Matematik Doğayı Tanımlamada Yeterli Midir?

24option erfahrungsbericht Eski Yunan döneminden Ortaçağa kadar, yaklaşık 16 yüzyıl matematiğin fizikten üstün bir bilim dalı olduğu düşünüldü. Çünkü matematik daha sağlam temeller üzerine inşa edilmişti ve sadece kağıt-kalemle her şey halledilebiliyordu. Halbuki fizik, karışık deneyler yapıyor ve ölçüm hatalarını içeren kesin olmayan cevaplar ortaya koyuyordu. Deney yapmanın önemi anlaşılır anlaşılmaz, matematik ve fizik işbirliği yaparak, tek başına yapabileceklerinden daha fazlasını yapmaya başladı. Matematiğin yaşı 2500 yıl olmasına karşın, bu birliktelikle özellikle son elli yılda bütün dönemlerden daha çok şey yaratıldı.

fore free Galileo “matematik evrensel bir dil gibidir ve ancak bu dil evrenin yazılı olduğu harfleri okumayı sağlayabilir” demişti. Descartes’te aynı türden bir ifade kullanır ama her zaman ki şüpheciliğine bir soru ekleyerek: “Bu dünya bir bilmece gibidir. Matematik bunun anahtarını veriyor bize, ya da dünya şifreli bir yazıda yazılmıştır, bu şifreyi de matematik veriyor. Ancak bu gerçek bir şifre midir?”[1] Bertrand Russel matematiği “kesin kusursuzluk ve yüce bir güzellik” olarak betimler. Çünkü matematik, şairlerin kullandığı mecaz (analoji) diline benzer. Tek farkı, kullandıkları rakamlar ve sembollerdir.

per iniziare a fare trading ce un minimo di quota da versare Matematiğin çalışma şekli aslında çok basittir. Örnek vermek gerekirse; gerçek bir dünya parçasını ele alalım. Bu bilimsel olarak anlatmak istediğimiz gerçek dünya probleminin kendisidir. Önce sembolik bir benzeşim (metafor) geliştirilir. Araştırılan gerçek dünya parçası için matematiksel bir model inşa edilerek, gerçek dünyanın parçası artık matematiksel dünyada “soyut bir kopya” haline gelir. Matematiksel modeli meydana getirme süreci, bu soyutlama sürecidir. Artık üzerinde çalışılacak olan bu kopyadır. Mantık ve matematiğin yasaları ile ondan yeni, daha önce bilmediğimiz özellikler çıkarılır. Böylece, matematiksel soyutlanan alan adeta “şişmanlatılır”. Bu arada analiz yolu ile tekrar yeni bilgiler elde edilir. Ancak bu yeni bilgiler gerçek dünyada değil, tamamen matematiksel dünyada yaşar. Bu bilgilerin gerçek dünyada karşılığının olması zorunluluğu yoktur. Bu soyutlama ve şişmanlatma sırasında hatalar yapılabilir. Bu durumda, ortaya çıkan “gerçeklerle”, beklenen gerçekler ve gerçek dünya gözlemleri uyuşmayabilir. Bu nedenle matematiğin kesin sonuçlar vermesini beklememeliyiz. Sadece bir yaklaştırmadır.[2]

http://www.monsterhigh123.com/?slesar=%D8%A3%D9%81%D8%B6%D9%84-10-%D8%B4%D8%B1%D9%83%D8%A7%D8%AA-%D8%A8%D8%A7%D9%84%D9%81%D9%88%D8%B1%D9%83%D8%B3 أفضل 10 شركات بالفوركس Matematik temel olarak ikiye ayrılır: saf ve uygulamalı matematik. Saf matematik zihinde oynanan bir oyundur. Çoğu zaman bir kağıt üzerinde birbirine karışmış semboller ve benzetmelerden (metaforlar) oluşur. Bu aşamada yeni düşünsel nesneler yaratır. Başlangıçtaki aksiyomlar (temel önermeler), kabullerin gerçekliğinden uzaklaşılır. Saf matematik matematiğin kendisi için yapılır ve dünyada pratik kullanımı yoktur. Diğeri ise uygulamalı matematikdir ve “başka birşey” için yapılır. Başka birşey, her zaman gerçeğin ve nesnelliğin bir yanıdır. Bununla ilişkili olarak da matematikçiler için, iki ayrı dünya vardır. Birincisi, gerçek veya duyusal deneyimlerin dünyasıdır. Diğeri ise matematiksel dünya ya da ideler (düşünceler) dünyasıdır. Bu dünyayı sayılar, analitik fonksiyonlar, matrisler, diferansiyel denklemler, diziler, topolojik uzaylar gibi matematiksel hayali nesneler oluşturur. Matematiksel dünya matematikçinin kafasının içinde, gerçek dünya ise dışarısındadır.

cytotec where to buy quick philippines Matematiksel bir önermenin gerçekliği yalnızca ve yalnızca düşünceler arasındaki ilişkiler üzerine, belli simgelerin anlamına bağımlıdır; ve deneyimden hiçbir doğrulamaya gerek duymaz. 4+3=7 demek kendinde varolan şeylere ilişkin bir şey söylüyor olmak demek değildir: önermenin gerçekliği yalnızca terimlerin anlamları üzerine bağımlıdır. Ama, “doğada hiçbir zaman bir daire ya da üçgen olmamış olsa bile, Euklides (Öklid) tarafından kanıtlanan gerçeklikler kesinlik ve açıklıklarını sonsuza dek sürdüreceklerdir”. Diğer bilim dallarının tersine matematik hiç bir zaman “deneyerek doğrulayalım” demez. Örneğin sonsuz küme hesapları toplamı konusunda, matematiğin kabul ettiği şu durum nasıl gerçeklik olarak yorumlanabilir (alef ya da elif À):

option binary no deposit À0+À0=2À0=À0 ve À0xÀ0=À0^2=À0

opcje binarne youtube Yani sonsuzla sonsuzun toplamı 2 sonsuz (2À0) ve fazladan bir sonsuz daha yapıyor. Çarpımı ise beklenildiği gibi sonsuzun karesine eşit ama aynı zamanda da bir sonsuza eşit oluyor!

investire in borsa Matematikte yeni bir kavram ortaya çıktığında, aşamalı bir evrim geçirir. Başlangıçta fazla soyut bulunan bir kavram reddedilir, doğaya aykırı olarak değerlendirilebilir. Ancak, zamanla uygulamalarda yararlılığı ve kullanılışlığı görülünce kabul edilmeye başlanır. Matematikteki “negatif” ve “kompleks-karmaşık” sayılar buna örnektir. Bu sayısal adlandırmalar ve kullanımlar uzun süre kelime oyunu ya da saçmalık olarak değerlendirilmiştir. Fakat zamanla, kullanılırlıkları görülünce matematikçilerin vazgeçilmezlerinden oldular. Bu yüzyıldaki matematiksel düşgücünün yaratılarının tamamı modern bilime uygulanabilmiş değildir. Belki zaman ihtiyacımız vardır.

