Kuşların Atası Xiaotingia Zhengi Mi?

tradimg online Çin’de bulunan tavuk büyüklüğünde bir dinozor fosili, kuşların kökeni üzerine uzun zamandır kabul edilen bir kuramı (teoriyi) alt üst edebilir. 150 yıldır, Archaeopteryx adı verilen bir tür, gerçek anlamda ilk kuş türü olarak bilim çevrelerinde kabul görüyordu. Bu tür, kuşların ve uçuşun evrimine ilişkin önemli bir başlangıç noktası kabul edilmişti. Ancak yeni bulunan fosil, bu canlının tüylü bir dinozordan ibaret olduğunu ve eskivarlıkbilimcilerin (paleontologların) inandığı kadar büyük bir önem taşımıyor olabileceği görüşünü doğurdu.


Click for larger image.
Photograph (a) and line drawing (b) of Xiaotingia. Integumentary structures in b are coloured grey. cav, caudal vertebra; cv, cervical vertebra; dv, dorsal vertebra; fu, furcula; lc, left coracoid; lfe, left femur; lh, left humerus; li, left ilium; lis, left ischium; lm, left manus; lp, left pes; lpu, left pubis; lr, left radius; ls, left scapula; lu, left ulna; md, mandible; rfe, right femur; rfi, right fibula; rh, right humerus; ri, right ilium; rm, right manus; rr, right radius; rt, right tibiotarsus; ru, right ulna; sk, skull; ss, synsacrum.

Çin’in Liaoning eyaletinde bulunan fosil, 145-161 milyon yaşındaki Geç Jura dönemine ait kayaçlar içinde keşfedilmiş. “ أنظمة تداول الفوركس المجاني Xiaotingia” adı verilen fosile ilişkin haber, Nature (Tr. Doğa) dergisinde yer aldı. Araştırmaya ilişkin raporun yazarları, son 30 yıl içinde adı geçen üç türün, şimdi “dünyanın en eski kuşu” sıfatına en ciddi adaylar arasında sayıldığını belirtiyor. Çalışmanın özü aşağıda..

An Archaeopteryx-like theropod from China and the origin of Avialae
Archaeopteryx is widely accepted as being the most basal bird, and accordingly it is regarded as central to understanding avialan origins; however, recent discoveries of derived maniraptorans have weakened the avialan status of Archaeopteryx. Here we report a new Archaeopteryx-like theropod from China. This find further demonstrates that many features formerly regarded as being diagnostic of Avialae, including long and robust forelimbs, actually characterize the more inclusive group Paraves (composed of the avialans and the deinonychosaurs). Notably, adding the new taxon into a comprehensive phylogenetic analysis shifts Archaeopteryx to the Deinonychosauria. Despite only tentative statistical support, this result challenges the centrality of Archaeopteryx in the transition to birds. If this new phylogenetic hypothesis can be confirmed by further investigation, current assumptions regarding the avialan ancestral condition will need to be re-evaluated.

taxation stock options switzerland Archaeopteryx“, bilim çevrelerinin gözünde önemli bir yere sahipti, zira sadece ilk kuş türü olarak görülmesinin yanında, evrimin en açık örneklerinden biri kabul ediliyordu. Darvin’in “Türlerin Kökeni” adlı evrim kuramını anlattığı kitabını yayınlamasından iki yıl sonra, 1861 senesinde Almanya’daki Bavyera’da bulunan bu fosil, bank opzioni binarie hem sürüngenlerin hem de kuşların özelliklerine sahip göründüğünden “ q option dünyanın ilk kuş türü” olarak kabul görmesi de fazla zaman almamıştı. Ama son yıllarda kuşlardakine benzer özelliklere sahip daha eski fosillere ulaşılması, bu konuda şüphe uyandırmıştı.

Eskivarlıkbilimci Şing Şu (İng. Xu Xing), 155 milyon yıl öncesine, Dinozorlar Çağı’na dayanan yeni keşiflerinin, Archaeopteryx’u tahtından ettiğini söylüyor. Ancak biliminsanları yine de temkinli olmakta yarar görüyor ve yeni keşfedilecek bir fosilin pekâlâ her şeyi birden bire değiştirip iki fosilin de kuş olarak kabul edilmesiyle sonuçlanabileceğine dikkat çekiyor. 2 sene önce, kuşların atası Anchiornis Huxleyi olur mu denilmişti..

Eskivarlıkbilimci Lawrence Witmer dünyanın ilk kuş türünü tespit etmenin çok güç olduğunu belirtirken 150 milyon öncesine bakıldığında ilkel (primitif) canlıların özelliklerinin birbirine çok yakın olduğunu hatırlatıyor.

Haberle ilgili daha fazla bilgi için tıklayın! (İngilizce)


Artist’s impression of Xiaotingia zhengi. Copyright: Xing Lida and Liu Yi.
Xiaotingia zhengi’nin resimlemesi (illüstrasyonu). Görüntü: Şing Lida ve Liyu Yi

binära optioner 60 sekunder strategi Archaeopteryx no longer first bird
Mounting evidence shows famous fossil more closely related to Velociraptor.

Analysis of fossil traits suggests that Archaeopteryx is not a bird at all. The latest discovery of a fossil that treads the line between birds and non-avian dinosaurs is leading palaeontologists to reassess the creature that has been considered the evolutionary link between the two.

Archaeopteryx has long been placed at the base of the bird evolutionary tree. It has traits that have helped to define what it is to be a bird, such as long and robust forelimbs. Yet in recent years, the discoveries of numerous small, feathery dinosaurs have created a conundrum for palaeontologists, raising questions about which animals are the ancestors of modern birds and which are just closely related cousins.

