Evrensel Sırlarıyla Tuz

Dünyada yaklaşık yedi milyon kilometrekare tuz bulunuyor. Ama sadece kapladığı alanla, yemeklere verdiği tatla, sebze, et ve balıkların bozulmasını engelleyen koruyucu özelliğiyle değil, kutsal bir sembol olmasıyla da tarih sayfaları arasında yerini alıyor tuz. Antik Yunan düşüncesine göre toprak, hava, su ve ateşin tümünü içerdiği için kutsal bir sembol. Birçok dinin şeytan çıkarma ayinlerinin de bir parçası.

Bu kadarla kalmıyor; tuz, günümüzde birçoğu sağlık alanında olmak üzere 14 bin ayrı ürünün imalatında kullanılıyor. Bizler artık her şeyi daha çok kendi içimizden gelerek yapmaya başlamalıyız. Çocuklarınızın okula götürmesi için sevecenlikle hazırladığınız bir tost ekmeğinde, 5 yıldızlı bir otelin menüsünden çok daha fazla enerji olduğu söyleniyor. Eskiden yemekler neden kutsanırdı? Tabi ki onlarla rezonansa girmek için. Bunun dindarlıkla hiç ilgisi yok. Bu doğayla tekrar bir olmak için, ahenkte olmak için. Bazı çiftçiler ayın ritmleriyle işlerini yaparlar. Biz bunu su ile denedik. Örn. dolunay ve yeni ayda aynı yerden su alıp kimyasal analizini yaptırdık. Sonuçta bu suların sanki farklı kaynaklardan elde edilmiş gibi bir sonuca vardık, çünkü dolunayda alınan suda çok daha fazla oksijen ve daha az nitrojen mevcuttu. Bunun sonucunda da suda farklı basınç durumlarının ve böylece de farklı mineral yapı oluştuğu görüldü. Daha derinlere indiğimizde suyun doğal bir homeopatik olduğunu görüyoruz.

Peki homeopati nedir? Örn. D 23’e kadar (23 katı) sulandırarak, aslında orijinal maddeden suda hiçbir şey kalmamasına rağmen iyileştirebilmektir. Fakat bizim için önemli olan madde değil, bizi ilgilendiren onun enerji içeriği. Homeopatik bir ilaç ne kadar çok sulandırılırsa daha etkili oluyor. Çünkü onu yavaşlatan madde enerjisinden arındırıp enerjilerinin rahat akışını sağladığımız için. Buradan yola çıkarak şimdi tuz’a geçiyoruz , sözüm ona `beyaz altından – beyaz zehire’. Mutfağınızda bulundurduğunuz tuz, tuz değil, sadece NaCl. Bildiğimiz tuzun ana ögesi ne kadar çok NaCl olsa da aslında doğal tuz kimyasal olarak çok daha fazla elementten oluşuyor. Bunlarda bilinen yaklaşık 84 element, ve NaCl de bunun sadece 2 tanesini oluşturuyor. Doğa, aslında doğal olan her şeyde tamamın olmasını sağlıyor. Buna bakarak insan bedeni de sadece su ve tuzdan oluşuyor, ve bu tuz da aynı doğadaki tuz gibi bu 84 elementten oluşmakta. Ve öğrendiklerimize göre, önemli olan elementin kendisi değil, onun içerdiği enerji, enformasyonu, dalga boyu veya frekans deseni.

Doğal tuzda fizik bedenimizde de bulunması gereken tüm elementler mevcut. Ve vücudumuzda herhangi bir element eksik olduğunda da bunun tuzda mevcut olduğunu biliriz. Bu da %100 rezonans demektir. 1897 yılında, bay Schüßler (Schüßler tuzları’nın kurucusu) insan bedenlerinin yakıldığında geriye kalanın tuz olduğunu tespit etmiştir. Modern bir çöp yakma tesisine gittiğinizde depoların beyaz tuz artıklarıyla dolu olduğunu görürsünüz.. Maddeyi de oluşturan budur. Böylece tuz da bir platonik şekil oluşturuyor. Suyun tetraeder şekli , kuvars’ın heksagonal şekli, tuzun da küp şekli var, 5 platonik şekillerden biri. Bu küp’ün içinde, kristal kafesinin içinde tüm frekans desenleri mevcut. Bedeninizde tuz olmasaydı hiçbir düşünceyi düşünemeyeceğinizi biliyor muydunuz?

Eskiden yemeklere tuz, yemeklerin tuzlanması için değil, düşünme yetisine sahip olabilmek için konulurdu. Kiliselerdeki takdis edilmiş su, belli bir titreşim karakterini aktarmak için kullanılıyor. Veya çocukların vaftiz edilmeleri örneği: çocuğa kendi içindekilerini hayatında güçlendirerek çıkarabilmesi, tanıyabilmesi için vaftiz suyu ile titreşimler verilmekte. Eskiden tuz hakları, tuz savaşları, tuz yolları diye terimler mevcuttu. Tuz’un atom yapısı moleküler değil, elektriksel olarak görünüyor. Tuz’u suya koyduğumuzda ve çözüldüğünde, sole, yani bunların oluşumunun 3 . boyutu ortaya çıkıyor. Ve böylece iletkenlik meydana geliyor. Ve suyu buharlaştırdığımızda tekrar tuzu elde ediyoruz. Bu karşılıklı tesirden dolayı tuzun nötr gücü var, böylece bedende tuz ile her şeyi dengeleyebiliriz; bedenin içinde, dışında, tüm titreşim oranları tamamen nötralize edilebilir. Belki eski geleneklerden tanırsınız, yeni evlilerin evlerinin dört köşesi de tuzlanırdı, bunu da kötü ruhları kovmak veya uzak tutmak için diye açıklanırdı, o zamanın kötü ruhları bugünün negatif enerjileridir.

Artık bugün sadece tuzun kristalin yapısından dolayı radyasyon durumlarını nötralize etmek mümkün olduğunu biliyoruz. Örn. atom çöpü olan radyasyon artıkları tuz depolarında saklanıyor. Bu da tuz’un sırrı, bu sır da onun geometrik şeklinde saklı. Tuz’un içinde fizik bedeni de oluşturan her tür titreşim oranının mevcut olduğu çok eskilerden beri bilmektedir. Örn. bir başbakan, Cumhurbaşkanı Polonya’ya gezi’ye gittiğinde kendisine bir ekmek ve tuz verilir, dostluğun simgesi olarak bir misafir hediyesidir bu. Ve o kişiyle de dost olunur. Masada tuz’unuzu paylaştığınız kişiyle dost olursunuz, çünkü onunla aynı frekansta titreşirsiniz. Bütün bu mitolojiler bizi düşünmeye sevk etmeli. Tuz kelimesi Latince’den `salare’den gelmekte, bu da İngilizce’de salary olarak mevcut.

Eskiden Romalı bir asker beyaz altını maaş olarak paraya tercih ederdi. Haçlı seferler Kudüs’ü dinsizlerden kurtarmak için değil, Ölü deniz’de tuz haklarını elde edebilmek için yapılmıştır. Bu beyaz altının anlamını ve önemini doğru anlamak için tarihi doğru anlamalıyız. Sal kelimesi Latince’de `sol’ kelimesinden geliyor, bu da Sole, yani su ve tuz’un oluşturduğu karışımın adı, yine aynı zamanda Latince’de ve İtalyanca’da Sol : güneş demektir. Böylece `sole’ sıvı güneş ışığı, biyofotonlar, ışık kuvantları, anlamındadır. Bir çok insanda, bedenlerinde sodyum klorür fazlalığı olmasına rağmen, tuz eksikliği olduğunda, aslında damarlarında ışık olmadığı anlaşılmalıdır, bedenlerinde bütünselliği kaybetmişlerdir.

Dünyadaki tuzlar nereden geliyor?

