Birçok Ülkede Kullanımı Yasaklanan Asbestin Üretimi Artıyor

Biliminsanları, gelecek 20 yıl içinde özellikle kalkınmakta olan ülkelerdeki asbeste bağlı ölümlerde büyük artış olacağı uyarısında bulundu. 2030 yılına kadar özellikle kalkınmakta olan ülkelerde asbest kullanımıyla bağlantılı bir milyonun üzerinde ölüm vakasının yaşanabileceği tahmin ediliyor.


Anthophyllite asbestos, scanning electron microscope picture from USGS.
USGS’ye ait bu görüntü asbestin lifsi yapısını gözler önüne seriyor. İşte bu yapı yüzünden asbest tanecikleri akciğere saplanıp kansere neden oluyor.

BBC ile Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun ortaklaşa yürüttüğü araştırma, kansere yol açtığı yolundaki kaygılara rağmen asbest kullanımını teşvik etmek için milyonlarca dolar harcandığını ve üretilen asbestin iş güvenliği yasaları zayıf olan kalkınmakta olan ülkelere pazarlandığını ortaya çıkardı.
Asbest kullanımını savunanlar, günümüzde kullanılan beyaz asbestin büyük dozlarda tehlikeli olabileceğini, ancak dikkatli kullanıldığında güvenli olduğunu söylüyor. Ama biliminsanları, yine de kanser tehlikesi bulunduğunu kaydediyorlar. Beyaz toprak da denilen beyaz asbest, inşaatlarda; ateşe dayanıklı ucuz çatılar, su boruları ve diğer inşaat malzemelerinin yapımında kullanılıyor.

Rusya, yılda bir milyon tonluk kapasitesiyle dünyanın en büyük asbest üreticisi ve Rus yetkililer asbeste getirilen yasakların siyasî olduğunu söylüyorlar. Asbestin kullanımı Kanada’da dâhil dünyanın 50 kadar ülkesinde yasaklanmış ya da sınırlandırılmış durumda. Ancak, araştırma Kanadalı firmaların Çin, Hindistan ve Meksika gibi kalkınmakta olan ülkelere kahverengi ya da mavi türlerine göre daha güvenli olduğunu söyledikleri beyaz asbest ihraç etmeye devam ettiğini ortaya koyuyor.

Türkiye Devlet Planlama Teşkilatı’nın madencilikle ilgili verilerine göre, zengin asbest yataklarına sahip Türkiye ise asbest kullanımını yasaklama yerine kontrollü kullanımı tercih ediyor. Konu ile ilgili haberi izlemek için http://www.facebook.com/video/video.php?v=141486625880372

asbest
isim, mineraloji Fransızca asbeste
Tremolitin bozulmasından oluşan, lifli, kırılmadan bükülebilen ve ateşte niteliği değişmeyen bir mineral, taş pamuğu, kaya lifi.
Türk Dil Kurumu

tremolit
isim, jeoloji Fransızca trémolite
İçinde magnezyum, kalsiyum, demir ve alüminyum bulunan, amfibol grubundan doğal silikat.
Türk Dil Kurumu

Kaynakça
BBCTürkçe, 2010. ‘Asbest ölümleri artacak’, Bilim ve Teknoloji, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/07/100721_asbestos.shtml, 28 Temmuz 2010 tarihinde ulaşıldı.

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -26.7.2010

Radon ölçümleri son gaz devam ediyor. Bir haftadan fazla bir süredir, meslekteki ilkleri yaşadım ve anlaşılan o ki yaşamaya da devam edeceğim. Üniversitede “Birader, bunu öğrenicez de n’olcak” dediğimiz her şey, kendini hissettirmeden yavaş yavaş karşıma çıkıyor. Aynı MythBusters (Efsane Avcıları) programındaki gibi okula dair bütün efsaneler bir bir yıkılıyor. Sözün özü şu, okulda (/üniversitede) gördüğünüz her şey meslek hayatınızda bir şekilde karşınıza çıkıyor. Lüzumsuz gibi görünen birçok ders çok; ama çok gerekliymiş aslında..