The fossil that is driving the latest Archaeopteryx rethink is called Xiaotingia zhengi, and is described in Nature today by Xing Xu, a palaeontologist at the Institute of Vertebrate Palaeontology and Palaeoanthropology in Beijing, and his colleagues. It was found in western Liaoning, China, in rocks dating to the Late Jurassic epoch, 161 million–145 million years ago. Like many similar fossils, it is surrounded by feather impressions in the rock, but has claws on the ends of its forelimbs and sharp teeth.

These traits by themselves do little to help place the fossil in the dinosaur–bird transition, but Xu reports that it also has extremely long middle and last finger bones and a wishbone with an L-shaped cross-section at one end. These characteristics, Xu argues, identify Xiaotingia as very closely related to Archaeopteryx and another feathery relative, Anchiornis.

After analysing the traits present in Xiaotingia and its relations, Xu and his colleagues are suggesting that the creatures bear more resemblance to the dinosaurs Velociraptor and Microraptor than to early birds, and so belong in the dinosaur group Deinonychosauria rather than in the bird group, Avialae. Many features led the team to this decision, but the most immediately noticeable are that Xiaotingia, Archaeopteryx and Anchiornis have shallow snouts and expanded regions behind their eye sockets. Microraptor has similar traits, but the early birds in Avialae have very different skulls.

fincar without script Out of first place
The first Archaeopteryx specimen was discovered in 1861, just a few years after the publication of Charles Darwin’s On the Origin of Species. Its combination of lizard-like and avian features made it the ideal ‘missing link’ with which to demonstrate evolution from non-avian dinosaurs to birds. But the latest rearrangement knocks it from its position as the earliest bird. “I think Archaeopteryx ‘s placement was the result of both history and relatively poor sampling at the dinosaur–bird transition,” explains Xu.

Even so, he acknowledges that the move is bold. “Because it has held the position as the most primitive bird for such a long time, I am kind of nervous about presenting this result,” says Xu. But immediate responses from others in the field suggest that the decision will be widely embraced.

“Archaeopteryx was a bird because it had feathers and nothing else had them. But then other animals started being found that had wishbones, three-fingered hands and feathers. Heck, even T. rex had a wishbone. So one by one we’ve learned Archaeopteryx ‘s uniquely avian traits weren’t so unique. The writing was really on the wall,” says Lawrence Witmer, a palaeontologist at Ohio University in Athens.

Whether this change will be permanent depends on what other animals are discovered in the future, says Thomas Holtz, a palaeontologist at the University of Maryland in College Park. “I don’t think this is going to be the last word on this subject. You take this new Chinese species out of the mix and the argument falls apart, so the new placement is precarious at best until further evidence is dug up.”

Köp Strattera på nätet Borlänge (Borlänge Air Base) Kaynakça
BBCTürkçe, Kuşların kökenine ilişkin teori sarsılıyor mu?, 29 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
Kaplan, M., Archaeopteryx no longer first bird, Nature News, 30 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Türkiye’nin En Yüksek 10 Barajı ve Bir Barajın Hikâyesi

Türkiye’nin en yüksek on barajı hangileri biliyor musunuz? Keban ve Ermenek barajı kaç metre yüksekliğinde? Devlet Su İşleri’nin 18 Mart 2011 tarihli yazısındaki sıralama şöyle..

1- Ermenek Barajı
2009 yılında işletmeye açılan Ermenek Barajı, Türkiye’nin en yüksek barajıdır. Göksu Nehri üzerinde yer alan barajın yüksekliği 210 m’dir. Enerji amaçlı inşa edilen baraj, Karaman ili sınırları içindedir.

2- Keban Barajı
Fırat Nehri üzerinde yer alan Keban Barajı Türkiye’nin en yüksek 2. barajıdır. Enerji üretmek amacıyla inşa edilen barajın yüksekliği 207 m’dir. Baraj, 1975 yılında yapılmış olup Elazığ ilinin sınırları içindedir.

3- Berke Barajı
1999 yılında Adana’da işletmeye açılan baraj, Ceyhan Nehri üzerinde yer alır. 201 m yüksekliğiyle Türkiye’nin üçüncü büyük barajıdır.

4- Altınkaya Barajı
Kızılırmak Nehri üzerinde kurulan baraj 1988 yılında işletmeye açılmıştır. 195 m yüksekliğiyle Türkiye’nin dördüncü büyük barajı olan Altınkaya Barajı, enerji amaçlı olup Samsun ilinin sınırları içerisindedir.

5- Oymapınar Barajı
Manavgat Nehri üzerinde yer alan Oymapınar Barajı, 185 m yüksekliğiyle Türkiye’nin beşinci yüksek barajıdır. Antalya ili sınırlarında yer alan baraj, enerji amaçlı olup 1984 yılında işletmeye açılmıştır.

6- Hasan Uğurlu Barajı
Baraj, 1981 yılında Yeşilırmak üzerinde kurulmuştur. 175 m yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek altıncı barajı olan Hasanuğurlu, Samsun ili sınırları içerisinde yer alır. Enerji amaçlıdır.

7- Karakaya Barajı
Fırat Nehri üzerinde yer alan Karakaya Barajı 173 m yüksekliğiyle Türkiye’nin yedinci yüksek barajıdır. 1987 yılında işletmeye açılan baraj, enerji amaçlı olup Diyarbakır ili sınırları içerisinde yer alır.

8- Atatürk Barajı
Baraj, 1992 yılında Fırat Nehri üzerinde işletmeye açılmıştır. Enerji ve sulama amaçlı inşa edilen baraj, 169 m yüksekliğiyle Türkiye’nin sekizinci en yüksek barajıdır. Şanlıurfa’da yer alır. Sahip olduğu hacimle dünyanın en geniş 5. barajıdır.

