Yer Çekirdeğinin Manyetik Gizemi

Depremler, volkanik püskürmeler ve Dünya’nın sürekli değişen manyetik alanları üzerinde yapılan gözlemler, uzmanların gezegenimizin merkezine yeni bir kapı açabilmesini sağladı. Jules Verne yüz yılı aşkın süre önce Arzın Merkezine Seyahat (Fr. Voyage au centre de la Terre) romanını yazdığında, ışıldayan kristaller ve çalkantılı bir deniz, tarih öncesinden kalma hayvanlar ve dev mantarlar bulunacağını tasavvur etmişti.

Yerkabuğunun altı, aslında tam anlamıyla bir sır küpü. Günümüzde bile Satürn’ün halkaları konusunda yerkürenin çekirdeği hakkındakinden daha çok şey biliniyor. Ancak artık bu durum değişmeye başladı. Sismolog (deprembilimci) profesör Rick Aster “Dünyanın derinliklerini gerçek anlamda keşfetmek konusunda altın çağa girdik.” diyor.

Biliminsanları için Dünya’nın merkezini keşfetmek Ay’ı incelemekten bile zor. Bu merakı kamçılayan unsurların başında, çekirdeğin canlılar için hayati nitelikte olan manyetik alanları yaratıyor olması geliyor. Manyetik alanlar arıların kovanlarını bulmasını, deniz kaplumbağalarının, kuşların ve kelebeklerin göç edebilmesini sağlıyor. Aynı zamanda uzayın tehlikeleri ile bizler arasında koruyucu bir kalkan yaratıyor; güneş rüzgârlarının taşıdığı radyasyonun (ışınımın) dünyaya ulaşmasını önlüyor.

Metal kristallerinden bir orman
Uzmanlara göre Verne’nin muhayyelesinde (zihninde tasarlayıp) yarattıkları da gerçekten bütünüyle uzak değil. Dünyanın merkezine seyahat etme düşüncesi ise hayata geçirilebilecek gibi görünmüyor, çünkü derinlere inildikçe ısı ve basınç hızla yükseliyor. Uzaktan kumandayla yapılan sondajlarda bile insanın inebildiği en derin nokta 12 kilometrede. Rekoru elinde tutan Rusya’daki Kola Süperderin Sondaj Kuyusu, dünyanın merkezine olan uzaklığın sadece binde ikisine dek inebiliyor.

Ancak sismoloji (deprembilimi) uzmanların çekirdek konusunda fikir sahibi olmasını sağlıyor. Büyük depremlerin yarattığı sismik dalgalar Dünya’nın bir ucundan öbür ucuna iletildiği için uzmanların içeridekilere ilişkin bir tablo oluşturmasını sağlıyor. Sismolojiyi “kilidi kıran uygulama” olarak niteleyen Aster, çekirdeğin dışında eriyik bir tabaka olduğunu gösteriyor; “bu neredeyse su kadar akıcı, akkor halinde metallerden oluşan muazzam bir okyanus” diyor. Bu dış çekirdek, Mars büyüklüğünde. Ancak Rus matruşkaları gibi bunun altında bir çekirdek daha var. Katı metal bir top şeklindeki iç çekirdeğin büyüklüğü Ay’a yakın. Uzmanlar bunun demir-nikel alaşımından oluştuğunu düşünüyor.

Profesör Kei Hirose, Japonya’nın Osaka kenti yakınlarındaki laboratuvarında çekirdeğin koşullarını yaratmaya karar vermiş. 10 yıllık çalışmalarının sonunda da başarıya ulaşmış. Önce iki elmasın uçlarından bir kıskaç yapan Hirose, bunlar arasında bir parça demir-nikeli atmosfer basıncının 3 milyon katı basınca tabi tutup 4500 dereceye ısıtmış. Bu olağanüstü koşullar altında alaşımın kristal yapısı değişip kristaller hızla büyümüş. Hirose, “Dünyanın merkezinde de çok büyük kristaller bulunabilir. Bunlar 10 km bile olabilir.” diyor. Hirose bu kristallerin kutuplara doğru bir orman gibi şekilleneceğini düşünüyor.


Kaynak: NASA

Manyetik güç zayıflıyor
Dünyanın manyetik alanını yaratan ise iç çekirdek değil, dış çekirdeğin eriyik metalleri. Dünya’nın dönmesi ve milyonlarca yıldır yavaş yavaş soğumasıyla bu tabaka elektromanyetik bir dinamo etkisi yapıyor. Temel ilke bu olsa da, eriyik metalin nasıl hareket ettiği bir sır. Dünya dönerken merkezinden ısı kaybediyor; bu da derinlerdeki kızgın okyanusta karmaşık akış modelleri oluşturuyor.

Jeofizik profesörü Dan Lathrop, “Çekirdeği Dünya’nın atmosferi gibi düşünebilirsiniz; burada da fırtınalar, cepheler ve kötü koşullarla sürekli değişken bir ortam var” diye anlatıyor. Lathrop oluşturduğu büyük model üzerinden manyetik sahanın asla sabit olmadığını, sürekli dalgalandığını gösteriyor.

Dünya’nın manyetik alanı son 180 yıldır sürekli olarak zayıflayageldi. Ancak bir alan var ki her yerden daha büyük hızla zayıflıyor. Atlas Okyanusu’nun güneyi ve Güney Amerika’nın orta kesimlerine denk düşen bu alana ‘Güney Atlantik Anomalisi’ deniyor. Uzay araçları için bu alan yaygın bilinen bir tehlike, çünkü burada oluşan manyetik çukur uyduların yörüngesine yüklü parçacıklar girmesine ve elektronik cihazlarının aksamasına yol açıyor. Uzmanlar, uydu işletmecilerinin başını ağrıtan bu sorunun Dünya’nın manyetik alanında büyük bir değişimin habercisi olabileceği kanısında. Biliminsanları manyetik sahanın dış çekirdek düzeyindeki haritasını oluşturduklarında, Güney Atlantik Anomalisi’nin altında, bildik kuzey-güney yarıküre ayrımının geçerli olmadığını farketti. Burada bazı noktalarda yer yer manyetik saha tersine dönmüştü ve yön güney yerine kuzey olarak görünüyordu.

Yeraltında olup bitenleri hava olaylarına benzeterek açıklayan Lathrop, eriyik metal tabakasında “sıradışı derecede şiddetli bir cephe oluşmasıyla” sahanın tersine döndüğünü düşünüyor. Lathrop’a göre, bu gibi küçük alanlar derinleşir ve yayılırsa Dünya’nın manyetik sahası alabora olma noktasına gelip tamamen değişebilir. Ancak bu bir gecede olabilecek bir değişim değil. Süreç binlerce yıl alabilir, bu süre içinde de saha hayli karışık bir dağılıma sahip olur. Örneğin manyetik kutuplar ekvatora kayabilir. Bu durumda beraberlerinde harikulade Kuzey Işıkları’nı da götürür.

Çekirdekteki akışta meydana gelen değişiklikler Dünya’nın manyetik sahalarını daha önce de yüzlerce kez tersine döndürdüğünden, bu çok da şaşırtıcı bir sonuç olmaz. Lathrop “Mesele Dünya’nın manyetik alanını tersine çevirip çevirmeyeceği değil; bunu ne zaman yapacağı” diyor. Bu değişimin vakti, çekirdeğin sırlarından sadece biri. Yine de yüzyıllarca burada ne olabileceğini kurgulamakla yetinen insanlık, 6000 kilometre altımızdaki bu büyük mucizeyi nihayet kavramaya başlıyor.


Burada görüntü var izleyemeyenler için http://www.youtube.com/watch?v=O-V3yR2RZUE

Bu konuda daha geniş bilgiye ve Horizon ekibinin hazırladığı programın görüntülerine ulaşmak için program sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Bu metnin tamamı BBCTürkçe’nin Arzın Merkezinin Manyetik Sırları başlıklı tanıtıcı haberinden değiştirilmeden aktarılmıştır. İlk ağızdan haber için Magnetic mysteries of Earth’s Core..

23 Ağustos 2011 Çin’deki Maden Kazası

Çinli yetkililer ülkenin kuzey doğusundaki bir madende bir haftadır mahsur kalan 22 madencinin kurtarıldığını duyurdu. Madencilerin bir hafta sonra hala hayatta olduklarına dair umutlar, madencilere temiz hava sağlamak için delinen 280 metrelik borudan sesler gelmesi üzerine artmıştı.


Rescuers carry a miner out of flooded mine in Qitaihe City, northeast China’s Heilongjiang Province, Aug. 30, 2011. Twenty-two of the trapped miners in a flooded mine in northeast China’s Heilongjiang Province were rescued as of early Tuesday morning, Xu Guangguo, vice governor of the province said. The rescuers are still searching for the three missing miners, Xu said. (Xinhua/Wang Song)

Şinhua haber ajansı, Çitayhı şehrine bağlı Boli ilçesindeki Hengtay kömür madeninin 2007 yılında kapatıldığı ancak 16 Ağustos’ta izinsiz olarak yeniden açıldığını söylüyor. Yasadışı kömür madenindeki işçiler, kazdıkları tüneli yakındaki bir kuyuya doğru genişletince maden su almış ve madenciler mahsur kalmıştı. Kurtarma operasyonundan görüntüler yayınlayan Çin devlet televizyonu, madencilerin yavaş yavaş madenin dışına çıkarıldıklarını gösterdi. Salı günü (23 Ağustos 2011) su basan madende 26 işçi mahsur kalmış, dün (29 Ağustos 2011) işçilerden 3’ü kurtarılmış, 1’inin de cesedi bulunmuştu. 3 işçiden ise henüz haber alınamadı.

Dünyada madencilik sanayisinin en tehlikeli olduğu ülke olan Çin’de yalnızca 2009 yılında ölen madenci sayısı 2600’ün üzerinde. 2010 yılı Nisan ayında ülkenin kuzeyindeki Şanşi vilayetinde 115 madenci bir hafta göçük altında kaldıktan sonra kurtarılmıştı.

