Nuh ve Tufan

Cialis Billiger geworden

tradare i binary

http://moragbrand.com/?ljap=second-option&7be=5c second option

binäre optionen lernen

www cedar finance com

consigli per trading

martingala opzioni binarie

tasso di ritorno opzioni binarie

binaire opties hoax Nusret ÇOLPAN’a ait Nuh Tufanı ve Nuh’un Gemisi minyatürü.

ebook opzioni binarie gratis

http://wilgenrijk.nl/?iters=broker-sicuri&8c3=23 broker sicuri

opzioni binarie truffa servizio le iene

http://southwestsportsnews.com/?kilka=investire-in-derivati investire in derivati

handelsplattform binäre optionen

binäre optionen broker in deutschland

37- Nuh’un kavmi de, elçileri yalanladıklarında onları suda boğduk ve insanlar için bir ayet kıldık. Biz zulmedenlere acıklı bir azap hazırladık.

38- Ad’a, Semud’a, Ress halkına ve bunlar arasında birçok nesillere de.

39- Biz her birine örnekler verdik ve her birini darmadağın edip mahvettik.[15]

Birçok İslam düşünürü, Nuh tufanının bölgesel bir tufan olabileceğine, çünkü yalanlayanın Nuh kavmi olduğuna ve sadece bu kavme verilecek bir cezanın, tüm Dünya’yı kaplamasına gerek olmadığına dikkat çekmişlerdir.[16] Ayrıca Yahudilerin takviminin güvenilir olmadığına, bu takvimdeki Adem ve Nuh hakkında tespit edilen tarihlere güvenilemeyeceğini vurgulamışlardır. Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde bu konuyu şöyle açıklar: “Ya Adem’in yaratılışına dayandırılan tarihin yanlışlığına hükmetmek veya o Adem’den maksadın, insanlığın babası olan Adem olmadığına inanmak gerekir. Biz ise Adem’i özel isim olarak Kuran’da bir tanıdığımızdan, Hz. Nuh ile Hz. Adem arasında ne kadar bin sene geçmiş olduğunu Allah’tan başka kimse bilemez deriz. Burada Nuh’un bütün insanlara değil kavmine gönderildiği anlaşılıyor. O zaman yeryüzünde ne kadar insan ve hangi kavimler vardı ve yeryüzünün nerelerinde insanlar yaşıyordu, onu da ancak Allah bilir… Bundan Nuh Tufanı’nın da o bildiğimiz her tarafı sarmış olma özelliği, Nuh Kavmi’ne ve onların hepsine ait demek olup, bütün yerkürenin her tarafını kapsaması gerekmeyeceği ve o vakit yeryüzünde onlardan başka insan bulunup bulunmadığı da kestirilemeyeceği anlaşılıyor ki, Alusi’nin de tercihi budur.”[17]

Görüldüğü gibi İslam düşünürlerince, tufanın bölgesel olmasının yanı sıra, Nuh’un yaşadığı dönemde başka kavimlerin de var olabileceği savunulmuştur. Nuh döneminde insanların tek bir kavim olup daha farklı kavimlere ayrılmadıkları söylenirse, bu, sonuç açısından bir şey değiştirmeyecektir. Çünkü tek bir kavmin Dünya’nın bir bölgesi ile sınırlı olması gerektiğinden, bütün yeryüzüne bir yayılma olmayacaktır ve tüm yeryüzünü kaplayan bir tufana yine ihtiyaç yoktur. Konumuz açısından ana nokta, Nuh’un döneminde başka kavimlerin var olup olmadığı değil, tufanın bölgesel olup olmadığıdır. İsrailiyattan** gelen bilgilerin etkisinde olan müfessirler (Kur’an’ı yorumlayanlar) olsa da, birçok müfessir bu rivayetlerin otoritesini reddetmişlerdir. Tufan’ın bölgesel olma düşüncesinin bizi götüreceği sonuç, Nuh’un gemiye aldığı hayvanların, daha ziyade gemide olan insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla alındığıdır. O zaman, Nuh’un gemisine yüz binlerce canlı türünün alındığı bir kurtarma operasyonunun olduğunu düşünmemizi gerektirecek bir şey yoktur.

** İsrâîliyyât Arapça kökenli bir sözcük olup çoğuldur. Tekili İsrâîliyye olan sözcük, “İsrâîlî kaynaktan rivayet edilen kıssa veya hâdise” anlamına gelmektedir. Terimin kökeni ve anlamı açıkça İsrail sözcüğüne dayanır ki İsrail ile kastolunan İsrailoğulları yani Yahudilerin kökeni olan milli ve etnik gruptur.

Yeni Darwinciliğin en önemli isimlerinden Ernst Mayr’ın dediği gibi, yaratılışçıların yerbilim hakkındaki görüşleri ve tüm hayvanların Nuh’un gemisinden dünyaya yayıldığını söylemeleri, bu fikrin karşı görüşü olarak kabul edilen Evrim Teorisi’nin yayılmasında önemli etkisi olmuştur.[18] Oysa Darwin Evrim Teorisi’ni ortaya koymadan önce, birçok kişi Dünya’nın ve Evren’in zannedilenden daha yaşlı olduğunu savunmuşlardır. Yahudi ve Hristiyan Kutsal Metinlerine inanan birçok dinbilimci, bu metinler açısından Evren’in ve Dünya’nın yaşlı ve Nuh Tufanı’nın bölgesel olmasının bir sorun olmadığını söylemektedirler. Günümüzde de genç bir Evren’i ve Dünya’yı kabul eden ve Nuh Tufanı’nın tüm Dünya’yı kaplayacak büyüklükte olduğunu savunanlar olsa da, bu görüşün tüm Yahudi ve Hristiyanlar’a mal edilemeyeceği açıktır. İslam düşüncesi açısından ise yaşlı bir Evren’i ve Dünya’yı, ayrıca bölgesel bir tufanı kabul etmekte hiçbir zorluk yoktur. Bunun aksine görüşü savunanların İsrailiyat etkisi altında kaldıklarını söyleyebiliriz. İslam düşüncesinde Yahudi takvimi ve Usher’in kronolojisi gibi, yaşlı Evren ve Dünya, ayrıca bölgesel tufan fikrine inanmayı engelleyecek ciddi bir gerekçe yoktur. İslam’ın kaynağı Kuran açısından da bunları kabul etmekte bir sorun bulunmamaktadır. Hatta Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği gibi, Kuran’daki kavimlerin yok edilişinin mantığına baktığımızda, bölgesel bir tufanı düşünmek mümkün görünmektedir.