Milyonlarca yıllar önce, 250 milyon yıla kadar mevcut ana deniz güneşin de etkisiyle kurumuştur. Kuruma esnasında 84 elementin elektromanyetik güçleri tuzun kristal kafesleri arasına bağlanmıştır. Enteresan olan da, bu ana denizin içindeki tuz konsantrasyonu aynı bizim fiziksel bedenlerimizde olduğu gibi oluşu , bu da % 0,97. Ve yine enteresan olan, tuzun içerdiği elementlerin aynıları bedenlerimizde de mevcut. Aynı güneş ışığında olduğu gibi, kristalin `sole’ karışımını belli bir ışınım oranına maruz bırakınca, birkaç hafta içinde `hiç yoktan’, aslında `her şeyden’ amino asitlerin oluşmaya başladığını görüyoruz. Canlılığı oluşturan albümin yapıtaşları, yani organik yaşam oluşmaya başlıyor. Neden ? Sole’nin içinde `hiç bir şey’ değil de `her şey’ olduğu için !. Şimdi Kimya’dan Fizik’e geçelim: örn. dışarıdan vitamin aldığımızda, mesela askorbikasit (C vitamini), ve biyokimyasal olarak kan değerimizi ölçtürdüğümüzde, kanımızda C vitamininin oranı yüksek çıkacaktır. Fakat bu yeni madde görevini yerine getirebiliyor mu? Her vitamin de bir enformasyon, yani bilgi taşıyıcıdır. Konu bilgiyi taşıyan madde değil, konu enformasyonun, yani bilginin içeriği.

Vitamin nedir?

Çoğu kişi vitamini, bedenin kendisi üretemediği bir madde olduğunu sanıyor ve bu yüzden dışarıdan alınması gerektiğini düşünüyor. Burada yine düşüncede bir bağımlılık oluşturuyoruz. Bir vitamin, çeşitli elementlerin moleküler bağlantısından başka bir şey değildir. Örn. C vitamininde belli bir geometri oluşturup, moleküler yapıyı oluşturan karbon elementidir en etken olan. Ve enteresan olan, bizim vitamin diye adlandırdığımız tüm elementler aslında bedenlerimizde mevcut. Bunu da ispat edebiliyoruz. Ve bedeninizin C vitaminini kendi üretemediğine de inanmayın. Dünyada 10.000 lerce insan artık katı madde almaksızın, sadece su ile besleniyorlar. Şimdi sadece hayvanların C vitaminini üretebileceklerini sanıyorsanız, onları da bizim beslendiğimiz gibi konserve ve işlenmiş gıdalarla beslerseniz, onlar da bu yetilerini kaybedecekler. Biz de beslenmemizi tekrar eskisi gibi, olması gereken gibi uygulasak, yani meyve ve hububatlar, meyva sularının özlerinden , strüktürlerinden, ihtiyacımız olan tüm enerjileri alabilir ve biyokimyasal anlamda vitamin dengemizi kendimiz sağlayabiliriz. Örn. B12 vitamini önemli bir sinir vitaminidir, genel söylentilere göre bedenimiz bu vitamini kendi üretemez, fakat 3 yıla kadar depolayabilir. ve bedendeki stok tükendiğinde sinir hastalığı oluşabilir. Bu yüzden vejetaryenlere et yemedikleri için, ve B12 vitamininin sadece hayvansal gıdalarda olduğu varsayıldığı için , daha çok süt ürünleri yemeleri tavsiye edilir. Vejetaryen ve `veganer’ (hayvansal hiçbir ürünü de yemeyenler) ve normal beslenenler arasında yapılan bir karşılaştırma çalışmasında en yüksek B12 değeri `veganer’ grubunda tespit edilmiştir. Bağırsak florası hayvansal albümin tarafından işgal altında değilse, kendi B12 vit. oluşturabiliyor. Vitamin aldığımızda da doğal vitaminler aldığımız söylenip sakinleştiriliyoruz.

Peki, doğal özü çıkarılmış ürünler nedir? Örn. C vit., askorbik asidi doğal ortamından çıkardığımızda, mesela bir meyveden, bize enformasyonunu, yani enerjisini hala verebilecek mi diye düşünmeliyiz. 1999 yılında Berlin Teknik Üniversitesinin 5-yıllık bir araştırma çalışması tamamlanmış ve her gün askorbik asit alan kişilerin bağırsak duvarlarında deliklerin oluştuğu görülmüştür. Askorbik asit bütünselliğinden ayrıştırılarak elde edildiğinden agresif hale gelmiş ve bunun yanı sıra da biyofiziksel olarak hiçbir enformasyon taşıyamadığı görülmüştür. Bu da, örneğin birisiyle konuşmak istiyorum, fakat bütün bedenine ne gerek var, sadece kafasını kullanalım, ağzı nasıl olsa orada diye düşünmeye benzer. İşte böyle bütünselliği bozuyoruz. Aynı olay doğal tuzu kullandığımızda gerçekleşiyor.

İyofiziksel olarak baktığınızda tüm enformasyonu alabiliyor, ve biyokimyasal olarak da tüm bedenimizi dengede tutan elektrolit dengemizi koruyor. Herhalde okul zamanlarınızdan yaptığınız bir deneyi hatırlarsınız. Sadece suda iletkenlik mevcut değil, fakat suya biraz tuz ilave ettiğinizde deney lambanız yanar. Aynı şekilde sizin içinizdeki lambalar da yanar, sizin de iletkenkenliğiniz gerçekleşir. Bedende herhangi bir yerde gevşek kontaktınız oluştuğunda, bir yerleriniz ağrımaya başlar ve bir süre sonra kronikleşir. Bu durumda eski iletkenliğinize kavuşabilmeniz için doğanın tuzuna ve suyuna ihtiyacınız var, rafine edilmiş ürünlere değil. Ufak bir deney yapmanızı tavsiye ederim: dilinizin ucuna biraz tuz serpin ve ne kadar dayanabileceğinize bakın, yaklaşık 30 san. sonra dilinize sanki delik delinirmiş gibi hissedeceksiniz, hatta ağzınızı yıkadıktan çok sonra bile hala diliniz uyuşuk olacak, NaCl bu kadar yakıcıdır. Artık tıp bile tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Ve gerçekten de bu söz konusu tuzdan mümkün olduğunca az almalıyız. Yine de bedenimizin tuz ihtiyacı olduğu için günde 0,2 g tuz almalıyız. Fakat diğer rafine gıdalardan dolayı zaten istemeyerek 12 gr. A kadar günde tuz almış oluyoruz. Tuzun bedendeki fonksiyonu , bedenimizin fiziksel anlamda bir arada tutulabilmesi , osmoz işleminin çalışmasını sağlamasıdır. Aksi taktirde 100 litre su bile içseniz, bedeninizde tuz olmayınca yine de susuzluktan ölürsünüz, çünkü tuzun sayesinde aldığınız su hücrelerinize bağlanabiliyor, hücreleriniz elektriğine kavuşuyor ve düşündüklerinizi uygulamaya imkan buluyorsunuz. Ve bedeninizdeki tuz oranı da sizin düşünme kapasiteniz ve şuur derecenizle eşdeğerdir. Tuz olarak tanımladığımız NaCl’nin bedenimiz üzerinde yüksek agresiviteli bir etkisi vardır. Deri ve genelde böbrekler, bu NaCl’yi tekrar ayrıştırmamızı sağlarlar.

Ancak yaşımız ve bünyemize göre sadece belirli bir miktarını ayrıştırabiliriz, günde yaklaşık 5-7 gramını, daha fazlasını değil. İlginç olanıysa, bizim günde sadece endüstriyel gıdalardan, yani konservelenmiş gıdalar olan hazır gıdalardan 12- 20 gram NaCl aldığımızdır ki, henüz bunun içinde kendimizin kattığı tuz yoktur. Bu şekilde bedenimize ayrıştırabileceğ imizden çok daha fazla NaCl almış oluruz. Bedende ayrıştırılamayan kalan NaCl’den bedenimiz kendisini bir şekilde korumalıdır, yani bu agresiviteden. Örneğin bir deney yapalım; 2 adet akvaryum alalım ve birinin içine doğal deniz suyu koyalım ve balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım, diğer akvaryuma tuzlu, yani NaCl’li su koyalım ve aynı şekilde balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım. Şimdi eğer balıkları içine koyarsanız, deniz suyunda olan balığın normal yüzdüğünü, diğerinin ise 2-5 dakika sonra zehirlenerek öldüğünü görürsünüz. Bu balıklar bedeninizdeki hücrelerdir ve siz böyle bir ortamda yaşayabileceğinizi düşünüyorsunuz. İşte bu nedenle bedeniniz sizi kendisinden korumaya çalışmaktadır.

