Endonezya’da Felaket Üçlemesi: Deprem, Tsunami ve Yanardağ

25 Ekim 2010 Pazartesi günü Endonezya’da, önce 7,7 büyüklüğünde bir deprem ardından da tsunami (dev dalga) meydana geldi. Okyanus yatağının yaklaşık 20 kilometre altında oluşan sarsıntı, en güçlü biçimde Mentavai Adaları’nda hissedildi. Endonezyalı yetkililere göre 394 kişinin cesedine ulaşıldı. 412 kişinin halen kayıp durumunda olduğu ve kaybolan 300 kişiden umut kesildiği söyleniyor.


Endonezya, dünyanın en etkin yanardağ ve deprem kuşaklarından biri üzerinde bulunuyor. Ayrıntıları izlemek için http://www.facebook.com/video/video.php?v=165743866787981 ve http://www.facebook.com/video/video.php?v=166153573413677

Endonezyalı yetkililer depremden birkaç dakika sonra derhal tsunami alarmı vermiş; daha sonra durumun normale döndüğünü açıklamışlardı. Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi ise, pazartesi geç saatlerde kayda değer büyüklükte bir tsunaminin tetiklendiğini; daha sonra tehlikenin geçtiğini duyurmuştu. Fakat Mentavai takım adalarını 3 metre büyüklüğünde bir dalganın vurduğu ortaya çıktı. Bölgede en az 10 köyün tsunami ile yerle bir olduğu bildiriliyor. Tsunami yüzünden, deniz suyunun karanın 600 metre içerilerine kadar girdiği belirtiliyor. Tabiî ki uyarıda yaşanan karmaşanın ardından, 2004 yılında Hint Okyanusu’na kıyısı olan ülkelerde büyük çapta can kaybına yol açan tsunamiden ne kadar ders çıkarıldığı sorularını gündeme taşıdı.

“Kaybolanların üçte ikisinin ölmüş olduğunu düşünüyoruz. Ya deniz alıp götürdü, ya da kuma gömüldüler. Bölge üzerinde uçtuğumuzda çok sayıda ceset gördük. Bazılarının başları ve kolları kumun içinden çıkmıştı. Bazıları da ağaçlardaydı.
—Ade Edward (Yardım görevlisi)”

Sumatra açıklarında Eylül 2009’da meydana gelen depremde 1000’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. 2004 yılı Aralık ayında Endonezya’ya bağlı Açe adası açıklarında meydana gelen 9,1 büyüklüğündeki deprem, Hint Okyanusu’nda tsunamiye neden olmuştu. Kıyıları vuran dev dalgalar nedeniyle Endonezya da dahil 13 ülkede büyük bir facia yaşanmış, 250 binden fazla kişi hayatını kaybetmişti.


Merapi yanardağı, dünyanın en etkin yanardağlarından biri.. Ayrıntıları izlemek için http://www.facebook.com/video/video.php?v=167674733261561 ve http://www.facebook.com/video/video.php?v=168188889876812

Endonezya, bir yandan deprem ve tsunami kurbanlarına yardım götürmeye çalışırken, diğer yandan yeniden patlayan Merapi Yanardağı ile mücadele ediyor. Java’nın orta kesimlerindeki Merapi Yanardağı’nın patlaması sonucu 138 kişi öldü. Uzmanlar, bölgedeki kül seviyesinin biraz azaldığını, ancak yanardağın tekrar etkin hale geçebileceğini söylüyorlar. En son 2006 yılında meydana gelen patlamada 2 kişi ölmüştü. Merapi Yanardağı’nda 1930 yılında meydana gelen patlama ise 13 köyü lavlar altında bırakmış ve 1000’i aşkın kişi can vermişti.

Endonezya’da 26 Ekim’de patlayan Merapi Yanardağı kül* ve lav püskürtmeye devam ediyor. Merapi Yanardağı’nın yaklaşık 50 milyon metreküp gaz, kaya ve kül püskürttüğü belirtiliyor. Yanardağın (volkanın) zaman zaman 8 kilometre yüksekliğe kadar püskürttüğü küller, yüzlerce kilometre uzaktaki çatıların, araba camlarının ve ağaçların yapraklarının bile tozla kaplanmasına yol açıyor. Saatte 100 kilometre hızla akan lav ve kayaların önüne gelen herşeyi tahrip edebileceği belirtiliyor.

Endonezyalıların, milattan sonra 79 yılında İtalya’daki Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucu Pompei halkının öldüğü gibi son anlarında donup kalarak öldükleri ve cesetlerinin kömürünkine benzer koyu bir külle kaplı olduğu belirtiliyor. Bu arada, bir diğer tehlikeyse lahar olasılığı.. 3000 metre yüksekliğindeki dağdan gelen nehrin, Merapi’den 30 kilometre ötedeki, yüksek alarm durumu ilan edilen 400.000 nüfuslu Yogyakarta kenti için tehdit oluşturduğu belirtiliyor. Nehrin, yağmur yağması durumunda oluşacak öldürücü volkanik çamuru taşıyan bir kanal olmasından endişe duyuluyormuş.

*Volkanik kül genelde cam partikülleri, tozlaşmış kaya ve silisilik asit tuzundan oluşuyor.