binaire opties goud

Doğa bizden nesnelerin etkilerinin tamamıyla bağlı bulunduğu kuvvetleri ve ilkeleri saklarken bizi bu gizin tümünden oldukça uzakta tutar ve onların sadece bir kaç yüzeysel niteliğinin bilgisini verir.[3] Bazı fizikçilerin görüşüne göre, fizik biliminin görevi, deney ve hesaplamalar ile, nesnel-maddesel fiziksel gerçekliği açıklamak değildir. Fizik yalnızca ampirik olarak mümkün olan deneyleri konu edinerek, sonuçlarını bulmaya çalışır. Ancak bu şekilde, fizikten “metafizik” temizlenebilir. Kuantum mekaniğindeki hal betimlemesi olan ψ-psi, matematiksel özellikleri iyi tanımlanmış bir fonksiyonla temsil edilir. Fiziksel nesnenin dinamik özellikleri, matematiksel soyut bir uzayda, matematiksel nesnelerle temsil edilmektedir. Ancak, ψ-psi’nin fiziksel gerçeklikte neye karşılık geldiği, neyi temsil ettiği açık değildir. Hal terimini “fiziksel nesne” olarak yorumlamak mümkün değildir. Fiziksel nesnenin halinin anlatılması, nesnenin belli bazı dinamik özelliklerinin niceliksel olarak dile getirilmesidir. ψ-psi mikroevrensel dalga olarak yorumlansa bile, fiziksel gerçekliği eksik olarak temsil eder.[4] Bilim ve fiziğin temel amacı, fiziksel gerçekliği ve süreçleri dile getirmektir. Bunu yapabilmek için semboller ve matematiksel nesneler kullanılır. Fiziksel bakımdan var olana, fiziksel gerçeklikte olup-bitene, sembolik karşılıklar matematiksel olarak bulunur. Fiziksel gerçeklikle, onu temsil eden matematiksel semboller arasında tam bir eşleşme olmayabilir. Kuantum mekaniksel işlemler-denklemler sadece matematiksel statüleri olan kavramlardır. Elde edilen özdeğerler (eigenvalue), insandan bağımsız bir evren olduğunun kabul edilmesi durumunda bile, bu evrende gerçekten var olan bir şeye karşılık gelmezler. Dinamik değişkenler (hız, konum, momentum, enerji) maddesel sistemlerin elle tutulur özelliklerinin soyut temsilcileridir. Özdeğerler ise elle tutulur özelliklerin bir ölçme sürecinde alabilecekleri sayısal değerleri gösterirler. Ancak, bunun tersi bir durum da olabilir. Tıpkı Heinrich Hertz’in matematiksel teori olarak varlığını öne sürdüğü, hiç görmediği elektromanyetik dalgaları doğrudan doğruya fiziksel evren içinde bulması (1888) gibi.

Matematiksel olarak türetilen mümkün olanın, fiziksel bakımdan da mümkün olma zorunluluğu yoktur. Yani, “matematiksel mümkünlük” ile “fiziksel mümkünlük” ayrı ayrı kavramlardır ve birbirlerine denk değildirler. İfade edilmeleri kolay olan matematik kavramların ispatlarının mutlaka kolay ve anlaşılır olması gerekmez. Buna örnek olarak, Dirac δ (delta)-fonksiyonu örnek olarak verilebilir. Bu fonksiyon fiziksel gerçeklikte herhangi bir şeye karşılık gelmez. Oysa, varlığı matematiksel olarak kabul edilmiştir. Yani, matematiksel bir hal betimlemesi olarak Dirac δ (delta)-fonksiyonu vardır, ancak, bu betimlemenin dile getirdiği hali fiziksel gerçeklikte karşılık olarak bulmak mümkün değildir.[5]

Buradan çıkan temel soru şudur: matematik insan zihnince yaratıldı mı, yoksa doğadan keşfedildi mi? Platonik bakış açısı ile matematiksel doğrular ve matematik daima bir yerlerde vardır. Matematikçiler ise onları keşfederler. Yani matematik, insan zihninin bir yaratısı değildir. Diğer yandan, akla daha uygun olanı evrensel düzenin belli ilkeler üzerinde olduğu ve matematiksel ilişkilerin de bu ilkelerin içinde yer aldığıdır. Yani doğada bir kurallar, diziler, ilişkiler zinciri vardır ve bu belli bir bilimsel dille (matematik) ifade edilebilirdir. Örneğin, Fibonacci dizileri olan 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144….sonsuza giden dizisi matematiksel ilişki zinciridir. Her bir sayı bir önceki ikisinin toplamıdır. Yani matematiksel dille, n’inci sayıyı Fn ile yazacak olursak Fn=Fn-1+Fn-2 ifade edilir. Her Fibonacci sayısını bir sonraki komşusuna bölecek olursak yaklaşık sabit bir altın oran elde edilir: 0.618033989. Fibonacci dizisi matematiksel bir ifade olmasına karşın, doğada bu diziye uyan bir çok fiziksel karşılık vardır: papatya yaprakları, ayçiçekte çekirdek düzenlenişi, çam ağacı kozalakları. Fibonacci ile uyumsuz kozalak bulma şansı çok düşüktür. Evrimsel olarak doğada Fibonacci dizileri hakimdir. Diğer yandan Lucas sayıları olan 1, 3, 4, 7, 11, 18, 29, 47, 76, 123, 199, 322… bazen doğada görünürler. Ancak, bizim görmememiz doğada bu ilişkinin bir yerlere olmadığı anlamına gelmez. Demek ki matematik doğada var ve biz bunun sembolik karşılıklarını buluyoruz.

Fibonacci dizisi (/serisi) ile ilgili kısa bir film http://www.facebook.com/video/video.php?v=109097429119292

Matematiğe en büyük darbe, 1931 yılında Kurt Gödel tarafından indirilmiştir. Bu eksiklik (incompleteness) teoremidir. Buna göre matematikte ne doğru ne de yanlış oldukları kanıtlanamayacak ifadeler bulunur. Matematiğin varoluşu için gereken tek ölçütün mantıksal kendi içinde tutarlılık olduğunu ileri süren kuralcı felsefeyi ciddi şekilde eleştirdi. Gödel teoremi, bir çok matematikçi tarafından, matematiğin temellerine indirilmiş bir darbe, paramparça edici, bütün çalışmaların üzerine su akıtma ya da mantığın temellerini sarsma olarak değerlendirildi. Bu teoremdeki zeka ve derinlik çok kişiyi etkilemesine rağmen matematikteki sorunların çözümüne (olumlu ya da olumsuz) hiçbir etkide bulunmadığı da savunulur.

Kurt Gödel, önce bizim her zamanki matematiğimizi kapsayacak kadar geniş herhangi mantıksal bir sistemin zorunlu olarak eksik olacağını saptadı. Gödel, matematiksel doğruluğun insan aklının yaratısı olmadığını, gerçekten de var olan bir şey hakkındaki nesnel doğruluk olduğuna inanıyorudu. Doğruluğu ya da yanlışlığı asla gösterilemeyecek olan bunun gibi matematiksel ya da mantıksal bir sistemde dile getirilebilecek yargılar her zaman olacaktı. Sonra da, bu sistemin mantıksal olarak kendi içinde tutarlı olduğunun kanıtlanmasının asla mümkün olamayacağını gösterdi. Eğer matematiksel bir sistem tutarlı ise, o zaman doğruluk kavramının sistem içinde tanımlanamayacağını gösterdi. Daha büyük bir sistem kullanılarak bunlar her zaman için tanımlanabilir, ama bu yalnızca daha büyük bir sistem içinde tanımlanması daha güç kavramlar yaratmak pahasına olabilir.[6]

[1] Descartes R. Felsefenin İlkeleri. Say Yay. Çev:M.Akın,1998;25-26.
[2] King JP. Matematik Sanatı. TÜBİTAK, 1997;83-93.
[3] Hume, D. İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma. Çev: S.Öğdüm. İlke yay. 1.Baskı, 1998;37
[4] Koç Y. Teorik Fizik Monografileri. Cilt 1. İst Ünv Yay. 1983;55-62.
[5] Koç Y. Teorik Fizik Monografileri. Cilt 1. İst Ünv Yay. 1983;118
[6] Barrow, JD. Gökteki Pi. Beyaz yay. 2001;162; 172

Bu metin bütün hakları Sultan Tarlacı’ya ait olup, www.kuantumbeyin.com adresinden değiştirilmeden alınmıştır.

