MTA: Yerin Altında Servet Yatıyor

http://maxbaillie.com/wp-cron.php?doing_wp_cron=1469028472.6979629993438720703125 iqoption it

Türkiye'deki maden yataklarının dağılımı. Harita: MTA
Türkiye’deki maden yataklarının dağılımı. Harita: MTA

binära optioner vad är det

come guadagnare 50 euro alla settimana

För Viagra 100 mg master

http://www.akcor.com.tr/?spayki=%D8%AB%D9%86%D8%A7%D8%A6%D9%8A%D8%A9-%D8%A5%D8%B4%D8%A7%D8%B1%D8%A7%D8%AA-%D8%AE%D9%8A%D8%A7%D8%B1-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D9%87%D9%85&c59=58 ثنائية إشارات خيار السهم

video trading opzioni binarie 60 secondi piattaforma italiano

http://studioahamed.com/?tra=trend-opzioni-binarie trend opzioni binarie

xemarkets الخيارات الثنائية

seroquel 50 mg cost

http://peppermintenergy.com/?nuf=bin%C3%A4re-optionen-demokonto-unbegrenzt&96b=35 binäre optionen demokonto unbegrenzt

Keflex rezept

Maden ihracatında doğal taşlar 1 milyar 250 milyon dolar ile ilk sırada yer alıyor. Doğal taşlar ürün grubunu 544.3 milyon dolar ile metalik madenler, 491 milyon dolar ile endüstriyel hammaddeler takip ediyor.

Maden ihracatında bor, krom, selestit, manyezit, barit, mermer, ponza, feldspat gibi madenlerin ilk sırada yer aldığını ifade eden yetkililer, Türkiye’de yılda yaklaşık 60 milyon ton kadar üretilen kömürün ise büyük çoğunluğunun termik santrallerde olmak üzere yurtiçinde tüketildiğini belirtti.

Madencilikle yeniden yapılanma ve planlama dönemine geçildiğine dikkat çeken yetkililer, 2010 yılında da maden ihracatının 10 Milyar dolar olarak hedeflendiğini kaydetti. Diğer önemli maden rezervleri şöyle:

Çinko-kurşun, Türkiye’nin metal içeriği olarak 860 bin ton kurşun, 2.3 milyon ton çinko rezervi bulunuyor.

Demir, ortalama yüzde 50-55 tenörlü işletilebilir demir rezervi toplamı 113 milyon ton dolayında bulunuyor.

Krom cevheri, Türkiye’nin krom rezervi 26 milyon ton civarında.

Bor, Türkiye 3 milyar 66 milyon ton olan bor rezervleri ile dünya bor potansiyelinin yüzde 72’sini elinde bulunduruyor.

Alüminyum üretimine uygun boksit rezervi 87 milyon ton civarında bulunuyor.

Türkiye’de toplam bakır rezervi, metal içeriği olarak 1.5 milyon ton bakır düzeyinde bulunuyor. Ekonomik olarak değerlendirilmeyen düşük tenörlü bakır kaynakları dahil edildiğinde toplam bakır kaynağı metal içeriği olarak 3.5 milyon tonu buluyor.

Trona, Türkiye’nin Beypazarı ve Kazan yataklarıyla beraber toplam trona rezervi 836 milyon ton düzeyinde.

Büyük alçıtaşı potansiyeline sahip olan Türkiye’nin rezervleri tam olarak belirlenmedi. Yıllık alçı taşı üretimi 3 milyon ton civarında.

Türkiye’nin 80 bölgesinde 150’den fazla değişik renk, desen ve kalitede mermer ve doğal taşlar rezervleri bulunuyor. Türkiye’nin mermer potansiyelinin 5.1 milyar metreküp civarında olduğu tahmin ediliyor. Sanayideki ya da ticaretteki mermer, parlatılıp satılabilen her türlü kayaca deniyor; ama yerbilimsel mermer, bu değildir.

Seramik ve cam hammaddeleri sektörünün ana ham maddesini kuvars, kuvarsit, kuvars kumu, feldspat, kil ve kaolen oluşturuyor. Türkiye’de 89 milyon ton kaolen, 354 milyon ton seramik ve refrakter kil, 239 milyon ton feldspat, 1.3 milyar ton kuvars kumu, 2.3 milyar ton kuvars-kuvarsit potansiyeli bulunuyor.