Daha fazla ayrıntı için http://en.wikipedia.org/wiki/October_2010_Sumatra_earthquake ve http://en.wikipedia.org/wiki/2010_eruption_of_Mount_Merapi

Earthquake Summary
Felt Reports
At least 340 people killed and 330 missing from the earthquake and tsunami with maximum heightof 7 meters. Felt (III) at Bukittinggi and Padang, Sumatra. Also felt at Bengkulu. Felt (II) inSingapore. Felt at Bangkok, Thailand.

Tectonic Summary
The Pulau Pagai Selatan, Sumatra earthquake of October 25, 2010 occurred as a result of thrust faulting on or near the subduction interface plate boundary between the Australia and Sunda plates. At the location of this earthquake, the Australia Plate move north-northeast with respect to the Sunda plate at a velocity of approximately 57-69 mm/yr. On the basis of the currently available fault mechanism information and earthquake depth it is likely that this earthquake occurred along the plate interface. The subduction zone adjacent to the region of this event last slipped during the Mw 8.5 and 7.9 earthquakes of September 2007, and today’s event appears to have occurred near the rupture zones of those earthquakes. Today’s earthquake is the latest in a sequence of large ruptures along the Sunda megathrust, including a M 9.1 earthquake that ruptured to within 800 km north of this earthquake in 2004; a M 8.6 700 km to the north between Nias and Simeulue in 2005; and a M 7.5 300 km to the north near Padang in 2009. Today’s earthquake occurred near the southern edge of a Mw 8.7-8.9 rupture in 1797 and within the rupture area of a Mw 8.9-9.1 earthquake in 1833.

Kaynakça
AA, 2010. MERAPİ’DE YAŞANANLAR POMPEİ GİBİ, Dünya, Anadolu Ajansı, Cakarta, Endonezya, http://www.aa.com.tr/tr/merapide-yasananlar-pompei-gibi.html, 7 Kasım 2010 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 2010. Endonezya’da deprem sonrası tsunamide 100 ölü, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/10/101026_tsunami_indonesia.shtml, 28 Ekim 2010 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 2010. Tsunamide ölü sayısı 272’ye yükseldi, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/10/101027_indonesia_tsunami_272.shtml, 28 Ekim 2010 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 2010. Fotoğraflarla: Endonezya’da kıyamet silsilesi, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2010/10/101027_gallery_indonesia.shtml, 28 Ekim 2010 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 2010. Endonezya’da umutlar azalıyor, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/10/101029_indonesia_tsunami.shtml, 29 Ekim 2010 tarihinde ulaşıldı.
USGS, 2010. Magnitude 7.7 – KEPULAUAN MENTAWAI REGION, INDONESIA, United States Geological Survey, Reston, Virginia, USA, http://earthquake.usgs.gov/earthquakes/eqinthenews/2010/usa00043nx, accessed at October 28th 2010, revised at November 7th 2010.

Macaristan’daki Alüminyum Tesisinin Atıkları Çevreye Yayıldı

Macaristan’nın Veszprém bölgesinde bulunan Ajka kentindeki çevre felaketinin bilançosu giderek ağırlaşıyor. Balaton gölü yakınındaki bir alüminyüm fabrikasında kimyasal atıkların biriktirildiği göletin iki seti yıkıldı ve yayılan kırmızı çamur nedeniyle 4 kişi hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi de yaralandı ve 7 kişinin de kayıp olduğu bildiriliyor. Olayın ardından ülkenin batısında olağanüstü hal (OHAL) ilan edildi.


Görüntüyü büyütmek için tıklayın! Gelişmeleri izlemek için http://www.facebook.com/video/video.php?v=161572050538496, http://www.facebook.com/video/video.php?v=161589473870087 ve http://www.facebook.com/video/video.php?v=162139863815048

4 Ekim 2010 Pazartesi günü, yerel saatle 12.10’da bölgenin en büyük sanayi birimi olan alüminyum üretim tesisinin, atık maddelerinin toplanıp etkisizleştirildiği dev biriktirme göletinin bentleri yıkılmış ve çok tehlikeli ağır metaller de içeren yaklaşık bir milyon ton balçıklı su dört köyü basmış. Yer yer iki buçuk metreye yaklaşan zehirli atıklı suların oluşturduğu sel, ölümlere ve yüzlerce insanın da yaralanmasına neden oldu.

Atık sular deriyi yakıcı etkiye de sahip olduğundan, Macaristan’ın birçok bölgesinden itfaiye arabaları köylerdeki temizlik çalışmalarına katılmak üzere bölgeye yardıma gitmiş. Uzmanlar, nehir sularına karışarak çevreye yayılan ağır metal atıkların, bölge akarsularında canlı hayatını tamamen durdurabileceğini dikkat çekiyorlar.

Uzmanlara göre asıl büyük felaket, zehirli atıkların Avrupa nehirler sistemine katılmasıyla ortaya çıkabilir. Uzmanların hesaplamalarına göre önlem alınabilmesi için en geç 8 Ekim 2010 Cuma gününe kadar zaman var. Çünkü bölge nehirlerinin yataklarından akan sular, 2-3 gün içinde Tuna nehrine ulaşacak. Bu nedenle de felaket bölgesinde nehir yataklarına, zehirli atıkları etkisizleştirebişecek maddeler karıştırılmaya başlandı. Yani bölgede zehirli atıkların Avrupa nehir suları ağına girişini engellemek için zamana karşı yarış devam ediyor.