Ee..ee insan çalıştığı işten zevkte almalı. Arazinin en güzel yanı ne derseniz; bağ, bahçe, bostan ve bilumum ekin alanına uğraması derim. Yıllık manav ihtiyacınızı karşılamasa bile yıllık meyve ihtiyacınızı karşılayacak kadar malzeme mevcut; kiraz, sarı kiraz (ilk kez yedim kesinlikle süper bir şeymiş), vişne, yeşil elma, armut, şeftali.. Valla ne yalan söyleyeyim, en çok vişne yedim. Herhalde ömrü hayatım boyunca, bu kadar vişne (yerel dilinde fişne) yememişimdir. Tabiî ki bütün yemişleri sahibinden izinsiz hopur hopur götürmüyoruz. Kimi zaman fişne toplayanlar “Yiyin gari” diyor. İzinsiz aldıklarımız da göz hakkı hani.. Afiyet bal şeker olsun!..


Ölçüm yaparken yanımıza gelen altın sarısı, şirin mi şirin, 3 kardeş..

Ellerindeki ilginç alet edevatla gaz ölçen bizleri, meraklı gözlerle dikizleyenler de işin diğer ilginç yanı.. O bakışların ardından bazen korka korka yanımıza gelenler, bazen de gözünü karartıp yıldırım gibi yanımızda bitenler hemen o meşhur soruya geçiyor; “Ne arıyosunuz” yanıt kısa ve öz “ısçak su”. Ondan sonraki sohbetse, bize soruyu yöneltenin ne kadar meraklı olup olmadığına bağlı olarak şekilleniyor.. Yanımıza gelip hiçbir şey yapmadan, sessizce izleyen de olmadı desem yalan olur şimdi. Öylesi de çıktı..

Gene de evinden uzaklara gitmiş biri olarak rahatlıkla “İnsanın evi gibi yok” derim. Hayatı evinden uzakta bir yerde, yeni yeni tecrübe eden biri için belki çok erken; ama olsun. Hani meşhur bir deyiş vardır; “Ankara’nın neyini seviyorsun” diye sorulur, yanıtsa manidardır “İstanbul’a dönüşünü” denir. O hesap, ben de yukarıda yazdığım her şeye rağmen, Simav’ın en çok Ankara’ya dönüşünü sevdim. Şu an Ankara’dayım; ama kısa bir aradan sonra tekrar Simav bizi bekliyor..

Bir Hidrojeoloğun Günlüğü -17.7.2010

Hacettepe Üniversitesi.. Beytepe Yerleşkesi.. Hidrojeoloji Mühendisliği.. EGO 230 Beytepe-Hacettepe..

Oo..oh be!.. En sonunda üniversite eğitimi bitti. Jooloji’den (jeoloji bölümünden) sövdüğüm hocalar var; ama bir arıza dışında kendi bölümümdeki hocalarıma teşekkürü bir borç bilirim. Hatta benim için Levent Hoca ile Mehmet Hoca’nın yeri de ayrıdır, hocalık dışında da ikisi de süper insanlardır. Hele ki Levent Hoca, kelimenin tam anlamıyla Mevlânâ gibi adamdır..

Eğitimin ardından devlete kapağı atıp rahat etmek isteyen her Türkiye Cumhuriyeti (TC) vatandaşı gibi bende Kamu Personel Seçme Sınavı’na (KPSS’ye) girdim. Sınavın ardından da denizden çıkmış balık gibi oldum. Kafası allak bullak bir mezun.. Arkasından kırmızı ve mavi hap önüme geldi.

This is your last chance. After this, there is no turning back. You take the blue pill – the story ends, you wake up in your bed and believe whatever you want to believe. You take the red pill – you stay in Wonderland and I show you how deep the rabbit-hole goes. —Morpheus, The Matrix

Yeni mezun olmuş, taptaze, dumanı üstünde, bir hidrojeoloji mühendisi (hidrojeolog, yeraltısubilimci, yeraltısucu vbg.) adayı olarak, Vermidon’u seçtim. İşin rengi birden değişti. Çarşamba mülâkat, perşembe yolculuk ve cuma işbaşı; Allah utandırmasın.. Sonuçta, özel bir şirkete girdim ve mesleğimi yapacağım artık. Yerin altındaki suların; durgunluğu (statiği), hareketliliği (dinamiği), taşınım süreçleri, kimyası, fiziği vb. üzerine eğitim alan bir hidrojeolog daha ne ister ki.. Yeraltındaki sıcak suyu araştıracağım. Çalışmanın amacıysa jeotermal enerji.