Çin hükümeti geçen yıl içinde 1000’den fazla yasa dışı madeni kapatmış ve madenlerdeki güvenlik önlemlerini artırma kampanyası başlatmıştı. Ekonomisi önemli oranda madenciliğe bağımlı olan Çin’in enerji ihtiyacının yüzde 70’i kömürden elde ediliyor. Madenlerde çalışan işçilerin çoğu, bu konuda eğitim almadan çalışan göçmenlerden oluşuyor.

Kaynakça
AA, Madendeki 22 işçiden ses geldi, 30 Ağustos 2011 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 22 Çinli madenci bir hafta sonra göçükten çıkarıldı, 30 Ağustos 2011 tarihinde ulaşıldı.
Çin Hükümeti, 22 trapped miners rescued in NE China, 30 Ağustos 2011 tarihinde ulaşıldı.

Bilinen En Yaşlı Fosil Olmaya Aday Mikrofosiller Keşfedildi

Oxford Üniversitesi bünyesindeki araştırmacılar, bilinen en eski mikrobiyal fosili gün ışığına çıkarttılar. Avustralya’da 3,4 milyar yıl yaşındaki bir kayada keşfedilen fosiller, hücresel yaşamın başlangıcına ve ilkel enerji üretim mekanizmalarına ait önemli ipuçları barındırıyor.

Palaeobiyolog Martin Brasier ve takım arkadaşlarının ortaya çıkardığı hücre benzeri fosiller, Batı Avustralya’nın Strelley bölgesinde bulundu. İlkel zamanlarda denize komşu olan bu bölge, şu an denizden epey uzakta yer alıyor.

Fosillerin bulunduğu kaya üzerinde gerçekleştirilen kimyasal analizler, bu organizmaların, Dünya atmosferinin neredeyse hiç oksijen içermediği bir dönemde yaşadığını gösteriyor. 3,4 milyar yıllık fosiller, bitki, alg ve oksijen içermeyen bir Dünya’da, alternatif enerji üretim mekanizmaları konusunda önemli ipuçları barındırıyor. Eldeki bu yeni veriler, Dünya’da bilinen hayat’ın doğumunu 300 milyon yıl daha geriye çekiyor.

Öte yandan, geçen bu uzun süre, fosillerin kaynağı konusunda güvensizlikler yaratmış durumda. Daha önce, hücre fosili olarak tanımlanan bazı oluşumların aslında inorganik yapılardan oluştuğu yakın zaman önce kanıtlanmıştı. Buna en iyi örnek, 1980′lerde aynı bölgede bulunan 3,4 milyar yıllık siyanobakteri katmanının, aslında tamamen inorganik kökenli olmasının anlaşılmasıydı. Şimdi, benzer bir durum, bu yeni çalışma için de geçerli olabilir. En azından, araştırmacılar, fosil kaynakları hakkında artık daha şüpheci bakıyor.

Hayata Ait İzler
Tartışmalar ve karşıt görüşler sürerken, fosilleri inceleyen Brasier’in takımı, şekil, boyut ve karbon içeren hücre duvarı açısından bu fosillerin, günümüz bakteriyel kolonilerinin özelliklerini taşıdığını belirtiyor. Ölçümler, fosillerin, 5 ila 80 mikrometrelik çapa sahip olduğunu gösteriyor. Yine, günümüzde olduğu gibi elips, yuvarlak ve çubuk formlarında hücre fosilleri ortaya çıkarılmış.


Bulunan mikrofosillerden biri… Görüntüde, kumtaşları üzerinde birbirine yapışık şekilde bulunan hücre fosilleri görülüyor. Üstteki hücrenin duvarının parçalandığı görülüyor.

Bu özelliklerin dışında, fosillerin gerçekten organik kaynaklı olduğunu gösteren başka özellikleri de bulunuyor. Avustralya’daki bu fosillerde, hücre duvarı, hücre boyunca aynı kalınlıkta bulunuyor. Bu tür eşit kalınlıkta çeperlerin oluşması, jeolojik süreçler içinde inorganik kaynaklı oluşması pek mümkün gözükmüyor. Öte yandan, fosiller, atmosferde karbonun ağır formu olarak bulunan Karbon-13‘ü neredeyse hiç barındırmıyor. Bu özellik de, fosillerin bir zamanlar, “yaşayan” hücrelere ait olduğunu düşündürüyor. Çünkü canlı organizmalar, biyolojik süreçlerinde, seçici olarak karbonun daha hafif formu olan Karbon-12′yi kullanıyor.

Metabolik İpuçları
Yapılan analiz sonuçlarına göre, hücre fosillerinin duvarlarında, mikrometre boyutlarında demir sülfit kristallerine rastlanmış. 3,4 milyar yıl önce, atmosferdeki oksijenin eser miktarda olduğu hesaba katıldığında, bu kristaller önemli ipuçlar veriyor. Brasier, bu kristallere bakarak, ilkel hücrelerin kimyasalları indirgeyerek enerji üretmiş olabileceğini öne sürüyor.

Benzer yapılar, sülfür indirgeyerek enerji elde eden bazı modern bakterilerde de yan ürün olarak görülüyor. Elbette, bu kristallerin hücresel aktivite yüzünden oluştuğuna ya da hücrelerin enerjisini sülfür üzerinden kazandığında dair şimdilik kesin bir kanıt bulunmuyor.

Dünya’daki yaşamın doğum tarihini bulmak için sürdürülen çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. Yakın zaman önce, ilkel fotosenteze ait kanıtların ortaya çıkarılması ve kompleks hayatın tahmin edilenden çok daha eski olduğunun bulunması, konu ile ilgili gelişmelerden sadece bir kaçı. Gittikçe, doğum anına daha fazla yaklaşıyoruz. O anı bulduğumuzda ise, orada bizi bekleyecek milyonlarca soru daha olacak.

Çalışmamın özü aşağıda..

Microfossils of sulphur-metabolizing cells in 3.4-billion-year-old rocks of Western Australia
Sulphur isotope data from early Archaean rocks suggest that microbes with metabolisms based on sulphur existed almost 3.5 billion years ago, leading to suggestions that the earliest microbial ecosystems were sulphur-based. However, morphological evidence for these sulphur-metabolizing bacteria has been elusive. Here we report the presence of microstructures from the 3.4-billion-year-old Strelley Pool Formation in Western Australia that are associated with micrometre-sized pyrite crystals. The microstructures we identify exhibit indicators of biological affinity, including hollow cell lumens, carbonaceous cell walls enriched in nitrogen, taphonomic degradation, organization into chains and clusters, and δ13C values of −33 to −46‰ Vienna PeeDee Belemnite (VPDB). We therefore identify them as microfossils of spheroidal and ellipsoidal cells and tubular sheaths demonstrating the organization of multiple cells. The associated pyrite crystals have Δ33S values between −1.65 and +1.43‰ and δ34S values ranging from −12 to +6‰ Vienna Canyon Diablo Troilite (VCDT). We interpret the pyrite crystals as the metabolic by-products of these cells, which would have employed sulphate-reduction and sulphur-disproportionation pathways. These microfossils are about 200 million years older than previously described microfossils from Palaeoarchaean siliciclastic environments.

Bu metnin tamamı BiyoRSS sitesinde yayınlanan 3.4 Milyar Yıllık Fosil Gerçek mi? başlıklı makaleden değiştirilmeden alınmıştır. İlk ağızdan haber için New candidates for oldest fossils..

Uzaydaki DNA Varlığına Dair İlk Bulgular Antarktika’da Keşfedildi

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), DNA’nın yapıtaşlarının, bir başka deyişle yaşamın yapıtaşlarının uzayda oluşmuş olabileceğini gösteren yeni kanıtlar buldu. Kanıtlar, dünyada yaşamın oluşmasını sağlayan yapıtaşlarının ilk olarak uzayda meydana gelmiş olabileceğini gösteriyor. Araştırmayı yapan NASA uzmanları, üzerinde DNA yapıtaşları bulunan bazı göktaşlarının bu bileşenleri uzaydan getirdiğini düşünüyor.

Bu, NASA’nın aynı konudaki tek araştırması değil. Goddard Uzay Uçuş Merkezi uzmanları, benzer çalışmaların 1960’lardan beri yapıldığını hatırlatıyor. Ancak, araştırmacılar daha önce göktaşlarında bulunan DNA yapıtaşlarının uzayda mı oluştuğundan yoksa sonrada dünyadaki yaşam formlarından mı bulaştığından emin olamıyordu. NASA uzmanı Michael Callahan, “Bu yapıtaşlarının aslında ilk olarak uzayda oluştuğuna dair elimizde ilk kez kanıt var” dedi.

Bilim dünyası daha önce asteroit ve kuyruklu yıldızlarda yaşam oluşturma yetisine sahip kimyasallar bulunduğuna dair değişik kanıtlar elde etmişti. Örneğin, Wild 2 adlı kuyruklu yıldızda, canlı varlıkların önemli bir parçası olan proteinleri yapan bazı amino asitlerin varlığı saptanmıştı.

NASA’nın internet sitesinde yer alan habere göre Antartika’dan getirilen göktaşlarında DNA’nın nükleobaz olarak adlandırılan parçasını meydana getiren adenin ve guanin’lere rastlandı. Uzmanlar, bu bileşenlerin yeryüzündeki yaşam formlarından bulaşmış olamayacağını, çünkü bileşenlerin dünyada bu halleriyle bulunmadıklarını söylüyor.

Bütün bu bulgular bilim dünyasını yeryüzünde yaşamın ilk yapıtaşlarının bugüne dek sanıldığı gibi yaşadığımız yeryüzünde değil, uzayda oluşmuş olabileceği sonucuna götürdü. Uzmanlar, göktaşları üzerinde yeryüzüne çarptıktan sonra parçalara ayrılan DNA yapıtaşlarının daha sonra yaşamı oluşturan DNA bloklarına dönüştüğüne inandıklarını belirtti. Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yer aldı.