Tarlacı, S., 2009. Matematik Doğayı Tanımlamada Yeterli midir?, Ölçme Sorunu, Kuantum Fiziği, http://www.kuantumbeyin.com/index.php?option=com_content&view=article&id=313:matematik-doay-tanmlamada-yeterli-midir&catid=67:oelcme-sorunu, 30 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Sapanca Gölü’ne NATO Boru Hattı’ndan Akaryakıt Karıştı

23 Kasım 2009 Pazartesi günü, Şükrüye Köyü yakınında yani Sapanca Gölü’nün güneyinden geçen NATO’ya ait petrol boru hattında yırtılma meydana geldi. Yırtılma sonucu sızan akaryakıt (uçak yakıtı, jet yakıtı), önce toprağa sonra da Sarp Deresi’nin aracılığıyla Sapanca Gölü’ne karıştı. Alınan önlemlerle, Sarp Deresi’nin Sapanca Gölü’ne karıştığı yere akaryakıt bariyerleri (engelleri) yerleştirildi ve 2.000 metrekare alanı etkileyen akaryakıtın, yayılması önlendi. Ayrıca Doğançay İşletme Şefliği ve Gölcük’teki Genel Merkezi ile iletişime geçilerek sızıntının kesilmesi ve hattın onarılması sağlanmış.


Sızıntı oldu, yerini saptadık ve engelledik. Bu görüntü yapılan çalışmanın özeti. Yerinde müdahale eden bir başkanın hatıra fotoğrafı. Bu kare her ne kadar bana komik gelse de hayati sonuçlar yaşanmadan sorun çözülmüş. Şimdi engelerin (görüntüde beyaz renkli şeyler) içinde kalan uçak yakıtı temizleniyor olmalı.

Sapanca Gölü, Sakarya’nın tek içme suyu kaynağı olduğunu olduğu için tehlike ucuz atlatılmış. Yarım milyon insanın içme suyu ihtiyacını karşılayan Sapanca Gölü’ne yaklaşık 40 ton akaryakıt aktığı tahmin ediliyor. İçme suyu alınan yerinse, sızıntının etkilediği alandan 4.200 metre uzakta olduğu bu yüzden de herhangi bir riskin bulunmadığı belirtiliyor. Koca şehrin içme suyu ihtiyacını için başka bir seçeneğinin olmaması ilginç.

Adapazarı Su ve Kanalizasyon İdaresi (ADASU) kendilerine geç haber verildiğini söylüyor. ADASU, boru hattı işletmecileri ile sorumlular hakkında hukuki işlem başlatılacağı söylüyor. Bakalım, gerçekten de bir mahkeme olacak mı.

Burada bir görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=MLX-EaHauv8

ADASU Havza Koruma Ekibi tarafından düzenli yapılan denetimler sırasında göle akaryakıt karıştığının fark edildiğini belirten ADASU Genel Müdürü Rüstem Keleş, konuyla ilgili şunları söyledi:

“Boru hattındaki yırtılma 23 Kasım Pazartesi günü saat 14.30’da meydana gelmiş. Maalesef yetkililer bize bunun bilgisini vermediler. Biz havza koruma ekiplerimizin rutin kontrolleri sayesinde 24 Kasım’da yani bir gün sonra bu durumu tespit ettik. Tespit ettikten hemen sonra Sapanca Gölü’nde meydana gelebilecek olumsuzlukların önüne geçebilmek için ADASU olarak önlemleri süratle aldık”.

“Gölde meydana gelebilecek olumsuzlukları engellemek için de Sarp Deresi üzerinde ve derenin göle döküldüğü bölgede yayılmanın önüne geçebilmek için kirlenmiş bölgeyi bariyerlerle çevirdik. Bariyerler vasıtasıyla tutulan petrol atıkları petler vasıtasıyla su yüzeyinden emdirilerek temizlenecek ve oluşan bu atıklarda tehlikeli atık taşıma lisansına sahip araç vasıtasıyla İZAYDAŞ’a gönderilerek sorun ortadan kaldırılacak. Burada oluşan kirlilik yüzeyde olduğundan ve lokal bir alanı kapsadığından dolayı kolayca temizlenecek ve sorun tamamen çözülmüş olacak”.

“İçme suyu bakımından herhangi bir sıkıntı yok, vatandaşlarımız müsterih olsunlar. Buna sebep şu; öncelikle bizim su almış olduğumuz noktaya 4 bin 500 metre (4.200 !) uzaklıkta bu olay meydana geldi. Sudan daha hafif olduğu için suyun yüzeyinde kaldı ve yüzeyden biz bariyerler vasıtasıyla onu kıyıya taşıdık, içme suyu bakımından risk söz konusu değil”.

“Ayrıca sadece bu tür maddeler su yüzeyinde kalmaktadır. ADASU su yüzeyinden 12-15 metre derinlikten su almaktadır. Bu nedenle bu hadiseden dolayı içme suyunda herhangi bir sorun oluşmamıştır”.

“Bu hattın işletmesinden sorumlu yetkililer kazayı bize zamanında haber vermeleri gerekiyordu. Bu konuda hukuki hakkımızı kullanacağız. Sapanca Gölü, 500 bin kişinin içme suyudur. Burada hiç kimse sorumsuz davranamaz. Böyle bir olay olabilir, eğer bize zamanında haber vermiş olsalardı biz petrol dereye karışmadan bunu önleyebilirdik”.

“Sapanca Gölü, oto yollardan ve bu tür hadiselerden olumsuz yönde etkilenmektedir. Bu hadise bize Balıklaya Projesi’nin önemini bir kez daha göstermektedir. Sapanca Gölü’ne alternatif içme suyu kaynağına olan gereksinimiz bir kez daha anlamış bulunuyoruz”.

Kaynakça
ADASU, 2009. ADASU sızıntının önüne geçti, Gündem, Adapazarı Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü, Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Sakarya, Türkiye, http://www.adasu.gov.tr/haber/haber.jsp?haber_id=446, 26 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.
NTVMSNBC, 2009. Sapanca Gölü’ne benzin karıştı, Genel Bakış, Türkiye, NTVMSNBC, Sakarya, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25025536, 26 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.
TRT, 2009. Sapanca Gölü’ne Akaryakıt Sızıntısı, Çevre, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Ankara, Türkiye, http://www.trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=daefc7b3-d6e7-4beb-a145-f1bdbdbc396c, 26 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Kretase’de Yaşayan Bazı Timsah Türleri Dinozorlarla Beslenmiş

Sahra Çölü’nde Godvana kıtasına ait birimlerinin egemen olduğu yerlerde Kretase döneminde yaşadığı düşünülen 5 farklı timsaha ait kafatası fosili bulundu. Bulunan kafataslarına verilen takma adlar yabandomuzu çeneli timsah, fare çeneli timsah, köpek çeneli timsah, ördek çeneli timsah ve uzun yassı çeneli timsah şeklinde sıralanıyor. Fosiller, Fas’ın Kem Kem Yatağı adlı bölgesinde ve Nijer’in Gadoufaoua (Tr. Develerin gitmeye korkutuğu yer) adlı bölgelesinde bulundu.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=E4B2lKNE>s

Bu fosilleri bulan Paul Sereno’nun (Şikago Üniversitesi) ve Hans Larsson’un (MekJil Üniversitesi) yorumuna göre ilk timsahlar küçük ve ayakları üzerinde dört nala koşabiliyormuş. Bu yorumun ışığında bu timsahların çevik olduğu ve karada çok hızlı hareket ettiği söyleniyor. Aynı zamanda timsahların kuyruklarının geçirdiği evrim sayesinde kazandığı çeviklik ile de suda daha hızlı yüzebilidiği söyleniyor. Düşünülen iki durumun, 200 milyon yıl öncesi timsahlarının geçirdiği evrim için ayırı özellikler olduğu belirtiliyor.