Çimento ve diğer yapı malzemeleri: İnşaat sektöründe büyük oranda hafif yapı elemanı ve beton agregası olarak da kullanılan ponza potansiyeli 1.5 milyar metreküp, perlit potansiyeli ise 5.7 milyar ton düzeyinde.

Türkiye’de Ankara, Çankırı, Tokat, Edirne ve Ordu illerinde yoğunlaşan değişik alanlarda kullanılabilir 250 milyon ton bentonit rezervi bulunuyor.

Türkiye’de 41-48 manyezit içerikli 111 milyon ton manyezit rezervi bulunuyor.

Bu yazının, geneli 24 Ağustos 2008 tarihinde Anadolu Ajansı’nın ekonomi sayfasından ve ayrıntılar aynı tarihte CNNTÜRK’ün, MTA’nın, NTVMSNBC’nin ve TRT’nin sayfalarından derlenmiştir.

Deprem Hakkında Bilgiler

Yerkabuğunun derin katmanlarının kırılıp yerdeğiştirmesine ya da yanardağların püskürmesi sırasında olan sarsıntıya, deprem (yersarsıntısı ya da zelzele) denir. Depremin olduğu yerde yer titreşim yapar ve sallanır. Deprem bir doğa olayıdır ve yapay olarak oluşturulan sarsıntılara deprem denmez.

Depremler, yerkabuğunun yeni kıvrılmış veya kırılmış bölgelerde, çok engebeli bölgelerde, genç kıvrımlarla vadilerin birleştiği bölgelerde, dağ yamaçlarının denizin derinliklerine kadar indiği bölgelerde meydana gelir.

Depremler, volkanik bölgelerde yerkabuğunun altındaki erimiş kayaçların hareket etmesiyle de oluşur. Ancak bu tür depremler yerkabuğundaki kırıklıkların oluşturduğu kırık kuşakları boyunca görülürler. Büyük kütleler halindeki yerkabuğu katmanlarının birbirinden farklı hareketleri, kırık kuşağı boyunca büyük bir gerilim oluşturur: kırık kuşağının her iki yanındaki kayaçlar bir yay gibi gerilir. Sonra aniden kayaçların direnci kırılır ve büyük kütleler halindeki yerkabuğu katmanları harekete geçer; gergin kayalar serbest bırakılmış bir yay gibi titreşir. Aslında yerkabuğunun kırık kuşağı boyunca hareketi en şiddetli depremlerde bile yalnızca birkaç metredir. Ama bu hareket bir dakika kadar bir süreyle yerkabuğunu ileri-geri, aşağı-yukarı şiddetle sarsar. Yeraltında odak denen depremin başlangıç noktasında meydana gelen sarsıntı dalgalar halinde yayılarak yeryüzünde merkez denen bir noktada deprem şoku olarak ortaya çıkar. Burası depremin merkezidir ve buradan uzaklaştıkça şiddet azalır.

Deprem merkezinden çevreye doğru muntazaman dalgalar halinde yayılır. Bunlara deprem dalgaları denir. Başlıca üç dalga çeşidi vardır:

1) Boylamasına Dalgalar: P dalgaları da denir. Sismografların ilk kaydettikleri dalgalardır. Bu dalgalar katı, sıvı ve gaz halindeki bütün maddeler içinde yayılır. Bu dalgaların hızı saniyede 8 km kadardır. İnsanın kulağına ulaştığında boğuk bir gürleme halindedir.

2) Enlemesine Dalgalar: S dalgaları da denir. Hızı 4.8 km kadardır. Katı maddeler içinde yayılan bu tip dalgalar daha yavaş hareket ederler. Yayılma yönüne dik titreşimler meydana getirirler.