Bedeniniz, ayrıştırılmamış olan tuzu bir şekilde nötralize etmek zorundadır ve bunu “değerli ” hücre suyunuzla yapmaktadır. Hücrenizin canlılığını sağlayan şey, bedeninizdeki NaCl’yi izole etmek için, nötralize etmek için şimdi kurban edilmek zorundadır ve her defasında 23 katı miktarla. Ayrıştırılamayan her gram NaCl yüksek değerli, yüksek yapılı hücre suyunuzun 23 katına bağlanmak zorundadır ve bununla birlikte hücreleriniz ölürler, bu şekilde bedeniniz kurur. Ve sonrasında aynı ilkbaharda bodrumunuzdan çıkardığınız elmaya benzersiniz, kırışıktır ama hala elmadır, işte bu da bizim yaşlanma sürecimizdir. Bazı insanlar ileri yaşlarda genelde sadece %58 sıvı ihtiva ederler. Tam bu durumda çok su içmek gereklidir, günde en az 2 litre , ancak yaşlılıkta insanın artık susuzluk hissetmez, çünkü susuzluk hissi artık yoktur, çünkü bedende çok az tuz vardır, ancak bu durumda osmose sağlayan tuzdan söz etmekteyiz. Ve eğer tuz alırsanız, o zaman doğal bir susuzluk hissiniz olur. Ancak biz “Tuz”dan bahsediyoruz, NaCl’den değil! Beden, ancak belirli bir dereceye kadar hücre suyunu nötralize etmek için kurban edebilir, çünkü daha fazlası ödem oluşumuna sebep olur. Bunlar, hazır gıdalarla almış olduğunuz diğer anorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük olarak hizmet eden su dokularıdır. Ve birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırsınız. Şimdi beden kendisini tekrar korumak zorundadır.

Koruma için bedenin bir sonraki adımı rekristalizasyondur . Kristallerin basınç ile büyüdüklerini öğrenmiştik. Ve bunlar dağlarda büyürler. Bedenimizin dağları da kemiklerimizdir. NaCl rekristalizasyona başladığında kristaller buralarda büyümeye başlar. Ancak bunun için NaCl daha hayvansal albümine ihtiyaç duyar. Ancak bedeninize aldığınız tüm elementlerin öncelikle ayrıştırılmaları gerekmektedir. Ve bu da albüminde amino asitler demektir, bunların teker teker kombinasyonları ile , bunun için 347 trilyon kombinasyon mümkün, bedensel albümin oluşabilir, diğer adı ile kas dokusu. Fakat bu amino asitlerin tümü örn. hayvansal albüminde bulunmayan Lysin veya Triptosan gibi, katılamadığında gerekli olan 347 trilyon kombinasyon imkanları oluşamaz. Ve böylece almış olduğunuz albüminin hiçbir değeri olmaz, bedeninizde küçük kristaller olarak kalır. Bunu, karanlık zemin mikroskopisi yapan doktorunuzda kendi kanınızla yaptırabilir ve böylece bu yöntemle ışık yandan gelerek kanınızın üç boyutlu halini, yani canlılığını görebilirsiniz. Böyle bir deneyden önce bir bardak süt içerseniz, sindirilemeyen albüminin nasıl da nereye gideceğini bilemediğini görürsünüz. Albümin vücuttan dışarı çıkabilmesi için asit ürik geliştiriyor. Vücut, bu asit ürik’in sadece bir kısmını atabiliyor, bir kısmı da bedende NaCl ile birlikte kemiklerin üzerinde kristal tortular oluşturuyor, kemiklerin kalınlaşmasına sebep oluyor. Mafsalların üzerinde oluşan bu kristallenmeden dolayı sürtünme oluşuyor. Sürtünme de iltihaplara sebep oluyor.İltihaplar şişmelere sebep oluyor ve sinirlerin üzerinde oluşan baskıdan dolayı ağrılarınız başlıyor.

Doktora gittiğinizde de size romatizma, artrit, artroz, gut teşhisi konulacaktır. Kemiklerinizin üzerinde birikmiş olan bu “çöpler” den dolayı ölmek istemiyorsanı z, onlardan kurtulabilmeniz için rafine işlemiyle ayrıştırılmış olan antagonistlere ihtiyacınız var. Size tavsiyemiz:kendinizi rafine edilmiş İnorganik olarak moleküler bir yapı oluşan ürünlerden ve insanlardan koruyunuz. Sonuçta, damarlarınızdaki tuz sayesinde bedeninizde ölçülebilir enerji, ölçülebilir elektrik oluşuyor. Örn. hastaneye götürülmek üzere ambulansa alınan bir kazazedeye tuz infüzyonu verilir, kana destek olmak üzere değil, elektrik devresini tamamlamak için. Devre kapanamadığı taktirde, ışıklarınız sönecektir. Bunun için de NaCl’ye değil, gerçek tuza ihtiyacınız var. Bu tuzun içindeki tüm anatagonistlere, yani diğer tüm elementlere ihtiyacımız var. Aynı çamaşır makinasının kireçlenmesinde kullandığınız Kalgon tuzu gibi, bedeninizde de moleküler bağlantıları çözüp atmanız lazım. İnorganik olarak oluşan moleküler bağlantılar tekrar düzene maruz kalarak parçalanıp, çevreleri su ile kaplanarak, hidratize olarak, iyonlar halinde dışarı atılabilmekte.

Çamaşır makineniniz de kullandığınız Kalgon hapları da tuz haplarıdır, kendinize de böyle bir “tuz tableti” verin, vücudunuzda oluşan inorganik moleküler bağlantılar tuzun sayesinde kırılsın ve suyun sayesinde de vücudunuzdan atılabilsin. Tuzun çözelti etkisi elektriksel yapısından kaynaklanıyor, bu özelliği de endüstride kullanılmakta. Dünyadaki tuz üretiminin %93-94’ü direkt olarak endüstriye gidiyor. Onsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretemezdik. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için en temiz NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile çıkarılarak sadece NaCl’in geri kalması sağlanıyor. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz’dan endüstride kullanılmayan %6’lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor. Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor. Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz, bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor. Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak, içine bir de ayrıca mineraller eklenerek, örneğin iyot, sofralarımıza geliyor. Fakat vücudunuzda fazla nitrat bulunduğunda bu iyot sindirilemez, bunun için önce fazla nitratı dışarı atabilmeniz gerekir.

Almanya’da artık endirekt olarak iyot ilave ediliyor; her fırıncı, her kasap bu tuzu kullanmak zorunda. Fakat bu iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı da gözlenmiştir. Kalp çarpıntıları, kalp ritm bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcut. İyot alımı ile bedeninize yüksek agresivitesi olan bir metal almış oluyorsunuz. Buna ilaveten tuzlarınıza bir de fluor ilave edildiğinde, irade gücünüz tamamen zayıflıyor. Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Örn.sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyumhidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanmama şansınız da çok düşüyor. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız. Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi şifalandırırsınız. Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerinizde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme gerçekleşir. Doktorunuzun dediğinin aksine yüksek tansiyonda veya düşük tansiyonda da doğal tuz ile yapmış olduğunuz %26’lık `sole’ yi içtiğinizde denge sağlanacaktır.