9- Kığı Barajı
Bingöl’de Peri Nehri üzerinde yer alan baraj, 168 m yüksekliğiyle Türkiye’nin dokuzuncu büyük barajıdır. 2003 yılında işletmeye açılan baraj enerji amaçlıdır.

10- Gökçekaya Barajı
1972 yılında işletmeye açılan baraj Eskişehir’de bulunmaktadır. 158 m yüksekliğiyle Türkiye’nin onuncu yüksek barajı olan Gökçekaya, enerji amaçlı olup Sakarya Nehri üzerinde yer alır.


Büyütmek için tıklayın! Büyük akarsu havzaları haritası. Harita: EİEİ.

Meriç Havzası (01), Müteferrik* Marmara Suları Havzası (02), Susurluk Havzası (03), Müteferrik Ege Suları Havzası (04), Gediz Havzası (05), Küçükmenderes Havzası (06), Büyükmenderes Havzası (07), Mütererrik Batı Akdeniz Suları Havzası (08), Müteferrik Orta Akdeniz Suları Havzası (09), Burdur Gölü Kapalı Havzası (10), Afyon Suları Kapalı Havzası (11), Sakarya Havzası (12), Müteferrik Batı Karadeniz Suları Havzası (13), Yeşilırmak Havzası (14), Kızılırmak Havzası (15), Orta Anadolu Kapalı Havzası (16), Müteferrik Doğu Akdeniz Suları Havzası (17), Seyhan Havzası (18), Hatay Suları Havzası (19), Ceyhan Havzası (20), Fırat-Dicle Havzası [ Fırat Nehri ve kolları (21), Dicle Nehri ve kolları (26)], Müteferrik Doğu Karadeniz Suları Havzası (22), Çoruh Havzası (23), Aras Havzası (24), Van Gölü Kapalı Havzası (25).

* Ayrılmış, dağınık.

***

Bu sıralama değişebilir. Nasıl mı.. Deriner Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Doğu Karadeniz Bölgesi sınırları içerisinde Çoruh Nehri üzerinde ve Artvin İl Merkezini Erzurum İl Merkezine bağlayan Devlet Karayolu üzerindeki köprünün 5 km membasındadır. Çoruh Projesi’ndeki barajlar mansaptan membaya doğru sıralandığında Deriner Barajı 3. sıradaki barajımızdır. Çoruh Nehri üzerindeki ilk kilit baraj olan Deriner Barajı çift eğrilikli beton kemer baraj kategorisinde ülkemizin en yüksek, dünyanın ise 3. (!) yüksek barajı olacaktır. Türkiye’de birinciliğin el değiştireceği kesin; ama aynı durum dünya sıralamasında geçerli değil..

Deriner Barajı’nın temelden yüksekliği 249 m, uzunluğu 720 m ve genişliği krette 18 metre olacak şekilde planlanmıştır. Toplam gövde hacmi 3,4 milyon m3 olup, bu hacmin 3,15 milyon m3’lük kısmının imalatı tamamlanmış ve fiziki gerçekleşmede % 93 mertebesine ulaşılmıştır.

Francis tipi 4 adet türbini bulunan santralin kurulu gücü 670 MW olup, yıllık 2 milyar 118 milyon kWh enerji üretilmesi planlanmaktadır. Yıllık ortalama akım 4,84 milyar m3 olup, regülasyon oranı %94’tür. Çoruh Havzası üzerinde 1,97 milyar m3 depolama hacmi ile 2. büyük rezervuara sahip olan Deriner Barajı bu özelliği ile aynı zamanda mansabında bulunan barajların rezervuar düzenlemesi görevini de üstlenecektir.

***


Büyütmek için tıklayın! Küçük sularda hidroelektrik (KHES) amaçlı su potansiyeli çalışmaları. Harita: EİEİ.

كتاب الكتاب Bir barajın hikâyesi.. Dağlardan gelen nehir suları aşağı doğru akıp gider, bir deniz veya göle ulaşırlar. Ya da yeraltına sızıp kaynakları ve kuyuları beslerler. Seyahatleri esnasında nehirler şehirlere, köylere, fabrikalara ve çiftliklere su sağlarlar. Ancak akarsuların taşıdığı su her yıl ya da yılın her mevsimi aynı miktarda değildir. Bazı kurak geçen yıllarda bazı akarsular tamamen kuruyabilir ya da bazı ıslak yıllarda akarsular yatağına sığmayarak taşabilir. Aynı şekilde yılın farklı mevsimlerinde farklı miktarda su gelebilir. Yazın suya en fazla ihtiyaç duyulan zamanda nehirlerde su miktarı çok azalabilir ve kışın, suya fazla ihtiyaç duyulmayan mevsimde nehirler çok miktarda su taşıyabilir.

O halde nehirlerin taşıdığı suyu tutmanın bir yolu olmalı. Fakat bu su akıp giderken nasıl tutacaksınız? Barajlarla…

Bu dev bariyerler nehir sularını tutarlar. Arkalarında oluşan gölde tuttukları suyu biriktirirler. İhtiyaç duyulmayan zamanda gelen fazla suyu tutar ve ihtiyaç duyulan zamanda onu insanın hizmetine sunarlar. İnsan bu suyla içme, kullanma ihtiyacını karşılayabilir veya bitkileri sulamak için kullanır. Bitkilerin büyümesi için kökleri ile topraktan su almaları gerekir yoksa solarlar. Bitkinin kök bölgesine ihtiyaç duyduğu suyu, ihtiyaç duyduğu zamanda, ihtiyaç duyduğu miktarda vermeye sulama denir. Barajlar aynı zamanda elektrik üretir ve bizleri taşkından korur. Barajların göllerinde biriken ve yükselerek potansiyel enerji kazanan suların bu enerjisi önce kinetik enerjiye sonra da elektrik enerjisine çevrilir.