Greenpeace çevre örgütünün Macaristan sorumlusu Zsolt Szekfalvi , kısa vadede binalar ve evlerin zarar göreceğini, ancak atığın, deriyle temasının çok tehlikeleri olduğunu söyledi. Szekfalvi, zehirliği atığın hayvanlar ve bitkiler üzerinde de ciddi zararları gözlenebilir ve uzun vadede çevre üzerindeki etkileri yıkıcı olabilir.

Macaristan hükümeti, alüminyum fabrikasından yayılan zehirli atığın temizlenmesinin 1 yılı aşkın bir zaman süreceğini ve temizleme çalışmalarının milyonlarca Amerikan dolarına mal olacağını bildirdi. Son durumdan henüz etkilenmemiş sanayi atık alanlarını soyutlamak için, çevrelerinin, gece boyunca buldozer ve kamyonlarla toprak yığılarak pekiştirildiğini belirtiyor.

Çevre felaketinden etkilenen köylerden birini ziyaret eden Macaristan Başbakanı Viktor Orban, zehirli atık tabakasından en çok etkilenen bir köyün artık yaşanılamayacak hale geldiğini söyledi ve “Burada ciddi bir çevre felaketi meydana geldi. Henüz boyutlarını bilmiyoruz. Ama durum ciddi ve büyük. Ve çevredeki nehirler yüzünden kirlenmenin etkileri buradan onlarca kilometre ötelere kadar yayılabilir.” dedi.

Zehirli atık tabakası 40 kilometre karelik bir alana yayılmış ve 6 köyle bir kenti kaplamış durumda. Tuna nehrinin kollarından birine zehirli tabakanın etkisini durdurmak amacıyla çamur da dökülmüş. Tortulaşmış zehirli atık tabakası Tuna nehrine karıştığı takdirde oluşacak kirlilik nehir boyunca Hirvatistan’dan Romanya’ya dek uzanan 6 ülkeyi ve son durağı olan Karadeniz’i etkileyebilir.

Son haberlere göre, Orta Avrupa’nın en önemli ırmaklarından biri olan Tuna nehrine karışan Raba ırmağında alkalinite düzeyi yükselmiş. Raba ırmağındaki alkalinite oranı pH 9 düzeyine çıkmış. Alkalinite oranı pH 6 ve 8 arasında olması, normal sayılıyor.

Ayrıntılar için
http://en.wikipedia.org/wiki/Ajka_alumina_plant_accident
http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-11481740
http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-11491412

Announcement of MAL Hungarian Aluminium
As many learnt about it from the media, a natural disaster has happened on the 4th of October, 2010 at 12:10 p.m., when the red mud broke out from the reservoir No.10 at the MAL Alumina Plant in Ajka. This case is without precedent in the history of the alumina production by Bayer process.

The management testifies the deepest regret to the inhabitants who are personally affected and please, receive our honest condolence those families who suffered the most serious tragedy, lost a member of their family.
We express our acknowledgements to all of the organisations who directly contributed and contribute to obviate the disaster.

The leadership of the company considers it its duty to continuously inform the public opinion on authentic way.

According to our current knowledge – not to go before the investigation of the experts of the authorities – the corner of reservoir No.10 slipped on the clay-base. At the same time it can be seen on the bird-view photos that the red mud has serious self-supporting effect, so according to the first estimations, the 96 – 98 % of the red mud remained in the reservoir.

The Company started to avert the damage without losing time, together with its greatest strategic partners, after conciliation with professional authorities and with organisations with country-wide jurisdiction.

The partial cleaning of the road lead to the reservoir is done; the backfilling of reservoir wall has been started to prevent further leakage.

Dissecting the situation, the management figures that it would not be able to detect the signs of the natural catastrophe or could be able to do anything to avert it. The last physical daily inspection and laboratory analyses of last the water sample from monitoring system did not show any sign of the disaster.

It is important to know that red mud is not a dangerous waste according to the European Waste Catalogue and Hazardous Waste List (code: EWC-010309), the presence of its components is stable and bounded; they are not soluble by water.

The composition of red mud:
– Fe2O3 (iron-oxide) 40-45 % this gives the red colour of the mud
– Al2O3 (aluminium oxide) 10-15 %
– SiO2 (silicon-dioxide) 10-15 % it is present as sodium or calcium-alumino-silicate
– CaO (calcium-oxide) 6-10 %
– TiO2 (titanium-dioxide) 4-5 %
– Na2O (bounded sodium-oxide) 5-6 %

After a few days, we are going to inform the public opinion about the advancement of averting works and about the necessary further arrangements.

The Company mobilizes every available implement and will do its best together with competent authorities to relieve the effects of human tragedies – as if it possible at all.

