Bir Doğa Manifestosu: Jeoloji Haritaları

MTA uzun yıllara dayanan bir çalışmayla, Türkiye’nin kapsamlı bir jeoloji haritasını yayımladı. Bu haritanın ülkemizde jeoloji (yerbilimi) ve jeoloji mühendisliği açısından önemi nedir? Türkiye Jeoloji Haritası nasıl bir boşluğu doldurdu? Daha önce karşılanamayan hangi ihtiyaçlara cevap verdi?

Neolitik devrimden günümüze insanlığın sürekli gelişim gösteren yaşamı, doğayla ilişkisinin sonuçlarıyla doğru orantılıdır. Bu ilişki, doğanın gizini algılayıp onu değiştirme eylemi şeklinde olmuş, bu eyleme de akıl, bilim ve bilimsel düşünce eşlik etmiştir. Bunun için söyleşiye, ülkemizde bilime, bilimsel araştırmaya verilen önemi ve bilimin toplumsal yaşamımızdaki rolünün ne olup ne olmadığını irdeleyerek başlamak daha doğru olsa gerek. Avrupa’da basımı 19. yüzyılın sonlarında tamamlanan jeoloji haritalarının ülkemizdeki 70 yıllık serüvenini anlamak için bu irdelemenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü jeolojinin gelişimi, ülkemizdeki bilimsel düşüncenin de gelişimiyle paralellik göstermektedir.

2500 yıl önce Batı Anadolu’da Miletli 3 doğa filozofu Tales, Anaksimenes ve Anaksimeandros doğayı akıl yolu ile gözlemişler bilimle anlama çabası içinde olmuşlar ve insan yararına değiştirmeyi, dönüştürmeyi denemişler. Öyle ki, tarihte ilk deprem kuramını ortaya atan Anaksimenes, Sparta’da olacak bir depremi önceden haber verebiliyor, Tales ilk güneş tutulmasının zamanını kestirebiliyordu. Yani bu topraklar bilime, bilimsel düşünceye yabancı değildi. Bilim ve felsefenin anayurdu olan ülkemizde, bugün bilim dışı, dogmatik düşünce [1] ve hurafe, düşünsel, toplumsal, yönetsel ve siyasal düzlemde hâkimiyet kuruyor. Örneğin, depremler hala takdir-i ilahi olarak ya da tanrının gazabı olarak açıklanabiliyor. Üstelik bu görüş üniversite öğrencileri arasında bile ağırlıkla benimsenebiliyor. Bu anlayış eğitim sistemimizi olduğu gibi, geleceğimizi de belirleyecek olan siyasal iktidar yönlendiriyor. İşte tüm bu olumsuz durum ve şartlara karşın, akıl ve çekiçle Anadolu’nun, her deresine ve tepesine ulaşarak, güç çalışma koşullarında, ülkemizdeki farklı yaş ve bileşimdeki kayaçların ve yapıların kayıtlandığı jeoloji haritalarının önemi daha da anlam kazanmaktadır.

Her şeyden önce insanı korkularına esir eden kadercilik ve bağnazlığın kırılmasında bu bilimsel çaba önemli rol oynayacaktır. Örneğin, bu haritalara depremleri üreten diri faylar işlenmiştir. Yani yeryüzündeki deprem üreten kırığı bilmek, bilimsel düşüncenin dogmayı, hurafeyi kovması anlamına da gelmektedir. Bu haritaların tamamlanması salt jeoloji mühendisliği açısından değil, ülkemizin geleceği açısından da son derece önemlidir. Bu önemi kavrayabilmenin koşulu da jeoloji haritalarının işlevini anlamaktan geçmektedir.


MTA tarafından hazırlanan Türkiye’nin Jeoloji Haritası.

Yeryüzü çok farklı yaş ve farklı özellikteki kayaçlardan oluşmaktadır. Jeoloji haritaları bu kayaçların yeryüzündeki dağılımını gösterir. Bu haritalar jeoloji mühendisleri için temel araç olup, harita üzerinde yer alan çizgiler ve simgeler kayaçlar arasındaki ilişkiyi yer altında üçboyutlu düzenlemeyi gösterir. Böylece kayaçların yüzeydeki dağılımları belirlenerek, yeraltına yönelik kestirimler yapılır.

Ülkemizin jeolojik özelliklerinin ve yeraltı kaynaklarının kuşak ve havza bazında bir bütün olarak görülebilmesi ve izlenebilmesine hizmet edecek olan bu haritalar, aynı zamanda yeni metalik madenler, endüstriyel hammaddeler, kömür, petrol ve doğalgaz, jeotermal enerji vb. yeraltı kaynaklarının aranıp bulunmasına yönelik araştırmalarda; baraj, tünel, otoyol, hava limanı gibi mühendislik projelerinin makro (büyük ölçekteki) planlanmasında, yeni kent alanları ile sanayi tesisleri için yer seçiminde, afete maruz kalabilecek alanların belirlenmesinde, doğal sit alanlarının tespitinde, kayaçların insan sağlığı üzerindeki etkilerinin araştırılmasında ve askeri amaçlarda kullanılan çok önemli bir başvuru kaynağıdır.