İnsanlar nehirler üzerine pek çok sebepten baraj inşa ederler: arazilerini taşkından korumak için, sulama yapmak için, enerji üretmek için, nehir yataklarını değiştirmek için, yapay göller oluşturmak için ve su seviyesini yükseltip teknelerle ulaşım sağlamak için… Ne için inşa edildikleri önemli olmaksızın bütün barajlar büyük miktardaki suyu tutacak kadar sağlam olmalıdır.

Baraj yapıldıktan sonra binlerce hektar alan, bu alanda yaşayan bitki ve hayvanlar suların yükselmesinden etkilenirler. Göl alanında yaşayan insanlar başka yerlere taşınmak zorunda kalırlar. Fakat bunun sonucunda insanlar balıkçılık, yüzme, su kayağı, tekne gezileri için bir göle sahip olurlar. Enerji üretirler, içme-kullanma ve sulama suyu sağlarlar. Taşkından korunurlar.

Barajlar neden önemlidir? Barajlar önemlidir. Çünkü insanlara içme, kullanma ve sanayi suyu sağlar, sulama suyu sağlar, balıkçılık ve rekreasyon olanakları sağlar, hidroelektrik enerji elde edilmesini sağlar, nehirlerde suyun kontrolünü sağlar. Barajlar aynı zamanda insanları taşkın tehlikelerinden korur. Barajlar nehirleri kontrol ederler.

superoptions com Kaynakça
DSİ, 2011. Türkiye’nin En Yüksek Barajları, 24 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
DSİ, 2011. Bir Barajın Hikayesi, 24 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
DSİ, 2011. Dünya’nın en yüksek 3. barajında sona doğru., 24 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Nadir Toprak Metalleri Periyodik Tabloda Durduğu Gibi Durmuyor

Su ve petrol (kayayağı) yüzünden birçok savaş yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak.. Pekâlâ, bundan sonraki savaş nedenlerine, her geçen gün yüksek teknoloji ürünleri için daha da önemli hale gelen, 17 nadir* metalde eklenir mi.. Elbette, yeni yeni cepheler açılmalı ki savaş bitmesin. Artık sıra periyodik tabloya sıkışıp kalan ve yıllarca kimsenin dikkatini çekmeyen binäre optionen handeln pdf nadir metal savaşlarında..

Peki, nadir toprak metalleri neden önemlidir.. Plazma ekran, bilgisayar ekranı, dizüstü bilgisayar, tablet bilgisayar, cep telefonu gibi elektronik cihazlar, çevre dostu teknolojiler, hafif pil yapımında ve birçok yüksek teknoloji ürününün üretiminde hayati öneme sahip olan bu tür metallere ihtiyaç duyuluyor. Somut örnekler vermek gerekirse, markası ne olursa olsun televizyonlarda kırmızı rengi onlar veriyor ya da kulaklıkların bu kadar küçük olabilmesini onlar sağlıyor. Yeşil teknolojinin ana unsurlarından biri olan sabit mıknatıslar, nadir metallerin en yaygın kullanıldığı alanlardan biri ki bu mıknatıslar, yeni nesil rüzgâr (yel) türbinlerini daha verimli ve daha güvenilir kılıyor. Manyetik özelliği olan ya da düşük ışıkta parlayan bu metaller; elektrikle çalışan hibrit (melez) arabalarda, füze savunma sistemlerinde, güneş enerjisi panellerinde ve hatta F-16 uçaklarında da var.


These rare-earth oxides are used as tracers to determine which parts of a watershed are eroding. Clockwise from top center: praseodymium, cerium, lanthanum, neodymium, samarium, and gadolinium. Photo: Peggy Greb.

Canlı alıcı nokta şu; blog di anna opzioni binarie tüm dünya nadir metal kaynaklarının yüzde 97’sine üreten Çin’e göbekten bağımlı durumda..

Çin’in başlıca nadir element üretim merkezi, İç Moğolistan olarak bilinen özerk bölgesidir. Aslında adının aksine nadir elementler; Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Hindistan, Brezilya gibi dünyanın daha birçok bölgesinde bulunmaktadır. Ancak Çin’de işçiliğin ucuz olması, ayrıca çevre kurallarının sıkı denetim altında olmaması ve Pekin’in bu ürünü çok ucuza satması dünyada tekel haline gelmesini sağladı. Dünyada çok az yerde maden ocağı açılmasına değecek ölçüde rezerv var. Örneğin, ABD’nin tek nadir metal madeni Mojave Çölü’nde bulunuyor.

Bu yüzden Çin, stratejik bir öneme sahip olan nadir metallerin ihracatını 2011’de % 11 azaltacağını duyurdu. 2011’in ilk çeyreğinde de bu oranın % 35 olduğu görüldü. Bu gelişmelerin ardından başta ABD olmak üzere, bu elementlere ihtiyacı olan ülkeler homurdanmaya başladı.

Bu gelişmeden sonra nadir metallerin fiyatı bir yıl içinde % 1000 oranında artmış. Fiyatlar o kadar artmış ki nadir metal madenciliği çok karlı bir iş haline gelmiş ve bu metalleri çıkarmak için Amerikan hükümetinden mali yardım isteyen Molycorp şirketi Kaliforniya’daki maden ocağını işletmeye almış.

Pekin, bu söylemden sonra bir adım daha atmış. Sanayi ve Haberleşme Teknolojisi Bakanlığı, Çin’de bulunan 35 nadir element üreticisi şirketin kapatılacağını açıklamış. Çin’deki tüm nadir elementlerin madenciliği, işlenmesi ve ticaretinden Batou şirketi sorumlu olmuş. Açıkça görüldüğü gibi Çin hükümeti, reformdan geçirmeye çalıştığı nadir element sektörünün üzerinde daha sıkı kontrol sağlamaya çalışıyor.