The leadership distinctly confutes the news about breaking of the second reservoir.
Management of Magyar Alumínium (MAL Hungarian Aluminium)

Kaynakça
BBCTürkçe, 2010. ‘Çevreyi temizlemek bir yıl alabilir’, Çevre/İklim, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/10/101006_sludge.shtml, 6 Ekim2010 tarihinde ulaşıldı.
BBCTürkçe, 2010. Zehirli atık tabakası Tuna’yı tehdit ediyor, Çevre/İklim, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/10/101007_hungary.shtml, 6 Ekim2010 tarihinde ulaşıldı.
Demirkan, T., 2010. Kızıl zehir Tuna yolunda, Çevre/İklim, BBC Türkçe Servisi, Budapeşte, Macaristan, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/10/101005_hungary_poisoning.shtml, 6 Ekim2010 tarihinde ulaşıldı.
MAL, 2010. Announcement of MAL Hungarian Aluminium, Magyar Alumínium, Budapest, Hungary, http://english.mal.hu/engine.aspx?page=showcontent&content=Vorosiszap_HIR_EN, accessed at October 7th 2010.

İspanya’da Yeni Bir Dinozor Türü Keşfedildi: Concavenator corcovatus

İspanya’daki Cuenca şehrinin yer aldığı ünlü Las Hoyas fosil alanı, yeni bir bulguya ev sahipliği yaptı. Bölgeden çıkarılan ve etçil bir dinozora ait olan 130 milyon yaşındaki fosil, fosilbilimcilerin kafalarını karıştırdı. 6 metre uzunluğa ve yaklaşık 1 tonluk ağırlığa sahip olduğu tahmin edilen dinozorun, Tyrannosaurus‘dan daha büyük olan devasa Carcharodontosaurus’un akrabası olduğu düşünülüyor. “Cuenca’nın kambur avcısı” adı verilen dinozor ya da bilimsel açıdan nam-ı diğer Concavenator corcovatus, güçlü bir koşucu olduğunu gözler önüne seren özelliklerde bir iskelet yapısına sahip. Daha küçük dinozorlar, timsahlar ve ilkel memelilerse bu teropodun (büyük çoğunluğu etçil olan ve iki ayak üzerinde yürüyen dinozorlar) muhtemel yemek listesindeymiş.

Bu fosilin ve birkaç yeni bulgunun gün ışığına çıkarılmasıyla, Carcharodontosauruslar’ın bugüne kadar düşünüldüğü gibi sadece Güney Amerika, Afrika ve Avustralya gibi güney yarımkürede yer alan kıtalara özgü oldukları savı da ortadan kalkmış oldu. Bu grubun Avrupa dışındaki diğer kuzey bölgelerinde de yayılım gösterdiği düşünülüyor.

Dinozorlar kur yapma, savunma ve saldırma gibi çok çeşitli amaçlar için vücutlarında farklı çıkıntılar, plakalar ve boynuzumsu yapılar taşıyorlardı. Bunların birçoğunun işlevi bilinmesine karşın aralarında gizemli olanlar da yok değil. Teropodların ilkel bir üyesi olan Concavenator corcovatus’a da böyle gizemli bir yapı nedeniyle kambur avcı adı verilmiş.

Dinozorun kalça kemiklerinin hemen önünde yer alan iki omura ait çıkıntıların adeta birer diken şeklinde kırkar santimetre (40 cm) uzamış olması uzmanları şaşırtmış durumda. Dinozoru keşfeden ekipten Francisco Ortega’ya (Ulusal Uzaktan Eğitim Üniversitesi) göre adeta bir köpekbalığı yüzgecini andıran bu yapının ne işe yarıyor olduğu kesin olarak ortaya konabilmiş değil. Çeşitli yorumlar arasından en makul olanı, bu bölgenin bugün yaşayan Zebu öküzlerinde görüldüğü gibi bir yağ deposu olarak kullanılmış olabileceği yönünde. Diğer seçeneklerse hayvanın, bu kısımdaki deri kıvrımlarını, vücut ısısını düzenlemede ya da göze çarpan özelliği nedeniyle kur yapmada kullanıyor olabileceği yönünde. Ortega, Zebu öküzü ve deve gibi memelilerden farklı olarak bu kamburun içinde bir kemik yapısının olmasının son derece ilginç olduğunu belirtiyor.

Araştırmacılar, keşfedilen fosilin bir başka sürprizi daha barındırdığını ifade ediyorlar. Ön kollar üzerinde bugünkü kuşlara yakın, Velociraptor gibi daha küçük dinozorlarda görülen minik kabarcıklar bulunuyor. Ortega’ya göre kabarcıklar, bu İspanyol dinozorun ya tüylere ya da tüylerin atasal formuna yataklık yapan bir deriye sahip olduğunun en güzel göstergesi. Kendi grubu içinde cüce olarak nitelendiribilecek boya sahip olmasına karşın Velociraptor’dan dört kez daha büyük ve muhtemelen çok daha ilkel olan bu türün tüy kabarcıklarına sahip olması şaşırtıcı.

Araştırmacılar, uzun zamandır tüylerin ya da tüy benzeri yapıların orijinal işlevinin uçmak mı yoksa başka bir hareket biçimi mi olduğunu anlamaya yönelik olarak kafa yoruyor. Tüylerin aslında vücuttaki termal düzenlemeye yardımcı olmak, vücut dayanıklılığını artırmak, göz alıcı renkleri sayesinde kur yapmada kullanılmak ya da beraberinde getirdiği aerodinamik yapıyla çevikliği artırmak için oluşmuş olduğu bugüne değin geliştirilmiş savlar arasında yer alıyor.