Şunu söylemeden edemeyeceğim: “Mezun olur olmaz, hemen iş bulmak gerçekten de çok güzel bir duygu.”.. İnsan, “Ulan (Ulee, lan vbg.) bu kadar okuduk, peki şimdi ne halt yiyeceğiz” boşluğundan kurtuluyor haliyle. Tabiî ki iş bulmada şansta önemli bir etken. Lüzumsuz bir cümle; ama işsiz bütün yerbilimcilere Allah kolaylık versin.


Vira bismillah! Bi radon, bi de Fedon..

Şimdi Kütayha’nın Simav ilçesinde kurulması planlanan jeotermal enerji santrali için gerekli ön çalışmayı (fizibiliteyi) yapan takımın bir üyesiyim. Dere tepe demeden radon, karbondioksit, oksijen ve azot ölçüyoruz, toprak gazları.. Bugün (cumartesi) işte yani arazide 2. günüm. Daha sonra sıra burada elde ettiğim kuramsal bilgileri olgunlaştırıp, en düzgün ve de en yalın bir şekilde sunmağa gelecek..

ESA: Dünya’nın Bilinen En Kapsamlı Yerçekimi Haritası

Avrupa Uzay Kurumu‘nun (ESA) yerküreyi daha iyi gözlemlemek için giriştiği iddialı bir projenin parçası olan yerçekimi haritası, Norveç’te düzenenlenen Yaşayan Gezegen Sempozyumu’nda (ESA Living Planet Symposium 2010) sunuldu. Üretilen renkli harita yer çekiminin dünya üzerinde her yerde varolan ama çok ufak farklılıklar da içeren etkisini gözler önüne seriyor. Haritada kırmızı renkler ortalama yerçekimi yüzeyinin üstünde, mavi renkler ise altında kalan bölgeleri işaret ediyor.

Dünya, hafif yassı bir küreye benzeyen elipsoit şekle sahiptir. Dünya’nın geometrik olmayan gerçek biçimi geoittir/jeoiddir. İzlanda ve çevresinde bu elipsoidin yaklaşık 80 metre yukarısından geçen yerçekimsel yüzey, Hint Okyanusu’nda da ise 100 metre aşağıya denk düşüyor.

Geoit olarak bilinen yer çekimi haritasını, Avrupa’nın uzayda seyreden Goce uydusunun gönderdiği verilere borçluyuz. Bu uydunun özelliği, dünyadan uzaklığından ziyade yakın olması. Şu an yörüngesi dünyaya en yakın olan uydu olarak biliniyor. Goce’nin topladığı yerçekimi verileri birçok yönden araştırmacıların işine yarayacak. Örneğin okyanuslardaki dev su kütlesinin ısıyı nasıl hareket ettirdiğinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

2009 yılında fırlatılan Goce uydusu, güney ve kuzey kutupları arasında dünyadan sadece 254,9 km irtifada mekik dokuyarak hareket ediyor. İçindeki cihazlar o kadar hassas ki, dünyanın yerçekiminde 1/10.000.000.000.000 oranında bir oynamayı dahi saptayabiliyor. Böylelikle artık araştırmacılar, dev sıradağlardan okyanus altındaki derin çukurlara değin dünyanın değişik bölgelerinde çok ufak da olsa varolan yerçekimi farkını ölçebiliyor.

Uydunun topladığı iki aylık veriler, yerbilimcilerin (jeologların) ‘geoit’ olarak adlandırdığı haritaya dönüştürüldü. Söz konusu haritanın her bir noktasında yerçekiminin gücü 90 derecelik dikey bir açıyla kendini gösteriyor.

Goce uydusu verilerini değerlendiren heyetin başkanı Profesör Reiner Rummel, ”varsayımsal bir yüzey” oluşturduklarını söylüyor: ”Bu yüzeyin herhangi bir noktasına bir top bıraktığınızı farzedin, olduğu yerde kalacaktır.” Araştırmacılar, bu en uygun (ideal) yüzeyi belirledikten sonra, dünyanın hangi bölgelerinin ”altta”, hangilerinin ”üstte” kaldığını hesaplıyor.

