TPAO ve Petrobras Karadeniz’de Petrol Sondajı Yapacak

22 Mayıs 2009 tarihinde Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da SILVA, Türkiye’yedeydi. SILVA, Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL tarafından kabul edildi. İki cumhurbaşkanı ortak bir açıklama yaptı.

Brezilya ile enerji alanında yapılacak iş birliğinin çok önemli olduğunu vurgulayan GÜL, TPAO ile Petrobras arasında 800 milyon dolara yakın yatırım yapılacağını ve önümüzdeki yıllarda özellikle Karadeniz’deki petrol kaynaklarının kullanıma sunulmasının mümkün olacağını ifade etti. Ayrıca çevre kirliliğini önlemek ve petrolden tasarruf yapmak için Brezilya’nın geliştirdiği biyoyakıtlar konusunda da iş birliği imkânlarının bulunduğunu kaydeden GÜL, tüm bu iş birliği imkânlarının değerlendirilmesi ve ticaretin artırılması konusunda kararlı olduklarını vurguladı.

Bilindiği üzere, 30 Nisan 2009 tarihinde İstanbul Çırağan Sarayında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile Petrobras (Petróleo Brasileiro S.A.) şirketleri arasında Kule Paylaşım Anlaşması (Rig Farmout Agreement) imzalanmıştı.

Petrobras Nisan ayı içinde Karadeniz’deki (TPAO ile ortak olduğu Sinop blokunda) yükümlülük kuyusunu açmak üzere Ocean Rig firmasının Leiv Eiriksson sondaj platformu ile anlaşmaya varmıştı. Kule Paylaşım Anlaşması ile, platformun Türkiye Petrolleri tarafından Karadeniz’deki başka alanlarda kullanılmasının yolu açılmış olacaktır. Şimdilik bir kuyuluk olan anlaşma kapsamı istenirse ileride arttırılabilecektir.

Leiv Eiriksson platformu 7500 feet (2500 metre) su derinliklerinde sondaj yapma kapasitesine sahip olup, İstanbul Bağazı giriş ve çıkışında kulesinin kesilmesi ve yeniden monte edilmesi gerekecektir.

Bu anlaşma ile TPAO, dünyada pek az şirketin tecrübe sahibi olduğu ultra-derin deniz ortamında kendisi operatörlük yaparak çok önemli bir atılım gerçekleştirmiş olacaktır. Diğer taraftan, günlük maliyeti çok yüksek tutarlara ulaşan derin deniz operasyonlarını en verimli şekilde yürütmek için TPAO’nun tüm birimlerine ve tüm çalışanlarına büyük sorumluluk düşmektedir.

Bu haber, Cumhurbaşkanlığı ve TPOA sitelerinden derlenmiştir.

Darwinius Masillae (Ida) ve Soru İşaretleri

Almanya’nın Messel Oyuğu’nda 1983’te keşfedilen ve geçtiğimiz günlerde Nev York Doğal Tarih Müzesi’nde ziyarete açılan 47 milyon yıllık fosil kendi türü içinde şu ana kadar bulunanlar arasında en az eksiğe sahip fosil. 1983’te keşfedilen fosili güzel göründüğü için duvarına asan fosil koleksiyoncusu bu fosilin ne kadar değerli olduğunun farkında olmadığını belirtiyor. 2006 yılında bir tacir, fosili Oslo Doğal Tarih Müzesi görevlilerinden Dr. Jorn Hurum’a gösterdiğinde fosilin ne kadar değerli olduğu fark ediliyor.


Darwinius masillae, new genus and species, from Messel in Germany. (A)- Plate A (PMO 214.214) showing holotype skeleton in right lateral view. (B)- Plate B (WDC-MG-210) left side of holotype (reversed for comparison with plate A). Plates show part and counterpart of the same skeleton. Plates have different museum numbers because they are in different museum collections. Note the exceptional completeness of the articulated skeleton in plate A, with left and right hands and the right foot complete, including distal phalanges, and the tail complete to the tip. Stained matrix shows the soft-tissue body outline. Abdomen contains organic remains of food in the digestive tract. All of plate A and parts 1 and 2 on plate B (enclosed in dashed lines) are genuine; remainder of plate B was fabricated during preparation. Source: PLoS ONE.

Ida takma adlı Darwinius masillae fosili inceleyen ve araştırmalarını PLoS ONE’de yayınlayan ekibe göre, fosil insan ve maymunların en eski ataları ile aralarındaki kayıp halkalardan biri olabilir. Daha önce fosil primatların dişlerinden yola çıkmak zorunda kalan araştırmacılar, Ida sayesinde bir primatın vücudundaki tüm kemikleri inceleyebiliyorlar. Hatta araştırmacılar, Ida’nın yediği son yemeğin böğürtlen olduğunu bile tespit edebiliyor.

Ortalama bir kedi büyüklüğündeki fosili inceleyen biliminsanlarının Ida’yı kayıp halka olarak görmelerine neden olan şey, genellikle daha gelişmiş primatlarla özdeşleştirilen bazı özelliklerin Ida’da görülmesi. Almanya’da bulunan Seckenberg Müzesi çalışanlarından Yens Franzen, Ida’nın insan ve maymunları kendisinden bir önceki primatlara bağlayan tür olduğunu öne sürüyor.