Jeoloji haritaları üzerinde deprem üretebilecek nitelikteki diri fayların da belirtilmiş olması, ülkemizin önemli bir deprem kuşağında yer aldığı ve afetlerde yitirdiğimiz can ve mal kayıpları düşünüldüğünde, bu haritaların yaşamsal önemi daha iyi anlaşılır. Bütün bu çalışmalar, jeolojideki gelişmeler yukarıda da değindiğim gibi insanın doğayı dönüştürme çabalarıdır. Bu anlamda jeoloji haritaları, jeoloji mühendislerinin doğayı insan, insanlık lehine değiştirme ve dönüştürme çabasının en temel ögesidir. Öncelikle bu uzun mücadelede emeği geçmiş jeoloji mühendislerine yurttaş olarak bir teşekkür borcumuz olduğu bilinmelidir. Onlar ülke doğal kaynaklarının (maden yatakları, yeraltısuyu araştırmaları, petrol, doğalgaz, kömür vb.) aranması bulunması ve ekonomiye kazandırılmasında, insan yaşamını kolaylaştıran büyük mühendislik projelerinin hayata geçirilmesinde (otoyol, metro, baraj, tünel, hava ve deniz limanları vb.) kentlerimizin ve sanayimizin yer seçiminde, doğa olaylarının (deprem, sel, heyelan, kaya düşmesi, çığ vb.) afete dönüşmemesindeki çalışmalarda altyapıya dönük en önemli materyal olan jeoloji haritalarını ülkemize kazandırmışlardır.

Özetle, jeoloji haritaları insanın üzerinde bulunduğu yeri tanıması ve tanımlamasıdır. Yer’in, yerkabuğunun kitabının yazılmasıdır. Yerkabuğundaki milyonlarca yıllık değişimin günümüzdeki görünümünün resmedilmesidir. Dünya’nın tarihini, geçirdiği değişimleri ancak jeoloji haritalarını okuyarak anlayabiliyoruz. İnsanın gereksinimlerini karşılayacak hammadde kaynaklarını arama, bulma ve işletmenin ilk koşulu jeoloji haritaları. Temel besin ve sağlık maddesi olan su kaynaklarının araştırılması ve su havzalarının korunması ancak bu haritalardaki bilgilerle olanaklı. Enerji, sulama ve kentlerin su ihtiyacını karşılayan barajların yer seçimi ve inşası için ilk elde bu haritaya ihtiyacımız var. Yerleşim yerleri ve sanayi alanlarının zemin ve depremsellik özellikleri ilk aşamada jeoloji haritalarından okunuyor. Deniz ve hava limanları, otoyol ve demiryolları ve büyük mühendislik yapılarının, güvenlik ve ekonomik açıdan yer ve güzergâh seçiminin temel verileri jeoloji haritalarında bulunur. Kentleşme nüfus artışı ve sanayileşme sonucu ortaya çıkan tüm dünyayı tehdit eden kirlilik ve çevre tahribatına karşı alınabilecek önlemleri, katı ve sıvı atıkların depolanma olanaklarına ilişkin seçenekleri, şifreleri bu haritalarda kayıtlanıyor. Sonuçta insanın doğayla ilişkisini düzenleyen başlıca bilim dalı olan jeolojinin, insanın doğayla uyum içinde yaşamasının ilkelerini ortaya koyduğu temel belge, “MANİFESTO”dur[2], jeoloji haritaları..

Jeoloji haritalarının tarihi geçmişine baktığımızda jeolojinin ve jeoloji haritalarının ülkemizdeki öneminin anlaşılması ve gelişimi 1935 yılında MTA Enstitüsünün kurulması ile başlar. Elbette Anadolu’da ilk jeolojik araştırmaların tarihi 1935’den daha da geriye gitmektedir, ancak burada vurgulamak istediğim şey Cumhuriyet Dönemi araştırmalarıdır. 1935 öncesi etütler daha çok yabancılar tarafından yapılan özel amaçlı, genellikle de demiryolu güzergâhları boyunca yapılan çalışmalardır. Bu çalışmaların temel amacı ülkemizin yeraltı kaynaklarına yönelik araştırmalar olduğu bilinmektedir. Çünkü Emperyalist[3] güçler sömürge haline getirmeyi hedefledikleri ülkeleri (Genellikle de insani amaçlarla!) işgal etmeden önce o ülkenin özellikle yeraltı ve yerüstü kaynaklarını araştırırlar, nitekim bu denli öneme sahip jeolojik araştırmaların ve jeolojik haritaların yapılması 1839 yılında Gülhane Hattı Hümayunu’ndan sonra başlanılması asla bir rastlantı değildir.[4] Anadolu’nun sahip olduğu zengin yeraltı kaynaklarının talan edilmesi amacıyla başlatılan ilk jeolojik araştırmalar tamamen özel amaçlı çalışmalardır. İlk jeolojik araştırmaların zengin bor yataklarımızın yer aldığı Batı Anadolu’da yapılmış olması ise günümüzde dahi süren bor tartışmalarını düşününce çarpıcı, o kadar da düşündürücüdür. Jeoloji haritalarının önemi burada devreye girmektedir..