Eylül 2010’da Çin, aralarındaki sınır anlaşmazlığı nedeniyle Japonya’ya nadir metal ihracatını kısa bir süre durdurunca dünya piyasaları sarsılmıştı. Yeni Bir Amerikan Güvenlik Merkezi adlı düşünce kuruluşundan Christine Parthemore, “Herhangi bir ülkenin hammadde pazarının tek hâkimi olması kaygı verici. Bence burada tek hatalı olan Çin değil. Her ülkenin yapabileceği gibi, pazarın hâkimi olmasının getirdiği siyasi avantajı değerlendiriyor. Eminim Amerika da aynısını yapardı” diyor ve ekliyor “Konunun bir de güvenlik boyutu var. Zira bu maddeler, askeri malzemelerde kullanılıyor var ve bunların muadilleri olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Eğer fiyatlar tırmanırsa veya tedarikte sorunlar yaşanmaya başlarsa, uzun vadede askeri malzemelerin fiyatları da artar. Ya da bazı askerli malzemeleri burada üretememeye başlarız.”

Bu kadar olay cereyan ederken, bilim (!) asla durmaz, buna seyirci kalamaz. Çok yakın zamanda araştırmacılar, Pasifik (Büyük) Okyanusu’ndaki deniz yatağında, bu metallerden önemli miktarda bulduklarını açıkladı. Jeologlar (yerbilimciler), yeni keşfedilen metal rezervinin 100 milyar ton civarında olduğu tahmin ediliyorlar. Oysa, şu ana kadar yeryüzünde bilinen metal rezervinin yaklaşık 110 milyon ton olduğu düşünülüyordu. Tabiî ki açıklanan bu rakamlar, işletilebilir bir rezerv durumunda Çin’in nadir element tekeline son verebilir.


Distribution of average ΣREY contents for surface sediments (<2 m in depth) in the Pacific Ocean.

Çalışmanın görüntüsü yukarıda, özü aşağıda..

Deep-sea mud in the Pacific Ocean as a potential resource for rare-earth elements
World demand for rare-earth elements and the metal yttrium—which are crucial for novel electronic equipment and green-energy technologies—is increasing rapidly. Several types of seafloor sediment harbour high concentrations of these elements. However, seafloor sediments have not been regarded as a rare-earth element and yttrium resource, because data on the spatial distribution of these deposits are insufficient. Here, we report measurements of the elemental composition of over 2,000 seafloor sediments, sampled at depth intervals of around one metre, at 78 sites that cover a large part of the Pacific Ocean. We show that deep-sea mud contains high concentrations of rare-earth elements and yttrium at numerous sites throughout the eastern South and central North Pacific. We estimate that an area of just one square kilometre, surrounding one of the sampling sites, could provide one-fifth of the current annual world consumption of these elements. Uptake of rare-earth elements and yttrium by mineral phases such as hydrothermal iron-oxyhydroxides and phillipsite seems to be responsible for their high concentration. We show that rare-earth elements and yttrium are readily recovered from the mud by simple acid leaching, and suggest that deep-sea mud constitutes a highly promising huge resource for these elements.


Perdiyodik cetveldeki nadir toprak metallerinin dağılımı.

Nadir toprak metalleri ya da nadir toprak elementleri, 17 elementten oluşan bir metal grubudur. Bunlar;
1- Skandiyum (Sc)
2- İtriyum (Y)
3- Lantan (La)
4- Seryum (Ce)
5- Praseodim (Pr)
6- Neodimyum (Nd)
7- Prometyum (Pm)
8- Samaryum (Sm)
9- Evropiyum (Eu)
10- Gadolinyum (Gd)
11- Terbiyum (Tb)
12- Disprozyum (Dy)
13- Holmiyum (Ho)
14- Erbiyum (Er)
15- Tulyum (Tm)
16- İterbiyum (Yb)
17- Lutesyum (Lu)

* Ender, çok az, çok seyrek, azrak..

binäre optionen 60 sekunden forum Kaynakça
BBCTürkçe, Nadir metal krizi büyüyor, 23 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
BBCTürkçe, Çin nadir metal ihracatını azaltıyor, 23 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
BBCTürkçe, Çin’de nadir elementler tek şirketin kontrolünde, 23 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
BBCTürkçe, Japonya’dan Çin’i kaygılandırabilecek ‘metal keşfi’, 23 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
BBCTürkçe, Nadir metal savaşları, 23 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

120 Milyon Yıllık Hamile Kertenkele Fosili: Yabeinosaurus

Çin’de keşfedilen 120 milyon yıllık bir fosil, bugüne değin bulunan en yaşlı hamile kertenkele olarak tarihe geçti. Fosili inceleyen araştırmacılar, kertenkelenin vücudunda mükemmel biçimde muhafaza edilmiş bir düzineyi aşkın embriyo ile karşılaştıklarını söylüyorlar. Öyle iyi muhafaza edilmiş ki, çok yakından incelenince kertenkele embriyolarının sıra sıra minik dişleri bile seçilebiliyor. Hamile kertenkelenin anne olmadan birkaç gün önce öldüğü tahmin ediliyor.

Fosil, Çin’in Jehol bölgesinde keşfedildi. Burası yüzbinlerce yıl önce toprağa gömülen bütün bir ekosistemi barındırıyor.

Yanardağ patlamaları Çin’in bu bölgesinde dinozor, memeli, kuş ve sürüngen kalıntılarını kireçtaşı katmanları altında günümüze miras bıraktı. Fosilleşmiş hayvanların tüyleri, derileri ve hatta midelerinde yemiş oldukları diğer yaratıkların kalıntıları ile karşılaşılabiliyor.


Büyütmek için tıklayın! Fosilin tümüne ait görüntü.


Fosilin en az 15 embriyo (oğulcuk) içerdiği belirtiliyor.