İçtiğiniz tuz/su karışımından dolayı morfogenetik alanınız tamamen rejenere olur ve organlarınız eski enerjilerine kavuşur. Buna benzer uygulamayı yıllarca hamam kürleri ve terapileri ile gerçekleştirmekteyiz. `Sole’ ile bir küre başladığınızda bedeninizin bataryalarına sıvı güneş ışığı vermiş oluyorsunuz. Bir inceleme çalışması çerçevesinde şifalı bir maden ocağına gittik. Berchtesgaden’ de (Almanya’da) böyle bir maden ocağı mevcut, buna tıpta Spelyoterapi diyoruz. Buraya çeşitli alerjileri, astımları olan hastalar iyileşmeye gönderiliyor. Böyle bir tuz madeninde tuzların iyonal etkilerinden dolayı tertemiz bir hava mevcut, havada hiçbir toz zerreciği yok. Bunun yanı sıra şifayı gerçekleştiren başka etkenler de mevcut. Örn. Velicka’da yerin 226 m altında bir tuz madeninin içinde gerçek bir hastane kurulu. Buraya yılda yaklaşık 3000 hasta gelmekte ve %97’si iyileşip çıkmaktalar. Bu kadar derinlerde yerin altında milyonlarca tonluk tuzun altında muazzam jeomanyetik frekans desenleri yayınlanıyor. Bunlar da hastaların bedenleri üzerinde rezonans yaparak etki yapıyor. Biz deney olarak farklı hastalıklara sahip kişileri madene götürdük. Örn. ciğerlerinde rahatsızlığı olan bir hastanın 2,5 saat sonra ciğer değerleri tamamen normale dönmüş ve 2 saat boyunca da bu şekilde kalmıştır. Örn. bu hastalıklı ciğerin frekansı rahatsızlığından dolayı 58 olmuş ve aslında 40 olmalı. Böyle bir durumda bu hastayı günlerce bu madene gönderdiğimizde eninde sonunda maddesi de enerjisine uyum sağlayarak değişecektir ve iyileşecektir. Herşey sadece zamana bağlı. Fakat herkesin böyle bir madene gitme imkanı olmadığından bu uygulamayı evde `sole’ ile gerçekleştirebiliriz. Bunun için gerçek doğal kristal tuza ihtiyacımız var, buna da jeolojik olarak `Hallith’ diyoruz. Hallith kelimesi de : hall = titreşim, lith=ışık’tan kaynaklanmaktadır.

Daha önce de anlatıldığı gibi istediğiniz kadar Ca-tableti yutabilirsiniz, fakat sadece 1 havuç yemiş kadar kalsiyumu bedeninize almamış olursunuz. Demek ki konu miktar değil, hücrelerin alabilme kapasitesiyle ilgili. Hücrelerimizin belli açıklık ölçüleri var, biz buna tıpta semipermiyabilite diyoruz. Ve bu yüzden hücrelere 1/100.000 gr’dan daha küçük olan her şey girebilir, daha büyük olanlar dışarıda kalmak zorunda. Bu yüzden sebze ve meyvelerin içindeki mineraller iyonal olarak bir geometriye sahip olduklarından organik yapılarıyla hücrelerimize girebilir ve asimile edilebilirler. Fakat yapılarını bozduğumuz minerallerin hücrelere girebilme şansları asla olamaz. Bu da mineral ihtiyacımız için kahvaltı tabağımıza çelik bir çiviyi koymaya benzer. Elementlerin bu şekilde hücrelerin içine girebilme durumlarına koloidal durum denir.

Doğadaki kristal tuzu endüstriyel bir şekilde çıkarma imkanımız yok, çünkü bu kristaller yıllarca basınç altında oluşarak madenlerde damarlar içinde gelişiyor ve bunun için doğada çok bulunan kaya tuzundan 100 kg çıkardığınızda doğal sadece 1 kg kristal tuz elde edebiliyorsunuz. Fiyatının da yüksek olması buna bağlı. Himalaya’dan gelen böyle yüksek basınç altında oluşmuş olan bir kristal tuza biyofotonemisyon ölçümleri yapıldığında, bu da onun ışık enerjisinin ölçülmesi anlamına geliyor, başka kristal tuzlarla karşılaştırmada bu tuzun mükemmel kristal yapısından dolayı 100 misli fazla enerji olduğu ortaya çıkıyor. Bu tuzu doğal su ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26’lık `sole’ dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir. Bu `sole’den her gün 1 çay kaşığı dolusu alıp bir bardak doğal su ile birlikte içen 123 hasta üzerinde yapılan kan ve idrar testlerinin sonucu aslında ayrıştırılamayan hayvansal albüminin bile tekrar idrarla dışarıya atılabildiği görülmüştür.

Kanınızda tuzdan dolayı oluşan düzen şekilleri bu kadar güçlü ! Kanınız aslında deniz suyu-benzeri bir sıvıdan başka bir şey değil. Bu `sole’den her gün bir çay kaşığı doğal su ile karışık içtiğinizde 6 dakika içinde elektrolit dengenizi düzeltmiş oluyorsunuz. Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması. Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit – % 20 baz’a doğru kaymış durumda. Uzun vadede fazla ekşimeden dolayı, hücrelerimizin strüktürleri de bozulmaya başlıyor. Kanserli hastaların %90’ında kronik ekşime olduğunu ve bu hastaların %98’inin kanlarında hayvansal albümin olduğunu biliyor muydunuz ? Kanserin de beslenmesi gerekiyor ve sizin ihtiyacınız olmayanlarla besleniyor. Prensipte bu ana sebeplerden kurtulmaya çalışmalısınız, doğal asit-baz dengenizi korumaya çalışın. Bunun için de doğal tuz gerekli. Bedenimizde kan dolaşımı sistemimiz olduğu gibi bir de kapalı tuz devir daimi mevcut. Gıda aldığınızda kanınızdaki tüm tuzlar uyarılır ve sindirme işlemi için yardımcı olurlar.

Yemeği ağzınıza aldığınız anda kanınızdan tuz midenizin hücrelerine doğru yönlendirilir, orada ayrıştırılır, yani iyonize olur, klor iyonu bedeninizdeki suya gider onun sadece hidrojenini alır ve hidroklorürü oluşturur. Bu hidroklorür sayesinde biraz önce yediğiniz yemekler parçalanır, fakat hazmedilemez. Bu işlem tuzdan ayrıştırılan sodyumun karbondioksit ile sodyum bikarbonat oluşmasıyla gerçekleşir. Daha önce yediğinizi asitlerle parçaladıktan sonra bu bazlı bileşim hazmettirmeye yarıyor.. Bütün bu işlem bittikten sonra tuz tekrar kanınıza geri dönüyor ve böylece sizin asit-baz dengenizin korunmasını sağlıyor. Midenizde zaman zaman ekşime hissettiğinizde bir bikarbonat hapı aldığınızda, aslında hidroklorür üretimini teşvik etmiş olduğunuzun farkında değilsiniz. Bedeninize kendi muhteviyatında ne varsa onu vermelisiniz, böylece kendi kendini nötralize edebilecektir. Bu `sole’ sayesinde bedeninizden atıkların çıkması sağlanacaktır. Örneğin et yediğinizde, bedeninizde çürümek zorunda. Çürüme işleminden sonra atıkları çok hızlı bir şekilde atamayınca kanda yine fazla ekşime oluşuyor. Bu da bağırsaklarda çürüme işlemine sebep oluyor. Böyle bir durumda `sole’ içme kürü uyguladığınızda birkaç gün ishal olacak ve bedeniniz kendi kendini rejenere edecek. Sadece bir çay kaşığı `sole’ ile 6 dakika içinde bedeninizde bulunan 650 çeşit mikrop, bakteri, virüs ve mantar çeşitlerini nötralize edebileceğinizi biliyor muydunuz ? Bu da doğal olarak, bedeninizde tekrar strüktür, geometri, koruyucu duvarlar oluştuğu için böyle gerçekleşecektir. Eğer herhangi bir cilt hastalığınız varsa, doktorunuz size denize girmenizi önerecektir, çünkü burada ihtiyacınız olan titreşim desenleri mevcut, bedeniniz tekrar bu enerjiler ile dolacaktır. Özellikle cilt sorunlarında bedeninizin içinde bir şeyler olduğunu düşünmelisiniz, çünkü cildimiz en büyük boşaltım organımız. Bu yüzden yüzünüzdeki her sivilcede içerideki düzensizliği görmeye çalışın. Çoğunlukla kanımız temiz olmadığında dışarıya sivilce, siğil, ben, mantar olarak yansır.