Buraya kadar yerbilimsel konular ve Nuh tufanı ile ilgili gördüklerimizden şu sonuçları çıkarabiliriz: Birincisi, tek Tanrı’lı dinin Kutsal Metinler’ine inananların, Evren’in ve Dünya’nın yaşı ile Nuh Tufanı gibi konular yüzünden Evrim Teorisi’ni reddetmeleri için bir sebep yoktur. İkincisi, Evren’in ve Dünya’nın yaşlı olduğunu ve Nuh Tufanı’nın bölgesel olduğunu kabul edenlerin, bu kabulleri yüzünden Evrim Teorisi’ni kabul etmeleri de gerekmez. Üçüncüsü, üç tek Tanrı’lı dinin Kutsal Metinler’inin yerbilimsel verilerle çeliştiği söylenemez, sadece Tevrat’ın belli bir şekilde yorumunun yerbilimsel modern verilerle çeliştiği söylenebilir. Dördüncüsü, Evren’in ve Dünya’nın yaşlı olduğu ile evrensel bir tufan olmadığı ispat edilerek Evrim Teorisi’nin doğruluğu ispatlanamaz. Evrim Teorisi’nin doğruluğuna, yanlışlığına veya bilinemezliğine canlılar üzerindeki çalışmalar ile karar vermek doğru olacaktır.

[1] J. P. Moreland ve John Mark Reynolds, Three Views On Creation And Evolution, Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 32.

[2] Tevrat, Tekvin, Bap 6, 13-20.

[3] Henry M. Morris, Scientific Creationism, 22.Baskı, Master Books, Green Forest, (2001), s. 235-255.

[4] Walter L. Bradley, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, (‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan Publishing House, Michigan (1999), s. 78.

[5] John Jeferson Davis, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, (‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan Publishing House, Michigan (1999), s. 83.

[6] Tevrat, Tekvin, Bap 41, 57.

[7] John Jeferson Davis, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, s. 84.

[8] Vern S. Poythress, Response To Paul Nelson And John Mark Reynolds, (‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan Publishing House, Michigan (1999), s. 92.

[9] Rav Yitshak Haleva ve diğerleri, Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara, Gözlem Yayınevi, İstanbul (2002), s. 41.

[10] Howard J. Van Till, The Fully Gifted Creation, s. 207.

[11] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, s. 24-25.

[12] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, s. 38-41 ve 331-333.

[13] İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü, Gelenek Yayıncılık, İstanbul (2003), s. 154 -158.

[14] Zeki Özcan, Teolojik Hermenötik, 2. Baskı, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000, s. 123.

[15] Kur’an-ı Kerim, Furkan Suresi, 25/37-39.

[16] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, s. 334-335.

[17] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Din Kuran Dili, Cilt 8, sadeleştiren: İsmail Karaçam ve diğerleri, Zehraveyn, İstanbul, s. 348.

[18] Ernst Mayr, The Growth Of Biological Thought, s. 318.

Taslaman, C. 2007. Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, s. 472, canertaslaman.com, 26 Haziran 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Evren’in ve Dünya’nın Yaşı

Yerbilim ile ilgili tartışmalar, Evrim Teorisi ortaya konduğundan beri bu teori ile bir arada yürümektedir.

Yerbilimsel bulguların, Kutsal Kitaplar’ın (özellikle Tevrat’ın) bazı yorumları ile çelişmesi, yerbilim ile din arasında bir gerilimin doğmasına sebep olmuştur. Bu gerilimin en önemli sebebi, bazı din adamlarının, Dünya’nın yaşını yerbilimsel bulguların tersine, çok genç olarak tahayyül etmeleriydi (/hayal etmeleriydi). Bu tahayyüllerin, özellikle Tevrat’a dayandırılmış olması sorunun kaynağıydı. Birçok ateist, yaratılışçıların evrimcilerden farkını ortaya koyarken, yaratılışçıların genç bir dünya öngörmelerine karşı evrimcilerin yaşlı bir dünya öngördüğünü söylerler.[1] Bunu yaparken de özellikle Henry M. Morris gibi genç bir dünya öngören yaratılışçıların izahlarını ön plana çıkarırlar. Böylece dünyanın yaşının dört-beş milyar yıl arasında olduğunu gösteren tüm deliller, Evrim Teorisi’ni de destekliyormuş gibi bir tarzda sunulur. Dünya’nın yaşı ile ilgili tartışmaların Evrim Teorisi ile birleştirilmesi ve Dünya’nın yaşının dört-beş milyar yıl olduğunun gösterilmesi, Evrim Teorisi’nin doğrulanması veya yaratılışın yanlışlanması olarak gösterilemez. Her şeyden önce yeryüzünün yaşlı olduğunun gösterilmesi Evrim Teorisi’nden farklıdır, ayrıca günümüzde tek Tanrı’lı dinlerin Kutsal kitaplarına bağlılarının çoğu, Dünya’nın dört-beş milyarlık yaşının, kutsal kitaplarıyla çelişmediği kanaatindedirler.[2]


The universe’s timeline, from inflation to the WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe). Source: NASA/WMAP Science Team. Ayrıca daha ayrıntılı ve Türkçe’ye Uzay Sezen tarafından uyarlanmış “Büyük Patlama”dan günümüze: evrimsel zaman çizelgesi; evrenin tarihi, güneş sistemi ve yaşamın Dünya üzerindeki gelişimi için tıklayın!

Özellikle İslam dünyasında Dünya’nın uzun zaman dilimlerinde yaratılmış olduğu fikri hiçbir zaman ciddi bir problem oluşturmamıştır. Hristiyanlarda ise Dünya’nın 6000 yıl kadar önce yaratıldığı görüşü özellikle 17. yüzyılda İrlanda başpiskoposu James Usher’in yaptığı hesaba dayanmaktadır.[3] Birçok Yahudi ve Hristiyan din bilimci Usher’in Tevrat’ta “oğlu” olarak aldığı ifadelerin “soyundan olan” anlamına da geldiğini ve onun hesaplarının güvenilir olmadığını söylemişlerdir. Zaten bu tarih Tevrat’ta apaçık çıksaydı, Usher’den binlerce yıl önce vahyedilen Tevrat’taki bu tarihin bulunmasının Usher’in dönemine kalmaması beklenirdi.

Evren’in ve Dünya’nın yaşı ile ilgili tartışmalarda Tevrat’ta ve Kuran’da geçen “altı gün” ifadesi gündeme gelmiştir. Bu ifade Tevrat ve Kuran’da şu şekilde geçer:

Ve Allah yaptığı her şeyi gördü, ve işte, çok iyi idi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün.[4]

O, gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir. Rahmandır. Bunu haberi olana sor.[5]

Tevrat’ta geçen “gün” kelimesinin İbranicesi “yovm” dur. Bu kelimenin İbranicesinin, 24 saatlik bir günü ifade ettiği gibi, “bir dönemi” de ifade ettiğini; Tevrat’ın Tekvin bölümünde geçen “altı gün” ibaresinin “uzun zaman dönemleri” anlamında anlaşılması gerektiğini hem Yahudi, hem de Hristiyan teologlardan söyleyenler olmuştur.[6] 2005 yılını takvimlerinde 5765. yıl olarak gösteren Yahudiler, takvimlerini Hz. Adem’in yaratılışıyla başlatırlar, ama Dünya’nın ve Evren’in yaratılışını Hz. Adem’in yaratılışından ayıran birçok Yahudi, Evren’in onbeşmilyarlık ve Dünya’nın beşmilyarlık yaşını, Tevrat’ın anlatımlarına ters görmemişlerdir. Adem’den önce insanımsı maymunların olabileceğini, Tevrat’ın dilinde, ancak Adem’in nesline insan dendiğini söylemişlerdir.[7] Tevrat’taki “günler” ifadesinin Dünya ve Güneş arasında ilişkiye dayanan 24 saatlik dönemleri kastetmediğini, çünkü Tevrat’ta Güneş’in ancak dördüncü gün yaratıldığının geçtiğini söyleyerek de bunu desteklemişlerdir. [8]
İlgili Tevrat ifadeleri şöyledir:

16- Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı.