Karbon içerikli göktaşı, dünyadışı nükleobazlardan geniş bir yelpaze sunuyormuş. Makalenin özü aşağıda..

Carbonaceous meteorites contain a wide range of extraterrestrial nucleobases
All terrestrial organisms depend on nucleic acids (RNA and DNA), which use pyrimidine and purine nucleobases to encode genetic information. Carbon-rich meteorites may have been important sources of organic compounds required for the emergence of life on the early Earth; however, the origin and formation of nucleobases in meteorites has been debated for over 50 y. So far, the few nucleobases reported in meteorites are biologically common and lacked the structural diversity typical of other indigenous meteoritic organics. Here, we investigated the abundance and distribution of nucleobases and nucleobase analogs in formic acid extracts of 12 different meteorites by liquid chromatography–mass spectrometry. The Murchison and Lonewolf Nunataks 94102 meteorites contained a diverse suite of nucleobases, which included three unusual and terrestrially rare nucleobase analogs: purine, 2,6-diaminopurine, and 6,8-diaminopurine. In a parallel experiment, we found an identical suite of nucleobases and nucleobase analogs generated in reactions of ammonium cyanide. Additionally, these nucleobase analogs were not detected above our parts-per-billion detection limits in any of the procedural blanks, control samples, a terrestrial soil sample, and an Antarctic ice sample. Our results demonstrate that the purines detected in meteorites are consistent with products of ammonium cyanide chemistry, which provides a plausible mechanism for their synthesis in the asteroid parent bodies, and strongly supports an extraterrestrial origin. The discovery of new nucleobase analogs in meteorites also expands the prebiotic molecular inventory available for constructing the first genetic molecules.


Meteorites contain a large variety of nucleobases, an essential building block of DNA. (Artist concept credit: NASA’s Goddard Space Flight Center/Chris Smith)

NASA Researchers: DNA Building Blocks Can Be Made in Space
NASA-funded researchers have evidence that some building blocks of DNA, the molecule that carries the genetic instructions for life, found in meteorites were likely created in space. The research gives support to the theory that a “kit” of ready-made parts created in space and delivered to Earth by meteorite and comet impacts assisted the origin of life.

“People have been discovering components of DNA in meteorites since the 1960’s, but researchers were unsure whether they were really created in space or if instead they came from contamination by terrestrial life,” said Dr. Michael Callahan of NASA’s Goddard Space Flight Center, Greenbelt, Md. “For the first time, we have three lines of evidence that together give us confidence these DNA building blocks actually were created in space.” Callahan is lead author of a paper on the discovery appearing in Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America.

The discovery adds to a growing body of evidence that the chemistry inside asteroids and comets is capable of making building blocks of essential biological molecules. For example, previously, these scientists at the Goddard Astrobiology Analytical Laboratory have found amino acids in samples of comet Wild 2 from NASA’s Stardust mission, and in various carbon-rich meteorites. Amino acids are used to make proteins, the workhorse molecules of life, used in everything from structures like hair to enzymes, the catalysts that speed up or regulate chemical reactions.

In the new work, the Goddard team ground up samples of twelve carbon-rich meteorites, nine of which were recovered from Antarctica. They extracted each sample with a solution of formic acid and ran them through a liquid chromatograph, an instrument that separates a mixture of compounds. They further analyzed the samples with a mass spectrometer, which helps determine the chemical structure of compounds.

The team found adenine and guanine, which are components of DNA called nucleobases, as well as hypoxanthine and xanthine. DNA resembles a spiral ladder; adenine and guanine connect with two other nucleobases to form the rungs of the ladder. They are part of the code that tells the cellular machinery which proteins to make. Hypoxanthine and xanthine are not found in DNA, but are used in other biological processes.

Also, in two of the meteorites, the team discovered for the first time trace amounts of three molecules related to nucleobases: purine, 2,6-diaminopurine, and 6,8-diaminopurine; the latter two almost never used in biology. These compounds have the same core molecule as nucleobases but with a structure added or removed.

It’s these nucleobase-related molecules, called nucleobase analogs, which provide the first piece of evidence that the compounds in the meteorites came from space and not terrestrial contamination. “You would not expect to see these nucleobase analogs if contamination from terrestrial life was the source, because they’re not used in biology, aside from one report of 2,6-diaminopurine occurring in a virus (cyanophage S-2L),” said Callahan. “However, if asteroids are behaving like chemical ‘factories’ cranking out prebiotic material, you would expect them to produce many variants of nucleobases, not just the biological ones, due to the wide variety of ingredients and conditions in each asteroid.”

The second piece of evidence involved research to further rule out the possibility of terrestrial contamination as a source of these molecules. The team also analyzed an eight-kilogram (17.64-pound) sample of ice from Antarctica, where most of the meteorites in the study were found, with the same methods used on the meteorites. The amounts of the two nucleobases, plus hypoxanthine and xanthine, found in the ice were much lower — parts per trillion — than in the meteorites, where they were generally present at several parts per billion. More significantly, none of the nucleobase analogs were detected in the ice sample. One of the meteorites with nucleobase analog molecules fell in Australia, and the team also analyzed a soil sample collected near the fall site. As with the ice sample, the soil sample had none of the nucleobase analog molecules present in the meteorite.

Thirdly, the team found these nucleobases — both the biological and non-biological ones — were produced in a completely non-biological reaction. “In the lab, an identical suite of nucleobases and nucleobase analogs were generated in non-biological chemical reactions containing hydrogen cyanide, ammonia, and water. This provides a plausible mechanism for their synthesis in the asteroid parent bodies, and supports the notion that they are extraterrestrial,” says Callahan.

“In fact, there seems to be a ‘goldilocks’ class of meteorite, the so-called CM2 meteorites, where conditions are just right to make more of these molecules,” adds Callahan.

The team includes Callahan and Drs. Jennifer C. Stern, Daniel P. Glavin, and Jason P. Dworkin of NASA Goddard’s Astrobiology Analytical Laboratory; Ms. Karen E. Smith and Dr. Christopher H. House of Pennsylvania State University, University Park, Pa.; Dr. H. James Cleaves II of the Carnegie Institution of Washington, Washington, DC; and Dr. Josef Ruzicka of Thermo Fisher Scientific, Somerset, N.J. The research was funded by the NASA Astrobiology Institute, the Goddard Center for Astrobiology, the NASA Astrobiology: Exobiology and Evolutionary Biology Program, and the NASA Postdoctoral Program.

Kaynakça
Steigerwald, B., NASA Researchers: DNA Building Blocks Can Be Made in Space, 16 Ağusyos 2011 tarihinde erişildi.
VOATürkçe, Yeryüzünde Yaşamın İlk İzleri Uzayda Olabilir, 16 Ağusyos 2011 tarihinde erişildi.

Yeryuvarı Sahip Olduğu İlk Isısından Daha Fazlasını Şimdiye Kadar Muhafaza Etmiş

Yerküre 4,5 milyar yıldan fazla bir süredir şekilleniyor; ama bir yandan da soğuyor. Yeni bir çalışma, mavi gezegenimizin doğal radyoaktiviteden (ışınetkinlikten) kaynaklanan iç ısısının ancak yarısını açıklıyor. Bu artık ısı, Dünya’nın sıcak bir gaz yumağı, toz ve diğer malzemelerin tümünün birleşmesiyle oluştuğu zamandan beri yani başlangıçta sahip olduğu ısıdan arta kalanıdır.

Bu yeni bulgu, bir Japon dağının derinliklerinde uygulanan deneylerden sonra keşfedilmiş. Bir parçacık fizikçisi (doğabilimcisi) olan Itaru Şimizu (Tohoku Üni., Japonya) ve iş arkadaşları, yerkürenin içinde oluşan radyojenik kökenli ısının —parçacıkların farklı yollarla ürettiği, özellikle de belirli ışınetkin bozunma türleri sırasında- miktarını doğrudan doğruya tahmin etmek için jeonötrinolarını kullanıyor. Bu ısının sebebi, Dünya’nın oluşumdan arta kalan ısıdan ziyade, uranyum ve toryum gibi ışınetkin elementlerin bozunmasından kaynaklanmaktadır. Japonya’daki Kamioka şehrinin yakınlarında bulunan Ikenoyama Dağı’nın derinliklerinde bulunan algılayıcılar (duyargalar) 2002 Mart’ı ile 2009 Kasım’ı arasında 841 nötrino saptamış. Çalışama ekibi, bunlardan 485 nötrinonun nükleer enerji santralleri ile diğer reaktörler ve nükleer atıkların ürünü olduğu düşünüyor. Diğer 245 nötrinonun muhtemel kaynağı olarak, kozmik ışıkların atmosferdeki gaz moleküllerine çarpması sonucu oluştuğu tahmin ediliyor. Araştırmacılar, geriye kalan 111 nötrinonun yeryuvarının içindeki doğal ışınetkinlikle ilgili olduğunu bildiriyor. Farklı bir analitik teknik kullanılarak yapılan hesaplamayla bu sayı 106’ya iniyor.

Sayının az olmasına rağmen, ekibin tahminine göre 4,3 milyon parçacığın ürettiği ışınetkin bozunma sonucu her saniyede yeryüzeyinin her santimetrekaresine uranyum-238 ve toryum-232 nüfuz ediyor. Şimizu, bütün ışınetkinliğin ara vermeden yaklaşık 20 teravatlık bir ısı ürettiğini söylüyor. Önceki araştırmalar, bir 4 teravat ısının daha varolduğunu ileri sürüyor; fakat bu incelemede kullanılan duyargalar potasyum-40’ın ışınetkin bozunmasını tespit edemiyor. Çalışmayı yürüten takım, yerkabuğuna doğru yükselen bu ısının yapılan hesaba göre yaklaşık %54’ünün tamamen radyojenik kökenli olduğunu tahmin ediyor.