Kanınızı temizlediğinizde, ona tekrar strüktür, geometri kazandırdığınızda, ister `sole’/su karışımı içerek, ister sadece `sole’ cilde sürerek bunu yerine getirebilirsiniz. Zaten mantar da sadece strüktür, yani geometri olmayan ortamlarda büyüyebilir ve çoğalabilir. Mesela deokristallerini kullandığınızda, koltuk altınızdaki cildinizin alanını nötralize etmiş oluyorsunuz. Diğer deodorantları kullandığınızda terlemeniz engellenmeye çalışılıyor, fakat terlememiz gerekli. Sadece neden kötü koktuğumuzu düşünelim. Fazla ekşimeye maruz kaldığımızdan burada bakteriler oluşabiliyor, bunlar da kokulara sebep oluyor. Bu küçük deokristaller ile bu alanı nötralize edebilirsiniz ve böylece bakteriler için meydan oluşmaz. Bu nötralize işlemini solunum yolu hastalıklarında `sole’ile buğu yaparak da uygulayabilirsiniz. Tuzlu suyun buharını teneffüs ettiğinizden 25 dakika sonra balgamınızla birlikte belki 10 yıl önce içmiş olduğunuz antibiyotikler bile çıkacaktır. Bu doğal tuzu yemeklerinizde de kullanmalısınız, çünkü bedeninizde ne kadar zararlı madde varsa, bu tuzun etkisiyle nötralize olacak ve zamanla atılabilecektir. Profesyonel sporcular da elektrolit dengelerini sağlayabilmek için bu tuzu yalıyorlar ve böylece kas tutukluğuna sebep olan magnezyum eksikliği meydana gelmemiş oluyor.

Genelde bağımlılık durumlarında beden kendi eksik olan ihtiyacını başka birşey ile karşılamaya çalışıyor. Örneğin şeker de aynı rafine edilmiş tuz gibi çok agresiftir. Mesela şekere düşkün olan çocuklara bir süre `sole’/su karışımı her gün verildiğinde, şeker arzuları azalacaktır ve dengeye gireceklerdir. Biz bunu eroin bağımlılarında uyguluyoruz ve %60’ında başarılı olmuş durumdayız, çünkü bedenlerindeki dengeden dolayı artık eroine ihtiyaç duymuyorlar. Cilt hastalıklarında bütün vücudu %1’lik 37 derecelik bir tuzlu suya soktuğumuzda, bu suyun içinde banyo yaptırdığımızda, vücut sudan ihtiyacı olduğu her şeyi alabiliyor ve sanki 4 gün boyunca oruç tutmuş gibi zararlı toksinlerini cilt vasıtasıyla atabiliyor. Bize 12 yaşında tüm cildi yaralarla kaplı, nörodermitis teşhisli bir hastayı getirdiler.

Ailesi tüm başvurulabilecek yerlere başvurmuştu ve hastalığın iyileşmez olduğu düşüncelerle sonunda bize gelmişlerdi. Biz kızın tüm kortizon ve antibiyotiklerini kestik ve 3 ay boyunca su- tuz kürleri uyguladık. Bu sürenin sonunda kızın tüm yaraları geçti ve iz bile kalmamıştı. %1lik kürleri gözlerimize de uygulayabiliriz, her gün 4-5 dakika boyunca 2 defa tuzlu suyla göz banyoları yaparsak, gözlerimiz daha parlak, bakışlarımız daha berrak olacaktır. Aynı şekilde su-tuz karışımını dişlerindeki asitlerden oluşan taşları temizlemek için de uygulayabilirsiniz, her gün dişlerinizi bu suyla fırçalayıp istikrarlı bir şekilde devam ederseniz taşların gittiği gibi dişlerinizin de beyazladığını görebilirsiniz. Yüzünüze krem yerine, nemlendirici olarak da tuz-su karışımını sürebilir, cildinizin nem dengesini sağlayabilirsiniz. Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır. Bunun için yine üst nanometrekerde bulunan belli bir dalga boyuna ihtiyacınız var. Bunu da dışarıdan tuz kristal lambaları ile yapabilirsiniz. Havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyacımız var, mesela havadaki negatif iyonlar pozitiflere göre 2/3 oranındaysa aynı deniz iklimi gibi bir ortam yaratmış oluruz.

Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimin frekansı gibi olduğundan bu da tuz kristal lambalarında kullanılmakta. Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı bu lambalarda vermekte. Televizyon seyrederken 100 – 160 Hrtz. civarında frekanslara maruz kalıyorsunuz. Bu yüzden neden bir süre sonra sinirli olduğunuz belli: bedeniniz 20 misli frekansa maruz kalıyor Lütfen buradaki konuyu sadece su ve tuz olarak ele almayalım, esas konumuz enformasyon ve bilinç. Böyle baktığınızda bedeninizin mükemmel bir araç ve şuurunuzun da efendi olduğunu göreceksiniz. Sizin her şeyi elde edebilmeniz sadece kendi sınırsızlığınıza bağlı. Bunun için de önce her şeyi bilmeniz ve anlamanız gerekiyor. Kararlarınız içgüdülerinize, duygularınıza göre belirleyin, sadece mantığınıza göre değil. Bu şekilde doğru yolda ilerlersiniz. Zaman zaman da sorunlarınız olduğunda, unutmayın ki her dezavantaj kendinde çok daha büyük bir avantajın çekirdeğini barındırmaktadır. Bunu sadece görmelisiniz. İyi veya Kötü diye hiçbir şey yok. Her şey sebep ve sonuçtan oluşuyor. Şu an oynayan film kendi çevirdiğiniz filminiz ve onu her istediğinizde değiştirebilirsiniz. Bu sizin bilinçlilik, şuurluluk durumunuza bağlı. Ve yardıma ihtiyaç duyduğunuzda sizinle aynı frekansta olan insanlara gidin, onlardan yardım isteyin. Idealistlere destek olun. Doğayla uyumlu olun, çünkü doğa yalan söylemez.

12 Kasım 2008 Kayseri Depremi

12 Kasım 1999 Düzce’de meydana gelen ve 845 yurttaşın ölümüne, 15 bin civarında konut ve işyerinin ağır hasar görmesine neden olan 7,2 büyüklüğündeki depremin 9. yılında ülkemizin deprem gerçekliği bu kez Kayseri’de yaşanmıştır.

Kayseri il merkezi ve civarında yer alan önemli bazı ilçeler Erzincan’ın batısından başlayarak Mersin’in batısına kadar uzanan ve Orta Anadolu Fay Hattı olarak adlandırılan aktif bir fay hattının orta kesiminde yer alır. Sultansazlığı çek-ayır havzası olarak adlandırılan bu tektonik çöküntünün kenarları aktif faylarla sınırlı olup, bunların en önemlileri kuzeyde Erkilet Fay Hattı, Gesi Fay Hattı, güneybatıda Yeşilhisar Fay Hattı ile güneydoğuda Develi fayıdır (Şekil 1). Erciyes fayı ise havzanın orta kesiminde yer alır.


Şekil 1. Sultansazlığı çöküntüsünü kontrol eden fayların uydu görüntüsü (kırmızı çizgiler)

Tarihsel dönemlerde değişik büyüklükteki depremlerle sarsılan bölge en son 12.11.2008 Çarşamba günü saat 16.03’te 4,9 büyüklüğündeki bir depremle sarsılmıştır (Şekil 2). Şehir merkezinde ve yakın ilçelerde de hissedilen deprem bazı binalarda hasara neden olmuştur. İlk verilere göre depremin kaynağı Erkilet Fay Hattı içinde yer alan Güneşli parçasıdır (Şekil 3).


Şekil 2. 12.11. 2008 Güneşli (Kayseri) depreminin yerini gösteren harita.


Şekil 3. Erkilet Fay Hattı ve Güneşli depreminin kaynağı olan Güneşli parçasının (segmentinin) görünümü (kırmızı çizgiler)

Bu derece önemli fayların yaratabileceği tehlikelerin bilincinde olan Jeoloji Mühendisleri Odası, gerek geçmiş yıllarda Kayserili biliminsanı Prof. Dr. İhsan KETİN adına çeşitli zamanlarda düzenlediği bilimsel etkinliklerde, gerekse de 10 Nisan 2008 tarihinde Kayseri Büyükşehir Belediyesi katkılarıyla düzenlenen Kayserinin Depremselliği ve Zemin İyileştirme Çalıştayı’nda Kayseri’yi etkileyen ve deprem üreten aktif faylar, Kayseri’nin zemin özellikleri ve yapılar üzerindeki etkileri ile jeolojik riskleri dikkate almayan mühendisliğe aykırı yerleşim ve sanayi planlamasının yaratacağı olumsuzluklar ayrıntılı olarak tartışılmış ve oda görüşlerimiz ortaya konmuştur.