17- Ve yer üzerine ışık vermek ve gündüze ve geceye hükmetmek ve ışığı karanlıktan ayırmak için.

18- Allah onları göklerin kubbesine koydu ve Allah iyi olduğunu gördü.

19- Ve akşam oldu ve sabah oldu, dördüncü gün.[9]

Yahudi bilginler gibi, Hristiyan teologlar da Dünya gününün kaynağı Güneş’in, yaratılış günlerinden dördüncü günde yaratıldığına, bu yüzden gün kavramının Dünya günleri anlamında anlaşılmaması gerektiğini söylemişlerdir.[10] Günümüzdeki Hristiyan teologların birçoğu, Usher’in kronolojisini ve Yahudi takvimini reddedip, Hz. Adem’in daha önce yaratılmış olabileceğini savunmakta ve türlerin özel yaratılışını yaşlı bir dünya görüşüyle birleştirmektedirler.[11] Bu görüşü ayırdetmek için “Yaşlı Dünya Yaratılışçılığı” (Old Earth Creationism) ismi sıkça kullanılmaktadır.

Yahudi ve Hristiyan düşünürler arasında “Yaşlı Dünya Yaratılışçılığı” daha yaygın olsa da, buna karşın türlerin özel yaratılışını genç bir dünya görüşüyle birleştirenler de vardır ki bu görüşe “Genç Dünya Yaratılışçılığı” (Young Earth Creationism) denmektedir. Bu görüşte olanlar Evren’in ve Dünya’nın “altı-günde” yaratılmasını dünyevi 24 saat anlamında gün olarak algılamaktadırlar.[12] Bu görüşü savunanların çoğu, bilim ile dinin ayrı alanlar olduğunu, bunları birbirine karıştırmamız gerektiğini söylememektedirler. Fakat bilimsel delillerin genç bir Dünya’nın ve Evren’in varlığını desteklediğini savunmaktadırlar. Dinazor kemiklerinde bulunan hemoglobinin, bu canlıların birkaç bin yıl önce yaşadığını gösterdiği, çünkü hemoglobinin birkaç bin yıldan fazla dayanamayacağını, Ay’ın Dünya’dan yılda 4 cm uzaklaştığını, milyarlarca yıllık Dünya ömrüne bunun aykırı olduğunu söylemektedirler.[13] Kayaların radyometrik ölçümü gibi bilimsel metotları ele alıp, bunların güvenilmez olduğunu göstermeye çalışmaktadırlar.[14] Yerbilimsel olayların hiçbirinin tekdüzenlilik (ya da tekdüzelilik, İng. uniformatism) ilkesine göre açıklanamayacağını; günümüzün yerbilimsel olaylarının geçmişe anahtar olamayacağını ve yaş tahmini ile ilgili yanılgıların kaynağının yanlış tekdüzenlilik ilkesinin apriori* kabulü olduğunu, yer katmanlarının hızlı oluşumla açıklanabileceğini savunmaktadırlar.[15] Tekdüzenlilik ile ani-yıkımcılığın (İng. catastrophism) arasındaki tartışmaların yerbiliminde önemli bir yeri vardır. Yakın dönemlerde de birçok yerbilimci, ani-yıkımcı olayların tek-düzenlikli olaylardan yerbilimi açısından daha önemli etkilerde bulunduğunu kabul etse de, ani-yıkımcı yaklaşımı ön plana çıkaran bilim adamları yine Dünya’nın yaşını milyarlarca yıl olarak tahmin etmektedirler.

*Hiçbir denemeye dayanmayan ve akıl yordamıyla bulunup ortaya konan, önsel. Kaynak: TDK.

Kutsal Metinlerin birçok yorumu, Dünya’nın ve Evren’in yaşlı olarak algılanmasına imkan tanımıştır. Birçok bilim adamı ve teolog gibi Darwin de, Tevrat’taki altı günde yaratılış ile ilgili ifadenin, uzun zaman dilimlerinde yaratılışı kastettiğini savundu.[16] Darwin’den sonraki tüm “Hristiyan-evrimciler” de bu yorumu benimsedi ve özel yaratılışı savunan “Yaşlı Dünya Yaratılışçıları” ile Tevrat’ın bu yorumunda aynı fikri paylaştılar.[17] Bu yorumu savunanların bir kısmı gün (yovm) kelimesinin zaman dilimlerini de doğrudan ifade ettiğini söylerken, bir kısmı “altı gün” ifadesinin kastının Tanrı’nın yaratılış emirleri olduğunu, bu günlerin arasına uzun zaman dilimleri girdiğini, böylece altı ayrı günde verilen yaratılış emirlerinin uzun zaman diliminde yerine geldiğini savunurlar; bu ikinci görüşe “aralıklı-günler görüşü” (intermittent-day view) ismi verilmiştir.[18]

Kuran’da geçen “altı gün” ifadesindeki “gün kelimesinin Arapçası “yevm”dir ve hemen fark edileceği gibi aynı dil ailesinden gelen Arapça ve İbranicede, gün kavramı, aynı kökten gelen bir kelimeyle ifade edilmektedir. “Yevm” kelimesinin 24 saatlik gün gibi, zaman dilimlerini de ifade ettiği belirtilmiştir.[19] Kuran’da ellibin yıllık bir süreç için de, bin yıllık bir süreç için de “yevm” kelimesinin kullanılması, “altı gün” kavramıyla “altı uzun devir” kastedilebileceğine dair bir anlayışı oluşturmuştu.[20]

İlgili Kuran ayetleri şöyledir:

Gökten yere her işi çekip çevirir. Sonra O, sizin saymakta olduğunuz bin yıla denk bir günde O’na yükselir.[21]

Melekler ve Ruh, süresi elli bin yıl olan bir günde O’na yükselirler.[22]

Benzer bir ifade Eski Ahit’in Mezmurlarında geçer:[23]

Çünkü senin gözünde bin yıl, geçen dünkü gün ve bir gece nöbeti gibidir.[24]

Kutsal Metinlerdeki “gün” kelimesinin bu kullanılışı, bu kelimenin uzun zaman dilimlerini ifade etmesinin yanında, modern bilimin önemli kabullerinden olan zamanın izafiliğine de bir işaret olarak algılanmıştır.[25] Zamanın izafiliği, bizim zaman algımızın mutlak bir zaman kavramına işaret etmediğini, zaman ile ilgili yanılgılarımızın kaynağında; zamanı, herkes için, her yerde, her şartta aynı ontolojik mutlaklığa sahip zannetmemizin yattığını öğretmiştir.