Radyojenik ısı ile ilgili önceki tahminler kabaca yeni elde edilen sayıya eşit. Ama araştırmacılar, Güneş sisteminin tümüyle toz ve gaz birleşimiyle varolduğu topağın, o dönem içinde barındırdığı elementlerin genel oranlarını temsil ettiği düşünülen meteorit çözümlemelerine dayanarak, Dünya’nın kimyasal bileşimi hakkında çıkarımda bulunuyorlar. Bir gezegen fizikçisi (doğabilimcisi) olan David Stevenson (Kaliforniya Tek. Ens., ABD) budurumu, “ Bu yüzden, araştırmacıların yerkürenin radyojenik ısısı üzerine yaptıkları yeni öngörü kayda değer bir sonuç içeriyor” şeklinde açıklıyor ve “Bu öngörünün (tahminin, kestirimin, çıkarımın vs.), gerçekçi bir ölçümle ortaya çıktığını görmek çok güzel” diye ekliyor.

Stevenson, “Çünkü ışınetkin bozunma sonucu elde edilen enerji miktarını adım adım biliyoruz. Yeni bulgular sayesinde, yeryuvarının geçmişte ve günümüzde ne kadar ve ne süratle ısı kaybettiğini bulabiliyoruz” diyor. O, özellikle bu bilgilerin, gezegenin ısısıyla kımıldayan tektonik plakların sahip olduğu hareket hızı ile zaman içindeki değişiminin mahiyetini anlamamıza (içyüzünü kavramamıza) yarar sağlayacağını işaret ediyor ve “Yerküredeki ısı üretimi plaka tektoniğini nasıl idare ediyor” diye de ekliyor. Bir de bu ısı üretiminin, dünyanın bir ucundan öbür ucuna dağılım sergileyen yanardağ etkinlikleri gibi jeofiziksel (yerdoğabilimsel) süreçlere de ortalama bir etkisi olmaktadır.

Stevenson, “Hem Dünya’nın içindeki ışınetkinliğin ve hem de başlangıçta varolan ısının gelecekte azalacağını” söylüyor. Mavi gezegenimiz, her 1 milyar yılda bir kabaca 100 °C soğuyor. Bundan dolayı er ya da geç, ölmekte olan solgun Güneş’in giderek azalan ışınları, kim bilir günümüzden birkaç milyar yıl sonra, kıtaları buz tutmuş ve tektonik açıdan ölmüş bir gezegenin üzerine düşecek.

Çalışamnın özü aşaığda ek bilgiler içinse tıklayın!.. (.pdf, 178 kb)

Partial radiogenic heat model for Earth revealed by geoneutrino measurements
The Earth has cooled since its formation, yet the decay of radiogenic isotopes, and in particular uranium, thorium and potassium, in the planet’s interior provides a continuing heat source. The current total heat flux from the Earth to space is 44.2±1.0 TW, but the relative contributions from residual primordial heat and radiogenic decay remain uncertain. However, radiogenic decay can be estimated from the flux of geoneutrinos, electrically neutral particles that are emitted during radioactive decay and can pass through the Earth virtually unaffected. Here we combine precise measurements of the geoneutrino flux from the Kamioka Liquid-Scintillator Antineutrino Detector, Japan, with existing measurements from the Borexino detector, Italy. We find that decay of uranium-238 and thorium-232 together contribute 20.0 (+8.8, -8.6) TW to Earth’s heat flux. The neutrinos emitted from the decay of potassium-40 are below the limits of detection in our experiments, but are known to contribute 4 TW. Taken together, our observations indicate that heat from radioactive decay contributes about half of Earth’s total heat flux. We therefore conclude that Earth’s primordial heat supply has not yet been exhausted.


The left half shows the simulated production distribution for the geoneutrinos detectable with KamLAND, and the right half shows the Earth structure. —Geoneutrino Investigation with KamLAND

Earth Still Retains Much of Its Original Heat
Earth may have formed more than 4.5 billion years ago, but it’s still cooling. A new study reveals that only about half of our planet’s internal heat stems from natural radioactivity. The rest is primordial heat left over from when Earth first coalesced from a hot ball of gas, dust, and other material.

The new finding comes from experiments carried out deep inside a Japanese mountain. Itaru Shimizu, a particle physicist at Tohoku University in Sendai, Japan, and his colleagues used geoneutrinos—particles produced in a variety of ways, particularly during certain types of radioactive decay—to more directly estimate the amount of radiogenic heat produced inside Earth. That’s the heat that comes from the decay of radioactive elements, such as uranium and thorium, rather than the leftover heat from Earth’s formation. Between March 2002 and November 2009, sensors deep inside Mount Ikenoyama, near the town of Kamioka, Japan, detected 841 neutrinos. About 485 of those neutrinos were produced by nuclear power plants and other reactors and by nuclear waste, the team estimates. Another 245 were probably generated by sources such as cosmic rays striking gas molecules in the atmosphere. So only 111 of the neutrinos were associated with natural radioactivity within Earth, the researchers report online today in Nature Geoscience. Using a different analytical technique, they trimmed that tally to 106.

Despite the small number, the team estimates that about 4.3 million of the particles generated by the radioactive decay of uranium-238 and thorium-232 pass through each square centimeter of Earth’s surface each second. The heat continuously generated by all that radioactivity is about 20 terawatts, Shimizu says. Previous studies suggest that the radioactive decay of potassium-40, which can’t be measured by the Japanese sensors, provides another 4 terawatts. Altogether, the team estimates, this radiogenic heat accounts for about 54% of the heat flowing up through Earth’s surface.

Previous estimates of radiogenic heat are roughly the same as the new figure. But they were based on inferences of Earth’s chemical composition derived from analyses of meteorites, which presumably represent the overall proportions of elements in the cloud of dust and gas from which the solar system coalesced. So the team’s new estimate of Earth’s radiogenic heat is a significant result, says David Stevenson, a planetary physicist at the California Institute of Technology in Pasadena. “It’s nice to see this [estimate] emerging from an actual measurement.”

Because radioactive decay proceeds at a known pace, the findings reveal how much heat Earth is losing now and the rate at which it lost heat in the past, Stevenson says. In particular, the data may provide insights into how the speeds at which Earth’s tectonic plates have moved—movements powered by the planet’s heat—may have changed through time, he notes. “Plate tectonics is how Earth controls its heat output,” he adds. And, on average, that heat output also influences geophysical processes such as the overall rate of volcanic activity.

Earth’s internal radioactivity and its primordial heat will both diminish in future years, Stevenson says. The planet is now cooling about 100°C every 1 billion years, so eventually, maybe several billions of years from now, the waning rays of a dying sun will shine down on a tectonically dead planet whose continents are frozen in place.

Kaynakça
Perkins, S., Earth Still Retains Much of Its Original Heat, 14 Ağustos 2011 tarihinde ulaşıldı.

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Perkins, S., 2011. Yeryuvarı Sahip Olduğu İlk Isısından Daha Fazlasını Şimdiye Kadar Muhafaza Etmiş, çev. Güler, B., www.yerbilimleri.com

Evrim ve İnanç Arasında Seçim Zorunlu Mudur? Kafası Karışıklar İçin Bir Çözüm Yöntemi…

Bugün, ülkemizdeki bazı biliminsanları ve evrim kuramından (teorisinden) haberdar kişiler bir ikilem arasında kalmaktadırlar: “Dine inanıyorsan evrim teorisine inanmayacaksın, evrim teorisine inanıyorsan Tanrı’ya inanmayacaksın.” Dini inancı olan kişilerin kafalarına sürekli olarak, evrim teorisinin dine inanan kişinin kabul edebileceği bir şey olmadığı pompalanmakta ve ikilemde kalan bazı kişiler, insan üretisi olan bilimi (ve evrim teorisini) tercih etmekten ziyade, Tanrı üretisi olan dini kabul etmek uğruna bilimden vazgeçmekte ve ona güvenlerini kaybetmektedirler. Hatta bilimin yöntemlerini buradan yola çıkarak toptan eleştirmektedirler. Bu gidişin, nihai doğurduğu sonuç ise “Bilim güvenilmezliği, dinle çatışmasıdır. Dolayısı ile din ve dininsanları ne diyorsa biz ona inanalım. Çünkü o Tanrı bilgisidir” noktasına varıştır. Bir süre sonra, bu anlayış, kişisel bir bakış açısı olmaktan çıkmakta, okulda öğretmenlerin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve ardından hükümetlerin ve genel olarak da yüksek din kurumlarının politikası haline gelmektedir. Hatta eli kalem tutan ve öğretim üyesi ve biliminsanı olarak bilinen kişiler bile bu tutumun içinde olabilmektedirler. Sonuç, bilimle çatışan eğitmenler, üniversite öğretim üyeleri, Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’dır! Hatta hatta ülkenin bilimsel kurumu TÜBİTAK’tır! Bu durumda kimseyi suçlamamak lazım. Kendinizi o insanların yerine koyun: bir elinize Tanrı’yı diğer elinize bilimi verselerdi, siz hangisini seçerdiniz?

Bu yazıda yanıtı aranan sorular şunlardır: Bu saldırı ya da karşı çıkışın kaynakları kesin midir? Kur’an bu bakış açısında bir yanıt veriyor mu? İnsanları din ya da bilim arasında bir tercih yapmaya zorlamak zorunlu mudur? İslam dinine ve Tanrı’ya inanan biri aynı zamanda “bilimin evrim teorisine” inanabilir mi?

“Dönüşümler yoluyla hayvan dünyası çok genişlemiş, sayıları çoğalmış ve oluşum basamağında insana dek varmıştır. Düşünce ve kavrayış sahibi insana kadar ulaşmıştır. ‘Düşünen insan’ aşamasına yükselme ‘duyu ve kavrama’ güçlerinin birlikte bulunduğu zamandır. …Bu aşamadaki hayvan, kendisinden sonra daha üst aşamada bulunan düşünen insanın ilkel biçimidir. Görebildiğimiz varlıklar içindeki gelişim ve oluşumların en son ulaştığı aşama budur.”
—İbn-i Haldun (1332-1406), Mukaddime, Önsöz kısmı

Charles Darwin, Doğal Ayıklama Yoluyla Türlerin Kökeni’ni 1859’da yazdı.