Alt Kretase dönemine ait 30 cm uzunluğundaki hamile kertenkelenin bilimsel adı Yabeinosaurus.

Araştırmacılar, doğum yapmasına az bir süre kala fosilleşmiş olmasını çok nadir ve bilimsel açıdan son derece ilginç ve heyecan verici buluyor. 100 milyon yılı aşkın bir süre öncesine kadar çok yaygınken, nesli günümüze ulaşamadan türü tükenmiş olan bu kertentelenin fosili, biliminsanlarına evrim sürecini inceleme fırsatı verecek.

Çalışmanın özü..

A gravid lizard from the Cretaceous of China and the early history of squamate viviparity
Although viviparity is most often associated with mammals, roughly one fifth of extant squamate reptiles give birth to live young. Phylogenetic analyses indicate that the trait evolved more than 100 times within Squamata, a frequency greater than that of all other vertebrate clades combined. However, there is debate as to the antiquity of the trait and, until now, the only direct fossil evidence of squamate viviparity was in Late Cretaceous mosasauroids, specialised marine lizards without modern equivalents. Here, we document viviparity in a specimen of a more generalised lizard, Yabeinosaurus, from the Early Cretaceous of China. The gravid female contains more than 15 young at a level of skeletal development corresponding to that of late embryos of living viviparous lizards. This specimen documents the first occurrence of viviparity in a fossil reptile that was largely terrestrial in life, and extends the temporal distribution of the trait in squamates by at least 30 Ma. As Yabeinosaurus occupies a relatively basal position within crown-group squamates, it suggests that the anatomical and physiological preconditions for viviparity arose early within Squamata.

demoaccount binäre optionen Kaynakça
BBC, Fossil ‘is first pregnant lizard’, 21 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 120 milyon yıllık hamile kertenkele fosili, 21 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.

Antarktika Okyanusu’nda Sualtı Yanardağları Bulundu

Dünya’da buzun ve yanardağın bir arada bulunduğu herhangi bir yer sorulsa, herhalde akla gelen ilk yer, okyanus ortası sırtının bir ürünü olan, sıcak nokta, İzlanda olur..

Araştırmacılar tarafından, Antarktika (Güney) Okyanusu’ndaki Güney Sandviç Adaları’nın açıklarında daha önce var olduğu bilinmeyen 12 tane sualtı yanardağı keşfedildi. Bu keşifte kullanılan araştırma gemisindeki, deniz tabanı haritalama teknolojisi ile deniz yüzeyinin altında bulunan yanardağlar açığa çıkarıldı. Hatta bunlardan birkaçı Nemrut Dağı kadar —yer yer 3 kilometre- yüksekliğe sahipmiş. Ayrıca yıkılmış yanardağların ve su yüzeyinde görülen 7 etkin yanardağın oluşturduğu takımadaların yakınında da 5 kilometre çapa sahip yanardağ ağızları (kraterler) bulunmuş.


Büyütmek için tıklayın!
Yeni bulunan 12 sualtı yanardağı ve çevresinin batimetri haritası. Kırmızı renkli bölgeler yanardağların zirvesini, mavi renkli bölgeler okyanus tabanını temsil ediyor. Görüntü: Britanya Antarktika Araştırma Kurumu.

Yanardağ patlamaları gerçekleştiği zaman neler olduğunu ya da sualtında meydana gelen göçüklerin üretebileceği tsunami (dev dalga) gibi potansiyel tehlikelerin mekanizmasını kavramada, bu çalışmanın önemli bir yer aldığı belirtiliyor. Bunun yanı sıra, yanardağ etkinliğinden kaynaklı sıcak suların hüküm sürdüğü sualtındaki yerşekilleri ve çevresi, birçok vahşi türe zengin bir habitat sunuyorken dünyadaki yaşama dair yeni ve değerli bir anlayış daha ekliyor.

Deniz altındaki yanardağ etkinliği ile ilgili anlamadığınız birçok şey var. Muhtemelen sualtındaki yanardağlar sürekli patlıyor veya o bölgelerde çökme/göçme meydana geliyor. Yanardağları ifşa eden bu teknoloji ile elde ettiğimiz bilgiler, salt Dünya’nın evrimine dair hikâyeyi okumamıza fırsat vermekle kalmayacak. Aynı zamanda bu bilgiler, gezegenimizde popülasyonun yoğun olduğu bölgelerde yaşanan doğa kaynaklı tehlikelerin önlenmesinde biliminsanlarına yardımcı olacaktır.
—Phil Leat (Britanya Antarktika Araştırma Kurumu)


Sea-floor mapping technology reveals volcanoes beneath the sea surface. Image: British Antarctic Survey.

Hidrotermal çatlakların oluşturduğu sualtı yanardağlarının keşfi ile ilgili ayrıntılar Uluslararası Antarktika Yerbilimleri Sempozyumu 2011‘de sunulmuş. Çalışmanın sempozyumda sunulan özün aşağıda..

Volcanoes of the submarine South Sandwich arc revealed by new bathymetric survey
The South Sandwich arc, South Atlantic, a prime example of an intra‐oceanic arc in an entirely oceanic setting, has been mapped for the first time using multibeam sonar. The new survey shows nine main volcanic centers and ca. 20 main seamounts in the 540 km long volcanic arc. The central seven centers are 3‐3.5 km high and emerge as the main South Sandwich Islands. The northernmost center, around Protector Shoal, is a partly silicic cluster of seven stratovolcano seamounts and a 15 km diameter volcanic plateau. The southern center includes the newly found Adventure Caldera. The volcanoes have been affected by a range of mass wasting phenomena, including debris avalanches, slumps, erosion at sea level and sediment dispersal by mass flows. There is abundant evidence of slope instability and landsliding of volcanoes. There are abundant large, striking, wave‐like structures that have wavelengths of 2‐4 km and amplitudes of 50‐150 m on the ca. 2°‐3° submarine slopes of these volcanoes. TOPAS sub‐bottom imagery shows stratified units in the wave‐like structures that prograde downslope from wave crests and that can locally be traced from crest to crest, indicating that they are sediment waves, although modified by slumping. Sediment wave fields have central channels and originate from chutes connecting them to shallow shelves around the islands. The origin of the large volumes of sediment required to form the sediment wave fields is interpreted to result from high rates of coastal erosion. The emergent volcanoes are largely glaciated, with many glaciers discharging sediment at the coast. Coasts are unprotected from South Atlantic swell and dominated by eroding cliffs. Sediment on the shelves is discharged along the cutes as turbidity currents or other mass flows towards to sediment wave fields.