Şayet dünyanın denizlerinde yel (rüzgâr), dalga, gelgit olayı veya akıntılar olmasaydı, bu su kütlesinin alacağı ideal şekil geoit yüzey olacaktı. Dolayısıyla okyanusbilimciler, yeni haritayla çok ilgililer. Okyanusların gezegenin bir ucundan diğer ucuna ısı ve enerjiyi nasıl naklettiğini gösteren iklim modelleri oluştururken, yeni haritanın çok faydalı olacağını söylüyorlar.

Ayrıca yerçekimi haritasının daha birçok kullanım sahası var. Örneğin mühendisler, boru hatlarındaki bir sıvının doğal olarak hangi istikamette ilerlemek isteyeceğini ölçmek için, geoit hesabına başvurabilecek. Yanardağların altındaki magmanın faaliyete geçmesinin, yerçekiminde ufak oynamalara sebep olabildiği biliniyor. Uzmanlar, yerçekimindeki farklılıkları gösteren verilerin, yanardağ patlamalarına ve depremlere maruz kalan bölgelerde yerin altındaki etkinliği daha iyi anlamamıza yardımcı olacağını söylüyor. (Goce satellite views Earth’s gravity in high definition)


Click to enlarge! Look at that http://www.facebook.com/video/video.php?v=111872572175111 and http://www.facebook.com/video/video.php?v=135868399775528
Büyütmek için tıklayın! Ayrıca http://www.facebook.com/video/video.php?v=111872572175111 ve http://www.facebook.com/video/video.php?v=135868399775528

GOCE giving new insights into Earth’s gravity
The first global gravity model based on GOCE satellite data has been presented at ESA’s Living Planet Symposium. ESA launched GOCE in March 2009 to map Earth’s gravity with unprecedented accuracy and resolution.

The model, based on only two months of data, from November and December 2009, shows the excellent capability of the satellite to map tiny variations in Earth’s gravity.

“GOCE is delivering where it promised: in the fine spatial scales,” GOCE Mission Manager Rune Floberghagen said.

“We have already been able to identify significant improvements in the high-resolution ‘geoid’, and the gravity model will improve as more data become available.”

The geoid is the shape of an imaginary global ocean dictated by gravity in the absence of tides and currents. It is a crucial reference for accurately measuring ocean circulation, sea-level change and ice dynamics – all affected by climate change.

Chairman of the GOCE Mission Advisory Group and Head of the Institute for Astronomical and Physical Geodesy at the Technische Universität München, Prof. Reiner Rummel, said: “The computed global gravity field looks very promising. We can already see that important new information will be obtained for large areas of South America, Africa, Himalaya, South-East Asia and Antarctica.”

“Over continents, and in particular in regions poorly mapped with terrestrial or airborne techniques, we can already conclude that GOCE is changing our understanding of the gravity field,” Dr Floberghagen added.

“Over major parts of the oceans, the situation is even clearer, as the marine gravity field at high spatial resolution is for the first time independently determined by an instrument of such quality.”

New GOCE models are already yielding a wealth of new information that is useful for many domains of geosciences. GOCE’s final gravity map and geoid will be instrumental in advancing science and applications in a broad range of disciplines, ranging from geodesy, geophysics and surveying to oceanography and sea-level research.

“With each two-month cycle of data, the gravity model will become more detailed and accurate. I am convinced that the data will be of great interest to various disciplines of Earth sciences,” Prof. Rummel said.

Excellent technical achievement
In order to achieve its very challenging mission objectives, the satellite was designed to orbit at a very low altitude, where the gravitational variations are stronger closer to Earth.

Since mid-September 2009, GOCE has been in its gravity-mapping orbit at a mere 254.9 km mean altitude – the lowest orbit sustained over a long period by any Earth observation satellite.

The residual air at this low altitude causes the orbit of a standard satellite to decay very rapidly. GOCE, however, continuously nullifies the drag in real time by firing an ion thruster using xenon gas.