Evrim ile yaratılış karşı karşıya..

Bilim ve Din Nedir?
Genel olarak kabul edilen bilimin, dinsel ve politik görüşlerle karıştırılmamasıdır. Politik görüşler bizi çevreleyen dünyanın maddesel gerçekliğine yöneltmişken, dinsel görüşler maddesel dünyanın dışında kalan şeyleri konu edinir. Biliminsanları, hiç bir zaman özel bir takım öğretilere güvenmemeli, kendi düşünme yöntemlerini özel bir felsefeyle sınırlandırmamalıdır. Bilimci, bilgilerin dayandığı temellerin yeni yeni tecrübelerle daima değişebileceğini her zaman hesaplamalı ve değişime hazır olmalıdır. Edinilen veya kabul edilen ideoloji’leri bir kenara bırakmalı ve bilimi onların üzerinde görmelidir. Dolayısıyla bir biliminsanı ideoloji’leri bir kenara koyup idea (düşünce)’leri ele almalıdır.

Bilim gerçekte laik ve apolitik bir etkinliktir. Bilim, maddi evreni anlamak için oluşturulmuştur. Ancak, bilimin laik olması, mutlaka Tanrı’nın varlığını reddettiği anlamına gelmez. Bu sadece, bilimsel gerçeklerin geçerliliğinin, her ne şekilde olursa olsun, herhangi bir ruhani otoriteye bağlı olmadığı anlamına gelir. Bilim için gözlem, deney ve mantık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyen tek hakemdir. Buna rağmen bir bilim insanı herhangi bir dine inanabilir ve dini gereklerini sonuna kadar yerine getirebilir. Hem Galileo hem de Newton dindar Hıristiyanlardı. Daha yakın zamanda ise, elektromanyetik ve zayıf kuvveti birleştirmeleri nedeni ile Müslüman fizikçi Abdüsselam’a, dini inancı olmayan Steven Weinberg’e ve Sheldon Glashow’a Nobel ödülü verildi (1979). Oysa, her ikisinin arasında çok derin inançsal uçurum vardı. Biri evereni yaratan bir Tanrı’ya inanırken, diğerinin hiçte böyle bir inancı yoktu. Buna karşın, tamı tamına aynı fizik kuramına, aynı zamanda ulaştılar. Bundan farklı bir örnek te, derin dini inancı olan sinir bilimin babası sayılabilecek John Carew Eccles ve ateist bir felsefeci olan Karl Popper’in tartışmaları çok seviyeli ve yeni ufuklar getirici olmuştur. Buna karşın, her ikisinin de ortak yönü evrime inanmalarıydı. Aslında, bilimin ve dinin gerçek anlamına ulaşmış insanlar için bunda garip olan hiç bir şey yoktur, çünkü bilim tek doğru yoldur. Biliminsanları bir kuramı sevip sevmediklerine göre değil, kuramın deneye uygun olarak ön görülerde bulunup bulunmadığına bakarlar. Bir kuramın, dinsel ve ideolojik olarak hoşa gidip gitmemesi veya kolay anlaşılıp anlaşılmaması, hatta sağduyu bakımından çok makul olmaması sorun oluşturmaz.

Bilimin Egemenliği Ele Geçirmesi
Din ve bilim, bilimin olgunluğunu ele geçirdiği son 150 yılda belirgin olarak çatışmaya girmişlerdir. Eski Yunanistan’da din, bilim ile bugünkü anlamda bir mücadele içinde değildi. Ortaçağ Avrupa’sında ise din bilim mücadelesi, dinin baskı altına aldığı bir bilim şeklindeydi. Hıristiyanlığın, bütün beşeri hayata hakim olma sevdasının olduğu bu dönemde bilimin verilerinin ve felsefi düşüncenin ürünleri bir şekilde, dinle uyum içinde yorumlanması gerekmekteydi. Bu yapılmazsa, dinin baskısı altında ezilen bir bilim şekli ortaya çıkmaktaydı. Bilim ve dinin kendi alanları ne kadar geniş olursa olsun, yetki ve hareketlerini bu alanlarla sınırlama eğiliminde değildiler. Son 150 yıldır kontrolü ele geçiren bilim, bütün gerçekler dünyasının kendi inceleme alanında olduğunu öne sürerek dine açıkça savaş ilan etti. Sonuçta kavga kaçınılmaz oldu.

Din duygusu insanoğlunda bizzat dış dünyanın algılanması ile oluşmuştur. İnsan suda, aynada ve rüyada kendi hayalini görür. Başka insanları da rüyasında görür. Gördüğü bu “eşler” aslına benzemesine karşın, aslı ile aynı değildir. İlk yapılan şey bunları ayrı varlıklar olarak değerlendirmektir. Ancak rüya bitince “eş” ne oluyor? Muhtemelen daha sonraki rüyalarda da benzer görüntüleri gördüğünden, demek ki “eş”ler yok olmuyor düşüncesi doğar. O zaman “ben ölünce” eş ne olacak düşüncesi de bir ölümsüzlük fikrini geliştirir. Ve buradan da bedenden ayrı var olan, farklı bir bilinç durumu olan rüyalarda gözükebilen “ruh” kavramı ortaya çıkar. Bu bakış, sonra da dinin söylemi olarak ruh-beden ikiliği olarak karşımıza çıkar.

Bilimin, insan=ruh+beden konusunda söyledikleri ya da söyleyebildikleri aslında çok fazla değildir. Biliminsanları, konunun kendi alanları içinde olmadığını söyleyerek ilgi göstermezler. Çünkü tek kabulü vardır: monizm (bircilik). Yani, beden maddedir ve maddeden başka bir şey yoktur. Biliminsanlarının ilgisinin uzağında kalan bu alan, ilahiyatçıların ve metafizikçilerin elinde kalmak zorunda kalır. Onlarda boş buldukları bu alanda akıllarına geleni ve kendi kişisel bilgilerini, herhangi bir yönteme sokmadan söylerler. Zaten, konu bilimin yöntemi içinde değildir.

Tablo. Bilim ve Din Çatışmalarının Temel Noktaları
Bilimin Söyledikleri Din(ler)in Söyledikleri
İnsan kainatın merkezi ve gayesi olamaz. İnsan varlıklar zinciri içinde bir halkadan ibarettir. Canlı madde bizzat yaratma ve değişme özelliğine sahiptir. İnsanın üstünlüğü, omurgalı hayvanların evrimi esnasında, diğer hayvanlara göre daha ileri evrim aşamasına gitmiş olmasındandır. İnsan seçkin bir varlıktır ve doğaüstü varlık olan “Tanrı” tarafından tüm evren kendisine hizmet için yaratılmıştır. Evrim yoktur ve insan bizzat Tanrı eli ile yaratılmıştır. Diğer türler de insandan ayrı yaratılmıştır.
Dünya ve evren yoktan değil, doğanın kendisinde olan güçlerin bir sonucu olarak var olmuştur. Yoktan var ediliş vardır ve kanun denilen güçlerin doğaya verilişi, doğaüstü olan Tanrı tarafındandır.
İnsanda ruh ve ölümsüz ruh diye bir kavram yoktur. Beden yalnız başına vardır ve ruh olarak hissettiğimiz, beynimizi oluşturan maddenin etkileşimin bir sonucudur. Ölümle ortadan kalkar (monizm/bircilik). İnsanda, bedenden ayrı olarak Tanrı tarafından yaratılan ve bedenle birleştirilen ruh vardır. Beden ruhun geçici konağıdır. Ölümle ruh bedenden ayrılır (dualism/ikicilik)ve varlığına başka bir boyutta devam eder.
Doğada, bilim ve yine doğa ile açıklanamayacak hiç bir şey ve mucize yoktur. İnsanın anlayamayacağı doğaüstü kuvvetler, olaylar, mucizeler vardır.
Tek gerçek olan bilimsel yöntem ve nesnel gerçekliktir. Bu bilgi de doğadan elde edilir. Bilimsel bilginin dışında vahiy bilgisi de vardır. Vahiy Tanrının bize ulaşma yolu ve bilgisidir. Doğaüstü bir bilgidir.
Bilimin bilgisi sürekli olarak kendini değiştiri ve yeniler. Tanrı bilgisi değişmez ve sabittir. Sadece yorumları ve anlaşılması farklıdır.
İnsan zihninin tüm özellikleri zaman içerisinde bilimle anlaşılabilecek ve sır kalmayacaktır. İnsan zihninde ve ruhunda, daima anlaşılamayacak sırlar olacaktır.
Bilim ise ortak aklın ürünüdür ve deneyim ve gözlem kişiler arası farklılık gösterse bile çok azdır. Din esas itibari ile bireyseldir. Ne kadar din ve dindar varsa o kadar farklı dini bakış açısı vardır. Evet, dini tecrübenin özelliği bireysel olmasıdır. Ancak din herkes için geçerli evrensel kurallar da içerir. İnsanların yaşadığı bakış açısı farklılıkları onların olgunlaşma aşamaları ile ilgilidir.

Bilimin “Evrim Teorisi” neden dinle çatış(tırıl)ır!

Bilimin Yanlışı
Evrim teorisyenleri (kuramcıları) teorilerinin ortaya konulması için bir Tanrı’ya gerek duymazlar ve oluşun tamamen kendiliğinden, “başlangıçtaki var olan kuralların” bir doğal sonucu olarak ortaya çıktığını öne sürerler. Evrim teorisinin içine rastlantı konulması ve bu rastlantının herhangi bir “üstün varlık” olmadan kendiliğinden meydana gelmesi bir Yaratıcıyı dışarıda bırakır.