Bu toplantılarda da devamlı olarak vurgulandığı gibi bölgede her biri iki üç parçadan oluşan ve havza kenarını sınırlayan faylar deprem üretme kapasitesine sahip olup, Kayseri merkezi ve ilçeleri için deprem tehlikesi yaratmaktadır. En son deprem bunun güncel bir kanıtıdır.

Fay parçalarının uzunluğu dikkate alınırsa bu faylar orta büyüklükte (M=5-6,5) deprem üretebilirler. Ancak havza zemininin özellikleri orta büyüklükteki bir depremin yıkıcı etkisini arttıracağı göz önünde tutulmalıdır. Kayseri ili yakın çevresinde büyüklüğü 6,5-7 büyüklüğünde deprem üretme kapasitesine sahip fay hatları da mevcuttur. Tarihsel dönemlerde (1205, 1714, 1717, 1835 yılları) yaşanmış depremlerin ağır can ve mal kayıplarına neden olduğu bilinmektedir.

Günümüzde; özellikle kentin gelişim alanı olarak da öngörülen alanların önemli bir bölümünün, taşıma gücü yönünden zayıf ve yer altı su seviyesi yüksek zemin özelliklerine sahip turbalık alan üzerine inşa edilmiş bulunması hafif ve orta şiddetli depremlerde dahi önemli hasarlara neden olabilecektir.

Kentsel planlama ve projelerde jeolojik-jeoteknik etütlerin yaptırılmasının ve jeoloji mühendisliği hizmetlerinin ne derece önem ve öncelik arzettiği yaşanan depremle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ülkemizin jeolojik gerçekliği sonucu yaşanan depremler, afetlere karşı dünden daha fazla hazırlıklı olmamız gerektiğini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.

Ülkemiz, sahip olduğu jeolojik, topoğrafik ve meteorolojik koşulları nedeniyle büyük çaplı can ve mal kayıplarına yol açan afet olayları ile sıkça karşılaşmaktadır. Son 58 yıl içerisinde depremlerden, 58.202 yurttaşımız yaşamını yitirmiş, 122.096 kişi yaralanmış ve yaklaşık olarak 411.465 bina yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Bu yıkımlar sonucu, ülkemiz her yıl Gayri Safi Milli Hâsılamızın % 1-3’ü arasında ve maddi karşılığı 3-5 milyar dolar olan bir ekonomik kayba uğramaktadır. Deprem Bölgeleri Haritası’na göre, yurdumuzun %92’sinin deprem bölgeleri içerisinde olduğu, nüfusumuzun %95’inin deprem tehlikesi altında yaşadığı ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin %98’inin ve barajlarımızın %93’ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinmektedir. Sonuç olarak, aktif bir tektonik kuşak üzerinde yer alan ülkemizin çeşitli bölgelerinde değişik büyüklüklerde depremler meydana gelmekte ve ülke coğrafyamızın büyük bir kesiminin her an yıkıcı bir deprem tehlikesiyle karşı karşıya olduğu açık bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu haber, JMO sitesinden değiştirilmeden alınmıştır.

Konya Karapınar’da Obruk Oluşumu

Konya’nın Karapınar ilçesinin güney batı kısmında yer alan İnoba yaylasında bir obruk meydana geldi. Obruğun içerisinde su olduğu ve çökmelerin zaman zaman devam ettiği bildirildi.

Yaylada yaşayan Ahmet Ceyhan, yaklaşık 1 haftadır evlerinde sarsıntı olduğunu ve deprem zannederek dışarı kaçtıklarını ifade ederek, “Sürekli korku içerisindeydik. Köyün erkekleri bir araya gelerek çevremizde araştırma yaptık. Yaylaya yakın bir yerde gördüklerimize inanamadık. Su sesleri geldikçe ürperdik. Sesin geldiği yere yaklaşınca toprak çökmesi yaşandığına şahit olduk” dedi.

Karapınar Belediyesi Fen İşleri ekipleri, obruk çevresinde tedbir aldı. Fen İşleri Müdürlüğü’nde görevli mühendis Ecmel Dinç, “Obruk, diğerlerine oranla ürkütücü. Yer altından gelen sesler devam ediyor. Obruk geniş alana yayılacak gibi görünüyor. Su seviyesine kadar olan derinliğini 33 metre olarak ölçtük, çapı ise 25 metre” diye konuştu.

Belediye Başkanı Mehmet Mugayıtoğlu, son yıllarda ilçenin farklı bölgelerinde yeni obrukların oluştuğuna dikkati çekti. Mugayıtoğlu, “Karapınar’ın yeraltısularındaki azalma, yerkabuğunun çoğu kez aniden çökmesiyle ortaya çıkan obrukların oluşumunu tetikliyor. Son dönemde su seviyesindeki bu düşüşün çok daha hızlanarak yıllık çekilme hızının ortalama 1 metreye ulaştığını sanıyoruz. Bölgede ne kadar sayıda ve büyüklükte obruk oluşturacak jeolojik yapı var, şu an bunu bilemiyoruz. Bunun için, arazilerden su ve kayaç örnekleri alınarak, obruk oluşumuna yönelik jeolojik ve hidrojeolojik tetkikler yapılması gerekiyor. Obruk oluşan yerlerde halk büyük risk altında yaşıyor”.

Bu haber, AA, Karapınar Belediyesi ve NTVMSNBC sitelerinden derlenmiştir.

Karbodioksiti Depolayabilen Kayaç: Peridotit

İklim değişikliğine yol açan önemli gazlardan karbondioksiti, küresel ısınmayı yavaşlatacak miktarlarda emebilecek bir kayaç türü keşfedildi. Proceedings of the Natural Academy of Sciences adlı bilimsel derginin 11 Kasımda yayımlanacak yeni sayısında yer alan makaleye (In situ carbonation of peridotite for CO2 storage) göre, bu kayaç türüne daha çok Umman’da rastlanıyor. Karbondioksit gazı, peridotit türü kayaç ile temas ettiğinde tepkimeye girerek katı hale dönüşüyor, kalsiyum karbonat’ı oluşturuyor.

Nev York Columbia Üniversitesi’ne bağlı Lamont-Doherty Gözlem Evi’nden jeokimya uzmanları Peter Kelemen ve Juerg (Jürg) M. Matter’ın açıklamalarına göre, insanoğlunun faaliyetlerinden ötürü her yıl 30 milyar ton karbondioksit üretiliyor ve atmosfere bırakılıyor. Bu karbondioksidin yılda 2 milyar tonu yer altı mineralleri tarafından emiliyor. Bu kayaç türü doğru kullanıldığında ise yeraltı minerallerinin zaten yaptığı bu emme süreci 1 milyon kata kadar arttırılabilecek.

Makalede, yine Columbia Üniversitesinden Klaus Lackner’ın geliştirdiği sentetik ağaçlar yoluyla, atmosfere salınan karbondioksitin emilebileceği, Umman’daki bu özel kayalık bölgeyle suni ağaçlar birlikte kullanılınca, küresel ısınmaya yol açan karbondioksitin atmosferdeki miktarının dengelenebileceği belirtildi. Bu kayaç türünün daha az miktarlarda da olsa, Adriyatik kıyıları ve Kaliforniya kıyılarında, Pasifik adalarından Papua Yeni Gine ve Kalidonya’da da bulunduğu kaydedildi.

Bu Keşif Neden Önemli?
Dünyanın sessiz felaketi çölleşme; erozyon, aşırı otlatma, iklim değişikliği, ormanların tahribi, toprağın aşırı kullanımı ve yanlış sulama yöntemleri kullanılması nedeniyle ortaya çıkıyor. “Kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanlarda iklim değişimleri, insan aktivitelerinin de dahil olduğu çeşitli etmenlerin sonucunda oluşan arazi bozulum süreci” olarak tanımlanan çölleşme, kıtlık, yoksulluk, sağlıksız beslenme, sel, taşkın felaketleri, göçler, toprak anlaşmazlıkları ile savaşlara bile neden olabiliyor.