Jeoloji haritalarının çalışmalarını yürüten MTA’nın dünü bugünü ve yarını üzerine neler düşünüyorsunuz?

Harita çalışması belirttiğiniz gibi tamamen MTA tarafından yürütülmüştür. Bu çalışmalarda başta TPAO olmak üzere üniversitelerimizin ve diğer kamu kurumlarının arşivlerinden de yararlanıldığını biliyoruz. Yüzlerce MTA’lı jeoloji mühendisinin büyük emeklerle gerçekleştirdiği bu eser MTA Genel Müdürlüğü’nün projesidir. Bu projede çalışan, projeyi gerçekleştiren ve bu dev esere imza atan jeoloji mühendislerinin meslektaşımız olmaları bize onur vermektedir.

Üyelerimizin anlamlı bir çoğunluğunun çalıştığı MTA Genel Müdürlüğü ile Jeoloji Mühendisleri Odası geçmişten bugüne her dönemde sıcak ilişkiler içinde olmuştur. MTA ile meslek içi eğitim kursları, çeşitli bilimsel teknik etkinlikleri birlikte düzenleme, bilimsel yayın değişimi gibi ilişkilerimiz her dönemde sürdürülmüş ve devam etmektedir.

Böyle bir esere imza atan ülkenin yüz akı kurumlarının başında gelen ve mensubu olmaktan da onur duyduğum MTA, 1970’li yıllara kadar dünyada sayılı jeoloji kurumlarından biri ve ülke ekonomisine inanılmaz katkılar yapmış. Ancak küreselleşeme rüzgârlarından kurtulamamış, ülkede uygulanan kamuyu küçülte, işlevsizleştirme politikalarından oldukça etkilenmiştir.

22.06.1935 tarih ve 2804 sayılı yasayla kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) ülkemizin jeolojisinin aydınlanmasında, çeşitli ölçekli ve amaçlı jeoloji haritalarının yapımında ve basımında, çeşitli yeraltı kaynaklarının ortaya çıkarılmasında ve bunların ekonomiye kazandırılmasında, en önemlisi bu konularda gereksinim duyulan elemanların yetiştirilmesinde görev üstlenmiş ve saygın bir kurum olarak isim yapmıştır. Dünyada eşdeğer ve/veya benzer kuruluşlarla yarışmış ve bu konuda kendisini kabul ettirmiş olmasına karşın 12 Eylül darbecileri tarafından 1983 yılında enstitü[5] kimliği elinden alınarak ismi Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü olarak değiştirilmiştir. Böylece bilimsel araştırmalar yapan özerk kamu kurumu bu dönemden sonra politik atamalarla siyasi iktidarların oyuncağı durumuna sokulmuştur. 1985 yılında 3213 sayılı Maden Yasası ile de maden arama alanı daraltılmış, dünyadaki eşdeğeri ve/veya benzeri kurumlar teknolojik donanım ve yönetim anlayışı bakımından kendilerini sürekli yenilerken MTA bırakınız kendisini yenilemesini, geriye götürülmesine adeta çanak tutulmuştur.