Usher’in kronolojisine ve Hz. Adem’in yaşadığı dönemi gösteren bir takvime sahip olmayan İslam aleminde, yerbiliminin Dünya’nın yaşlı olduğuna dair verileri ve fosil bilimin bunu destekleyen delilleri, ciddi bir bilim-din çatışmasına sebep olmamıştır. “Yaşlı Dünya Yaratılışçılığı” ve “Genç Dünya Yaratılışçılığı” şeklinde Hristiyan alemindekine benzer bir tartışmanın İslam aleminde yapıldığına dair bir bilgiye rastlamadık. Gerçi Hristiyan aleminde, Kitabı Mukaddes’e ve İbranice dilinin özelliklerine de dayanılarak bu gerilim önemli anlamda aşılmıştır, ama bu gerilimin tamamen giderildiğini söyleyemeyiz.

Dünya’nın ve Evren’in yaşı ile ilgili tespitler birçok ayrı hesaplama yönteminin neticesinde elde edilmiştir. Evrenin genişleme hızına ve uzaydaki madde yoğunluğuna bağlı ölçümlerde elde edilen sonuçlar arasında farklılıklar olsa da, sonuçlar 15 milyar yıl civarında bir tarihi vermektedir.[26] Big Bang Teorisi’nin doğruluğunu ispat eden ve Evren’in çok sıcak ve çok yoğun başlangıçtan sürekli genişleyerek bu hale geldiğini gösteren aşamalar için milyarlarca yıl geçmesi gerektiği anlaşılmıştır.[27]

Modern bilimin verileri ile Evren’in ve Dünya’nın yaşının milyarlarca yıl ile ifade edilmesi gerektiğinin ortaya konması, Evren’in ve Dünya’nın yaşını binlerle ifade eden “Genç Dünya Yaratılışçılığı”nı savunmanın imkanının kalmadığını göstermektedir. Özel yaratılışı savunanların önemli bir kısmı da zaten Kutsal metinler açısından Dünya’nın yaşlı olmasının bir sorun teşkil etmediğini söylemişlerdir. Durum böyleyken Evren’in ve Dünya’nın yaşlı olduğuna dair verileri özel yaratılışa karşı bir delilmiş gibi sunmak hatalı olacaktır. Dünya’nın ve Evren’in yaşı ile ilgili tartışmalar, tezimizin başından beri gördüğümüz şekilde Evrim Teorisi ile iç içe geçmiştir. Başta özel yaratılışı Usher’in kronolojisiyle birleştiren yaklaşım ile Evrim Teorisi’ne karşı çıkıldığı için; yaşlı bir Dünya’nın ispatının, Evrim Teorisi’nin ispatıymış gibi sunulması yanlışı yapılmıştır. Bunun sebebinin, Evrim Teorisi’nden çok daha sağlam argümanlara ve matematiksel verilere dayalı yerbiliminin milyarlarca yıllık Dünya öğretisinin, özel yaratılışı yanlışlamak için kullanılmasının istenmesi olduğunu söylemek mümkündür. Oysa görüldüğü gibi yaşlı Dünya fikri, özel yaratılışın alternatifi değildir; fakat sadece bazı özel yaratılışçıların kabul ettiği genç Dünya öğretisinin tersidir.

Evren’in ve Dünya’nın yaşı ile ilgili tartışmaların, Kutsal Metinler’e uygunluk dışında da önemli bir boyutu vardır. Ateist-evrimciler, canlıların tasarımlı gibi göründüğünü, bunun bir yanılsamadan ibaret bulunduğunu, bunun sebebinin ise uzun zaman diliminde birbirine eklenen tesadüfler olduğunu söylemektedirler. Tesadüflerin mutasyon olarak açığa çıktığı ve doğal seleksiyon ile korunduğu söylenir. Bizi yanıltanın ise zaman olduğu, uzun zaman diliminin mevcut canlıları oluşturmaya yeterli olacağı söylenir. Bu iddia açısından, Evren’in hesaplanan yaklaşık 15 milyar yıllık ömrünün ve Dünya’nın hesaplanan yaklaşık 5 milyar yıllık ömrünün tesadüfen canlıları oluşturmaya yeterli olup olmadığı önemlidir.

[1] Philip Kitcher, Abusing Science The Case Against Creationism, MIT Press, Cambridge, (1982), s. 41.

[2] Pattle P.T. Pun, Evolution: Nature And Scripture in Conflicts. Zondervan, Grand Rapids (1982), s. 52.; Mustafa Mlivo, Quran Ispred Nauke I Civilizacije, Medzliz Islamske Zajednice, Bugojno, Sarajevo (2001), s. 110.

[3] Bertrand Russell, Bilim ve Din, s. 35.

[4] Tevrat, Tekvin, Bap 1, 31.

[5] Kur’an-ı Kerim, Furkan Suresi, 25/59.

[6] R. Laird Harris ve diğerleri, Theological Wordbook of The Old Testament, Volume 2, Moody Press, Chicago (1980), s. 672-673; Aktaran: Hugh Ross, The Fingerprint of God, Whitaker House, 2. Baskı, New Kensington (1989), s. 146-147.

[7] Gerald L. Schroeder, Genesis And The Big Bang, Bantom Books, New York (1990), s. 21.

[8] Rabi Benjamin Blech, Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik, çev: Estreya Seval Veli, Gözlem Yayın, İstanbul (2003), s. 165.

[9] Tevrat, Tekvin, Bap 1,16-19.

[10] David Sterchi, Does Genesis I Provide A Chronological Sequence, (‘Journal of The Evengelical Theological Society 39′ içinde) (1996), s. 429-536; Aktaran: Vern s. Poythress, Response to Paul Nelson and John Mark Reynolds, s. 93.

[11] Robert C. Newman, Progressive Creationism, s. 105-152.

[12] Paul Nelson ve John Mark Reynolds, Young Earth Creationism, (ed: J. P. Moreland ve John Mork Reynolds ‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 41-75.

[13] Jonathan Sarfeti, Refuting Evolution, 10. Baskı, Master Books, Green Forest (2000), s. 112-114.

[14] Henry M. Morris, Scientific Creationism, s. 131-160.

[15] Henry M. Morris, Scientific Creationism, s. 101.

[16] Charles Darwin, Voyage Of The Beegle, s. 404-405.

[17] Howard J. Van Till, The Fully Gifted Creation, (ed: J. P. Moreland ve John Mark Reynolds, ‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 161-225.

[18] Robert C. Newman, Progressive Creationism, (ed: J. P. Moreland ve John Mork Reynolds ‘Three Views On Creation And Evolution’ içinde) Zondervan, Publishing House, Michigan (1999), s. 155.

[19] Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kuran, çev: Mehmet Ali Sönmez, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara (1998), s. 214-216 ; Şakir Kocabaş, Kuran’da Yaratılış, Pınar Yayınları, İstanbul (2004), s. 92.