Fosilleri bulunan bazı timsahları diğerlerinden farklı kılan en önemli özellikse milyonlarca yıl önce Kretase döneminde küçük dinozorlarla (örneğin T-rex) beslenmeleri olarak gösteriliyor. Bulunan timsahların her birinin farklı beslenme alışkanlıklarına ve davranışlara sahip olduğu belirtiliyor. Tarih öncesi timsahların, Afrika bataklıklarında, göllerinde ya da nehirlerinde küçük dinozorlar, balık ve bitki kökleri yiyerek beslendikleri belirtiliyor.


A flesh model of the head of PancakeCroc (above) and its fossil lower jaw. PancakeCroc was a fish eater with a 3-foot-long, pancake-flat skull. It likely rested motionless for hours, its open jaws waiting for prey. Photo by Mike Hettwer, courtesy National Geographic.


A flesh model of the head of RatCroc (above) and its fossil lower jaw. RatCroc used its pair of buckteeth to dig for food — plants and grubs. Other fossil bones, not pictured, helped flesh out RatCroc’s features. Photo by Mike Hettwer, courtesy National Geographic.


A flesh model of the head of DuckCroc (above) and its fossil skull. DuckCroc had a broad, overhanging snout and long, pointed nose. Photo by Mike Hettwer, courtesy National Geographic.


A flesh model of the head of DogCroc (above) and its fossil skull. DogCroc had a soft, doglike nose and would have been an agile galloper and swimmer. Photo by Mike Hettwer, courtesy National Geographic.


A flesh model of the head of BoarCroc (above) and its actual fossil skull discovered in the Sahara by a team led by paleontologist Paul Sereno, a professor at the University of Chicago. BoarCroc was a 20-foot-long meat eater with three sets of dagger-shaped fangs. Photo by Mike Hettwer, courtesy National Geographic.

Daha fazla bilgi için birkaç adres
BoarCroc, RatCroc, DogCroc, DuckCroc, PancakeCroc
5 “Oddball” Crocs Discovered, Including Dinosaur-Eater
BoarCroc, RatCroc, DogCroc, DuckCroc and PancakeCroc Cousins of Prehistoric SuperCroc Inhabit Lost World of Sahara
Students Help Prepare Croc Fossils
Behind the Scenes Interview: Building the Five Ancient Crocs at the UC Fossil Lab

opções binárias testemunhos Introducing: BoarCroc, RatCroc, DogCroc, DuckCroc and PancakeCroc
Five ancient crocs, one with teeth like boar tusks and another with a snout like a duck’s bill, have been discovered in the Sahara by National Geographic Explorer-in-Residence Paul Sereno and McGill Professor Hans Larsson. The five fossil crocs, three of them newly named species, are remains of a bizarre world of crocs that inhabited the southern land mass known as Gondwana some 100 million years ago.

Sereno, a professor at the University of Chicago, and his team members, including Larsson, unearthed the strange crocs in a series of expeditions beginning in 2000. “These species open a window on a croc world completely foreign to what was living on northern continents,” Sereno said. These crocs, along with a closely related sixth species, are detailed in a paper published in the journal ZooKeys and appear in the current issue of National Geographic magazine.

At 40 feet in length and weighing 8 tons, Sarcosuchus imperator, or SuperCroc, was the first and largest of the crocs Sereno found in the Sahara, but it was not the strangest, Sereno said. He and his teams soon discovered key fossils of five previously unknown or poorly understood species, most of them walking “upright” with their arms and legs under the body like a land mammal instead of sprawled out to the sides, bellies touching the ground.

New species:
binära optioner candlestick BoarCroc: Kaprosuchus saharicus; fossils found in Niger. Twenty-foot-long upright meat eater with an armoured snout for ramming and three sets of dagger-shaped fangs for slicing. Closest relative found in Madagascar.

لعبة الخيارات الثنائية RatCroc: Araripesuchus rattoides; fossils found in Morocco. Three-foot-long, upright plant and grub eater. Pair of buckteeth in lower jaw used to dig for food. Closest relative in South America.

miglior sito per opzioni binarie PancakeCroc: Laganosuchus thaumastos; fossils found in Niger and Morocco. Twenty-foot-long, squat fish eater with a three-foot pancake-flat head. Spike-shaped teeth on slender jaws. Likely rested motionless for hours, its jaws open and waiting for prey. Closest relative from Egypt. The scientific paper also names a close relative discovered by the team in Morocco, Laganosuchus maghrebensis.

New fossils:
http://freedommemorialpark.com/?goreche=autopzionibinarie-video&b60=1a autopzionibinarie video DuckCroc: Previously named species, Anatosuchus minor; fossils found in Niger. Three-foot-long upright fish-, frog- and grub-eater. Broad, overhanging snout and Pinocchio-like nose. Special sensory areas on the snout end allowed it to root around on the shore and in shallow water for prey. Closest relative in Madagascar.

binäre optionen illegal DogCroc: New fossils of named species, Araripesuchus wegeneri; fossils found in Niger include five skeletons, all next to each other on a single block of rock. Three-foot-long upright plant and grub eater with a soft, doglike nose pointing forward. Likely an agile galloper, but also a capable swimmer. Closest relative in Argentina.

“We were surprised to find so many species from the same time in the same place,” said Larsson, who along with a team member discovered the bones of BoarCroc and PancakeCroc. “Each of the crocs apparently had different diets, different behaviours. It appears they had divided up the ecosystem, each species taking advantage of it in its own way.”

Based on interpretation of the fossils, Sereno and Larsson hypothesize that these early crocs were small, upright gallopers. They suggest that the more agile of their new croc menagerie could not only gallop on land but also evolved a swimming tail for agility and speed in water, two modes of locomotion suggested to be evolutionary hallmarks for the past 200 million years.

To study the crocs’ brains, Sereno CT-scanned the skulls of DuckCroc and DogCroc and created digital and physical casts of the brains. The result: Both DogCroc and DuckCroc had broad, spade-shaped forebrains that look different from those of living crocs. “They may have had slightly more sophisticated brain function than living crocs,” Larsson said, “because active hunting on land usually requires more brain power than merely waiting for prey to show up.”

To collect the croc fossils, Sereno and teams endured temperatures topping 125 degrees F, living for months on dehydrated food. Logistics were challenging: For the 2000 expedition, they transported trucks, tools, tents, five tons of plaster, 600 pounds of water and four months’ worth of other supplies.

Kaynakça
Lee, C., 2009. Introducing: BoarCroc, RatCroc, DogCroc, DuckCroc and PancakeCroc, Newsroom, McGill University, Montreal, Canada, http://www.mcgill.ca/newsroom/news/item/?item_id=112310, accessed at November 20th 2009.
TRT, 2009. Timsahlar Dinozor da Yiyormuş, Çevre, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Ankara, Türkiye, http://www.trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=84906b58-8442-4714-b1dc-a18973729ef5, 20 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Yavru ya da Gençlik Çağında Olduğu Düşünülen “Coelacanth” Bulundu

Yaşayan fosil olarak bilinen ve çok nadir rastlanan “coelacanth” (sölekant) türü balık yaşadığı ortamda görüntüledi. Kısa süre önce doğduğu düşünülen balık, Endonezya’nın Sulavesi (Sulawesi) Adası kıyılarında 161 metre derinlikte görüldü. Fukushima Aquamarine araştırma kuruluşunda görevli Masamitsu Iwata, boyu 31,5 cm civarında olduğu belirlenen genç coelacanth’ın yaklaşık 20 dakika boyunca görüntülendiğini açıkladı. Çekilen görüntüler balığın yaşam alanı hakkında yeni bilgiler veriyor.