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Güler, B., 2011. Antarktika Okyanusu’nda Sualtı Yanardağları Bulundu, yerbilimleri.com

manuale per fare trading Kaynakça
BAS, Underwater Antarctic volcanoes discovered in the Southern Ocean, 12 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Tuz Gölü’nün Geleceği ve Yeni Tuz Üretim Sahaları

Tuz Gölü’nde açılması planlanan 10 adet yeni tuzla* alanının milyonlarca ton taş ve toprakla gölü ikiye böleceği ve kurumasını hızlandıracağı belirtiliyor.

Semih Ekercin (Aksaray Üniversitesi), kuraklık tehdidiyle yok olma noktasına gelen Tuz Gölü’nün son yıllardaki yağışlarla birlikte toparlanma sürecine girdiğini söyledi. Tuz Gölü’ndeki bu olumlu gelişmeye karşılık, açılması planlanan yeni tuz sahalarının göl için olumsuz bir gelişme olduğunu savunan Ekercin, ”Tuz Gölü’nde 10 adet yeni tuzla alanı açılması planlanıyor ve bu havuzlar gölün kurumasını hızlandıracağı için büyük tehdit oluşturmaktadır” dedi.

Tuz Gölü’ndeki su rezervinin tuz üretimi yapan işletmeler için bile yetersiz kaldığını ve yeni tuz havuzlarının gölü ikiye böleceğini kaydeden Ekercin, şunları ifade etti:

”Göldeki su rezervinde son birkaç yılda görülen iyileşme, rekor yağışlar nedeniyle oluşan bir durumdur ve geçicidir. Tuz Gölü’ndeki su rezervini etkileyen bölgedeki su kaynakları planlı bir şekilde yönetilememektedir. Son olarak gölü kuzeyden besleyen son yer üstü kaynağı olan Peçeneközü deresi üzerine de baraj yapılarak, gölün su rezervi zayıflatılmıştır. Göldeki su rezervi her yıl doğal olarak tuz üretimi yapan mevcut 3 adet işletme için bile çoğu dönemde yetersiz kalırken, gölün kritik noktasına açılacak 10 adet yeni tuz sahası, gölü kuzey ve güney olmak üzere iki parçaya ayıracaktır.”

Haziran ayı içerisinde ihaleye açılan yeni tuz sahalarının Tuz Gölü’nün ekolojik dengesini bozacağını vurgulayan Ekercin, şöyle devam etti:

”Açılması planlanan tuz havuzları için yeni setler yapılacak. Bu setlerin yapımı için kullanılacak milyonlarca ton taş ve toprak ile gölün doğal yapısı tahrip edilecektir. Oluşturulacak olan setler, göldeki kuzeyden güneye su geçişini tamamen engelleyerek, gölün su dengesini bozacak. Göldeki tuz oluşumu, doğrudan su miktarına bağlı olduğu için gölün su ulaşmayan kesimlerinde tuz oluşumu da gerçekleşmeyecektir. Bu bağlamda küresel ısınmanın kurutamadığı Tuz Gölü, milyonlarca ton taş ve toprakla kurutulacaktır.”

Kurak dönemde tuz havuzları için yeterli suyun bulunamayacağını vurgulayan Ekercin, ”2002-2007 yılları arasında bölgede görülen kuraklık esnasında tuz işletmeleri, tuz havuzlarında yeterli su seviyesine ulaşabilmek için pompalarla gölden ve yer altından su kullanmışlardır. Kuraklık tekrar yaşandığında gölden ve yer altından tuz havuzlarına su çekecek olan işletmeler, gölün geri kalan kısmını kurutacaklardır. Suyun ulaşmadığı alanlarda oluşacak kumul sahalarını bugün görmeye başladık. Sonuç olarak Tuz Gölü’nde yeni işletmelere ve tuz havuzlarına izin verilirse kurak dönemde yaşanacak su savaşı, Tuz Gölü’nü kum çölüne dönüştürecektir” diye konuştu.

* Kıyılarda, tava denilen havuzlara deniz veya göl suyu akıtıldıktan sonra kurutularak tuz çıkarılan yer, memleha.

http://sensuousmuse.com/?tormozok=si-pu%C3%B2-fare-trading-binario-senza-broker&bfa=95 si può fare trading binario senza broker Kaynakça
Taş, M. Ö., 2011. Tuz Gölü Çöl Mü Olacak?, AA, 18 Temmuz 2011 tarihinde ulaşılmıştır.

Dünya’nın Yamuk Yumuk Bir Şekli Var

Dünyamız küre şeklinde olsaydı. Pekâlâ, Yerküre’nin her yeri aynı yoğunluğa sahip olsaydı. O zaman yerçekimi ayak bastığımız her yerde sabit olurdu, değişmezdi. Ama durum böyle değil. Çünkü okyanusların altına yaklaşık 10 kilometre dalan katı ve sert kabuk, kıtaların olduğu bölgede takriben 32 kilometre kalınlığındadır. Bu yüzden, bazı alanlar hafif malzemeler içerir, bazılarıysa bunlara göre daha ağırdır. Yoğunluktaki bu değişimin nedeniyse mantodaki hareketliliktir. Bütün bu etkilerin bir sonucu olarak, yerçekimi bazı yerlerde diğerlerine kıyasla daha güçlü hissedilir.