It ensures the gravity sensors are flying as though they are in pure freefall, so they pick up only gravity readings and not the disturbing effects from other forces.

To obtain clean gravity readings, there can be no disturbances from moving parts, so the entire satellite is a single extremely sensitive measuring device.

“The gravity measuring system is functioning extremely well. The system is actively compensating for the effects of atmospheric drag and delivering a continuous set of clean gravity readings,” Dr Floberghagen said.

“This in itself is an excellent technical achievement. GOCE has proven to be a nearly perfect satellite for measuring gravity from space.”

In May, ESA made available the first set of gravity gradients and ‘high-low satellite-to-satellite tracking’. These data are available to scientific and non-commercial users – and much more will come in the following months.

Kaynakça
BBCTürkçe, 2010. Yerçekimini ölçen yeni bir dünya haritası, Bilim ve Teknoloji, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/06/100629_gravity_goce.shtml, 4 Temmuz 2010 tarihinde ulaşıldı.
ESA, 2010. GOCE giving new insights into Earth’s gravity, News, European Space Agency, Bergen, Norway, http://www.esa.int/esaCP/SEMY0FOZVAG_index_0.html, accessed at July 4th 2010.

Peru’da Yeni Bir Balina Türü Keşfedildi: Leviathan melvillei

Biliminsanları Peru’da tarih öncesinde yaşayan bir balinanın dev boyutlara ulaştığını kanıtlayan fosilini buldu. Saygın doğa bilimleri dergisi Nature’de (Doğa) yer alan araştırmaya göre balinanın uzunluğu 17 metrenin üzerinde. 12 milyon yaşındaki balinaya su canavarı anlamına gelen “Leviathan” adını veren uzmanlar, hayvanın zaman zaman başka dev deniz canlılarıyla şiddetli mücadelelere giriştiğine inanıyor. Leviathan, şekil açısından kadırgabalığına (veya kaşalot,ispermeçet balinası, amber balığı denen balıklara) benzetiliyor. Ancak kadırgabalığının, mürekkep balığı ile beslenen pasif bir canlıyken Leviathan’ın saldırgan bir avcı olduğu düşünülüyor.

Paris Doğal Tarih Müzesi Direktörü Dr. Christian de Muizon’a göre, bu canlı yunus, fok balığı ya da diğer balinalarla besleniyordu. De Muizon “Bu bir tür deniz canavarı” diyor. “Aynı dönemlerde denizlerde bir diğer canavarın daha kol geziyor olması da ilginç ki bu 15 metre uzunluğunda dev bir köpekbalığı. Bu nedenle zaman zaman birbirleri ile kavgaya tutuşmuş olmaları mümkün” diye ekliyor.

Uzmanlara göre bu canlı sekiz metreye kadar ulaşan canlılarla besleniyordu. Dev çenesi ve iri dişleri ile avını kolayca parçalaması mümkünmüş. Hayvanın 3 metre uzunluğundaki kafatası Peru’da, 12 milyon yıllık dip tortuları içinde, 2008 yılında bulunmuş.

Leviathan’ın dişleri günümüzde yaşayan kadırgabalığı gibi canlılarınkilerden iki daha uzun ve geniş. Üstelik sadece alt çenesinde dişi olan çağdaşlarının aksine her iki çeneleri de dişlerle dolu. Uzmanlar yıllardır bu büyüklükte bir canlı bulunduğuna inanıyorlardı, ancak söz konusu kafatasının bulunmasına dek bu konuda herhangi bir kanıt yoktu.

Bu türün soyunun ne zaman ve neden tükendiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak iklim ve çevredeki değişikliklerle beslenme alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldığı, bunun ışığında da türün giderek azaldığı düşünülüyor. Raporu hazırlayan balina uzmanları, kahramanı kadırgabalığı cinsinde saldırgan bir beyaz balina olan Moby Dick romanının hayranı olduklarını söylüyorlar. Hatta bu nedenle keşfettikleri yeni canlı türüne bilimsel sınıflandırma için Latince isim verirken romanın yazarı Herman Melville’e atıfla, “Leviathan melvillei” ismini seçmişler. (‘Sea monster’ whale fossil unearthed)


Görüntülerini izlemek için tıklayın http://www.facebook.com/video/video.php?v=135152016513833

Call me Leviathan melvillei
Sperm whale fossil has the biggest whale bite ever seen.