Neredeyse hiç görülmediği için zaman zaman soyunun tükendiği sanılan balığı önemli kılan özellik, prehistorik (tarih öncesi) çağdan bu yana çok az evrim geçirmiş olması. Daha önce “coelacanth”lara ait fosiller bulunmuş, 1938 yılına kadar da soyu tükenen prehistorik bir tür olduğuna inanılmıştı.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=5p8YINhdKd8

Bu yaratığın (şekli şemalini görünce balık yerine böyle demek geliyor), balıklar ile tetrapodlar (dört üyeliler) arasındaki bir bağlantı olarak düşünülmüş. Kretase sonunda soyu tükendiği ve sucul yaşamdan kara yaşamına geçişteki bağlantıyı gösteren bir canlı olarak düşünülmüş. Çünkü bir akciğere ve omurgaya sahipmiş. Ama 1938 yılında bu balığın “Latimeria chalumnae” (Batı Hint Okyanusu Coelacanth’ı) adlı türü bulunmuş ve işin rengi değişmiş. Daha sonra 1938’de Güney Afrika kıyılarında bulunan türden başka bir tür bu sefer Endonezya açıklarında bulumuş ve “Latimeria menadoensis” (Endonezyalı Coelacanth) adı verilmiş. Bu gelişmelerden sonra bilim dünyası şenlenmiş. Şimdiyse eldeki veriler ışığında bu balığın soyu tükenen ve tükenmeyen türleri adlandırılmış durumda.

Bu balık hakkında daha fazla bilgi için birkaç adres
Sölekantın Peşinde
Coelacanth (İngilizce-Basit bir anlatım)
Coelacanths (İngilizce-Ayrıntılı ve fotoğraflar)
Coelacanth, Latimeria chalumnae Smith, 1939 (İngilizce-İlk şok)
Dino Fish (İngilizce-Dinobalık)


A handout photo taken by Japanese researchers of Aquamarine Fukushima aquarium in October shows a juvenile coelacanth. Japanese marine researchers have said they found and successfully filmed a young coelacanth -a rare type of fish known as “a living fossil”- in deep water off Indonesia.

Tadalafil Tastylia orally disintegrating strips Japanese researchers film rare baby fish ‘fossil’
The creature was found on October 6 at a depth of 161 metres (528 feet) in Manado Bay off Sulawesi Island, where the Indonesian coelacanth was first discovered, according to the researchers.

Video footage showed the 31.5 centimetre (12.6-inch) coelacanth, coloured blue with white spots, swimming slowly among rocks on the seabed for about 20 minutes.

“As far as we know, it was the first ever video image of a living juvenile coelacanth, which is still shrouded in mystery,” said Masamitsu Iwata, a researcher at Aquamarine Fukushima in Iwaki, northeast of Tokyo.

Scientists hope the discovery will shed light on the habitat and breeding habits of coelacanths.

The researchers used a remotely operated, self-propelled vehicle to film the coelacanth, which appeared to be newly born, Iwata said.

A similar-sized juvenile was once discovered in the belly of a pregnant coelacanth. It is believed that their eggs hatch inside the female and the young fish are fully formed at the time of birth.

Coelacanths are commonly regarded as having evolved little from prehistoric times and were thought to be extinct until a living specimen was discovered in 1938 off the coast of southern Africa.

Kaynakça
NTVMSNBC, 2009. Yaşayan fosil kameraya yakalandı, Tokyo, Japonya, NTVMSNBC, http://www.ntvmsnbc.com/id/25022412, 19 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.
PO, 2009. Japanese researchers film rare baby fish ‘fossil’, AFP, PhysOrg, http://www.physorg.com/news177662822.html, 19 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Kivu Gölü’nün Tabanında Biriken Gazların Oluşturduğu Tehlike

Tabanında birikmekte olan tehlikeli miktarlardaki karbondioksit ve metan gazları Ruanda ve Kongo sınırında yer alan Kivu Gölü’nü saatli bombaya çeviriyor. Bilim insanları gölün tabanında biriken bu uçucu karışımın ne zaman patlayabileceğini kestiremiyorlar, hiçbir uyarıda bulunmadan yarın patlayabileceği gibi bir bin yıl boyunca sessiz de kalabileceğini söylüyorlar. Volkanların (yanardağların) ve depremlerin etkilerine açık bir alandaki göldeki olası bir patlama, gölün çevresinde yaşayan ve çoğu mülteci olan 2 milyon insanı tehdit ediyor.

Çoğu bilim insanı gölün oldukça kararlı bir durumda olduğu görüşünde olsa da, bulunduğu bölgenin depremlere açık ve volkanik olarak etkin olması şüphelere neden oluyor. Bu yüzden bilim insanları volkanbilim (yanardağbilimi), tektonik ve limnoloji (gölbilimi) bilgilerini bir araya getirerek, bu konuyu derinlemesine inceliyor.

Kivu Gölü’üne benzeyen bilinen iki göl daha var: Kamerun’da yer alan Nyos ve Monoun Gölleri. Monoun Gölü, 1984 yılında saldığı karbondioksitle 37 kişinin ölümüne denden oldu. Nyos Gölü’yse, 1986 yılında büyük miktarlarda karbondioksit salarak yakınlarında yaşayan 1700 insanın boğularak ölmesine neden oldu.

Kivu Gölü’nün en büyük sorunlarından birisi ‘nefes almaması’. Tropikal iklimin de yardımıyla gölün katmanları durağanlaşıyor; karışmıyorlar, yer değiştirmiyorlar. Oysa daha soğuk iklimlerde göl suları alt ve üst tabakalar arasında dolaşır, buradakine benzer bir gaz birikmesi gerçekleşmez. Kivu’yu hem ılıman hem de tropikal iklimlerde yer alan göllerden ayıran bir diğer özellik de sıcak tuz kaynakları. Yer altı suları lava çatlaklarının ve küllerin arasından süzülerek bu kaynakları oluşturuyor ve gölü iyice durağanlaştırıyorlar. Düzenlenecek çalıştayda, sıcak tuz kaynaklarının göle etkisinin farklılaşan iklimle ve volkanik etkinliğin nasıl değişeceği tartışılacak.

Araştırmacılar, Kivu Gölü’nün taban katmanında çözülmüş halde duran bu gaz karışımın karasızlaşıp bir tehdit oluşturmasını sağlayabilecek birkaç etmen sıralıyorlar. Olası bir deprem, volkanik bir patlama, toprak kayması ya da Ruandalıların ve Kongoluların gölden metan gazı çıkarma girişimleri. 2008’de göle yakın bir deprem meydana geldi ve 2002’de 18 kilometre uzağında bir volkanik patlama gerçekleşti. Her iki olay da bilim insanları korkuttu ancak gölde bir hareketlilik yaşanmadı.

