturacağı ve yerbilimcileri deprem öngörüsünde bulunmaktan caydıracağı ileri sürülüyor.

Mesleki ahlak ya da mesleki etik dersi vermek bana düşmez. Kaldı ki depremi tahmin edemediler diye deprem mahkemesi kurup yargılamakta benim işim değil. Bu manalı sözlerden sonra bir anekdot aktarayım.. Bir gün Ömer Aydan, Hacettepe’de yaptığı bir sunumda, hemen hemen aynı büyüklüğe sahip Japonya ve l’Aquila’da meydana gelen iki deprem sonucu ortaya çıkan zarar ve yıkımı kıyaslamıştı. İki deprem arasındaki farkları anlatırken bir ara, görüldüğü gibi İtalyanlar bize ne kadar çok benziyor demişti.

Davalılar
Franco Barberi, Ciddi Riskler Komisyonu Başkanı
Enzo Boschi, Ulusal Jeofizik Enstitüsü Eski Başkanı
Giulio Selvaggi, Ulusal Deprem Merkezi Müdürü
Gian Michele Calvi, Avrupa Deprem Mühendisliği Merkezi Müdürü
Claudio Eva, Fizikçi
Mauro Dolce, Sivil Koruma Ajansı Deprem Riski Ofisi Müdürü
Bernardo De Bernardinis, Sivil Koruma Ajansı Teknik Bölümü Eski Başkan Yardımcısı


İzleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=ogsDEaLzjK0

Kaynakça
BBCTürkçe, 2011. İtalya’da deprem uzmanları sanık sandalyesinde, 22 Eylül 2011 tarihinde erişildi.
VOANews Türkçe, İtalya’da Depremin Şiddetini Bilememe Davası, 22 Eylül 2011 tarihinde erişildi.