Concavenator corcovatus’un büyüklüğünü ve 1 tona yaklaşan ağırlığını gözönüne alırsak, tüylerin Velociraptor’dakine benzer şekilde hareket ve ısı düzenlemesine yardımcı olduğunu kabul etmek pek mümkün değil. Hayvanın boyutlarının yanında tüylerin sadece ön kollar üzerinde yer alması, bunların ancak kur yapma ya da henüz bilinmeyen başka bir işlev için kullanılmış olabileceği fikrini akla getiriyor. Araştırma ekibine göre, bu dinozorda tüy veya benzeri bir yapının varlığı kesin olarak saptanırsa tüylerin temelde uçmak için değil, kur yapmada kullanılmak üzere evrimleşmiş olabileceği fikri öne çıkabilir. Los Angeles Doğa Tarihi Müzesi Dinozor Enstitüsü müdürü Luis Chiappe de yayının, tüylerin sadece küçük dinozorlarla sınırlı olmadığını ya da tüm vücudu kaplaması gerekmediğini göstermesi açısından oldukça önemli olduğunu belirtiyor. Chiappe’ye göre bu fosiller, dinozorların kuşların atası olduğu savının büyük bir destekçisi.


Hypothetical reconstruction of the flesh-eating dinosaur Concavenator that lived 125 million years ago shows the animal’s humpback and spiky appendages on its forearms that may have been wings. Copyright: Raúl Martín.

Crested dinosaur pushes back dawn of feathers
Hump backed reptile may have sported primitive plumage.

A predatory dinosaur with bony bumps on its arms and a strange hump on its back provides evidence that feathers began to appear earlier than researchers thought, according to a report in Nature [ Ortega, F., Escaso, F. & Sanz, J. L. Nature 467, 203-206 (2010) ].

The new species, named Concavenator corcovatus, was about 4 metres long from nose to tail and lived during the Early Cretaceous period, about 130 million years ago. Its discoverers, led by palaeontologist Francisco Ortega of the National University of Distance Learning in Madrid, found the fossil in a semi-arid plateau called Las Hoyas in central Spain, which was likely to have been a subtropical wetland, comparable to the modern Everglades, during the Early Cretaceous.

But it is the bumps on the dinosaur’s arms that have caused a stir: the researchers think that they may have been part of structures that anchored quills to the creature’s bones.

One branch of the dinosaur family tree, called the Coelurosauria, is already known to have developed feathers and feather-anchoring structures. That lineage, which includes the dinosaur celebrities Tyrannosaurus Rex and Velociraptor, also contains the ancestors of modern-day birds. When Ortega and his team tried to place their find in the evolutionary tree, however, they found that subtle features such as the shape and texture of other bones placed it in the neighbouring branch of predators, the Allosauroidea, which until now has never had a hint of a feather.

Yet the bumps on Concavenator ‘s arms “look exactly like insertions on rather massive flight feathers on bird wings”, says Michael Benton, a palaeobiologist at the University of Bristol, UK.

If Ortega and his colleagues’ interpretation of the bumps is correct, it implies that dinosaurs showed feather-like structures much earlier than was thought. Because such structures are unlikely to have evolved separately in both groups, Ortega says that Neotetanurae, the common ancestor of the two predatory dinosaur branches, “could have been feathered”. As Neotetanurae lived during the Middle Jurassic (175 to 161 million years ago), before the the _Coelurosauria emerged, “We’re pushing back the time when bird-like structures appear,” Ortega adds.

Double mystery
The fossil skeleton of Corcovenator is well preserved. And in addition to the small bumps that may have once hosted quills, it has a more showy claim to fame: its eleventh and twelfth vertebrae jut about twice as far from the animal’s body as the rest. Unlike dinosaurs such as Spinosaurus, which had continuous fins or sails on their backs, Corcovenator seems to have had more of a short crest.

“One possibility is that it is analogous to head-crests used in visual displays,” says Roger Benson, a palaeontologist at the University of Cambridge, UK. Ortega and his team agree with that possibility, but also note that such structures could be used for cooling, like an elephant’s ears, or for energy storage, like a camel’s hump.

Until palaeontologists find more fossils with such features, the purpose of the hump will stay a mystery. Benton says that for now, “We can’t say anything about it other than: ‘Isn’t it weird?'”

There is another open question in relation to bird biology, Benton says: “What is the range of feather-like structures among dinosaurs which don’t exist in any birds today?” The bumps on Concavenator ‘s arm evoke those on feathered birds, but may have been anchors for other structures such as bristles built from keratin, the same protein that makes up feathers, fur and nails. There may be other evolutionary dead ends like the Concavenator ‘s bumps among dinosaurs that modern-day bird biologists would like to know about, he adds.

“We’re going to have to conceive of more dinosaurs as being more like birds,” Ortega says. Benson agrees: “Most allosauroids are depicted as plodding animals quite distant from birds. What this tells us is that they may have included more bird-like species, too.”

Kaynakça
Laursen, L., 2010. Crested dinosaur pushes back dawn of feathers, News, Nature, London, England, http://www.nature.com/news/2010/100908/full/news.2010.455.html, accessed at September 16th 2010.
NTVMSNBC, 2010. Kambur dinozor şaşırtıyor, Bilim, NTV Bilim, NTVMSNBC, İstanbul, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25131727, 16 Eylül 2010 tarihinde ulaşıldı.