[20] Kuran Araştırmaları Gurubu, Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize, 7. Baskı, İstanbul Yayınevi, İstanbul (2004), s. 73-76.

[21] Kur’an-ı Kerim, Secde Suresi, 32/5.

[22] Kur’an-ı Kerim, Mearic Suresi, 70/4.

[23] Mezmurlar Hz. Davud’a verilen kitabı ifade eder ve Tanrı’ya övgü, şükran, nedamet gibi duyguları dile getiren ilahileri içerir; Thomas Michel, Hristiyan Tanrı Bilimine Giriş, Ohen Basımevi, İstanbul (1992), s. 28.

[24] Eski Ahit, Mezmurlar, 90-4.

[25] Gerald L. Schroeder, Genesis And The Big Bang, s. 50-54 ; Kuran Araştırmaları Gurubu, Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize, s. 73.

[26] William B. Drees, Beyond The Big Bang, Open Court Publishing, Illionis (1993), s. 219. ; Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, New York (2000). s. 18-19.

[27] Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, s. 30-84.

Taslaman, C. 2007. Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, s. 472, canertaslaman.com, 26 Haziran 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Charles Lyell, Yerbilim ve Tekdüzencilik

Charles Lyell (1791-1875) pek çok açıdan Darwin’in hayatında ve Evrim Teorisi’nin ortaya konmasında etkili bir kişidir. Lyell’in “Yerbilimin Prensipleri” (İng. Principles of Geology) kitabını, Darwin, “Beagle” yolculuğunda yanına almış, bu kitaptan çok etkilenmiş ve ileride kendisinin de bir yerbilim kitabı yazabileceğini düşünmüştür.[1] “Darwin’in buldoğu” diye anılan Huxley, Lyell’in yerbiliminde savunduğu ilkelerin biyolojiye uygulanmasının Evrim Teorisi’ni doğurduğunu söylemiştir. Birçok biliminsanı ise, tam tersine, Lyell’in görüşlerinin Evrim Teorisi’nin kabulünü zorlaştırdığını ileri sürmüştür. Lyell’in yerbilimsel görüşünün Evrim Teorisi’nin kabulünü kolaylaştırdığı mı, zorlaştırdığı mı tartışılabilir. Fakat Darwin’i “Türlerin Kökeni”ni yazmaya en çok teşvik eden kişinin Lyell olduğunu, bizzat Darwin’in sözlerinden öğreniyoruz.[2]

Georges Cuvier (1769-1832) gibi ünlü biliminsanları, fosil ve yerbilim incelemelerinin sonucunda yeryüzünün ani-yıkımlar (İng. catastrophe) geçirdiğini savunmaya başladılar. Cuvier, fosillerdeki büyük kesikliklerin sel gibi büyük afetlerle açıklanabileceğini düşündü. Bunun Kitabı Mukaddes’teki anlatımlara da uygun olduğunu benimsedi; yalnız, Kitabı Mukaddes’teki altı günde yaratılışın, altı uzun zaman diliminde yaratılış olduğunun anlaşılması gerektiğini söyledi.[3] Kitabı Mukaddes’in bu şekilde yorumuna, uzun zaman diliminde yaratılışı kabul eden Cuvier’in muhalifi Lyell’in de bir itirazı yoktu, Darwin de bu yorumun aynısını “Beagle Yolculuğunda” isimli kitabında savundu.[4] Fakat Lyell, Cuvier’in yeryüzünün geçmişinde günümüzdekine benzemeyen süreçlerin yaşandığı fikrine ve ani yıkımların meydana geldiğine katılmıyordu.[5]


.. Thus, for example, in the Swiss Jura, that lofty chain of mountains has been proved to consist of many parallel ridges, with intervening longitudinal valleys, as in Fig. 63, the ridges being formed by curved fossiliferous strata, of which the nature and dip are occasionally displayed in deep transverse gorges, called “cluses,” caused by fractures at right angles to the direction of the chain.* Now let us suppose these ridges and parallel valleys to run north and south, we should then say that the strike of the beds is north and south, and the dip east and west. Lines drawn along the summits of the ridges, A, B, would be anticlinal lines, and one following the bottom of the adjoining valleys a synclinal line.

* Thurmann, “Essai sur les Soulèvemens Jurassiques de Porrentruy,” Paris, 1832. (Lyell, C. 1871. Elements of Geology, The Student’s Series, s.83-84)

Lyell’in tekdüzenlilik (ya da tekdüzelilik, üniformitaryanizm; İng. uniformitarianism) kuramı birbirinde çok farklı dört ana başlıkta toplanabilir:

1. Doğal yasalar uzam ve zamanda sabittir (tekdüzenlidir). Aslında “ani-yıkımcıların” çoğu bu konuda Lyell ile farklı düşünmüyordu.

2. Geçmişin olaylarını açıklamak için, şu anda işleyen ve Dünya’nın yüzeyini biçimlendiren süreçlere başvurulmalıdır (sürecin tekdüzenliliği). Bu yine, Dünya’ya ilişkin bir sav değil, bilimsel metot ile ilgili bir yargıdır. “Ani-yıkımcıların” çoğu bu konuda da aynı fikirde olmakla beraber, geçmişteki bazı olayların, artık etkili olmayan, ya da çok yavaş biçimde işleyen nedenlerin de çıkarsanmasını zorunlu kıldığını düşünüyorlardı.

3. Yerbilimsel değişim afet sonucu ya da aniden değil; yavaş, aşamalı ve düzenli olarak gerçekleşir (hızın tekdüzenliliği). Bu “ani-yıkımcılar” ile “tek-düzenciler” arasındaki gerçek bir farktır.

4. Dünya oluşumundan bu yana temelde aynı kalmıştır (yapılanmanın tekdüzenliliği). Lyell’in açıkça yanlış olan bu görüşü pek az anılır. Modern yerbilimi “tek-düzenciler” ile “ani-yıkımcılar”ın görüşlerinin bir sentezidir.[6]

Lyell’in yaklaşımı (kendi karşı kampındaki birçok kişinin de katıldığı gibi) uzun zaman dönemlerini kabul ettiği için, halk arasında yaygın olarak kabul görmüş olan İrlanda başpiskoposu James Usher’in (1581-1656), Dünya’yı 6000 yıllık bir yer olarak gören yaklaşımına tersti. Ancak bu, Evrim Teorisi’nin muhakkak uzun bir zaman dilimini gerekli gören açıklamaları için gerekliydi. Darwin, Lyell’in izinden gitti ve yerküreye bir yaş tespit etmek için tahminler yaptı; bir vadinin deniz tarafından her yüzyılda yaklaşık iki buçuk santim aşındırıldığı hesabından yola çıkarak üçyüz milyon yıl sonucuna ulaştı.[7] Darwin’in Dünya’nın yaşı hakkındaki tahmini, modern yerbiliminin “beş milyar yıl” tahmininden çok daha az bir süredir; aslında evrimin gerçekleşmesi için ne kadar süre gerektiği kimse tarafından ortaya konulamamıştır. Evrim, Tanrı’nın (bir yaratıcının) yarattığı bir süreç olarak görenler için sorun çözülebilir gözükmektedir; fakat, bilinçli bir müdahalenin olmadığı evrimi savunanlar için, yeryüzündeki zamanın canlı türlerinin ortaya çıkması için ne kadar yetersiz olduğunu, olasılık hesapları çerçevesinde ilerleyen bölümlerde göstereceğiz.