Dr. Franzen’e göre Ida’nın başparmağı sayesinde kavrayabilen elleri var, tırnakları insanlarınki gibi düz ve ilk bakışta bile insanlardan uzak bir canlı olmadığı görülebiliyor. Fosil şimdiye kadar genel incelemeye açılmadığı için, bu alanda çalışan çok fazla uzmanın henüz yorum yapacak kadar inceleme yapma fırsatı olmadığı belirtiliyor. Gelen diğer haberlere göre, bazıları, açıklanan tezlere de kuşkuyla bakıyor. Bu araştırmacılar, Ida’nın çok erken dönemde yaşamış bir primat olduğunu ama insanın oluşumundaki halkalardan biri olmadığını düşünüyor.

Dünyanın önde gelen primat uzmanları, bir belgesele ve bir kitaba konu olan ortaya yeni çıkan fosil etrafında dönen kampanyanın kendilerini şaşkına uğrattığını söylüyor..

Ida olarak adlandırılan fosil, Darwinius massillae adı verilen yeni bir tür adapiform primatın ilk temsilcisi olarak nitelendiriliyor. Adapiler, günümüzün modern Lemurları ile ortak bir atadan geliyor. Ida’nın iskelet kalıntıları neredeyse tam, bu durum onu şimdiye kadar bulunmuş oldukça az sayıda bulunan yüksek kaliteli fosiller arasına koyuyor. Bu fosiller arasında 55 ile 34 milyon yıllık olduğu tahmin edilen Eosen yaşlı ve kuzey amerikalı kuzeni Notharctus bulunuyor.

Ida’nın midesinde bulunan kalıntılar (böğürtlen), fosili kendi yaşıtları arasında oldukça özel bir yere koyuyor. Diğer adapiformların aksine Ida’nın da alt çenesinde taraklı dişleri bulunmuyor. Bu dişleri günümüzde yaşayan lemurlar kürklerini temizlemek için kullanıyorlar. Ida, ayrıca güncel lemurlarda bulunan “temizlik pençesi”nden de mahrum. Bunun dışında, Ida’nın diğer anatomik yapısı günümüzdeki lemurlara benzediği gibi, diğer adapiform primatlara da benziyor.

Ida’nın anatomisinde var olan primitif özellikler, genelde ilk dönem primatlarında bulunuyor. Keskin taraklı yapı yerine daha basit yapıdaki ön dişler, Ida’nın günümüzde yaşayan lemurlar yerine, daha ilkel basamaklarda yer aldığını gösteriyor. Ancak bu durum, Ida’yı yapı olarak insana benzeyen kuyruksuz maymun ailesini ifade eden andropidlerle yakın akraba yapmak zorunda değil. Böylesi bir bağlantıyı kurabilmek için, Ida’nın lemur ve daha önceki erken primatlarla, andropoidlerin birbirinden ayrılmadan önce sahip olduğu andropoidimsi özelliklere sahip olması gerekiyor. Ancak Ida, burada başarısız kalıyor.

Bu yüzden, Ida’nın en azından andropoidler ve daha ilkel primatlar arasındaki “kayıp halka” olduğu düşüncesi bir yanılgıdan ibaret. Daha geniş araştırmalar belki Ida’nın Eosen türü diğer adapiformlar arasında bulunan başka bir kayıp halka oluduğunu gösterebilir ancak, bu onun “dünyanın sekizinci harikası” ünvanını kazanmasına olanak tanımıyor.

Kayıp halka olmak yerine, Ida’nın neredeyse tamamen korunmuş olan yapısı geçmişteki biyolojik değişimler ve diğer canlıların evrimsel sürecini açıklamak namına büyük bir önem arz ediyor. Kayıp halka olmasa da, Ida’nın keşfi bilim adına çok büyük bir gelişme..

İlk rüzgarın ardından, araştırmacılar fosilin ayrıntılarını açıklayan ilk yazıyı yayınladılar ve fosilin dev tanıtım kampanyasının ardında kalan gerçek öneminin irdelenme süreci başlamış oldu..

Makaleyi okumak için tıklayın! (.pdf – 14 mb)


Ayrıca Google’den günün logosu..

Bu haber NTVMSNBC ve PLoS ONE sitelerinden derlenmiştir.

Hadrosaur Fosilindeki 80 Milyon Yıllık Protein

Hadrosaur 65-100 milyon yıl önce (Geç Kretase döneminde) yaşamış bir dinozor. Kollajen gibi bazı proteinlerin, DNA’dan daha uzun süre bozulmadan kaldığı biliniyor. Ancak, 65 milyon yıl önce yok olan dinozorlardan günümüze ulaşan bir örnek bulunmuyordu. Kuzey Kaliforniya Üniversitesi’nden Mary Schweitzer’in yürüttüğü kazı sırasında yaşanan bir kaza sonucunda bu değişti. Kaza sonucu kırılan bir Tiranosorus bacak kemiğinde, dokular arasındaki boşlukları dolduran kolajen proteinlerinin var olabileceğinden kuşkulanan biliminsanları, kemikleri laboratuvara gönderdi.