A Peruvian desert has turned out to be the final resting place of an ancient sperm whale with teeth much bigger than those of the largest of today’s sperm whales.

The fossil, dated at 12–13 million years old, belongs to a new, but extinct, genus and species described in Nature. Named Leviathan melvillei, it probably hunted baleen whales. [ Lambert, O. et al. Nature 466, 105-108 (2010). ]

A team of researchers recovered 75% of the animal’s skull, complete with large fragments of both jaws and several teeth. On the basis of its skull length of 3 metres, they estimate that Leviathan was probably 13.5–17.5 metres long, within the range of extant adult male sperm whales (Physeter macrocephalus).

Its largest teeth, however, are more than 36 centimetres long — nearly 10 centimetres longer than the largest recorded Physeter tooth.

Modern sperm whales lack functional teeth in their upper jaw and feed by suction, diving deep to hunt squid. Conversely, Leviathan had massive teeth in both its upper and lower jaws, and a skull that supported large jaw muscles. It may have hunted like raptorial killer whales, which use their teeth to tear off flesh.

Co-author Klaas Post of the Natural History Museum Rotterdam in the Netherlands stumbled across the fossil in November 2008 during the final day of a field trip to Cerro Colorado in the Pisco-Ica Desert on the southern coast of Peru — an area that is now above sea level owing to Andean tectonic activities. The fossils were prepared in Lima, where they will remain.

Moby moniker
The name given to the creature combines the Hebrew word ‘Livyatan’, which refers to large mythological sea monsters, with the name of American novelist Herman Melville, who penned Moby-Dick — “one of my favourite sea books”, says lead author Olivier Lambert of the National Museum of Natural History in Paris.

The authors think that Leviathan, like the extinct giant shark, preyed on medium-sized baleen whales, which were between 7 and 10 metres long, smaller than today’s humpback whales and widely diverse at the time. The authors speculate that Leviathan became extinct as a result of changing environmental conditions. “Top predators are very sensitive to the changes in their prey,” Lambert says.

Changes in number, diversity or size of baleen whales, as well as the climate cooling that occurred at around Leviathan ‘s time, would have had dire impacts. The creature’s surviving cousins — Physeter, pygmy and dwarf sperm whales — are specialized deep-diving squid hunters that occupy a different ecological niche from Leviathan.

According to vertebrate palaeontologist Lawrence Barnes at the Natural History Museum of Los Angeles County, this discovery demonstrates that sperm whale-like cetaceans were much more diverse in the past and that the modern sperm whale and pygmy sperm whales are the “only surviving vestiges of a larger evolutionary radiation of related whales in the past”.

Battering rams
All sperm whales have characteristically large foreheads to hold their ‘spermaceti organ’, a series of oil and wax reservoirs buttressed with massive partitions of connective tissue. Scientists have long thought that this organ helps sperm whales to dive deeply to feed.

The curved ‘basin’ atop Leviathan ‘s snout suggests that it also had a large spermaceti organ, even though it probably did not dive to feed. The authors speculate that, if Leviathan hunted baleen whales near the surface, the large spermaceti organ existed long before modern sperm whales became specialized for foraging squid at depth.

The organ could have served other functions, such as echolocation, acoustic displays or aggressive head-butting.

“Spermaceti organs could be used as battering rams to injure opponents during contests over females,” says evolutionary morphologist David Carrier of the University of Utah in Salt Lake City.

According to Carrier, at least two nineteenth-century whaling ships were sunk when large males punched holes in their sides with their foreheads, Carrier adds, and Leviathan may have used forehead ramming to dispatch its prey.

Kaynakça
Fang, J., 2010. Call me Leviathan melvillei, News, Nature, London, England, http://www.nature.com/news/2010/100630/full/news.2010.322.html, accessed at July 1st 2010.
Ghosh, P., 2010. Moby Dick ve Jaws’u titretecek deniz canavarı, Bilim ve Teknoloji, BBC Türkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2010/07/100701_monster_whale.shtml, 1 Temmuz 2010 tarihinde ulaşıldı.