Evrim Teorisi açısından yeryüzünün yaşlı olması avantaj gibi gözükmekle beraber, onun yaşlı bir gezegen olduğunu savunanların çoğu -Cuvier ve Lyell gibi- Evrim Teorisi’ne inanmamışlardır. Örneğin Lyell, “Yerbiliminin Prensipleri” kitabında Lamarck’ın Evrim Teorisi’ni ele almış ve reddetmişti.[8]

Lyell’in, Evrim Teorisi’ni reddetmesine rağmen Darwin’e etkisi büyük oldu. Darwin, zihni yapısının şekillenmesinde büyük rolü olan Beagle yolculuğunun St. Jago’daki ilk durağından itibaren, Lyell’ın “Yerbilimin Prensipleri”nde bahsedilenlerin ne kadar doğru olduğuna kanaat getirdi.[9] Darwin’in Beagle seyahatini yazdığı ilk kitabından hemen sonra yazdığı “Mercan Kayaları” adlı kitapta, bazı adalarda karanın nasıl yükseldiğini, denizden yüksek seviyede ölü mercanlar bularak gözlediğini; başka yerlerdeyse karaların çöktüğü için mercanların çökme ile beraber yukarı doğru büyüdüğünü yazar. Bu sonucun, Lyell’in, yeryüzünün bir kısmının yavaş yavaş batarken, bir kısmının yavaş yavaş yükseldiği izahıyla, tamamen uyumlu olduğunu söyler.[10]

Darwin’in Lyell’in yerbilimsel görüşlerinden etkilendiği Darwin’in kitaplarından açıkça belli olsa da; Huxley’in, Evrim Teorisi’nin, Lyell’in yerbilimdeki izahlarının biyolojiye uygulaması olduğunu söylemesi tamamen yanlış gözükmektedir. Yeryüzünde ve evrendeki oluşumların aşamasal olarak izahı Leibniz’de, Kant’da, Buffon’da ve Lamarck’da da vardı. Lyell’in “tekdüzenci” yaklaşımının en önemli özelliklerinden biri yeryüzündeki oluşumları dönüşümlü bir model içinde durağan bir durumda göstermesidir ki; bu yaklaşımı, Ernst Mayr’ın da dediği gibi Evrim Teorisi ile hiç uzlaşamayacak bir görüştür.[11]

Usher gibi Dünya’nın yaşını 6000 yıldan ibaret görenler, “ani-yıkımcılığın” afetlerle yerbilimsel olayları dar bir aralığa sıkıştırmasına muhtaçtırlar. Ama “ani-yıkımcılığa” inanmak, 6000 yıllık Dünya düşüncesine inanmayı gerektirmez; nitekim “ani-yıkımcılığın” en ünlü isimleri Cuvier, Agassiz, Sedgwick ve Murchison, Dünya tarihinin çok gerilere uzandığını savunmuşlardır.[12] Bu da bizi “tekdüzenlilik” ile “ani-yıkımcılık” karşıtlığının din düşmanlığı ile din savunusu karşıtlığına indirgenmesinin yanlış olduğunu göstermektedir ki böyle bir hata yapılmıştır.

Aggasiz, canlı türlerinin çoğunun yok olduğunu ve yeni yaratılışlar ile yerlerinin doldurulduğunu söylemişti. Lyell da yaratılışta herşeyin mümkün olduğunu ve yok olan türlerin yerine yenilerinin yaratıldığını söylüyordu.[13] Yok olan türler; yaratılışı, Linnaeus gibi yorumlayıp, varlık merdivenlerinde boşluk kabul etmeyenler için sorundu. Fakat hem “ani-yıkımcı”, hem “tek-düzenci” birçok düşünür, yaklaşımlarının “yaratılış” ile uyum içinde olduğu kanaatini taşıyorlardı.

Lyell’in, Evrim Teorisi açısından diğer bir önemi ise, Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin yayılmasını, bu yaklaşıma getirdiği eleştirilerle durdurması olmuştur. Diğer bir “tek-düzenci” biliminsanı olan Robert Chambers, 1844 yılında yayınlanan “Yaratılışın Doğal Tarihinin İzleri” isimli kitabıyla büyük etkide bulundu (Başta kitabı isimsiz yayınlamıştı, sonradan ismini açıkladı). Bu kitabında Lamarck’ın aşamalı mükemmele doğru giden evrim anlayışıyla “tek-düzenci” bir yerbilimsel yaklaşımı beraber savundu. Ayrıca embriyonun geçirdiği aşamaların (Tr. bireyoluş; İng. ontogeny) türün tarihini tekrarladığını (Tr. soyoluş; İng. phylogeny) söyledi. Darwin, Chambers’ın kitabına getirilen eleştirileri gözlemleyip, bu eleştirileri gözönünde bulunduran bir Evrim Teorisi geliştirdi. Chambers, Darwin’in dışında Wallace, Herbert Spencer, Arthur Schopenhauer üzerinde de etkili oldu.[14] Evrim Teorisi ile ilgili tartışmalar, bu teorinin ilk ortaya konduğu dönemden beri hep yerbilimsel tartışmalar ile bir arada yürüdü. Zamanla Usher’in ortaya koyduğu kronolojiyi ciddiye alan kalmadı. Modern yerbilimi, hem “tek-düzenci”, hem de “ani-yıkımcı” yaklaşımının sentezinin yapılabileceğini gösterdi. Fakat Dünya’nın bilinen yaşı içerisinde türlerin evriminin açıklanıp açıklanamayacağı sorusu gündemdeki yerini hep korudu.

[1] Alan Moorehead, Darwin ve Beagle Serüveni, çev: Nermin Arık, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul, (1998), s. 25.

[2] Charles Darwin, Özyaşam, s. 57

[3] David Oldroyd, İnsan Düşüncesinde Yerküre, s. 201.

[4] Charles Darwin, Voyage Of The Beagle, s. 404-405.

[5] David Oldroyd, İnsan Düşüncesinde Yerküre, s. 204.

[6] Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, s. 155-157.

[7] David Oldroyd, İnsan Düşüncesinde Yerküre, s. 214-215.

[8] Mark Ridley, The Darwin Reader, W. W. Norton and Company, New York (1982), s. 9-10.

[9] Charles Darwin, Voyage of The Beagle, s. 41-57.

[10] Charles Darwin, The Structure And Distribution Of Coral Reefs, (ed: Mark Ridley, ‘The Darwin
Reader’ içinde) W. W. Norton and Company, New York, (1987), s. 44.