Aslında bilim evrim teorisi hakkında konuşurken, bir yaratıcının varlığı ya da yokluğunu iddia etmeden evrimi anlatır. Ancak, evrim teorisini bazı kişilerce, yaratıcıyı dışlama ideolojisinin bir destekçisi olarak da ele alınmaktadır. Dışlanan bir yaratıcı durumunda, evrim teorisi umurlarında olmayan kişilerce önemsenir hale gelir. Tanrıyı dışlamak isteyenlerce teori, evrim teorisi değil, yaratıcıyı dışlamaya katkı teorisi haline gelir. Bu nedenle de yaratıcı görüş yanlılarınca, teorinin doğru olup olmadığına bakılmaksızın, sadece bir yaratıcıya gerek duyulmadığı için reddedilir. Ancak, biliminsanlarınca Tanrısız evrim teorisini öne sürmek ya da vurgulamak, tamamen ideolojik bir yaklaşımdır. Gerçekte bilim bir Yaratıcı’nın olduğu ya da olmadığı hakkında hiç bir kanıt öne süremez. Çünkü “Tanrı” bilimin araştırma ve ilgi alanına girmez! Tanrı kavramı tamamen bir inanç ve kabul işidir.

Yerini Kaybeden İnsan
Dini bakış açısı ile insan türünün ve diğer türlerin evrimleşerek ortaya çıkması, bir değersizleştirme ve aşağılama olarak görüldüğünden evrime otomatik olarak karşı çıkılır. İnsan var olduğundan beri, kendini evrenin ya da diğer canlı varlıkların merkezine koymuştur. Bunu hem din, hem de bir zamanlar bilim yapmıştır. Bütün büyük dinler insanı en üstün varlık olarak görür ve diğer var olan her şeyin kendileri için yaratıldığını kabul ederler. Buna benzer olarak, bilim de, din gibi, insanı uzun zaman evrenin merkezine yerleştirmiş ve orada tutmuştur. 1500 yılına kadar evrenin merkezinde dünya vardı ve Güneş bile insanın yaşadığı dünyanın çevresinde dönüyordu. Ancak, 1540 yılında Nikolas Kopernikus (1473-1543) çok çekingen bir tavırla, Güneş’i merkeze yerleştirdi ve dünyayı da çevresinde dönen sıradan bir gezegen haline getirdi. Ancak bu fikirlerini açıklamak için epey korku yaşadı. Çünkü o zamana kadar hem geçerli bilim hem de dine göre “üzerindeki insanlarla birlikte dünya evrenin merkeziydi.” Ancak, zamanla artan bilgilerimizle anladık ki, insanın yaşadığı dünya ve galaksi içindeki yeri kısmen özelikle arz etse de, benzer özellikte bölgeler evrende bulmak mümkündü. İnsanın yaşadığı yer seçilmemişti.

Diğer bir değersizleştirme de, Charles Darwin zamanından kalan ama modern evrim anlayışında yeri olmayan insanın maymundan türediği şeklinde evrim anlayışının bazı bilim insanları tarafından ya da evrim teorisinin tepki çekmesi için karşı tarafça öne sürülmesidir. Oysa modern evrim anlayışı, basitçe aşamalı olarak bir canlı gelişiminden (evrim) ve insanın diğer primatlarla (kuyruksuz maymunlarla) aynı soy ağacından olmasından oluşur. Maymundan dönüşü modern bilimsel evrim anlayışı kabul etmez. Bu da bilimin temizleyemediği bir yanlıştır ve evrim teorisine karşı çıkışın önemli nedenidir.

Bilim insanın seçilmiş bir varlık olduğunu kabul etmese de dinsel yaklaşımla insan halen “Tanrı’nın seçkin” kuludur. Dolayısı ile evrim teorisi insanı küçümseyen ve insanı maymunlardan aynı soy ağacına bağlayan bir yaklaşım olduğundan, dinsel bakış açısı ile bu bilimsel teori kabul edilemezdir.

İsra 70. Yemin olsun, biz, âdemoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde bineklere yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları, yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.

Ancak, Kur’an-ı Kerim insanın bazı durumlarda çok aşağılara indirilebileceğine dikkati çeker ve seçkinliğin aslında her zaman sahibi olunan bir üstünlük değildir.

Tin 4-5. Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık. Sonra da onu düşüklerin en düşüğüne/aşağıların en aşağısına çevirip attık.

Yaratıcının Küçümsenmesi
Evrim teorisine karşı çıkılmasının diğer bir nedeni de, evrimle insanın var edilmesinin, Yaratıcı’nın küçümsemesi şeklinde algılanmasıdır. Oysa ki evrimsel oluş çok basit değildir. Milyonlarca yıl süren bir plan, devam eden ardışık aşamalar, her aşamada kazanılan daha değişik ve üstün yetiler. Kendi içinde çok karmaşaları vardır ve ayrıntısı ile bakıldığında, bilinçli insanın böyle bir aşama sonrası oluşması bilimsel açıdan da açıklanması zor mucizedir. Bilimin öne sürdüğü “basamaklı evrimsel oluş”un ya da dindarların öne sürdüğü “Tanrı tarafından pat diye insanın” yaratılmasının hangisinin daha büyük mucize olduğuna karar vermek insan için mümkün müdür? “Ol” denilerek birden var olma ya da basamaklı bir biçimde evrim geçirtilerek var olma. Bilim için “pat” diye var olma imkânsızdır. Bilim bir şeyleri anlamak ve açıklamak için diğer doğa örneklerine de bakar.

Bilimin gördüğü örneklerde, en azından canlısal düzeyde, pat diye var olmak yoktur. Bu nedenle pat diye Tanrı yaratısını kabul etmez. Oysa ki dinsel bakış açısından hem pat diye bir anda hem de basamaklı/aşamalı var oluş dine uygundur. Her ikisi de Yaratıcı için kolaydır. Çatışma noktası, bir anda insanın var edilmesidir. Ama diğer yandan, madem ki Yaratıcı’nın gücü her şeye yeter, evrimsel oluşa da yeter demektir bu. Birini ya da diğerini seçme O’nu küçültmez:

Ankebut 19. Hiç görmediler mi, Allah, yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu yeni baştan yapıyor. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır.

Tanrının Kendi Kuralları ve Zamanı
Dini bakışla, yaratan varlık, bizim içinde bulunduğumuz evreni 4-boyutlu olarak var etmiştir. Bilimin bakış açsı da aynıdır ve bilime göre dört boyutlu evrenin kurallarına göre, evrendeki her gelişme-dönüşme ve oluş, belli bir süreç ve kurallara göre ortaya çıkar. Bu kurallara doğa kanunları denir. Bu kanunların ortaya konulması, anlaşılması ve dillendirilmesine de bilim denir. Evrenimizin Büyük Patlama (Big Bang) ile ortaya çıkması böyle bir süreçtir ve bu insanoğlunun saatine göre 13,7 milyar yıl önce gerçekleşmiştir. Anne karnında bir yumurta ve spermden oluşmamız, gebelik süresince yaşanan gelişme de böyle bir süreçtir. Bir tohumun toprağa atılıp, ondan bir elma veren ağaç oluşması da böyle bir süreçtir. Basamaklı, belli aşamalara tabi, belli kurallara tabi… Bu basamaklı oluş evrenin oluşumundan tutun da buğdayın oluşumuna kadar aslında aynı kurallarla sınırlıdır. Ancak bu “olma” ve “oluş” zamansız olan Yaratan açısından “hemen/an/lahza” kadar kısa olsa da insanoğlunun hesaplarına göre uzun bir süreçtir. Tanrı zamanı ile insan zamanındaki bu farklılıklar, hem Kur’an-ı Kerim’de (Mearic 4, Secde 5. ayetler) hem de İncil’de vurgulanır. Bilimin görelilik teorisine göre zaman izafidir. Bu konuda konuşan bilim, Tanrının zamanı hakkında konuşamadığından evrimin basamaklı ve zaman içerisinde oluşu ile Tanrının “Ol” demesi ile olma arasında kopukluk oluşur. Yaratıcı görüşü kabul edersek, başlangıç kararı üstün bir varlığın “ol” demesi ile başlamış olabilir:

Meryem 35: …Bir iş ve oluşa karar verdi mi, ona sadece “ol!” der, o hemen oluverir.

Mümin 68. O O’dur ki, hem hayat veriyor, hem öldürüyor. Bir iş ve oluşa hükmedince, ona sadece “Ol!” der; o hemen oluverir.

Aynı Evrim, Farklı Kabuller
Bizim madde evrenimizin, bugünkü duruma gelmesi için 13,7 milyar yıllık bir süreç, dönüşüm, değişim veya kısaca evrim ile gerçekleşmiştir. Evrenin bu evrimi, basamaklardan oluşur. Her basamağı ayrı değişim ve dönüşümdür. Bu süre, yani 13,7 milyar yıl biz insanların, 4-boyutlu evrenimizdeki zaman anlayışının ifadesidir. Doğa kanunlarından çıkardığımız bir bilimsel veridir. Buna göre başlangıçta, ne olduğu tam bilinmeyen “bir şey”den evrenimiz ortaya çıktı. Önce atom altı parçacıklar, sonra atomlar, sonra moleküller, sonra gaz bulutları, yıldızlar-galaksiler, galaksi kümeleri ve ardından da gezegenler evrimleşti. Genelde Büyük Patlama ile oluş olarak bilinir. Bu bilimin bir kabulü ve bilgisidir. Bilim bu teorisini kanıtlarla ortaya koyarken Tanrı’yı hiç işin içine sokmaz. Ama Büyük Patlamanın da nasıl kendiliğinden başladığı konusunda, Tanrı olmadan yanıtlar aramaya devam eder.

Bu aşamalı evren oluşumu ya da evrimi, Yaratıcı görüşe inananlar tarafından, bir Yaratıcın’nın varlığı için önemli bir kanıt olarak kabul edildi ve adeta üzerine atlandı. Tanrı vardı ve Evreni büyük patlama ile yaratmıştı. Oluşan büyük patlama ardından basamaklı olarak evren, evrimleşerek bugünkü durumunu almıştı ve en sonunda da biz insanlar ortaya çıkmıştık. Büyük patlamanın olması, adında “büyük” kelimesini içermesinden mi bilinmez, Yaratılış yanlılarınca büyük bir samimiyetle kabul edilir. Yani, evrene bir başlangıç koymak ve ardından evrimsel oluşması Tanrı’yı küçültmez!