Son 20-25 yıllık dönemde gittikçe gerileme sürecini yaşayan MTA siyasilerin kadrolarını yerleştirdiği bir kurum haline getirilmiş, deneyimli eleman kadrosu ya emekli olmuş, ya da MTA’dan aradığını bulamayanlar başta üniversiteler olmak üzere diğer kuruluşlara geçmeyi yeğlemiştir. Emekli olanların veya ayrılanların yerine yeterli sayıda genç eleman alamamış, aldıklarını da yeterince yönlendirememiş ve jeolojik çalışmalarda oldukça önemli olan usta-çırak ilişkisi giderek tarihe karışmıştır. Siyasi amaçlı olarak gidilen bölgeleşme sisteminde bölge merkezleri hiçbir plan ve programa dayandırılmadan rastgele seçilmiş ve böylece MTA’nın yapısı hantallaştırılmıştır. Dünyada MTA eşdeğeri ve/veya benzeri kurumların bütçelerinin önemli bir bölümü ülkemizde olduğu gibi devlet tarafından, az bir kısmı da kendi öz kaynaklarından karşılanmaktadır. Özellikle son 15-20 yıldan beri bütçeden MTA’ya ayrılan kaynak neredeyse sadece personel giderlerini karşılayabilmekte, bu kaynaktan araştırmaya ayrılan pay ise %2-3’le sınırlı kalmaktadır. Dolayısıyla 1980 yılı öncesinde yenilikleri izleyen, bilim ve teknolojideki yeni gelişmeler ışığında program yapan ve ülke gereksinimlerini araştırıp bu doğrultuda proje üreten bir kurum olmaktan çıkmış, sıradan işlerle uğraşan, siyasilerden gelen talepleri karşılayan, yeniliklere kapalı bir kuruluş haline getirilmiştir. Yetkinliği tartışılan, hiçbir bilimsel projede görev almamış, tek özellikleri iktidara yakın olmak olan ve hiçbir bilimsel bilgi birikimi olmayan kişilerin siyaseten yönetici olarak atanmaları özellikle son 15-20 yıldan beri vazgeçilmez bir davranış biçimi olmuştur. Bir konuda veya bir dalda bilgi sahibi olmak için bir ömürlük zaman azdır. Ancak ülkemizde mevki sahibi olmak için bir gece veya 1-2 gün, bilemedin 1-2 ay çok uzun bir zaman sayılır. 1-2 günde, bazen bir gecede hiçbir altyapısı olmadan mevki sahibi olanlar, bir ömür boyu süren gayretlerle sahip olunabilen bilgiye bir gecede veya 1-2 günde sahip olduklarını zannederler. Yönetim erkini ellerine alıp yönlendirici ve denetleyici olurlar ve hatta çok önemli kritikler yaparlar. Merhum Uğur Mumcu’nun vurguladığı gibi “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” olurlar. Bu yaklaşım ve uygulamalar MTA’da geçmişte de yaşanmış ve hala yaşanmaktadır.

1980 sonrası yaşanan olumsuz sürece karşın son birkaç yıldır sürdürülen çabalar MTA’nın eski görkemli günlerine dönme umudunu yaratmıştı. Ancak özellikle son dönemde oluşturulan siyasi müdahalelerle bilimsel ve teknik çalışma ikliminin tahribine yönelik süreç ivme kazanmıştır. Özellikle yönetici atamalarında hakkaniyet ve liyakat gözetmeyen, keyfi yönetim anlayışının kurumun bilimsel birikim ve etkinliğini zaafa uğratması, içini boşaltması ve işlevsizleştirilmesi kaçınılmaz.

Halı hazırda deneyimli ve bilgi birikimine sahip, yurtsever az sayıdaki personelin üstün gayretleriyle önceden yapılmış çeşitli jeolojik araştırmalar ve jeolojik haritalar yeniden gözden geçirilerek çeşitli ölçekli ve amaçlı jeolojik haritalar üretilmektedir. Ancak gelecekte, aynı özellikteki haritaların yenilerini üretmek için zaman geçirmeden 1980 öncesi heyecanıyla jeolojik çalışmaların ve 1/25.000 ölçekli detaylı jeolojik harita yapımının sürdürülmesi gerekmektedir.

Gelecekte basılacak olan 1/100.000 ve daha küçük ölçekli haritalar ile değişik amaçlı jeolojik haritaların üretilmesi için yeni bilgilerle ve yeni teknolojik olanaklarla yapılmış 1/25.000 ölçekli jeoloji haritalarına gereksinim duyulacaktır. Bu nedenle “Jeoloji haritası bir defa yapılır ve bu iş biter” anlayışıyla konuya yaklaşmak oldukça hatalıdır, hatta bu işin önemini anlamamaktadır.

Son yayımlanan Türkiye Jeoloji Haritası, daha önceki jeoloji haritası çalışmalarının birikimleri üzerinde yükseliyor. Ve belki ileride daha kapsamlı yeni jeoloji haritaları hazırlanacak. Bu bağlamda, son jeoloji haritasının eksiklikleri neler? Ve bu eksiklikler nasıl giderilebilir? Bu alanda atılacak yeni adımlar neler olabilir?