[11] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 377-379.

[12] Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, s. 154.

[13] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 380-381.

[14] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 381-385.

Taslaman, C. 2007. Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, s. 472, canertaslaman.com, 26 Haziran 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Dünya’nın Yaşı ile İlgili Tartışmalar

Hıristiyan toplumlarda Dünya’nın yaşı ile ilgili çıkan sorun, temelde İrlanda başpiskoposu James Usher’in (1581-1656) yaptığı hesaba dayanmaktadır. Protestan Hıristiyanlar Usher’in hesabına dayanarak Dünya’nın Milattan önce (MÖ) 4004 yılında yaratıldığını kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi Rektör Yardımcısı Lightfoot, yaratılış yılı olarak bu yılı kabul etti, günü ve saati kendisi hesapladı; 23 Ekim günü sabah saat 9’da yaratılış olmuştu.[1] Birçok din bilimci, Kitabı Mukaddes’te geçen ve Usher’in “oğlu” olarak aldığı ifadenin “soyundan olan” anlamına geldiğini ve Usher’in hesabının güvenilir olmadığını söylemişlerdir. Ayrıca Stephen J. Gould’un belirttiği gibi Usher’in bu hesabı yapmasında büyük sorunlar vardı; Kitabı Mukaddes’in aktardığı kronolojide atlamalar vardı ve ayrıca Kitabı Mukaddes’in aktardıklarını Keldani, Pers ve Roma gibi kültürlerle karşılaştırma zorunluluğu vardı. Ayrıca kameri aylarla ilgili artık yıllar sorunu vardı. Bu sorun, Jülyen (Roma) takvimi ile yerine 1582 yılında Papa 13. Gregorus’un düzelterek uygulamaya koyduğu Gregoryan takviminde geçmişte karışıklığa yol açmıştı. Ama Usher Anglikan’dı ve Papa’nın takvimiyle hiçbir ilişkisi olamazdı.[2]

Usher’in saptadığı tarihler o kadar önemsendi ki Kitabı Mukaddes’in Kral James’çe onaylanmış baskılarının sayfa kenarlarında bile bu tarihler basılmaya başlandı. Böylece 17. yüzyılda ortaya çıkan bu fikir, adeta Hıristiyanlığın temel bir öğretisiymiş gibi algılanmaya başlandı. Bilim ile dinin çeliştiğini söyleyenlerin en çok kullandıkları örneklerden biri Hıristiyanlık ile Usher’in vardığı sonuçları özdeşleştirmek -bu arada din de genelde Hıristiyanlıkla özdeşleştirilmektedir- ve bilimin Dünya’nın uzun dönemler sonucunda oluştuğunu gösteren empirik (ampirik, deneysel) bulgularıyla bunu karşı karşıya getirmektir. Aslında Usher’in amacı bilim ile dini uzlaştırmaktı, fakat giriştiği çaba ile istediğinin tam aksine bir sonuca sebep oldu.

Evrim Teorisi ortaya konduğunda Protestan İngiltere’deki dini çevrelerin çoğu Usher’in tarihlendirmesini kabul ediyorlardı. Evrim Teorisi’ni ortaya koyanlar, bütün canlıların tek bir atadan ve birbirinden değişerek oluştuğunu, ancak canlıların yeryüzünde çok uzun bir süre önce ortaya çıkmaya başlamasıyla ve Dünya’nın çok uzun süre önce var olmasıyla savunabilecekleri kanaatindeydiler. Evrim Teorisi’ne din adına karşı çıkışların daha baştan olmasında ve daha baştan Evrim Teorisi ile din (Hıristiyanlık) arası bir gerilimin oluşmasında, diğer göreceğimiz sebeplerin yanında, Evrim Teorisi’nin, Usher’in tarihlendirmesi ile çelişmesi de önemli bir yere sahiptir.

Yerküre katmanları üzerine tüm çalışmalar ve gittikçe ilerleyen fosilbilimi, Usher’in, Dünya’yı 6000 yıllık bir yer olarak gören yaklaşımının hatalı olduğunu gösterdi. Martin Lister (1639-1712), 18. yüzyılın başında, fosillerin eşi benzeri olmayan garip taşlardan ibaret olduğunu ve fosillerin kayalarda oluşmasının canlılarla hiçbir ilişkisi olmadığını savunmuştu.[3] Bernard Palissy (1510-1589), fosillerin, soyları tükenmiş taşlanmış hayvan kalıntıları olduğunu söyleyen ilk kişi olarak gösterilir.[4] Fakat Lister’in fosillerin canlılarla bir ilişkisi olmadığı fikrinin 18. yüzyılda taraftar bulduğunu düşünürsek, fosilbiliminin ne kadar yeni (geç gelişmiş) bir bilim dalı olduğunu kavrayabiliriz. Her ne kadar Herodotus, Strabo, Plutarch ve de özellikle Xenophanes fosillerden bahsetmiş olsalar da ancak 17.yüzyılda başlayan ve 18. ile 19. yüzyılda artan bir gayretle fosillerle olan uğraş bilimsel bir nitelik kazanabildi.[5]

Usher 17. yüzyılda Dünya’nın yaşını tarihlendirdiğinde fosilbilimin ciddi, sistematik bir yapısı ve otoritesi yoktu. Fakat 18. yüzyılda ve özellikle 19. yüzyılda fosilbilimde kaydedilen ilerlemeler, Dünya’nın yaşı ile ilgili konularda Usher’in fikirlerini benimseyen dini çevrelerle birçok bilim adamını karşı karşıya getirdi. Yapılan tartışmalarda Nuh Tufanı ve canlıların ortaya çıkışı ile Dünya’nın yaşı ve geçirdiği evreler merkezdeydi. Dünya’nın durağan bir durum içinde, ancak çevrimsel değişimler geçirdiğini, doğal süreçlerin bir denge durumunda olduğunu söyleyen yaklaşım ile doğanın doğrusal, tek yönlü (evrimci) bir süreç içinde olduğunu söyleyen yaklaşım yerbilimi alanında tartışma içindeydi. Bu ikinci yaklaşımın içinde ise, yeryüzünün büyük değişimler (catastrophic) mi, yoksa sürekli küçük boyutlu değişimler mi geçirdiği tartışıldı. Yerbilimi ile fosilbilimi bu iki alanın ilgisinden dolayı bir arada incelendi. Tüm tartışmalarda, Usher’in yaklaşımının Hıristiyanlık ile özdeşleşmesinin getirdiği sorunlar kendini gösterdi.

[1] Bertrand Russell, Bilim ve Din, çev: Hilmi Yavuz, Cem Yayınevi, İstanbul (1999), s. 35.

[2] Stephen Jay Gould, Eight Little Piggies: Reflections in Natural History, Penguin Books, Londra (1993).; Aktaran: David Oldroyd, İnsan Düşüncesinde Yerküre, çev: Ülkün Tansel, Tübitak, Ankara (2004), s. 75-76.

[3] David Oldroyd, İnsan Düşüncesinde Yerküre, s. 80.