Diğer yandan, büyük patlamanın bir aşaması olan, 6 milyar yılda evrimleşen Dünya’mızın üzerinde ortaya çıkan insan ve diğer türler için zamansal dönüşüm ya da biyolojik evrim kabul edilmez. Çünkü bu teori Tanrı’yı küçümser. Ya da “Ol!” deme ile oluşa göre 3-5 milyon yıl uzundur. Evren için 13,7 milyar yıllık evrimsel oluşa evet ama insanın 3-5 milyon yıllık evrimsel oluşumuna hayır! Çünkü sonsuz, ucu bucağı olamayan dev evrenimizin aşamalı oluşumunu Tanrı’ya yakıştırırız ama küçük evren insanı yakıştırmayız. Her ikisini terazi kefesine koyarak kim karar veriyor, birinin diğerinden daha karmaşık olduğuna. Bugün biliyoruz ki “bir sivrisineğin yapısı bir yıldızdan daha karmaşıktır”. Sivrisineğin oluşumunu mu Tanrı kanıtı olarak öne sürmek daha iyidir yoksa bir yıldız ve galaksi kümesinin büyük patlama ile oluşumunu mu? Bugünün modern (günümüz) dindarları, sadece evrenin büyük patlama ile oluşumunu kanıt olarak almaktadırlar. Bu kendi içinde bir çelişkidir.

Bilimin büyük patlamasının üzerine atlayan modern dindarlar, bilimin sürekli bir değişim içinde olduğunu ve yarın büyük patlamayı da dışlayan başka bir teori ortaya çıkabileceğini bilmelidirler. Günümüzde bile, aslında büyük patlamanın olmadığını, elde edilen büyük patlama verilerinin yanlış yorumlanmasının sonucu olarak büyük patlama teorisine ulaşıldığını öne süren ciddi bilim insanları vardır. Hee ne olursa olsun, bir büyük patlama evrimini kabul edip, insan evrimini kabul etmemek iki yüzlülüktür. Özellikle, Kur’an-ı Kerim’i okuyan birisi için şu ayeti anlamaktır:

Fatır 43: “Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda/yönteminde asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda/yönteminde kesinlikle bir sapma da bulamazsın”. —

Önümüzdeki Evrim Örnekleri
Diğer yandan günlük yaşamımızda zaman bağlı birçok dönüşüm ve değişimler vardır. Bir insanın anne karnında, tek hücreden doğuma kadar gelişimi, zamana bağlı bir farklılaşmadır. Buna her anne ve baba şahit olur. Hele hele günümüz ultrason çağında, neredeyse, ayda bir yapılan hamile takipleriyle bir dönüşüm ve değişime gözlerimizle şahit oluruz. Bu süreç, dokuz ay ve 10 gün kadar sürer. Doğumdan ölüme kadar olan basamaklı değişim ise bir başka süreçtir. Bu basamaklı oluş içinde yaşadığımız maddi evrendeki fizik ve kimya kurallarının zorladığı bir oluştur. Bu basamaklı oluşun dışına çıkıp ani olarak bedensel var olma diye bir şey söz konusu değildir.

Kıyamet 37. O, dökülen meniden bir sperm değil miydi? 38. Sonra o, bir çiğnem et oldu da Allah onu yarattı, ardından düzgün bir şekle ulaştırdı. 39. Nihayet ondan iki çifti, erkeği ve dişiyi vücuda getirdi. 40. Peki bunu yapanın, ölüyü diriltmeye güç yetmez mi?

Yaratan “ol” emri ile yaratmaya başlayabilir ya da daha önceden koyduğu evrensel kuralı işletebilir ancak, bizim bulunduğumuz evrende, başlangıçtaki ilgili kuralların işlemesi gerekir. Bu kurala göre, ani ve pat diye var oluş, bizim algılamamıza göre yoktur (atom altı parçacıklarda ani var ve yok oluşlar mümkündür). Belki, fiziğin ileri sürdüğü 11-boyutlu ya da başka boyutlarda ani var olma ya da yaratma olabilir. Ama bu evrende, başlangıçta belirlenen kurallar gereği, ani var oluş bizim gibi büyük nesneler için mümkün değildir. Dolayısı ile Yaratan’ın yöntemi bizim evrenimizde hep aynı olmak durumundadır:

Fatır 43: “Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda/yönteminde asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda/yönteminde kesinlikle bir sapma da bulamazsın”.

“Yaratılışta aynılık” insan hücreleri ile Dünya atmosferi arasında bile vardır. Atmosfer bir hücre zarı gibi Dünya’nın zarıdır. Atmosfer bir zar gibi asla tam düzgün şekilde değildir. Bazı alanlarda zayıf ve ince, bazen kalın, bazı yerleri su açısından daha yoğundur. İçerdeki bitkiler üzerine su yağmurla yağar. Hücre içine de zardan adeta su ve besinler yağar. Atmosferin elektrik enerjisi olan yıldırımlar vardır. Hücre zarında da elektrik enerjisi vardır. Atmosfer kozmik ışınların ve göktaşlarının geçmesine izin vermez, hücre zarı da seçici geçirgendir ve gelen her şeyin geçişine izin vermez. Hücre içinden dışına haberleşme olduğu gibi Dünya’dan da dışarıya haberleşme yapılabilir. Atmosfer içinde bir hayat vardır ve hücre içinde de bir hayat vardır.

Evrimi Test Etmek
Bütün karşı çıkışlara karşın, elde bilimsel olarak var olan fosiller, genetik kanıtlar vardır. Bunlar ne anlam ifade ediyor o zaman? Bulunan fosillerin sayısı, 1000 film karesinin belki 1 tanesidir. Ancak bu kanıtlar bilimin elinde ve arşivlerinde vardır. Fakat ne ilginçtir ki, İslam dininin kutsal kitabında da buna bir atıf vardır:

Ankebut 20. De ki: Yeryüzünde dolaşın da yaratılışın nasıl başladığına bir bakın. İleride Allah öteki oluşmaya da vücut verecektir. Allah, her şeye Kadîr’dir.

Bilim insanları deneysel olarak test edemedikleri teorileri bilimsel saymazlar. Evrim teorisi bu yönü ile dindar çevrelerce çok eleştirilmiş ve bilimsel bir anlamı olamayacağı öne sürülmüştür. Ama Yaratan Kutsal kitabımızda, bizim yaratılışımıza (hem de meleklerinkine) tanık olmadığımızı ya da olamayacağımızı ifade eder:

Zühruf 19. Rahman’ın kulları olan melekleri, dişiler saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar? Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekilecekler.

Kehf 51. Ben onları ne göklerle yerin yaratılmasına, hatta ne kendilerinin yaratılmasına tanık tuttum. Ben, sapıp gitmişleri yardımcı edinecek değilim.

Evrime Karşı Ayet Var mı?
Kur’an hiç bir yerde evrime karşı çıkan bir ifade kullanmaz. Hatta basamaklı, aşamalı yaratılışlara sık sık örnekler verir. Hatta “ters evrim” diyebileceğimiz, insanların başka canlı türlerine (maymunlara) çevrilebildiğinden bahseder. Bunu bir çok dindar insan “maymuna çevirme” olarak bilir. Bunu kabul eder ve Tanrı’nın bunu yapabileceğine inanılır. Ama “insana çevirmeye” sıra gelince bu Tanrı işi olmaz.

A’raf 11. Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere: “Adem’e secde edin” dedik… 166. Ne zaman ki, yasaklandıkları şeylerden ötürü öfkelenip başka aşırılıklar yapmaya başladılar, onlara şöyle dedik: “Aşağılık, maskara maymunlar olun!”

Yasin 67. Dilesek, onları oldukları yerde hayvana çeviririz. O zaman ne ileri gitmeye güçleri yeter ne de geri dönebilirler. 77. Görmedi mi insan, kendisini bir spermden yarattığımızı! Bir de bize açık bir hasım kesilmiştir o. 78. Kendi yaratılışını unutmuş da bize örnek veriyor. Ve bir de şöyle diyor: “Şu çürümüş kemiklere kim hayat verecek?”

Nuh 14. O ki, sizi halden hale/evreden evreye geçirerek yarattı.

Enbiya 37. İnsan, aceleden yaratılmıştır. Ayetlerimi size göstereceğim. Benden acele istemeyin!

Müminun 12. Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.

Bunlara bir çok örnek daha eklenebilir (Sad 71-72, Meryem 67, Taha 55, Hud 61, Hicr 26…).

Sonuç
Dinlerin yerine getirdiği görevi, bilim ne zaman yerine getirirse, o zaman dinler ortadan kalkabilir. Zaten dine de gerek kalmaz. Bilim tekrar uzaklaştığı metafiziği veya bugünkü teolojiyi, bilim dalı olarak ele almalıdır. Dünya üzerindeki dinler bir şekilde ortadan kaldırılsa bile insanoğlu kendine mutlaka bir din bulacaktır. Bu durumda, var olan şartlarda, bilimin dinden uzak kalması ve yokmuş gibi yadsıması yanlıştır. Bu yanlışın sonucunda, din eline geçeceği insanlar tarafından yanlış amaçlarla kullanılacak ve yobaz insanların yetişmesine neden olacaktır. Çünkü kural olarak, boş bırakılan her alan bir şekilde doldurulur! Ama iyi ama kötü şekilde.