Peru’da Yeni Bir Penguen Türü Bulundu: Inkayacu paracasensis

Geç Eosen döneminde (yaklaşık 36-41 milyon yıl önce) yaşamış olan dev penguenin, 1,5 metre boyu ve 60 kilogramlık ağırlığıyla bugün grubun en büyüğü olan imparator penguenden iki kat daha iri olduğu tahmin ediliyor. Suların kralı olarak adlandırılan, Latince adıyla Inkayacu paracasensis, günümüz penguen türlerine göre oldukça uzun ve düz bir yapıya sahip olan gagasıyla da farklılığını ortaya koyuyor.

Araştırmacılar Kolombiya televizyonundaki bir karakterden esinlenerek fosile Pedro adını vermişler. Fosilin en önemli özelliği oldukça iyi bir şekilde korunmuş olan pul ve tüy yapıları. Çalışmanın başında bulunan paleontolog (eskivarlıkbilimci) Julia Clarke (Teksas Üniversitesi), “Bu fosilin ortaya çıkarılmasından önce, eski çağ penguenlerinin pul, tüy ve yüzgeç yapıları hakkında kesin bir görüşe sahip değildik. Artık sorularımızı yanıtlamak için gerçek bir şansa sahibiz.” diyor.

Penguenin yaşarken vücudunu saran tüy rengini anlamak için fosil üzerindeki melanozom adı verilen pigmentler incelenmiş. Melanozom yaygın ışık emici olan melanini içeren bir organeldir. Bu mikroskobik yapıların şekil, diziliş ve büyüklükleri, bir tüyün rengi hakkındaki bilgileri milyonlarca yıl sonrasında araştırmacılara sunabiliyor. İncelemeler sonucunda suların kralının, günümüz penguenlerinin çoğunlukla özdeşleştirildiği smokin benzeri siyah-beyaz tüy örtüsüne değil, kızıl-kahverengi ve gri tonlardan oluşan çok daha farklı bir desene sahip olduğu ortaya çıkarılmış.

Clarke, penguenlere ait temel özelliklerin milyonlarca yıl önce evrildiğini fakat tüy renginin kızıl-kahverengi ve gri tonlardan bugünkü siyah-beyaz görünümüne çok daha sonra dönüştüğünü belirtiyor. Çalışmaya katılan Jakob Vinther (Yale Üniversitesi) ise fosil organizmaların sahip olduğu renklenmenin, canlının bir zamanlar sahip olduğu davranış şekli ve yaşam ortamları hakkında oldukça ayrıntılı ipuçları sunabileceğine dikkat çekiyor, “Günümüze uzanırken renklerde meydana gelen bu değişimin üzerinde durmak, şüphesiz bu kuşların evrimini anlamamıza büyük katkı sağlayacak.” diyor.

Clarke’ye göre, sucul uçuş olarak adlandırılan dalışları sırasında havadan 800 kat daha yoğun bir ortama giren penguenlerin ilgi çekici bir diğer özelliğiyse, dalınan derinliğin vücut büyüklüğüyle doğru orantılı olması, “Penguenler ağırlaştıkça çok daha derinlere dalabiliyorlar. Eğer bu kuram geçmişte yaşamış olan türler için de geçerliyse, büyüklüğü sayesinde suların kralının oldukça derinlere inerek ismini tam anlamıyla hakettiği muhakkak.” diyor.

Bununla birlikte farklı görüşler şimdiden kendini göstermeye başlamış durumda. Clarke’nin bizzat kendisi de, ağırlığın getirdiği avantaja karşın bu türün iyi bir yüzücü olmayabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Günümüz penguenleri birbirlerine oldukça yakın yerleşmiş, yoğun melanozom pigmentlerine sahipken, suların kralı bu yapıları çok daha seyrek bir şekilde barındırıyor. Bu pigmentlerinse yüzme ve dalma hareketi sırasında penguenlerin ihtiyaç duydukları güç ve dayanıklılığı sağladığı biliniyor. Clarke’ye göre melanozomların bu denli aralıklı olarak dizilmesi, beraberinde getirdiği avantajlardan feragat edilmesi ve kötü bir yüzme performansı anlamına geliyor.

Kuş bilimci Gerald Mayr’a (Frankfurt Seckenbert Enstitüsü) göre ise bu açıdan bakıldığında, bugün penguenlerin iyi yüzebilmek için tüm vücutlarında bu sıkı melanozom dağılımına sahip olmaları ve dolayısıyla tamamen siyah renkte olmaları gerekiyor. Hayvan davranışı uzmanı Katsufumi Sato (Tokyo Üniversitesi), Inkayacu paracasensis‘in sucul uçuş için uygun bir tür olmadığını savunanlardan. “Bugün penguenlerde görülen siyah-beyaz renklenmeyse, vücutları üzerine düşen gölgeleri kamufle etmek için büyük bir gereklilik” şeklindeki görüşlerini Mayr’a cevaben ifade ediyor.

Araştırmacılar yeni bulunan fosil sayesinde, diğer deniz omurgalılarına ait farklı bakış açıları ortaya koyacak son derece önemli bulgulara ulaşmayı ve sorularına yanıt bulmayı hedefliyorlar. Ayrıca Julia Clarke burada http://www.facebook.com/video/video.php?v=159597934069241 yürütülen çalışmayı anlatıyor.