Oyuncak hamurdan yapılmış bir küre elinizde olsun. Ardından avucunuzdaki hamuru iyice sıkın. Ve karşınızda dünyamızın gerçek şekli.. Bu olguyu açıklığa kavuşturmak için yürütülen bir çalışmada elde edilen yeni bulgular sunuldu.


Geoit. Kırmızı ve sarı renkler yüksek yerçekimini, mavi renkse düşük yerçekimini simgeliyor.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=PZlj99RL2gM

Avrupa Uzay Servisi’nin GOCE* uydusu uzaktan algılama yöntemiyle yerçekimini haritalamayı başardı. Dünya’nın her noktasındaki yerçekimine ait veriler uydu aracılığıyla toplandı. Bu bilgiler ışığında, Dünya’nın en doğru ve en hassas yerçekimi haritası üretildi. Sonuç olarak elde edilen görüntüde, dünyanın yamru yumru bir şekle sahip olduğu kanıtlandı. Benzeri görülmemiş ayrıntılarıyla sunulan Dünya’nın yerçekimi haritası 4. Uluslararası GOCE Kullanıcıları Çalıştayı’nda açıklandı.

Yeryüzünü gözetleyen diğer uydulara nazaran daha yakın bir yörüngede dönen GOCE uydusu, yerçekimini haritalamış ve gerçek geoiti görüntülenmiş oldu. Örneğin, uydu Alplere yaklaştığı zaman, dağlar uyduyu hafifçe kendilerine doğru çekmiş. Bu gibi yerçekimi alanındaki düzensizliklerin ölçeği uydunun yörüngesinde yapılan çok hassas çözümlemelerle öğrenilmiş. Ek olarak, manyetik alandaki sayısal değişiklikleri ölçen bir gradiyometre taşıyan GOCE uydusu yerkürenin bütüncül resmini ortaya koymuş.

Geoit göreceli olarak sürekli sabitken bile deprem, kutup buzullarının erimesi ve deniz seviyesindeki değişim gibi tüm olgularda göze çarpmayan değişiklere neden olmaktadır. Bu geçici değişiklikler çok küçük olmasına rağmen milimetre düzeyinde ölçülebilir.

Gerçek geoitin haritalanmasıyla birlikte okyanus ve iklim üzerine çalışan biliminsanları daha fazla bilgiye sahip olacak. Geoit, yalnızca yerçekimi tarafından şekillendirilen, gelgit ve akımların olmadığı en uygun küresel okyanusun yüzeyini temsil eder. Bu kabul, iklim değişikliklerinden oldukça etkilenen okyanus akımlarının, deniz seviyesindeki değişimin ve buzullardaki hareketliliğinin ölçülmesinde çok önemli bir kaynaktır.

Gördüğümüz gibi mükemmel GOCE gradiyometre verileri, sürekli geliyor. Sonuç olarak, oluşturulan yerçekimi alan örneği, her iki aylık döngüden sonra daha da iyi hale geliyor. Artık GOCE verileri, bilim ve uygulamalar da kullanılmak için hazır durumda. Bundan dolayı, ilk denizbilimsel (oşinografik) sonuçları heyecanla beklemekteyim. GOCE’nin ürettiği eşi görülmemiş kalite ve çözünürlüğe sahip veriler, hem okyanusların hareketli topoğrafyası hem de okyanuslardaki akıntı örneklemelerini bizlere gösterecektir. Sonuç olarak, okyanuslardaki değişime bakışımızın gelişeceğinden eminim.
—Reiner Rummel (Münih Teknik Üniversitesi)

Geoit bilgileriyle deprembilimi (sismoloji) ve manyetizmanın birleştirilmesi sonucu gezegenimizin iç yapısı ifşa olacak hatta deprem kökenli süreçlerde açıklığa kavuşacaktır. İlke olarak, depremden önce kıtasal ve okyanusal plakalar yanyana gelir ya da dalma-batma gerçekleşir. Depremin cereyan ettiği an yerçekimi için parmak izi kabul edilir. Depremden sonra, plakalarda kayda değer boyutlarda yerdeğiştirir ve bu durum farklı parmak izlerine neden olur. Depremden önce ve sonra alınan yerçekimi ölçümlerin karşılaştırılması, deprembilimcilerin ürettikleri örneklemelerin düzeltmesine yardımcı olacağı gibi deprem mekanizmasının daha iyi kavranmasına olanak sağlayacaktır.

GOCE uydusu, Mart 2009’da fırlatıldı. Ana görevi olan yerkürenin yerçekimi haritasını üretme vazifesini iş takviminin 6 haftasında bitirdi. Fakat, 2012’ye kadar yerçekimi çalışmasını yürütecek ve bu doğrultuda daha hassas ölçümlere devam edecek.

*GOCE
İng. opzioni binarie maggiormente accreditate Gravity Field and Steady-state Ocean Circulation Explorer
Tr. Yerçekimi Alanı ve Kararlı Okyanus Akımları Kâşifi

Yazar adı ve yayın adı kaynak belirtilerek özgürce kullanılabilir.
Tortopoğlu, B. ve Güler, B., 2011. Dünya’nın Yamuk Yumuk Bir Şekli Var, yerbilimleri.com


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=V3WtRfMAR74

Kaynakça
ESA, Earth’s gravity revealed in unprecedented detail, 10 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.
Redd, N., T., Best Gravity Map Yet Shows a Lumpy, Bumpy Earth, space.com, 10 Temmuz 2011 tarihinde ulaşıldı.