Her jeoloji haritası basıldığı andan itibaren eskimektedir. Bu genel bir kabuldür ve doğrudur. İlk Türkiye jeoloji haritasının basıldığı yıl olan 1961’den günümüze yerbilimciler 42 yıl boyunca, bir yandan bu haritayı kullanmışlar diğer yandan yeni bulgu ve gözlemlerle var olan haritaların güncellenmesine katkıda bulunmuşlardır. Jeoloji mühendisinin laboratuarı doğadır. Dolayısıyla doğadaki yeni verileri sürekli gözlemleyen meslektaşlarımız kuşkusuz ileriki yıllarda bu haritayı da güncelleyeceklerdir. Bunun için ülkemizin yeraltı kaynaklarını aramak, ortaya çıkarmak jeoloji haritalarını yapmakla görevli MTA’nın enstitü kimliğine tekrar döndürülmesi gerekmektedir. 12 Eylülün kapattığı tüm kurumlar -bunlara siyasi partiler de dahil- tekrar yeniden çalışmalarına başlamalarına rağmen MTA’ya, elinden alınan enstitü kimliği hala iade edilmemiştir. Mevcut yapısı ve yönetim anlayışları ile bugün kendisinden çok fazla bir şey beklenmese de, 70 yıllık bilgi birikimi ve yerbilimlerinde üretilmiş bilgilerin arşivlendiği dünya çapındaki kütüphanesi ile yeni teknolojik yatırımlarla ve genç jeoloji mühendislerinin mesleğimizde olmazsa olmaz koşul olan usta-çırak ilişkisi içinde istihdamı sağlanmasıyla bu konuda yine önderlik yapabilecektir. Yönetsel zafiyetlerden arınmış, arama ve araştırma payı gelişmiş ülkelerin düzeyinde seyreden siyaseten değil liyakaten atamaların egemen olduğu bir MTA bunu başaracaktır. Bunun için siyasi iktidarların yani bu ülkenin bilim ve teknoloji politikalarına yön verenlerin bilime, bilimsel düşünceye, 5 temel bilimden biri olan jeoloji’ye (diğerleri matematik-fizik-kimya-biyoloji) ve bu bilimin uygulayıcıları olan jeoloji mühendislerinin önemini kavramaları ya da, Batı Anadolu’daki 2500 yıl öncesi Milet’i hatırlamaları yeterlidir.

Türkiye Jeoloji Haritası dışında, jeoloji alanında gereksinim duyulan başka temel çalışmalar neler?

Kuşkusuz jeoloji haritaları yerbilimcilerin en temel araçlarındandır. Çok değişik kullanım alanlarının olduğunu belirtmiştim. Ülkemiz jeolojik yapısı gereği deprem, sel, heyelan (toprak kayması), çığ, kaya düşmesi gibi doğal olaylara sıkça maruz kalmaktadır. Doğa olaylarının afete dönüştü(rüldü)ğü ülkemizde en temel sorunlardan biri ülkemiz afet haritalarının oluşturulmasıdır. Bunun için öncelikle bu haritalara altlık olan ve yine MTA tarafından üretilen Türkiye Diri Fay Haritası’nın sürekli olarak güncellenmesi gerekmektedir. Bunun yanında, özellikle imar planlarında kullanılan planlama alanını oluşturan kayaçların mühendislik özelliklerinin sayısallaştırıldığı mühendislik jeolojisi haritaları önemli bir eksikliktir.

Bütün bunlara ilave olarak yeraltı kaynaklarımızın planlamasında önemli olan maden-jeoloji haritaları ise kaynaklarımızın kamu yararı doğrultusunda talan edilmeden ülke ekonomisine sunulmasında önemli bir yeri vardır.

MTA tarafından yayınlanmış olan genel amaçlı 1/2500000, 1/800000, 1/500000 (eski ve yeni) küçük ölçekli jeoloji haritaları bir bölgenin jeolojisini genel bir çerçeve içersinde görmek, jeoloji ile ilgili yerel jeoloji bulgularını bu genel çerçeve içinde değerlendirme amacıyla kullanılabildiği gibi doğal kaynaklar (maden, su, petrol, doğalgaz), zemin, doğal afetler, çevre, sağlık, gibi insan yaşamını doğrudan etkileyen doğa olaylarının meydana gelişini açıklamada kullanılabilecek verileri üzerinde barındıran, neyin nerde aranması gerektiği konularında genel bilgi vermeye ve konuyla ilgili çalışanları doğru kaynağa yönlendirmeye yönelik haritalardır. Turizm, ziraat, şehir planlaması, yerleşim, ulaşım ve askeri amaçlarla da jeoloji haritaları yaygın olarak kullanılmaktadır.