Artist reconstruction of Inkayacu paracasensis showing recovered elements in white (top) and artist reconstruction of Inkayacu paracasensis (bottom). Illustration: Katie Browne.

Fossilized Giant Penguin Reveals Unusual Colors, Sheds Light on Bird Evolution
Paleontologists have unearthed the first extinct penguin with preserved evidence of scales and feathers. The 36-million-year-old fossil from Peru shows the new giant penguin’s feathers were reddish brown and grey, distinct from the black tuxedoed look of living penguins.

The new species, Inkayacu paracasensis, or Water King, was nearly five feet tall or about twice the size of an Emperor penguin, the largest living penguin today.

“Before this fossil, we had no evidence about the feathers, colors and flipper shapes of ancient penguins. We had questions and this was our first chance to start answering them,” said Julia Clarke, paleontologist at The University of Texas at Austin’s Jackson School of Geosciences and lead author of a paper on the discovery in the Sept. 30 online edition of the journal Science. [ Clarke, J. A., et al. Science doi:10.1126/science.1193604 (2010). ]

The fossil shows the flipper and feather shapes that make penguins such powerful swimmers evolved early, while the color patterning of living penguins is likely a much more recent innovation.

Like living penguins and unlike all other birds, Inkayacu’s wing feathers were radically modified in shape, densely packed and stacked on top of each other, forming stiff, narrow flippers. Its body feathers had broad shafts that in living penguins aid streamlining the body.

Bird feathers get some of their colors from the size, shape and arrangement of nanoscale structures called melanosomes. Matthew Shawkey and Liliana D’Alba, coauthors at the University of Akron, compared melanosomes recovered from the fossil to their extensive library of those from living birds to reconstruct the colors of the fossil penguin’s feathers.

Melanosomes in Inkayacu were similar to those in birds other than living penguins, allowing the researchers to deduce the colors they produced. When the team looked at living penguins, they were surprised to find their colors were created by giant melanosomes, broader than in the fossil and in all other birds surveyed. They were also packed into groups that looked like clusters of grapes.

Why, the researchers wondered, did modern penguins apparently evolve their own special way to make black-brown feathers?

The unique shape, size and arrangement of living penguin melanosomes would alter the feather microstructure on the nano and micro scale, and melanin, contained within melanosomes, is known to give feathers resistance to wear and fracturing. Perhaps, the researchers speculate, these shifts might have had more to do with hydrodynamic demands of an aquatic lifestyle than with coloration. Penguin colors may have shifted for entirely different reasons related to the later origin of primary predators of extant penguins such as seals or other changes in late Cenozoic seas.

“Insights into the color of extinct organisms can reveal clues to their ecology and behavior,” said coauthor Jakob Vinther at Yale University, who first noted fossil preservation of melanosomes in bird feathers. “But most of all, I think it is simply just cool to get a look at the color of a remarkable extinct organism, such as a giant fossil penguin.”

Inkayacu paracasensis (een-kah-yah-koo par-ah-kah-sin-sis) was discovered by Peruvian student Ali Altamirano in Reserva Nacional de Paracas, Peru. Inkayacu’s body length while swimming would have been about 1.5 meters (five feet), making it one of the largest penguins ever to have lived. When the team noticed scaly soft tissue preserved on an exposed foot, they nicknamed it “Pedro” after a sleazy or “escamoso” (scaly) character from a Colombian telenovela.

The latest discoveries add to earlier work by Clarke and her colleagues in Peru that challenges the conventional vision of early penguin evolution. Inkayacu and other finds show there was a rich diversity of giant penguin species in the late Eocene period (about 36 to 41 million years ago) of low-latitude Peru.

“This is an extraordinary site to preserve evidence of structures like scales and feathers,” said Clarke. “So there’s incredible potential for new discoveries that can change our view of not only penguin evolution, but of other marine vertebrates.”

The fossil is part of the permanent collection of the Museo de Historia Natural-UNMSM in Lima. An exhibit by expedition co-leader Rodolfo Salas about the fossil will open at the Reserva Nacional de Paracas in November.

The National Geographic Society and the National Science Foundation provided funding for the research.

The paper, “Fossil Evidence for Evolution of the Shape and Color of Penguin Feathers,” will appear later in a print edition of the journal. In addition to Clarke, Shawkey, Alba, Vinther and Altamirano, co-authors are Daniel T. Ksepka (North Carolina State University), Rodolfo Salas-Gismondi (Museo de Historia Natural-UNMSM), Thomas J. DeVries (Burke Museum of Natural History and Culture) and Patrice Baby (IRD and Université de Toulouse, France).

Kaynakça
JSG, 2010. Fossilized Giant Penguin Reveals Unusual Colors, Sheds Light on Bird Evolution, New Releases and Features, Jackson School of Geosciences, The University of Texas at Austin, Austin, Texas, USA, http://www.jsg.utexas.edu/news/rels/093010.html, accessed at October 3rd 2010.
NTVMSNBC, 2010. Dev penguenler de varmış, AA, Peru, http://www.ntvmsnbc.com/id/25137178, 3 Ekim 2010 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNBC, 2010. Smokin giymeyen dev penguen, Bilim, NTV Bilim, NTVMSNBC, İstanbul, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25137047, 3 Ekim 2010 tarihinde ulaşılmıştır.