Bilim insanları gölü bir şampanya şişesine benzetiyorlar. Taban tabakasının üzerindeki 300 metre derinliğindeki su, karbondioksit gazının dışarıya çıkmasını engelleyen bir tapa görevi görüyor. Tapanın basıncı yettiği sürece gaz suda çözünmüş halde bekleyecek. Tapayı kaldırırsanız oluşan baloncuklar oluşacak ve yüzeye ulaşacak. Araştırmacıların yanıtını aradıkları soruysa bu olayın ne kadar patlayıcı olabileceği.

Bu metin, ufak tefek ekleme ve çıkarma dışında tamamen Özden Hanoğlu’na aittir.


Kongo ve Ruanda sınırında bulunan Kivu Gölü’nün uydu görüntüsü. Credits: NASA.
Göl hakkında daha fazla bilgi için tıklayın!

binäre optionen konto eröffnen Volatile Gas Could Turn Rwandan Lake into a Freshwater Time Bomb
RIT professor organizes workshop in Rwanda to grapple with the problem of Lake Kivu

A dangerous level of carbon dioxide and methane gas haunts Lake Kivu, the freshwater lake system bordering Rwanda and the Republic of Congo.

Scientists can’t say for sure if the volatile mixture at the bottom of the lake will remain still for another 1,000 years or someday explode without warning. In a region prone to volcanic and seismic activity, the fragility of Lake Kivu is a serious matter. Compounding the precarious situation is the presence of approximately 2 million people, many of them refugees, living along the north end of the lake.

An international group of researchers will meet Jan. 13-15 in Gisenyi, Rwanda, to grapple with the problem of Lake Kivu. A grant from the National Science Foundation won by Rochester Institute of Technology will fund the travel and lodging for 18 scientists from the United States to attend the three-day workshop. Anthony Vodacek, conference organizer and associate professor at RIT’s Chester F. Carlson Center for Imaging Science, is working closely with the Rwandan Ministry of Education to organize the meeting.

“Rwandan universities suffered greatly in the 1994 genocide and there are few Rwandan scientists performing significant work on the lake or within the rift system,” Vodacek notes. “We will work with the government to identify interested researchers.”

Vodacek is convening the workshop with Cindy Ebinger, an expert in East African Rift tectonics at the University of Rochester, and Robert Hecky, an expert in limnology—the study of lake systems—at University of Minnesota-Duluth. Core samples Hecky took in the 1970s initially brought the safety of Lake Kivu under question.

Addressing the lake as a whole system is a new concept for the workshop participants, who will bring their expertise in volcanology, tectonics and limnology to the problem. Vodacek’s goal is to prioritize research activities and improve communication between the North American, European and African collaborators.

“Most scientists are fairly in agreement that the lake is pretty stable; it’s not as if its going to come bursting out tomorrow,” Vodacek says. “But in such a tectonically and volcanically active area, you can’t tell what’s going to happen.”

One of the problems with Lake Kivu is that the 1,600-foot deep lake never breathes. The tropical climate helps stagnate the layers of the lake, which never mix or turn over. In contrast, fluctuating temperatures in colder climates help circulate lake water and prevent gas build up. Lake Kivu is different from both temperate and other tropical lakes because warm saline springs, arising from ground water percolating through the hot fractured lava and ash, further stabilize the lake. Scientists at the workshop will consider how these spring inputs may vary over time under changing climates and volcanic activity.

A number of catalysts could destabilize the gas resting at the bottom of Lake Kivu. It could be an earthquake, a volcanic explosion, a landslide or even the methane mining that has recently united Rwandan and Congolese interests.

Close calls occurred in 2008 when an earthquake occurred near the lake and in 2002 when a volcanic eruption destroyed parts of Goma in the Democratic Republic of Congo, only 11 miles north of Lake Kivu. Although scientists were alarmed, neither event sufficiently disturbed the gas.

Vodacek likens the contained pressure in the lake to a bottle of carbonated soda or champagne. “In the lake, you have the carbon dioxide on the bottom and 300 meters of water on top of that, which is the cap,” he says. “That’s the pressure that holds it. The gas is dissolved in water.”

When the cap is removed, bubbles form and rise to the surface. More bubbles form and create a column that drags the water and the gas up to the surface in a chain reaction.

“The question is, and what’s really unknown, is how explosive is that?” Vodacek says.

Through his own research Vodacek plans to simulate the circulation of Lake Kivu. Modeling the circulation patterns above the layers of carbon dioxide and methane will help determine the energy required to disrupt the gas and cause Lake Kivu to explode.

Kaynakça
Gawlowicz, S., 2009. Volatile Gas Could Turn Rwandan Lake into a Freshwater Time Bomb, University News Services, Rochester Institute of Technology, University News Services, Rochester, New York, United States of America, http://www.rit.edu/news/?r=47155, accessed at Novermber 17th 2009.
Hanoğlu, Ö., 2009. Kivu Gölü, Bilim ve Teknoloji Haberleri, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, Ankara, Türkiye, http://www.tubitak.gov.tr/home.do?ot=5&rt=1&sid=342&cid=16568, 17 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Ay’a Yapılan Kamikaze Harekâtı Sonucu Muazzam Su Bulunduğu Düşünülüyor

Başlığı özellikle attım. İşin içine biraz renk katayım dedim. Aslında başlıkta yerinde.. Japonlar ilginç bir millettir; 2. Dünya Savaşı sırasında çok fazla kamikaze girişiminde bulunmuşlardır. Nedir kamikaze, bilinçli bir şekilde düşmanın üssüne, gemisine ya da binasına çarparak ölümüne savaşmaktır. İşte insanoğlu Ay’da su bulmak için tam olarak bu yöntemi denedi.

Bilim insanları uzun zamandır Ay’ın kutuplarındaki kraterlerde (yanardağ ağızlarında) buz halinde su olabileceğine inanıyordu. Ancak bunun varlığı daha önce hiçbir veri ile kanıtlanmamamıştı. 2009’un Ekim ayı başında, atılan 2.200 kilogram ağırlığındaki bir roket, saatte 8.000 kilometre hızla Ay’ın güney kutbundaki Cabeus Krateri’ne bırakıldı ve Ay yüzeyine çarpma gerçekleşti (bkz. Kamikaze). Çeşitli kameralar ve cihazlar taşıyan bir uydu da, çarpmanın etkisiyle saçılan maddeleri inceleyerek içlerinde su buharı olup olmadığını araştırdı. Dört dakika süren gözlem işlevini tamamlayıp verilerini Dünya’ya gönderdikten sonra, araştırma uydusu da Ay yüzeyine düştü. Bundan önce Ay yüzeyine 20 kadar araç çarptırılmış. Bu deneyin diğerlerinden en büyük farkı diğerlerine göre çok ufak bir alanın incelenecek olması.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=PyV5TcvQQEE

Ay’daki su varlığı, insanların uyduyu daha yakından keşfi ve kalıcı üsler kurması için hayati bir kaynak olabilir. Amerikan Havacılık ve Uzay Yönetimi (NASA), Ay’da su bulunup bulunmadığını belirlemek üzere yapılan deneyin büyük bir başarıyla sonuçlandığını açıkladı. Kurum, uyduda su bulma umuduyla yüzeyi incelemeye karar vermişti. Bunun için geçen ay, Ay’ın genellikle karanlık ve gözden uzak olan güney kutbunda büyük bir kratere (yanardağ ağzına) iki insansız uzay aracı çarptırıldı. Elde edilen verileri inceleyen uzmanlar, çarpma anında önemli miktarda su buharının çevreye yayıldığını açıkladı. Hatta uzmanlardan biri bu buhar miktarının dörder litrelik bir düzine bidonun içereceği miktarda suya denk geldiğini söyledi.