Bilim, dış dünyanın doğurduğu ortak tecrübenin bir üretisidir. Ancak, kendisini tanımladığı ile terimler arasında “nesnellik” var olmasına karşın, bilimin çoğu alanı “öznellikten” kurtulamamıştır. Bilim dini öznel kabul ederek, nesnelliğin yanına yaklaştırmaz. Oysa hem din hem de bilim, zihnin dış dünya ile olan ilişkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bilim ve dinin diğer bir ortak noktası da, derinliğine incelenecek olursa, “bilinemez” ve “düşünülemez” bir şeyin varlığını aramayı içerir. Din daha çok bilinemez şeyden kaynaklanır ve onu tanımlamak için uğraşır. Diğer yandan bilim, “tanımlanabilir” ve “bilinebilir” olan şeyin sınırları içinde kalmak için boş yere çabalar durur. Ancak, bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, ortadan kaldırmak istediği “bilinemezi”, bir o kadar kabul eder duruma geçer.

Bilim, kendini kuşatan sırları ve sınırları her yönden tam olarak ortadan kaldıracak güçte değildir. Bugünün görünen sırları yarın açıklanacaksa bile beraberinde daha derin sırlar ve soruları da beraberinde getirecektir. Gerçek bir din ve bilim ortak bir amaç için çalışır: insanın mutluluğu ve kudreti için.

Ülkemizdeki ve hatta dünya ki, eğitimcilerin, akademisyenlerin ve hatta resmi kurumların kafa karışıklığını gidermek için, bu konunun üzerine gidilmesi ve insanlar, “din mi bilim mi, bilim mi Tanrı mı?” arasında bir seçim yapmaya zorlanmamalıdırlar. Birçok dindar insan, evrim teorisini ve onun ana çıkış yeri olan bilimi, dini inançları gereği kabul etmemekte ve ona güvenmemektedir. Özellikle bir grup, İslam dinini kullanarak, kitap ve medya aracılığı ile sadece tek işi evrim teorisine karşı çıkmak gibi bir görev üstlenmiştir. Bu bilgi bombardımanı insanlarda içsel çatışmalar yaratmakta ve ardından da seçim yapma zorunluluğu doğurmaktadır. Bilimin evrim teorisinin, dinin büyük patlama teorisinden farkı olmadığı vurgulanarak, okuldaki öğrencilerde, akademisyenlere kadar herkese anlatılmalıdır.

Bu metin bütün hakları Sultan Tarlacı’ya ait olup, www.kuantumbeyin.com adresinden özü değiştirilmeden alınmıştır; ama yer yer küçük eklemeler de yapılmıştır.

MTA Yeni Sismik Gemisine Ne Zaman Kavuşacak..

MTA Sismik-1 (Hora) gemisinin ekonomik ömrünü tamamlamış ve ta..a 2008’de Devlet Planlama Teşkilatı’ndan yeni gemi için onay çıkmıştı. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) Türkiye’yi derin sismik araştırmalarda dışa bağımlılıktan kurtaracak tam donanımlı yeni sismik araştırma gemisinin yapımı için Savunma Sanayi İcra Komitesi ihaleyi onaylamış. Yapımına başlanan ve 100 milyon Avro’ya mal olması beklenen yeni gemi, 2 ve 3 boyutlu sismik araştırma kapasitesi ile jeofiziksel, jeolojik (yerbilimsel), jeoteknik, batimetrik, hidrografik, oşinografik, hidroakustik araştırmalar yapmak ve depremler, genel jeoloji, uygulamalı jeoloji, çevre jeolojisi ve yerbilimleri ile ilişkili diğer bilim dallarının da araştırma projelerini gerçekleştirmek üzere örnekleme çalışmaları yapacak.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, MTA’nın ekonomiye katkı yapacak sondajlama çalışmaları ile 3 boyutlu derin sismik araştırmalar yapacak yeni gemisi hakkında bilgiler verdi. Geminin yapımına başlandığını söyleyerek, çok heyecan verici olduğunu kaydeden Yıldız, geminin 3 bin metre derinlikte çalışabileceğini, sudan sonra karada da 15 bin kilometre alandaki verileri alacağını belirtti. Yıldız, 4.500 ton ağırlığında, 18-20 metre genişliğinde ve 85 (90!) metre uzunluğundaki gemide, 70 teknik elemanın çalışacağını, bunların da Güney Kore ile yapılan işbirliği ile eğitime alındığını kaydetti. Yıldız, “Türkiye’nin 783 bin kilometrekare yüzölçümü var etrafımızda da 288 bin kilometrekarelik deniz var. Bu geminin yapımı deniz sahalarının da değerlendirilebilmesi için çok önemli” dedi.

İstanbul Denizcilik Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret AŞ tersanelerinde yapılacak yeni geminin 3 yılda faaliyete geçmesi bekleniyor. Gemi, 65 kilometre uzunluğunda stromer kablolarını çekecek güçte olacak. Modern sevk ve manevra sistemleriyle donatılacak gemide jeofizik, jeoloji (yerbilimi), sedimantoloji, ıslak-kuru (!), XRD-XRF, fiziksel, kimyasal oşinografi ve biyoloji laboratuvarları yer alacak. Gemide, uluslararası standartlarda bir helikopter pisti bulunacak.

Türkiye, açık denizlerde 2 ve 3 boyutlu derin sismik araştırmalar yapabilecek kapasitedeki bir gemiye ilk kez sahip olacak. Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi ve diğer açık denizlerde görevlendirilecek yeni sismik gemi, depremsellik etütleri, maden, petrol arama etütleriyle deniz kirliliği etütleri ve deniz dibinden geçen boru hatlarının rutin bakımları için taramalar yapabilecek. Gemi, Karadeniz’deki petrol aramalarında ve KKTC-Türkiye arasında yapılacak su borusu hattının güzergâhının belirlenmesinde de kullanılacak.

Bu arada bakanlık yetkilileri, Türkiye’nin derin sismik araştırmalar yapabilecek araştırma gemisinin olmasının “stratejik boyutu”nun da bulunduğuna dikkat çektiler. Ege ve Akdeniz’de “kıta sahanlığı”, “münhasır ekonomik bölge” ve “karasuları” alanlarındaki sorunların çözüme kavuşmadığına işaret eden Enerji Bakanlığı’nın üst düzeyde bir yetkilisi bu durum göz önüne alındığında anılan bölgelerde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda araştırmalar yapılmasının zorunlu olduğunu belirtiyor. Özellikle son dönemde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Akdeniz’de hak iddia ederek, komşu ülkelerle petrol arama anlaşmaları hazırlığında olduğuna dikkat çeken yetkililer, bunun da Türkiye’nin ulusal bir sismik araştırma gemisini acilen tedarik ederek bölgede bilimsel araştırmalara sevk etmesini zorunlu hale getirdiğini ifade ediyorlar. Anılan bölgelerde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda araştırmalar yapılmasını ve bu amaçla acilen bir ulusal sismik araştırma gemisinin tedarik edilerek bölgede bilimsel araştırmalara sevk edilmesini zorunlu hale getirdiği belirtiliyor.


An illustration adapted from an educational website on petroleum illustrates the basic application of seismic data acquisition in a marine setting. —EPA

Seismic Research Vessel tender has been finalized
The evaluation of Seismic Research Vessel proposals for the Turkish General Directorate of Mineral Research and Exploration (MTA) have been concluded and it is decided to start the contract negotiations with İstanbul Denizcilik Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret A.Ş. by Turkish Undersecretariat for Defence Industries (SSM). With respect to the requirements of General Directorate of Mineral Research and Exploration (MTA), acquisition of seismic research ship tasked with 2D/3D seismic research in order to conduct the research and sampling studies regarding the hydrograpghy, oceanography, hydroacustic, geology and earthquakes.

Bu da haberin ekistresi.. Siz hiç yerli malları haftası kutlamadınız mı.. Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı..

Türkiye’yi ithal petrol ve doğalgaz türevlerinden kurtaracak yerli enerji kaynağı kömürle ilgili de MTA’nın çalışmalar yaptığını belirten Yıldız, MTA’nın yeni sahalar tespit ettiğini söyledi. Buna göre, 8 milyar ton civarında olan linyit rezervine, son 5 yılda yapılan 650 bin metrelik sondajlamalarla 5,3 milyar ton yeni rezerv eklendi. Böylece 13 milyar ton civarındaki kömür sahaları ile kömüre dayalı termik santrallerin yapımına geçilmesi sağlanacak. Bakan Yıldız, yatırımcılardan kömür alım talebi gelmesi halinde değerlendirileceğini belirtiken, “Yerli kömür her zaman rekabet edilebilir bir üründür. Biz doğalgazı değil, rüzgar, güneş, termik ve kömürü tercih edelim istiyoruz. 5 yıl, 15 yıl sonra da ayakta kalırsınız. Yatırımcılar 5-10 yıl sonra doğalgazda maliyetleri karşılamakta zorlanacaklardır” dedi. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da sürekli gündeme getirdiği gibi Türkiye’nin maden envanterini güncelleyecek çalışmalar ağırlık kazanmış durumda.

***


İşte yeni geminin prototipi, modeli, görünümü. Görüntü: AA

Okyanuslarda bile 3 boyutlu sismik arama yapabilecek yeterlilikteki 86 metrelik gemiyle Türkiye’nin bu alandaki dışa bağımlılığı da sona erecek. Araştırma gemisi üzerindeki son sistem jeofizik, hidrografik, oşinografik ekipmanla petrol ve doğalgaz araştırmalarının yanında depremsellikle ilgili çalışmalar da yürütecek. Gemi özellikle Marmara’da İstanbul ile ilgili önemli veriler toplayacak. Bunun dışında, maden yatakları, jeotermal enerji, endüstriyel hammadde kaynaklarının araştırılması, deniz kirliliği ve deniz tabanından geçen boru/kablo hatlarıyla ilgili çeşitli araştırmalarda da kullanılacak.

Kaynakça
AA, Petrolün haberini yerli gemi verecek, 22 Nisan 2012
DenizHaber, Türkiye ilk sismik gemi yapımına başladı, 12 Ağustos 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
İstanbulShipyard, Seismic Research Vessel tender has been finalized, 12 Ağustos 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
Saraçoğlu, C., ‘Derin sismik’ için harekete geçildi, 12 Ağustos 2011 tarihinde ulaşılmıştır.