Yapılan testlerden sonra, kemiğin 80 milyon yıl önce ölmüş bir dinozora ait olduğu ve kolajenin varlığı saptandı. Her ne kadar kolajen, önemli bir bulgu olarak değerlendirilse de, neredeyse bütün hayvanlarda ortak bulunuduğu için dinozorların evrimi hakkında fazla bir bilgi vermiyor. Ancak laboratuvar sonuçlarında, kolajenin yanı sıra, hemoglobin, elastin, laminin ve kan ya da kemik yapısına ait olduğu düşünülen hücre benzeri bazı yapıların da varlığı ortaya çıktı. Kolajenin yanı sıra yeni bulunan proteinlerin ve diğer yapıların, dinozorların evrimi hakkında pek çok yeni bilginin önünü açması bekleniyor.


Samples of ancient protein dating back 80 million years preserved in bone fragments and soft tissues of a hadrosaur. (Credit: Courtesy of NCSU)

Proteins, Soft Tissue from 80 Million-Year-Old Hadrosaur Show that Molecules Preserve Over Time
A North Carolina State University paleontologist has more evidence that soft tissues and original proteins can be preserved over time – even in fossilized remains – in the form of new protein sequence data from an 80 million-year-old hadrosaur, or duck-billed dinosaur.

Dr. Mary Schweitzer, associate professor of marine, earth and atmospheric sciences at NC State with a joint appointment at the N.C. Museum of Natural Sciences, along with colleague Dr. John Asara from the Beth Israel Deaconess Medical Center (BIDMC) and Harvard Medical School, Dr. Chris Organ from Harvard University, and a team of researchers from Montana State University, the Dana Farber Cancer Institute, and Matrix Science Ltd. analyzed the hadrosaur samples.

The researchers’ findings appear in the May 1 edition of Science.

Schweitzer and Asara had previously used multiple methods to analyze soft tissue recovered from a 68 million-year-old Tyrannosaurus Rex. Mass spectrometry conducted on extracts of T. rex bone supported their theory that the materials were original proteins from the dinosaur.

These papers were controversial, and the team wanted to demonstrate that molecular preservation of this sort in dinosaurs was not an isolated event. Based upon other studies, they made predictions of the type of environment most likely to favor this preservation, so Schweitzer and students, working with Jack Horner’s Museum of the Rockies field crews, went looking for a dinosaur preserved under a lot of sandstone. Using specially designed field methodology, with the aim of avoiding environmental exposure until the fossil was inside the lab, they set aside the femur from a Brachylophosaurus canadensis – a hadrosaurid dinosaur-buried deeply in sandstone in the Judith River formation.

“This particular sample was chosen for study because it met our criteria for burial conditions of rapid burial in deep sandstones,” Schweitzer says. “We know the moment the fossil is removed from chemical equilibrium, any organic remains immediately become susceptible to degradation. The more quickly we can get it from the ground to a test tube, the better chance we have of recovering original tissues and molecules.”

Preliminary results seemed to confirm their methodology, as Schweitzer found evidence of the same fibrous matrix, transparent, flexible vessels and preserved microstructures she had seen in the T. rex sample in the much older hadrosaur bone. Because of the rapidity of analyses after the bones were removed, the preservation of these dinosaurian components was even better. The samples were examined microscopically via both transmitted light and electron microscopes to confirm that they were consistent in appearance with collagen. They were also tested against antibodies that are known to react with collagen and other proteins.

Next, Schweitzer sent the samples to Asara’s lab to be analyzed by a new mass spectrometer, capable of producing sequences with much greater resolution than the one used previously. Mass spectrometry identifies molecules by measuring the mass of the protein fragments, or peptides, that result from breaking apart molecules with specific enzymes. The masses are measured with very high mass accuracy, and then compared with existing databases of proteins to achieve a best fit. In this way, Asara was able to identify eight collagen peptides from the hadrosaur, then confirm the identity of the sequences by comparing them both to synthesized fragments and to modern proteins analyzed under the same conditions. Once sequence data were validated, they were evaluated by Organ who determined that, like T.rex, this dinosaur’s protein family tree is closer to that of modern birds than that of alligators.

All results were independently verified by researchers at BIDMC, Montana State University, Harvard University, the Dana Farber Cancer Institute, and Matrix Science of London.

The data were consistent with that of the earlier T. rex analysis, confirming that molecular preservation in fossilized remains is not an isolated event. “We used improved methodology with better instrumentation, did more experiments and had the results verified by other independent labs,” Schweitzer says. “These data not only build upon what we got from the T. rex, they take the research even further.”

Schweitzer hopes that this finding will lead to more work by other scientists on these ancient molecules.

“I’m hoping in the future we can use this work as a jumping off point to look for other proteins that are more species-specific than collagen. It will give us much clearer insight into all sorts of evolutionary questions.”

Bu haber NCSU ve NTVMSNBC sitelerinden derlenmiştir.