Küçük ölçekli jeoloji haritaları, geniş alanlar kaplayan kaya çeşitlerini, kayaların yaşlarını ve devamlılığı fazla olan büyük fayları gösterir. Hangi madenin nerede bulunacağı konusunda bu haritalar çok genel anlamda yol gösterici olabilirler. Ancak maden yataklarıyla ilgili ayrıntılı jeoloji verilerinin bu şekildeki küçük ölçekli jeoloji haritalarında gösterilmesi mümkün değildir. Maden yataklarının oluşumunu sağlayan doğa olayları jeolojik olarak boyut itibariyle küçük olaylardır ve bunlarla ilgili jeoloji ayrıntıları ancak büyük ölçekli “Maden-Jeoloji Haritaları” hazırlanarak maden yataklarıyla ilgili sağlıklı değerlendirmede kullanılabilecek haritalar yapılabilmektedir. MTA tarafından 1970 yılında yayınlanan 1/2500000 ölçekli ve 2000 yılında yayınlanan 1/1000000 ölçekli “Türkiye Metalojeni Haritaları” maden yataklarının cinsi, boyutu, şekli, kimyası, kökeni, oluşum yaşı ve bulunduğu yerdeki kaya çeşitleriyle ve tektonikle olan ilişkisini gösteren küçük ölçekli haritalardır. Bu haritalar benzer tip maden yataklarının bulunacağı maden havzaları hakkında fikir verirler ama bu haritalardan elde edilen bilgiler o madeni aramak için yeterli olamaz. O nedenle maden-jeoloji haritalarının hazırlanması gerekir. Bir maden yatağının bir yerde veya bir yörede oluşmuş olabilmesi için orada özel jeoloji koşullarının mevcut olması gerekir. Maden yataklarını bulabilmek için madenlerin bulunabileceği yerlerde arama yapmak gerekir. İşte burada sözü edilen küçük ölçekli jeoloji ve metalojeni haritaları bu yerlerin, bu yörelerin belirlenmesine yardımcı olan haritalardır. Genel amaçlı bu küçük ölçekli haritaların yanı sıra özel amaçlı büyük ölçekli jeoloji haritaları da hazırlanmaktadır. Buna örnek olarak maden yataklarıyla ilgili haritalar, “Maden-Jeoloji Haritaları” verilebilir. “Maden-Jeoloji Haritaları” bir maden oluşumunun veya bir maden yatağının bulunduğu yerdeki kaya çeşitleriyle, kayaların kimyasal bozuşmasıyla (alterasyonuyla), kayaların jeoloji yaşıyla, kırık sistemleriyle, olan ilişkisini ortaya koyan, söz konusu madenin aranmasına ve işletilmesine kılavuzluk edecek verilerin üzerine işlendiği büyük ölçekli haritalardır. Bu haritalar maden oluşumunun cinsine ve özelliklerine bağlı olarak genelde 1/25000 ile 1/500 arasında değişen ölçekli olarak hazırlanmaktadır. Bir maden yatağı ile ilgili bilinmeyenlerin tamamının başlangıçtaki arama çalışmaları sırasında ortaya konulması mümkün değildir, mümkün olsa bile çoğu durumda ekonomik değildir.

Maden işletmeciliği dinamik bir yapıya sahiptir. Maden işletme faaliyetleri sırasında gerek yeraltında ve gerekse yerüstünde çok miktarda malzeme kazılmakta ve yer değiştirmektedir. Her kazılan yer maden yatağıyla ilgili anlamlı jeoloji verilerinin ortaya çıkabileceği bir mostradır[6]. Kazı sonucu ortaya çıkan bu kıymetli veriler bir sonraki kazı işlemleriyle tahrip edilebilmekte veya üzerleri örtülerek kaybolmaktadır. Bu jeoloji verilerinin tahrip edilmeden veya kaybolmadan önce jeoloji mühendisince incelenip tekniğine uygun olarak haritalanması, yorumlanması ve bunun işletme faaliyetleriyle başa baş sürdürülerek “Yaşayan Maden Jeoloji Haritalarının” hazırlanması gerekir. Diğer pek çok konuda olduğu gibi jeoloji ilmi de her geçen gün aşama kaydetmekte maden yataklarıyla ilgili bilgiler gelişmekte, maden yatağı ile ilgili oluşum modelleri yenilenmektedir. Bir maden için geçmişte ihmal edilmiş bazı jeoloji verileri yeni geliştirilen modeller ve teknolojiler ışığında daha sonra çok önemli olabilmektedir. Bu nedenle yapılmış olan maden jeoloji haritalarının yeni gelişmeler ve oluşum modelleri ışığında yeniden detaylandırılması ve yeniden yorumlanması gerekmektedir. “Maden-Jeoloji Haritası” madencilik faaliyetleri onsuz yapılamayacak bilimsel temele dayalı teknik bir dokümandır. MTA, Türkiye’deki hemen hemen bütün maden yataklarını etüt etmiş, maden jeoloji haritalarını hazırlamıştır. Bunlar MTA’nın rapor arşivinde bulunan 15000’den fazla raporun ekini oluşturmaktadır. Bu raporların ekinde bulunan jeoloji ve maden jeoloji haritaları yapıldığı zamandaki bilgiler ışığında hazırlanmış haritalardır. Gelişen bilgiler ve derlenen yeni veriler ışığında “Yaşayan Maden Jeoloji Haritalarının” maden işletmecisi kuruluşlarınca yapılması, yapılıp yapılmadıklarının kontrolünün ise Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nce (MİGEM) yapılması gereken haritalardır. MTA’nın yeni hedefi bu olmalıdır.