[4] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 40.

[5] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 139.

Taslaman, C. 2007. Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, s. 472, canertaslaman.com, 26 Haziran 2009 tarihinde ulaşılmıştır.

Karakatoa Yanardağının Patlaması Nelere Yol Açtı?

Milattan sonra (MS) 535 yılındayız. 5.000 yıllık yazılı insanlık tarihinin en korkunç volkan patlamasının yaşandığı yıl.. O yıl, Endonezya’da Karakatoa (İng. Krakatoa, End. Krakatau) Yanardağı patlamıştı. Peki, bu en büyük patlama neleri değiştirdi? Liste, eminim sizi de şaşırtacak… Karakatoa’nın 1883’deki son büyük patlamasının ardından atmosfere püskürttüğü milyonlarca tonluk mikroskobik kükürt tozu, tüm dünyada son 200 yılın en sert kışının yaşanmasına neden olmuştu. Kuzey Kutup Dairesi’ne yakın bölgelerde yaşayanlar, yıllarca günbatımını daha bir kızıl renkte yaşadılar.


Belki sizleri şaşırtacak; ama patlamadan 10 yıl sonra, 1893′te, Norveçli ressam Edvard Munch’un yaptığı ünlü tablosu Çığlık (Nor. Skrik) Karakatoa’nın marifeti!

Karakatoa’nın tüm etkileri bu kadar romantik olmadı elbette… MS 535 yılındaki büyük patlama, insanlık tarihini değiştirecek kadar korkunçtu. İzlandalı ünlü jeokimyacı Haraldur Sigurdsson’un araştırmalarına göre, 535 yılındaki büyük patlamada kelimenin tam anlamıyla havaya uçan yanardağ konisinin büyüklüğü 48×50 kilometre büyüklüğündeydi! Sumatra’nın Java Adası’ndan kopmasına neden olan bu büyük patlamanın bilgisayar simülâsyonları (benzetimleri), bize patlama ile meydana gelen püskürmenin tam 50 kilometre yüksekliğinde bir gaz ve toz bulutunun oluşturduğunu gösteriyor. Atmosferde 50 kilometrenin ne demek olduğunu bilmeyenlere hemen söyleyelim, yeryüzünün en yüksek noktası Everest tam 8.844 metre (8,844 km) yüksekliğinde. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nagazaki’ye atılan bombanın oluşturduğu radyoaktif mantarın yüksekliği ise 18 kilometreden fazla değildi! Bir başka deyişle, Karakatoa’nın 535 yılındaki püskürmesi sırasında oluşan gaz ve tozdan oluşan mantar, atmosferdeki Stratosfer tabakasını bile aşarak Mezosfer’e ulaşmıştı..

Biraz daha rakam vermeye devam edelim mi? Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Los Alamos Laboratuvarı’nın ölçümlerine göre, dünyada 20 yıl boyunca geçici bir Buzul Çağı’nın başlamasına neden olan bu patlama sırasında, atmosfere karışan okyanus suyunun miktarı 100 kilometreküp kadardı!

Yine aynı laboratuvarın bilgisayar simülâsyonlarına göre, insanlığın yüzde 85’inden fazlası bu püskürmeden etkilenerek, günler hatta bazı yerlerde haftalar boyunca, güneşi koyu bir sisin arkasından görebilmişti. Buzul karotlarından alınan verilerle birleştirilen bilgisayar simülâsyonu, atmosferin Mezosfer tabakasını kapatan kükürt gazı ve toz bulutunun yeryüzünü nasıl etkilediğini gösteriyor.


Karakatoa Yanardağı patlamadan önceki ada sınırları kesik çizgilerle belirtilmiş. Kaynak: volcano.oregonstate.edu

(…)

Peki, insanlık bu patlamadan nasıl etkilendi? Bu yazının asıl ilginç kısmı da burada başlıyor.

Patlama, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Constantinopolis’ten Japonya’daki Osaka’ya kadar pek çok şehirde gökyüzünün gündüz vakti kararmasına yol açmıştı. 536 yılında Constantinopolis’te bulunan ünlü tarihçi Filistinli Procopius (MS 500-565), günlüğünde Mısır’dan gelen tahılın kesintiye uğradığını, havanın ansızın karardığını ve sanki bir güneş tutulmasına uğrarcasına ışığın ve ısının yeryüzünü terkettiğini” anlatır bizlere..

Bizans imparatoru Büyük Iustinianus’un (MS 527-565) Praefectus Praetorio’su (İmparatorun özel muhafız birliğinin komutanı) Lydus’un notlarında ise daha ayrıntılı bilgiler var: “..ve güneş karardı. Neredeyse bir yıl kadar sürdü bu karanlık. Tüm meyve ağaçları öldü”.

Ünlü Ortaçağ vakanüvisti (resmi devlet tarihçisi) Suriyeli Mikhael’in anlatımları da Lydus’u doğruluyor: “Gökyüzü tam 11 ay boyunca karardı. Günde sadece dört saat gözüken güneş, zayıf bir gölge gibiydi. Üzüm bağları ham kalmıştı ve o yıl şarapları tatlandırmak için Satürn tuzu kullanmak zorunda kaldık..”

Asya kıtasında hava sıcaklığının 5 ile 10 derece düştüğü bu dönem, sebep olduğu kuraklık yüzünden sadece Bizans’ı değil, Türkleri de etkilemişti elbet. 535 yılından sonra hızlanan yeni kavimler göçü, Avar ve Hazar Türklerinin Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemesine yol açtı.

Sadece bu kadar mı? Değil elbet.. Düşen hava sıcaklığı, MS 540-542 yılları arasında Kara Veba salgınının dünya çapında tekrar hortlamasına neden olmuştu. Afrika göller bölgesinde hava sıcaklığının 30 derecenin altına düşmesi, bu ısının altında varlığını koruyabilen virüsün Avrupa nüfusunun yüzde 10’unu öldürmesine yol açtı. Bu virüsün Avrupa’ya göçmen kuşlar ve Mısır’dan Constantinopolis’e gelen tahıl yoluyla yayıldığı sanılıyor. Nitekim Procopius da bu salgının ilk olarak Nil Deltası’nda ortaya çıktığını doğruluyor.

Not 1: Iustinianus ve Procopius gibi özel isimler, olabildiğince kullanıldıkları dönem ve coğrafyanın imla kurallarına göre yazılmıştır. MS 680’lere kadar Bizans İmparatorluğu sınırları içinde hâkim dilin Latince olması nedeniyle, isimler Yunan sistemine göre yani Prokopios ya da Konstantinopolis şeklinde yazılmamıştır.

Not 2: Satürn tuzu. Ortaçağ’da tatlandırıcı olarak kullanılan ama aslında ağır toksik özellikler taşıyan bir madde. Kurşun asetat.

Not 3: Procopius’un Savaşlar Tarihi adlı eseri 6. yüzyıl Constantinopolis’inin ve Küçük Asya’sının bu felaketi nasıl atlattığına dair muazzam bilgiler sunuyor.