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -2.10.2010

Yaz bitmeden bir saha çalışmasının daha hakkından geldik. Bu sefer hidrojeokimyasal çözümleme için kaynakbaşından su örnekleri topladık. Aslında yaptığımız işten çok, ülkenin batısında olmama rağmen yaşadığım kültürel şaşkınlık beni benden aldı.. Emet ve Simav (Kütahya); Akhisar ve Kırkağaç (Manisa) ile son durak Bayramiç (Çanakkale).. İlk önce gördükleri mi anlatayım..

Ankara’dan gelen biri için Emet’teki bir termal otel dışında hayat yok denebilir. İnsan lâzım olunca bir gazete bile bulamaz mı.. Simav, Emet’e nazaran bir gömlek daha üstün en azından sosyal hayat biraz daha gelişmiş; oturulacak café, yemek yenilecek yer seçenekleri, kuru temizleme vs. var; ama insan daralıyor gene de.. Burada yaptığımız en güzel şey, göz hâkkı kontejanından yeşil mi yeşil elma yememiz oldu. Kütahya’yı sevsemde sevmesemde bir şey eksilir mi, sanmıyorum; ama Kütahya’yı sevemedim gitti.. İşin kötü yanı kaderimizde de Kütahya var..


Kütahya hatırası!.. İnsan bu tabelayı görünce afallıyor.. Mö..ööbese 🙂 özünde MobESE (Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu)

Akhisar ve Kırkağaç, insanlarının genelde sıcak kanlı ve yardım sever olduğu bir yer.. Değinmeden geçemeyeceğim; sağolsun, Hazergrat‘tan (Barışşehri’nden) Necdi Özkan bizimle birebir ilgilendi. Tarlaların gözünün alabildiğince uzandığı bir yerde, epeyce yaşlı bir amcanın, bir yakınını arattırmak için cebinden çıkardığı kâğıttaki sayıları okurken, kâğıttaki sayıların Osmanlıca (ya da Arapça) olduğunu farketmek en ilginç anlardan biri oldu. Mesleki açıdansa Kırkağaç inanılmaz fay aynalarına sahip bir yer, “Hayatımda ilk kez bu kadar büyük, net ve temiz bir fay hattı gördüm” desem yalan olmaz hani.. Sanki San Andreas mübârek.. Özetle, burası için fay hattına ev kurmuşlar denilebilir.. Manisa merkezdeyse bu çalışmanın keyifli dakikalarını geçirdim. Hatta hidrojeolog bir arkadaşıma bile rastladım.. O devlete gitti, bense onun yerine işe girdim. Ona, buradan, kuru da olsa, bir selam yollamak boynumun borcu..

İlginç ama Bayramiç’teki köyler genelde sapa ve dağlık alanlara kurulmuş, ova ya da düzlüklerse genelde boş.. Bu köylerden birinde; taptaze, dumanı üstünde, sıcak mı sıcak bir pekmez teklifini geri çevirdim ve içmedim, aslında çok ayıp ettim; ama dönüş yolunda süper bir yeşil elma yedim, o da göz hâkkı hatta kul hâkkı değil mi.. Çanakkale merkezdeyse bu çalışma boyunca en güzel dakikalarım geçti. Hatta DEÜ‘den yeni mezun olmuş ve iş bulmuş bir jeolog arkadaşıma bile rastladım. Ayıp olmasın, ona da buradan kuru bir selam yollayayım.. Laf aramızda, Çanakkale’de elini sallasan jeoloğa çarpıyordu hani.. Yapılan aramanın, taramanın, etütün (tükürmeden okuyana bravo), araştırmanın haddi hesabı yok anlaşılan..

Üç şehir değiştirdik, kültürel bir şaşkınlık; Amerikalılara göre kelimenin tam anlamıyla bir şok geçirdim; ama hafızamdaki en can sıkıcı görüntüler karayollarındaki ölü kedilerdi. Bu duruma nasıl bir çözüm bulunur bilmiyorum; ama bu durum gerçekten de içler acısı..

“Yediğin, içtiğin, gördüğün senin olsun, n’aptın” diyenler için; o çeşme senin bu çeşme benim gezip, ölçüm yaptık. Ne mi ölçtük; sıcaklık, çözünmüş oksijen, elektriksel iletkenlik ve özgül (25 °C’deki) elektriksel iletkenlik, toplam katı madde içeriği, tuzluluk, pH (Hidrojenin Gücü).. Çeşmelerin yakınında birileri varsa o insanlarla sohbet ettik.. “Dayı, amca, teyze! Buralarda acı su derler, sodalı su derler, ıscak su derler var mı” dedik ve muhabbet kimi zaman başladı ve bitmek bilmedi, kimi zaman da dan diye kısa bir şekilde sona erdi.. Bu görev boyunca hidrojeokimya dersinde ne gördüysem kullandım. Dersi alırken abuk sabuk gelen birçok bilgi kullanılmak için sıraya geçti.. İzotop hidrolojisinde öğrendiklerimi kullanmak içinse sabırsızlanıyorum..