İsmet CENGİZ
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı
MTA Maden Etüt ve Arama Dairesi

Notlar
[1] dogma
isim Fransızca dogme
Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi. (tdk.gov.tr)

[2] manifesto
isim, ticaret (manife’sto) İtalyanca manifesto
Resmî bir makam, kurum veya resmî olmayan bir örgüt, topluluk tarafından herhangi bir durumu ilgililere duyurmak için yazılan yazı, bildiri, bildirge, tebliğ. (tdk.gov.tr)

[3] emperyalist
sıfat Fransızca impérialiste
Emperyalizm yanlısı olan, yayılmacı, yayılımcı. (tdk.gov.tr)

[4] 3 Kasım 1839’da okunan Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde demokratikleşmenin somut ilk adımıdır. Aslen II. Mahmut döneminde planlanmasına rağmen, II. Mahmut’un ölümünün ardından oğlu Abdülmecit döneminde dışişleri bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur. Gülhane Parkı’nda okunması nedeniyle, Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat-ı Hayriye de denir. (tr.wikipedia.org)

[5] enstitü
isim Fransızca institut
Bir üniversiteye bağlı veya bağımsız bir kuruluş olarak genellikle araştırma yapan ve bazı durumlarda öğretime de yer veren eğitim kurumu. (tdk.gov.tr)

[6] mostra
isim (mo’stra) İtalyanca mostra (tdk.gov.tr)
Kayacın yeryüzünde görülebilen parçası veya kısmı. (yerbilimleri.com, TDK’ya bu açıklamayı öneriyor.)

Bu metin ya da söyleşi, tekrar elden geçirilmiştir. Metnin ilk hali için, Bilim ve Gelecek Dergisi Ekim/2005 sayısına ya da Jeoloji Mühendisleri Odası’nın sayfasına bakınız.

29 Ekim 2008 Pakistan Depremi

Pakistan’ın Belucistan eyaletinde bugün sabaha karşı meydana gelen şiddetli depremde 175 kişi öldü, 350 kişi yaralandı.

Depremin merkez üssünü (sol) gösteren yerbulduru haritası (sağ). Görüntü: USGS

Amerikan Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS), Belucistan’ı sabaha karşı yerel saatle 04.09:58 sularında (TSİ 01.09:58) vuran depremin 6,4 büyüklüğünde, Pakistan Meteoroloji Dairesi ise 6,5 büyüklüğünde olduğunu bildirdi.

Belucistan bölge yetkilisi Dilaver Han, depremin merkez üssü Ziyaret bölgesinde 170 kişinin öldüğünü, 350 kişinin de yaralandığını açıkladı. Han, kurtarma çalışmalarının bitmesinden sonra da şu anki sorunun soğuk havada çadır, battaniye ve gıda sağlanması olduğunu ifade etti. Yaklaşık 50 bin nüfuslu bölgede halkın depreme uykuda yakalandığını, evlerin yıkıldığını ya da ağır hasar meydana geldiğini belirtiliyor.

Bu arada Ketta’nın kuzeyindeki Pişin bölgesinde de depremde 5 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.
USGS, ilk depremden yaklaşık 12 saat sonra yerel saatle 17.32’de (TSİ 13.32) ikinci bir sarsıntı daha olduğunu duyurdu. İlk depremin ardından 20 civarında artçı şok meydana geldiği belirtildi.

Bu haber, AA ve USGS sitelerinden derlenmiştir.

Etimaden’den Açıklama: Bor Efsanesi

Eti Maden İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Orhan Yılmaz, dünyada ve Türkiye’de bor rezerviyle tüketim hızı arasında “müthiş bir orantısızlık” olduğunu belirterek, “Dünyada 4 milyar ton bor rezervi var, bunun yüzde 72’si Türkiye’de. Ama Türkiye dahil yıllık tüketim sadece 4 milyon ton. Vatandaş elimizdeki boru kömür gibi kazıp pazara gönderdiğimizi, ne kadar çok gönderirsek o kadar fazla kazanacağımızı zannediyor. Böyle bir şey yok” dedi. Yılmaz, Türkiye’nin bor rezervi konusundaki hesaplamalar ve değerlendirmelere ilişkin yaptığı açıklamada, kamuoyunda bor konusunda “şehir efsanesi” olduğunu söyledi.

Dünyadaki önemli bor yatakları Türkiye, ABD ve Rusya’da yer almaktadır. Dünya toplam bor rezervi sıralamasında Türkiye %72’lik pay ile ilk sıradadır. Dünyadaki en önemli bor üreticileri; Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü (Türkiye) ve Rio Tinto (ABD)’dur. Bu iki kuruluş dünya bor üretiminin yaklaşık %70’ini gerçekleştirmektedir. Harita: Etimaden

Bor kimyasallarının yüzde 95’inin cam, seramik ve deterjan sektörüne satıldığını, bunların dışındaki sektörlere satılan miktarın çok küçük olduğunu ifade eden Yılmaz, “Dünyada ve Türkiye’de bor rezerviyle tüketim hızı arasında müthiş bir orantısızlık var” dedi.