Ekibin başkanı Anthony Colaprete de “az bir miktar değil, önemli miktarda su bulduk” diyor. Çarpmanın etkisiyle oluşan buhar ve toz bulutu yaklaşık 1,5 kilometre yüksekliğe erişti. Deney öncesindeki 10 kilometre tahminlerinin altında kalmasına rağmen, bu bulut uzmanlara istedikleri verileri sundu. NASA’nın Ay araştırmaları sorumlusu Michael Wargo, düzenlenen basın toplantısında “En yakın komşumuzun, dolayısıyla da Güneş Sisteminin gizlerini çözüyoruz” dedi.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=q_4JYZoObCQ

Kısa adı LCROSS olan Ay Krateri Gözlem ve Algılama Uydusu projesi 79 milyon dolara mal oldu. LCROSS projesi uzmanları ellerindeki verilerin henüz ilk bulguları içerdiğini söylüyor; ancak çalışmalarının ilerleyen aşamalarında Ay’da ne kadar su bulunabileceği konusunda daha net veriler elde etmeyi umuyor. Projede yer alan Brown Üniversitesi’nden Peter Schultz, “Asıl heyecan verici olan, sadece bir noktada çarpışma yapmış olmamız. Bu petrol için sondaj yapmak gibi. Bir yerde kaynak bulursanız, yakınlarda başkalarını da bulma olasılığınız artar” diyor.


Burada görüntü var, göremiyorsanız http://www.youtube.com/watch?v=RzKzilVPNxM

Unutmadan, Google bile bu duruma kayıtsız kalamadı..

Kamikaze ile girdik, kafamdaki şüphelerle bitireyim. Haberle alakasız belirtmem gereken konular var. Aslında son zamanlarda Amerikan basınında NASA’nın bütçesi, NASA’nın sonuçsuz çalışmaları vb. ile ilgili çıkan haberler çok fazlaydı. Hatta NASA’nın parasal sorunu daha da büyürse uzaya ticari seferler başlatmaya çalışan özel şirketlerle işbirliği yapmak zorunda kalacağı konuşuluyordu. Bu kadar olaydan sonra bu habere birazcık şüphe ile bakıyorum. İlerde bu konu hakkında yeni gelişmeler olursa, şüpheyi meraka çevirebilir. Örneğin, suyun varlığı mikroskopik (gözle görülemeyen) düzeyde de olsa canlı olma olasılığını gösteren bir veri kabul ediliyor.


Left: The visible camera image showing the ejecta plume at about 20 seconds after impact. The field of view of the spectrometers are indicated by the red circle. Credit: NASA. Daha fazla bilgi için tıklayın ya da daha fazla görsel bilgi için tıklayın!

أمر الاحالة LCROSS Impact Data Indicates Water on Moon
The argument that the moon is a dry, desolate place no longer holds water.

Secrets the moon has been holding, for perhaps billions of years, are now being revealed to the delight of scientists and space enthusiasts alike.

NASA today opened a new chapter in our understanding of the moon. Preliminary data from the Lunar CRater Observation and Sensing Satellite, or LCROSS, indicates that the mission successfully uncovered water during the Oct. 9, 2009 impacts into the permanently shadowed region of Cabeus cater near the moon’s south pole.

The impact created by the LCROSS Centaur upper stage rocket created a two-part plume of material from the bottom of the crater. The first part was a high angle plume of vapor and fine dust and the second a lower angle ejecta curtain of heavier material. This material has not seen sunlight in billions of years.

“We’re unlocking the mysteries of our nearest neighbor and by extension the solar system. It turns out the moon harbors many secrets, and LCROSS has added a new layer to our understanding,” said Michael Wargo, chief lunar scientist at NASA Headquarters in Washington.

Scientists have long speculated about the source of vast quantities of hydrogen that have been observed at the lunar poles. The LCROSS findings are shedding new light on the question of water, which could be more widespread and in greater quantity than previously suspected.

Permanently shadowed regions could hold a key to the history and evolution of the solar system, much as an ice core sample taken on Earth reveals ancient data. In addition, water, and other compounds represent potential resources that could sustain future lunar exploration.

Since the impacts, the LCROSS science team has been working almost nonstop analyzing the huge amount of data the spacecraft collected. The team concentrated on data from the satellite’s spectrometers, which provide the most definitive information about the presence of water. A spectrometer examines light emitted or absorbed by materials that helps identify their composition.

“We are ecstatic,” said Anthony Colaprete, LCROSS project scientist and principal investigator at NASA’s Ames Research Center in Moffett Field, Calif. “Multiple lines of evidence show water was present in both the high angle vapor plume and the ejecta curtain created by the LCROSS Centaur impact. The concentration and distribution of water and other substances requires further analysis, but it is safe to say Cabeus holds water.”

The team took the known near infrared spectral signatures of water and other materials and compared them to the spectra collected by the LCROSS near infrared spectrometer of the impact.

“We were only able to match the spectra from LCROSS data when we inserted the spectra for water,” said Colaprete. “No other reasonable combination of other compounds that we tried matched the observations. The possibility of contamination from the Centaur also was ruled out.”

Additional confirmation came from an emission in the ultraviolet spectrum that was attributed to hydroxyl, one product from the break-up of water by sunlight. When atoms and molecules are excited, they release energy at specific wavelengths that are detected by the spectrometers. A similar process is used in neon signs. When electrified, a specific gas will produce a distinct color. The ultraviolet visible spectrometer detected hydroxyl signatures just after impact that are consistent with a water vapor cloud in sunlight.

Data from the other LCROSS instruments are being analyzed for additional clues about the state and distribution of the material at the impact site. The LCROSS science team along with colleagues are poring over the data to understand the entire impact event, from flash to crater, with the final goal being the understanding of the distribution of materials, and in particular volatiles, within the soil at the impact site.

“The full understanding of the LCROSS data may take some time. The data is that rich,” said Colaprete. “Along with the water in Cabeus, there are hints of other intriguing substances. The permanently shadowed regions of the moon are truly cold traps, collecting and preserving material over billions of years.”

LCROSS was launched June 18, 2009 as a companion mission to the Lunar Reconnaissance Orbiter, or LRO, from NASA’s Kennedy Space Center in Florida. After separating from LRO, the LCROSS spacecraft held onto the spent Centaur upper stage rocket of the launch vehicle, executed a lunar swingby and entered into a series of long looping orbits around the Earth.

After traveling approximately 113 days and nearly 5.6 million miles (9 million km), the Centaur and LCROSS separated on final approach to the moon. Traveling as fast as a speeding bullet, the Centaur impacted the lunar surface shortly after 4:31 a.m. PDT Oct. 9 with LCROSS watching with its onboard instruments. Approximately four minutes of data was collected before the LCROSS itself impacted the lunar surface.

Working closely with scientists from LRO and other observatories that viewed the impact, the LCROSS team is working to understand the full scope of the LCROSS data. LRO continues to make passes over the impact site to give the LCROSS team additional insight into the mechanics of the impact and its resulting craters.

What other secrets will the moon reveal? The analysis continues!

Kaynakça
AA, 2009, AY’DA DONMUŞ HALDE SU BULUNDU, Vaşington, Amerika Birleşik Devletleri, Anadolu Ajansı, http://www.aa.com.tr/tr/ayda-donmus-halde-su-bulundu-2.html, 14 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.
BBCTürkçe, 2009. NASA: Ay’da bol miktarda su var, Haberler, BBCTürkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2009/11/091113_moon_water.shtml, 14 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.
BBCTürkçe, 2009. NASA’dan Ay’a su salvosu, Haberler, BBCTürkçe Servisi, Londra, İngiltere, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2009/10/091009_moon_impact.shtml, 14 Kasım 2009 tarihinde ulaşılmıştır.
Dino, J., 2009. LCROSS Impact Data Indicates Water on Moon, NASA Ames Research Center, Moffett Field, California, United States of America, http://www.nasa.gov/mission_pages/LCROSS/main/prelim_water_results.html, accessed at Novermber 14th 2009.