3) Uzun Dalgalar: L dalgaları da denilen bu tip dalgalar sismografların en son kaydettikleri dalgalardır. Yıkıcı sarsıntıları meydana getirirler. Bu dalgaların yayılma şekli, suya atılan bir taşın meydana getirdiği dalgaların yayılma şekli gibidir.

sismograf

Depremler çeşitli derecede olur; özel gözlemevlerindeki sismograflarla tespit edilebilecek zayıf depremler bulunduğu gibi, yerin yarılmasına ve kalabalık bölgelerde büyük felaketlere yol açabilecek derecede şiddetli depremler görülür. Aynı şiddetteki depremler her yerde aynı etkiyi göstermez. Depremlerin yaptıkları hasarların derecesi o yerin coğrafi özelliğine ve toprağın yapısına bağlıdır. Kırık bölgelerde, alüvyonlu ovalarda ve kum, çakıl gibi gevşek topraklı yerlerde meydana gelen depremler daha çok zarar verir. Kayalık alanlarda ve eski kütlelerin bulunduğu sahalarda meydana gelen sarsıntılar ise daha az hasar meydana getirir. Bu durumda, depremin meydana getirdiği zararları en düşük seviyeye indirmek mümkündür. Sert kayalık alanlar üzerine depreme dayanıklı evler yapmak bu önlemlerin ilkidir. Depremin zararlarını en aza indirmek için alınacak diğer tedbirler:

– İlk 2-3 saniye içinde depremin şiddetlenip şiddetlenmemesine göre tedbir almalıyız. Eğer şoklar hafif ise deprem uzaktadır ve asıl şok gelmeden tehlikeli yerden uzaklaşmalıyız.

– Kaçarken yanan ocak gibi şeyleri bırakmamaya dikkat etmeliyiz. Deprem sonrası su ve elektrik sistemlerini kontrol edip, önlem almalıyız.

– İki, üç katlı evlerin üst katları daha emniyetlidir. Merdivenler en tehlikeli yerleri teşkil eder. Duvar, kiriş ve devrilebilecek eşyalardan uzak durup masa, sıra gibi altı emin yerlere sığınmalıyız. Dışarıda binalardan uzak durmalıyız.

– Kıyılarda sismik dalgaların tehlikesine karşı sahilden uzak durmalıyız.

– Heyelanlı alanlarda kaya parçalarının yuvarlanabileceğini göz önüne almalıyız.

– Depremin birinci dakikasından sonra tehlikenin çoğu geçmiştir. Yanan bir yer veya bir şey varsa, yangın söndürülmelidir.

– Asıl depremden sonra hafif sarsıntılar olabilir. Bu şokların sağlam yapıları da yıkabileceği unutulmamalıdır.

– Bu önlemlerle birlikte soğukkanlı olmalı ve yersiz telaşlara kapılarak bazı zararlara sebep olmamalıyız.

Yeryüzünde meydana gelen depremlerin şiddeti Mercalli-Cancani ve Richter ölçeklerine göre tespit edilir. Mercalli ölçeği 12, Richter ölçeği ise 10 derecelidir. Depremler şiddetlerine göre Mercalli Cancani ölçeğinde şu şekilde derecelenir:

1. Derece: Ancak sismograflar kaydeder.

2. Derece: Çok hafif geçer. Binaların üst katlarında oturanlar ve çok hassas kişiler tarafından hissedilir.

3. Derece: Hafif sarsıntılardır.

4. Derece: Orta şiddette sarsıntılardır. Evlerde kolayca hissedilebilir.

5. Derece: Oldukça şiddetlidir. Herkes duyar. Bütün binalar ve eşyalar sallanır.

6. Derece: Şiddetlidir. Herkes duyar. Bazı binaların sıvaları dökülür.

7. Derece: Çok şiddetlidir. Binalarda çatlaklar oluşur. Ev eşyaları devrilir.

8. Derece: Tahripkârdır. Bacalar ve anıtlar yıkılır. Binalarda yarıklar oluşur.

9. Derece: Çok tahripkârdır. Taş binalar çöker.

10. Derece: Yıkıcı sarsıntılardır. Binalar temellerinden yıkılır. Şehirlerdeki su boruları, kanalizasyon ve hava gazı boruları gibi alt yapı hizmetleri büyük hasarlara uğrar. Demir yolları bozulur.

11. Derece: Afettir, bütün yapılar yıkılır. Yerde büyük çatlaklar, çökmeler olur.

12. Derece: Çok büyük afettir. İnsan yapısı olan her şey yıkılır. Yeryüzünün şekli değişir. Yatay yerdeğiştirmeler olur.

Bugüne kadar, Richter ölçeğine göre tespit edilen en şiddetli sarsıntı 1960’da Şili’de 8,5 şiddetinde olmuştur.