Bordaki temel meselenin tüketim hızını artırmak olduğunun altını çizen Yılmaz, şöyle konuştu:

“Borda arz fazla talep az, en temel konu bu. Bu noktayı ihmal ederek analiz yaptığınızda, bütün tablolar pembe olur. Türkiye’nin bor rezervi 2,5 milyar ton, yani dünya rezervinin yüzde 72’si Türkiye’de. Türkiye dahil dünyanın bor rezervi ise 4 milyar ton, ancak bor kimyasalı ve konsantresi olarak tüketim hızı yıllık sadece 4 milyon ton. Hâlihazırda dünyaya bin sene yetecek kadar bor var. Bunun 700 senesini tek başına Türkiye karşılayabiliyor. Biz olmasak bile piyasada dünyaya 300 sene yetecek bor var. İşte pembe tablo çizenlerin görmediği şey bu. Sanki biz ne üretirsek hepsini satabileceğiz, müşteri bizi bekliyor gibi düşünüyorlar. Bu da yanlış algılamalara neden oluyor.”

“Bor konusunda kamuoyuna bol miktarda iyimserlik havası pompalanıyor” ifadesini kullanan Yılmaz, “Türkiye’deki borun ‘tüm iç ve dış borçları ödeyebileceği’, GSMH’ye (Gayri Safi Milli Hasıla) üç katı kadar katkı yapacağı’ gibi laflar söyleniyor. Bunların hiçbirinin aslı astarı yok” diye konuştu.

Türkiye’nin bor varlığının değeri konusunda hesaplama yapanların çok pahalı bir bor kimyasalını referans aldıklarını, rezervi onunla çarparak bazı rakamlara ulaştıklarını anlatan Yılmaz, “Elimizde o kadar büyük miktar var ki, en ucuz bor kimyasalı fiyatından bile hesaplanırsa inanılmaz rakamlara ulaşılır, ama sattığımız miktar belli” dedi.

Yapılan hesaplama ve değerlendirmelerin Türkiye’nin bor rezervi değeri konusunda kamuoyunda yanlış algılamaya neden olduğunu dile getiren Yılmaz, “Vatandaş elimizdeki boru kömür gibi iş makineleriyle kazıp pazara gönderdiğimizi, ne kadar çok gönderirsek o kadar fazla para kazanacağımızı zannediyor. Böyle bir şey yok” şeklinde konuştu.

Eti Maden Genel Müdürü Yılmaz, Türkiye’deki bor madenlerinin “40 milyon dolara satılacağı” yönünde söylentiler olduğunu da hatırlatarak, bu iddiaların Eti Maden’in kasasında 250 milyon dolar nakit parası bulunduğunda ortaya atıldığına dikkati çekti. Eti Maden’in kasasında şu anda yaklaşık 130 milyon dolar parası olduğunu ifade eden Yılmaz, “Bor madenlerinin satılması gibi bir şey kesinlikle söz konusu değil. Eğer özelleştirilecek olsa öncelikle özelleştirme kapsam ve programına alınır, şartnameler alınır, açık ihaleyle ihaleye çıkılır. Bu safhaların hiçbiri yok. Çünkü ortada böyle bir şey yok. Vatandaşlarımız bu gibi söylentilere inanmasınlar” diye konuştu.

Yılmaz, Türkiye’nin yüksek miktardaki bor rezervinin, kurulması planlanan nükleer santrallar için avantaj olup olmadığına ilişkin de nükleer enerjiyle bor kimyasalları arasında dolaylı bir bağlantı olduğunu söyledi. “Bor, nükleer enerjinin olmazsa olmazı asla değildir” diyen Yılmaz, borun sadece nükleer reaktörlerde soğutucu olarak kullanıldığını, bunun da “yemeğe katılan tuz gibi” olduğunu vurguladı. Yılmaz, nükleer santral kurulmasının borikasit tüketimini artıracağını ancak bunun zannedildiği gibi yüksek bir miktar olmadığını da belirtti.

Bordan enerji üretme konusundaki çalışmalara da değinen Yılmaz, bu konuda da borun dolaylı bir işlevi olduğunu, borun kendisinin bizatihi yakıt olmadığını, sadece hidrojen tutma özelliğinden dolayı söz konusu uygulamalarda sodyum borhidrür adlı bor kimyasalı kullanıldığını kaydetti.

Sodyum borhidrürü hidrojen taşıyıcısı olarak kullanarak hidrojen ortaya çıkarıp onu da yakıt olarak kullanmanın teknik olarak mümkün olduğunu ifade eden Yılmaz, “Ancak bunun teknik olarak mümkün olmasıyla ekonomik olarak mümkün olması çok farklı şeyler. Bugün itibariyle bu iş teknik olarak yapılıyor ama ekonomik değil” dedi.

Yılmaz, fosil kaynaklar bittiğinde alternatif enerji kaynakları olması gerektiğini, bugün itibariyle hidrojenden enerji üretmenin ekonomik olma noktasından uzak olsa bile ileride klasik yöntemlerle arasındaki farkın azalabileceğini, dolayısıyla bu tür çalışmaların devam etmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Bu haber, AA, NTVMSNBC ve Zaman sitelerinden derlenmiştir.