Günümüzde 250 milyon insan çölleşmenin olumsuz sonuçlarından doğrudan etkilenirken, 1 milyardan fazla insan ise çölleşme riski bulunan topraklarda yaşamını sürdürüyor. Doğal çöl şartlarının mevcut olmadığı Türkiye’de, belirli bölgelerdeki düşük yağış oranları, tarım alanlarındaki çoraklaşma, verimliliğin azalması, ormanlar, meralardaki tür çeşitliliğinin ve doğal yapının bozulması, yanlış arazi kullanımı uygulamalarından kaynaklanan betonlaşma, toprak kirliliği ile ülke topraklarının yüzde 86’lara varan kısımlarında erozyon, toprak kaybının yaşanması “çölleşme riski göstergeleri” olarak kabul ediliyor.


Large areas of Omani desert are covered with carbonate minerals that have reacted with bedrock. Credit: Lamont-Doherty Earth Observatory.

Rocks Could Be Harnessed To Sponge Vast Amounts Of Carbon Dioxide From Air
Scientists say that a type of rock found at or near the surface in the Mideast nation of Oman and other areas around the world could be harnessed to soak up huge quantities of globe-warming carbon dioxide. Their studies show that the rock, known as peridotite, reacts naturally at surprisingly high rates with CO2 to form solid minerals—and that the process could be speeded a million times or more with simple drilling and injection methods. The study appears in this week’s early edition of the Proceedings of the National Academy of Sciences.

Peridotite comprises most or all of the rock in the mantle, which undergirds earth’s crust. It starts some 20 kilometers or more down, but occasionally pieces are exhumed when tectonic plates collide and push the mantle rock to the surface, as in Oman. Geologists already knew that once exposed to air, the rock can react quickly with CO2, forming a solid carbonate like limestone or marble. However, schemes to transport it to power plants, grind it and combine it with smokestack gases have been seen as too costly and energy intensive. The researchers say that the discovery of previously unknown high rates of reaction underground means CO2 could be sent there artificially, at far less expense. “This method would afford a low-cost, safe and permanent method to capture and store atmospheric CO2,” said the lead author, geologist Peter Kelemen.

Kelemen and geochemist Juerg Matter, both at Columbia University’s Lamont-Doherty Earth Observatory, made the discovery during field work in the Omani desert, where they have worked for years. Their study area, a Massachusetts-size expanse of largely bare, exposed peridotite, is crisscrossed on the surface with terraces, veins and other formations of whitish carbonate minerals, formed rapidly in recent times when minerals in the rock reacted with CO2-laden air or water. Up to 10 times more carbonates lie in veins belowground; but the subterranean veins were previously thought to be formed by processes unconnected to the atmosphere, and to be nearly as old as the 96-million-year-old rock itself. However, using conventional carbon isotope dating, Kelemen and Matter showed that the underground veins are also quite young— 26,000 years on average—and are still actively forming as CO2-rich groundwater percolates downward. Many underground samples were conveniently exposed in newly constructed road cuts. All told, Kelemen and Matter estimate that the Omani peridotite is naturally absorbing 10,000 to 100,000 tons of carbon a year–far more than anyone had thought. Similarly large exposures of peridotite are known on the Pacific islands of Papua New Guinea and Caledonia, and along the coasts of Greece and the former Yugoslavia; smaller deposits occur in the western United States and many other places.

The scientists say that the process of locking up carbon in the rocks could be speeded 100,000 times or more simply by boring down and injecting heated water containing pressurized CO2. Once jump-started in this way, the reaction would naturally generate heat—and that heat would in turn hasten the reaction, fracturing large volumes of rock, exposing it to reaction with still more CO2-rich solution. Heat generated by the earth itself also would help, since the further down you go, the higher the temperature. (The exposed Omani peridotite extends down some 5 kilometers.) The scientists say that such a chain reaction would need little energy input after it was started. Accounting for engineering challenges and other imperfections, they assert that Oman alone could probably absorb some 4 billion tons of atmospheric carbon a year—a substantial part of the 30 billion sent into the atmosphere by humans, mainly through burning of fuels. With large amounts of new solids forming underground, cracking and expansion would generate micro-earthquakes—but not enough to be readily perceptible to humans, says Kelemen.

“It’s fortunate that we have these kinds of rocks in the Gulf region,” said Matter. Much of the world’s oil and gas is produced there, and Oman is constructing new gas-fired electric plants that could become large sources of CO2 could be pumped down.

Matter has been working on a separate project in Iceland, where a different kind of rock, volcanic basalt, also shows promise for absorbing CO2 produced by power plants. Trials there are set to begin n spring 2009, in partnership with Reykjavik Energy, and the universities of Iceland and Toulouse (France).

Kelemen said: “We see this as just one of a whole suite of methods to trap carbon. It’s a big mistake to think that we should be searching for one thing that will take care of it all.”

Bu haber, AA, LDEO ve PNAS sitelerinden derlenmiştir.

10 Milyon Yıl Önce Sivas

Sivas’ın Hayranlı ve Haliminhanı mevkilerinde yürütülen kazı çalışmalarında bulunan, aralarında zürafa, fil, gergedanın da yer aldığı birçok omurgalı hayvan türüne ait fosilin, Sivas çevresinin 8-10 milyon yıl önce günümüzden muhtemelen daha sıcak, yağışlı bir iklime, ormanlık alanlar ve geniş otlaklara sahip olduğunu gösterdiği bildirildi.


Bölgede bulunan bir gergedana ait kafatası iskeleti/fosili.

Kazının bilimsel başkanlığını yürüten Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erksin Güleç, Hayranlı ve Haliminhanı bölgelerindeki kazı çalışmalarının, 1993 yılında başlayan yüzey araştırmalarının ardından 2002 yılından beri Sivas Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi Müdürlüğü yönetiminde, kendisinin bilimsel başkanlığında gerçekleştirildiğini söyledi. Her sene yaz sezonlarında sürdürülen çalışmaların 7 sezondur aralıksız olarak devam ettiğini anlatan Güleç, “Araştırmalar, Ankara Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley), Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Cumhuriyet Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Utrecht Üniversitesinden yaklaşık 15 kişilik deneyimli bir ekip tarafından gerçekleştirilmektedir” dedi. Hayranlı-Haliminhanı fosil yataklarının Ankara-Sivas kara yolu üzerinde Sıcak Çermik’ten Köklüce’ye, kara yolunun güneyinden Sarıhasan köyüne kadar uzanan ve kilometrelerle ifade edilebilecek oldukça geniş bir alanı kapsadığını anlatan Güleç, bu alanın Anadolu’da omurgalı fosillerinin bulunduğu bilinen en kalın yataklara sahip olduğunu ifade etti. Güleç, diğerlerinde fosilli tabakaların yayılım alanlarının tespiti ve yüzeye çıkmış fosillerin tahrip olmadan koruma altına alınmaları amacıyla her yıl düzenli olarak yüzey araştırmaları gerçekleştirildiğini anlattı.

7 sezonluk arazi çalışmaları sonucunda kazı ve yüzey araştırmalarında yüzlerce fosil bulunduğunu bildiren Güleç, şu bilgileri verdi: “Fosiller genellikle sert çökeller içerisinden ele geçtiği için özenli bir çalışma sonrasında koruma altına alınabilmektedir. Özellikle fosilleşme sırasında sürüklenmenin fazla olmaması nedeniyle, kalıntıların büyük çoğunluğu olduğu gibi korunmuş ve kemikler eklemli halde bulunmaktadır. Bu alandan bulunan fil, gergedan, zürafa, sırtlan, antilop, ceylan, tavşan, oklukirpi, at, domuz, keçi ve fare gibi birçok omurgalı hayvan türüne ait fosiller, Sivas çevresinin 8-10 milyon yıl önce günümüzden muhtemelen daha sıcak ve yağışlı bir iklime, ormanlık alanlar ve geniş otlaklara sahip olduğunu göstermektedir.”