Marmara Denizi’nde Deniz Tabanı Gözlem İstasyonları Kurulacak

Marmara Denizi’ndeki fay hattıyla ilgili ilk çalışmayı gerçekleştiren Fransız Le Suroit gemisi, kurulacak 6 adet deniz altı gözlem istasyonu için yer seçimi yapıyor. Avrupa Birliği’ne (AB) ait olan bu proje, Avrupa Denizleri Gözlem Ağı İstasyonları (ESONET) çerçevesinde gerçekleştirilecek. AB’nin Avrupa denizlerindeki tehlikelere ilişkin ESONET’in yanı sıra Avrupa Multidisipliner Deniz Altı Gözlem (EMSO) projesiylede var. Bu iki projeye, Türkiye’den İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) yürütücülüğünde bir ekip katılıyor.


ESONET proposed map of observatories (courtesy of Michel André – Universitat Politècnica de Catalunya)

AB’nin bu projeleri kapsamında; Kuzey Buz Denizi, Kuzey Denizi, İrlanda’nın güney batısı, Azor Adaları, Portekiz’in güneyi, Fransa’nın güneyi, Doğu Sicilya, Güney Ege, Marmara ve Karadeniz’e deniz altı gözlem istasyonları kurulması planlanıyor. Bundan dolayı, projenin ayaklarından biri olan Marmara Denizi’nde kurulacak istasyonlar için Fransız Le Suroit gemisi yer seçimi yapıyor.

Naci Görür (İTÜ Jeoloji Mühendisliği), üniversite olarak 1999 depreminden bu yana araştırmalar yürüttüklerini belirterek, daha önce de hem Fransız Le Suroit gemisi hem de İtalyan Urania gemisiyle Marmara Denizi’nde çalışmalar yaptıklarını belirtti. Görür, “Gemi, AB Projesi çerçevesinde Marmara Denizi’ne kurulması planlanan 6 deniz altı gözlem istasyonu için yer seçimi yapmak üzere ay sonuna kadar çalışacak. İlk pilot istasyon Körfez’de, 1999 deprem kırığının Marmara Denizi’ne dayandığı yere kurulacak” dedi.

Kurulacak gözlem istasyonları, deniz altındaki gaz çıkışlarının fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirleyecek. Bu veriler ışığında depremin ayak sesleri hakkında bilgi elde edilecek. “Olası İstanbul depremi hem yönetim, hem de millet tarafından gündemden düşürüldü” diyen Görür, “Deniz altı gözlem istasyonları, deniz altındaki doğal tehlikeleri araştırma odaklı olacak ve özellikle tsunami (~dev dalga, kıyı dalgası) konusunda erken uyarı hizmeti verecek” diye ekledi. Marmara Denizi’ne kurulacak bu istasyonları, proje kapsamında Avrupa’da kurulacak olan diğer istasyonlarla birbirine bağlantılı olacak. Yani fiber optik kablolarla birbirine bağlı olacak bütün istasyonlar sayesinde Avrupa’daki bir fay harekete geçtiğinde deprem ya da tsunami tehlikesini önceden saptayacak bilgi alışverişinde bulunabilecek.

İTÜ’nün yürütücüsü olduğu bu projeyi Marmara Deniz Altı Gözlem İstasyonu Projesi (MADGİP) adıyla Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT) sunacaklarını söyleyen Görür, “AB, Marmara Denizi’ndeki bu çalışma için 2-2,5 milyon avroluk bir kaynak ayırdı. Projenin yürütücüsü İTÜ. Eğer projeye devlet kurumları dahil olmazsa Marmara Denizi’nde bu istasyonlar kurulamayabilir” dedi. AB’nin ESONET projesi için ayırdığı toplam kaynak 7 milyon euro. Bu kaynağın yaklaşık %30’u yani neredeyse 1/3’ü, sadece Marmara için ayrılmış durumda.

Fransız Le Suroit gemisinin Marmara Denizi’nde yaklaşık bir ay süresince gerçekleştireceği çalışmalara ilişkin açıklamanın da Aralık ayı içinde yapılacağını belirten Görür, çalışmaya kendisinin yanı sıra Ali Mehmet Celâl Şengör, Memet Namık Çağatay ve Remzi Akkök’ün (İTÜ Jeoloji Mühendisliği) katıldığını ekledi.

Doğu Anadolu’dan Marmara’ya kadar uzanan Kuzey Anadolu Fay Hattı, 1944 yılından bu yana 12 depreme yol açtı. 4 Kasım-14 Aralık 2009 tarihleri arasında Marmara’daki akıntıları, su yatağını ve riskli fay hatlarını inceleyerek istasyonların kurulması gereken yerler saptancak. İlk pilot istasyonun Körfez’de 1999 deprem kırığının Marmara Denizi’ne dayandığı yere kurulması bekleniyor. Gözlem istasyonları, deniz altındaki doğal tehlikeleri araştırma odaklı olacak ve özellikle tsunami konusunda erken uyarı hizmeti verecek.

Bu istasyonlar dışında da Le Suroit adlı gemi ile BOB (Bubbles OBservatory – Baloncuk Gözlemevi) adlı robot indirilecek. Fay hatları harekete geçmeden önce küçük titreşimlerle çevreye hava baloncukları halinde metan, radon ve bazı gazlar salınıyor. Bu robot, 1766 yılından bu yana hiç kırılmayan fayın üzerindeki gaz çıkışlarını ölçecek. Riskli fay hatlarına yerleştirilecek olan gözlem istasyonları deniz altındaki bu gaz çıkışlarının fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirleyecek.

Tabiî ki bu gaz çıkışları kesin bir bilgi vermiyor; ama gaz çıkışının ardından depremin gerçekleşeceği zaman konusunda farklı senaryolar biliniyor. Örneğin bazen metan gazı çıkışından dakikalar sonra deprem gerçekleşirken bazense metan gazı çıkışından günler sonra deprem gerçekleşiyor. Kabaca, metan gazı çıkışının ardından deprem için 1 saat ile 3 ay arası sürenin kalmış olduğu söylenebilir. Radon ölçümüde bu tahminler için çok önemli bir veri sunuyor.

Daha fazla bilgi için..
Avrupa Denizleri Gözlem İstasyonları Ağı Marmara Denizi Deniz Tabanı Gözlem İstasyonları Projesi (Türkçe-İngilizce)
ESONET (European Seas Observatory Network) ve EMSO (European Multidisciplinary Seafloor Observation) Projeleri (İngilizce)
Marmara Denizi (İngilizce)
Karadeniz (İngilizce)

Kaynakça
CNNTÜRK, 2009. Deniz altına deprem gözlem istasyonu, Türkiye, CNNTÜRK, İstanbul, Türkiye, http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/11/11/deniz.altina.deprem.gozlem.istasyonu/551197.0/index.html, 11 Kasım 2009 tarihinde ulaşıldı.
NTVMSNBC, 2009. Deniz altına deprem gözlem istasyonu, Türkiye Genel, İstanbul, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25019917, 11 Kasım 2009 tarihinde ulaşıldı.
NTVMSNBC, 2009. Depremi haber veren robot görevde, Türkiye Genel, İstanbul, Türkiye, http://www.ntvmsnbc.com/id/25020840, 13 Kasım 2009 tarihinde ulaşıldı.