Yaklaşık 10 ya da 9 milyon yıl öncesine tarihlendirdikleri Sivas’ın Haliminhani-Hayranlı alanlarında gerçekleştirdikleri bu yılki çalışmalar sonucu Anadolu’da artık yaşamayan, soyları tükenmiş birçok farklı memeli türüne ait fosiller bulduklarını dile getiren Güleç, “bu fosiller, gergedan, fil, antilop, sırtlan, zürafa, kurt, kirpi, domuz, üç toynaklı at ve fare benzeri birçok küçük memeli türüne ait, biyolojik olarak son derece zengin bir faunayı (hayvan varlığını) işaret etmektedir” diye konuştu. Çalışmalarının Hayranlı bölgesinin engebeli ve dik arazi koşullarında yer yer sıcak, yer yer de Sivas’a özgü rüzgârlı havalarda gerçekleştiğini dile getiren Güleç, “özveri ile çalışan arkadaşlarımız, doğal koşullara karşı güçlü bir mücadele verip, sabırla fosilleri bütün ve sağlam çıkarmak için uğraştılar” dedi.

Hayranlı-Haliminhanı fosil yataklarının, Sivas genelinde bilinen buluntu yerlerinden bir tanesi olduğunu kaydeden Güleç, “ancak buluntuların çeşidi ve korunma durumu açısından son derece elverişli bu alandaki araştırmalar bizlere Anadolu’nun, Asya ve Afrika kıtaları arasındaki hayvan göçlerinde oynadığı rolü yansıtması bakımından oldukça önemlidir” diye konuştu. Her yıl kazı sezonu sonunda Ankara Üniversitesi Paleoantropoloji Laboratuvarı’na nakledilen fosillerin burada temizlik, onarım ve tespit işlemlerine tabi tutulduğunu kaydeden Güleç, bilimsel çalışmaları tamamlanan fosillerin Sivas’ta yapım çalışmaları süren Arkeoloji Müzesinde sergileneceğini bildirdi.

Hangi canlılara ait olduğunu tanımladıkları fosillerin kendilerine bölgenin ekolojisi hakkında bilgi verdiğini anlatan Güleç, şunları kaydetti: “Özellikle fosil dişler en önemli bilgileri verirler. Dişler bir canlının neler ile beslendiğinin yegâne kanıtlarıdır. Aslan, sırtlan gibi etçil canlıların dişleri sivri ve keskin iken otçul bir canlının dişleri düz ve öğütmeye adapte olmuştur. Bu nedenle bir fosil bulduğumuzda hangi canlıya ait olduğunu tanımlamanın yanı sıra aynı zamanda beslenme davranışlarını, yaşam biçimini ve nasıl bir ekolojik ortamda yaşadığını öğrenebiliriz. Sivas bölgesinde bulduğumuz fosiller ve ayrıca stratigrafik ve sedimantolojik yapısı da bizlere bölgenin önce nehir iken daha sonra göle dönüşen jeolojik ve ekolojik bir değişim gösterdiğini işaret etmektedir.”

Gergedanlar, zürafalar, filler, atlar ve çeşitli geyik türlerinin dişlerinin açık alan ortamlarındaki uzun ve sert otları öğütebilecek şekilde olduğunu bildiren Güleç, şöyle devam etti: “Kaldı ki günümüzde Afrika’da yaşayan benzer türler de bunu desteklemektedir. Bu nedenle Sivas’ta bulduğumuz bu canlılara ait fosiller Sivas’ın yaklaşık 9 milyon yıl önce yer yer ağaçlık, nehir ve göl gibi bir su kaynağı çevresinde biçimlenmiş bir savan ortamını işaret etmektedir. Bölgede bulduğumuz küçük antilop ve geyik türleri, ayrıca etçiller yine bölgede ağaçlık alanların da yoğun olduğunu düşündürmektedir.” Bu tür çalışmaların Sivas halkına ve eğitimine önemli ve değerli katkıları olacağına inandıklarını ifade eden Güleç, “antropoloji ve arkeoloji çalışmaları ile Sivas tüm dünyada doğa tarihi ile iyi bilinen önemli bir şehir olarak anılacaktır. Bu durum Sivas’ın sosyal gelişimine önemli ayrıcalıklar kazandıracaktır” dedi. Tüm Sivas halkına misafirperverliklerinden dolayı teşekkür eden Güleç, önümüzdeki yaz için çalışmalarını yoğunlaştırarak devam etmeyi düşündüklerini bildirdi.

Bu haber, AA ve Radikal sitelerinden derlenmiştir.

Yeni Mineral: Meridianiite

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Kimya Mühendisliği mezunu olan ve halen Hollanda’da Delft Teknik Üniversitesi’nde kimya mühendisi olarak görev yapan Dr. Fatma Elif Genceli, doktora çalışması sırasında, Antarktika buzulunda adını “Meridianiite” verdiği yeni bir mineral keşfederek uluslararası literatüre girdi.

Genceli, adını ”Meridianiite” koyduğu ve formülü “MgSO4·11H2O” olan ve International Mineral Association’dan (IMA) onay alarak literatüre giren mineralin hikayesini şöyle anlattı: “2005 yılında, MgSO4‘ün (Magnezyum sülfat) düşük sıcaklıktaki molekül yapısı MgSO4·11H2O’nun bilimsel literatürde hatalı kayıtlı olduğunu bulmuştum. Molekülün mineral olduğunun ispatı için dünya üzerinde herhangi bir yerde doğal olarak oluştuğunun kanıtlanması gerekiyordu. Yaptığım araştırmada bunun Antarktika buzulunda olabileceğini düşündüm. 2007 yılı Ocak ayında Japonya’ya gittim, orada Antarktika buzulunda ve Hokkaido Adası-Saroma Gölü’ndeki deniz tuzunda bu minerali buldum”.

Molekülün, mineral olduğunun ispatı için dünya üzerinde herhangi bir yerde doğal olarak oluştuğunun kanıtlanması gerektiğinden, Antarktika buzulunda araştırma yapan ve minerali deniz tuzunda bulan Genceli, tez önerisi (proposal) yazarak, International Mineral Association’a yolladı. NASA için çalışan Prof. Ron Peterson’da Kanada’nın kuzeyinde bir ağacın gövdesinde aynı minerali bularak Genceli ile aynı zamanda tez önerisi verdiğinden, buluşu Genceli ve Peterson gerçekleştirdi.

Bu arada, bir mineralbilimci olmamasına karşın kimya mühendisliği eğitimi alan, kristalizasyon ve ayırma teknolojileri alanında çalışmaları olan Dr. Genceli, Delft Teknik Üniversitesi tarafından üstün başarı ve onur derecesi (Cum-Laude) ile ödüllendirildi.

Genceli, F. E. Lutz, M. Spek, A. L. Witkamp, G. J. 2007. Crystallization and Characterization of a New Magnesium Sulfate Hydrate MgSO4·11H2O. Crystal Growth & Design 2007, V. 7, No. 12, pp. 2460-2466.

The MgSO4 crystal hydrate formed below approximately 0 °C was proven to be the undecahydrate, MgSO4·11H2O (meridianiite) instead of the reported dodecahydrate MgSO4·12H2O. The crystals were grown from solution by eutectic freeze and by cooling crystallization. The crystal structure analysis and the molecular arrangement of these crystals were determined using single crystal X-ray diffraction (XRD). Reflections were measured at a temperature of 110(2) K. The structure is triclinic with space group P1̅ (No. 2). The crystal is a colorless block with the following parameters F.W. = 318.55, 0.54 × 0.24 × 0.18 mm3, a = 6.72548(7) Å, b = 6.77937(14) Å, c = 17.2898(5) Å, α = 88.255(1)°, β = 89.478(2)°, γ = 62.598(1)°, V = 699.54(3) Å3, Z = 2, Dcalc = 1.512 g/cm3, μ = 0.343 mm−1. Raman spectroscopy was used for characterizing MgSO4·11H2O and for comparing the vibrational spectra with the MgSO4·7H2O salt. Between the two salts, there are significant differences mainly in the type of interactions of water with sulfate groups in the lattice, in view of the different O−H stretching vibrations, as well as sulfate, O−H···O (sulfate) and O−Mg−O bands vibrational modes. Thermogravimetric analysis confirmed the stochiometry of the MgSO4·11H2O salt. Additionally, the Miller indices of the major faces of MgSO4·11H2O crystals were defined.

Bu haber, AA, Crystal Growth & Design ve İTÜ sitelerinden derlenmiştir.