Denizin dibinde veya kıyıda meydana gelen depremler, şiddetine göre denizlerde büyük ve hızlı dalgalara sebep olur. Bunların hızları saatte 600-800 km’ye ulaşabilir. Bu tür dalgalara dev dalga (Jap. tsunami) adı verilir.

Depremleri inceleyen bilim dalına sismoloji, depremle oluşan sismik dalgaların süre ve genlik gibi özelliklerini kaydeden aygıta sismograf denir.

Sismograf bir çerçeve, ona asılı bir ağırlık ve bunların birbiri karşısındaki konumlarında meydana gelen değişikliği kâğıt üzerine aktaran bir düzenekten oluşur. Sismografın içinde bulunan ayna düzeni bir ışık demetini döner bir silindir üzerindeki fotoğraf kâğıdına yansıtır. Sismik dalgalar sismografın bulunduğu yeri sarstığı zaman sismograf bu sarsıntıyla hareket eder; ama içinde asılı durumda bulunan ağırlık hareket etmez. Böylece ağırlık ile üzerinde asılı olduğu çerçevenin birbiri karşısındaki konumu değişir. Buna bağlı olarak aynadan yansıyan ışık demeti döner silindirin yüzeyindeki fotoğraf kâğıdı üzerinde zikzaklar çizer. Böylece sismik dalgaların özelliklerini gösteren çizgiler fotoğraf kâğıdı üzerine işlenmiş olur.

Yeryüzünde ve yeraltında meydana gelen depremlerin etkisi oldukça büyük olabilir. Çoğu zaman toprak kabarmaları, çöküntüler, faylar meydana gelir. 1906’da SanFrancisco depreminde böyle bir fay görülmüştür. Boyu 470 km’yi bulan bu fay önüne çıkan her türlü araziyi hemen hemen doğru bir çizgi üstünde ikiye bölmüştür, yerüstü ve yeraltısularında önemli değişiklikler olmuştur. Bu faylar boyunca birbirinden ayrılan arazilerin dikey veya yatay olarak kaydıkları, eski düzen ve biçiminin kilometrelerce genişliğinde bir alanda değişikliğe uğradığı görülür.

Bir depremde etkilenen bölgelerin genişliği depremin sebebiyle yakından ilgidir. Buna göre depremler şöyle sınıflandırılabilir:

1) Çöküntü Depremler: Yeraltındaki bazı boşlukların birdenbire çökmesinden ileri gelir. Bazen çok şiddetli olan bu çeşit depremler, etkisini özellikle dar alanlarda gösterir. 1879’da İsviçre’nin Glaris kantonunun küçük bir kısmında olan deprem buna örnektir.

2) Volkanik Depremler: Yanardağ püskürmelerinden önce veya püskürmeyle birlikte olur. Bu depremin sebebi kapalı olan yanardağ bacasından çıkmak isteyen gaz veya lavın vuruntusudur. 1883’de İschia adasında meydana gelen deprem bu çeşit bir deprem sayılır. Yalnız birkaç kilometre öteden duyulabilen bu deprem Casamicciola şehrini yıkarak bu küçücük adada 3000 insanın ölümüne yol açmıştır. Oysa eski ağzı adanın ortasında bulunan aynı yanardağ 1302 yılından beri hiçbir faaliyet göstermemiştir.

3) Tektonik Depremler: Depremlerin en önemli olanıdır. Bunların kesin sebebi henüz tartışma konusudur ve sebebinin tek olmadığı da şüphesizdir. Tektonik depremler yerkabuğunun, jeolojik sebeplerle bozulmuş olan izostatik dengesini elde etmesinden doğabileceği gibi, bazı faylar boyunca gelişen ağır ve belirsiz kaymaların sebep olduğu gerilim yığınlarından da ileri gelebilir. Onun için deprem bakımından en tehlikeli bölgeler (deprem bölgeleri) sıradağların ve büyük deniz çökeklerinin yanı başında bulunur (Japonya, Şili, Sonda adaları ve küçük ölçüde Akdeniz’in çevresi).

Önemli tektonik depremlerde hemen her zaman ilk sarsıntıdan sonra gittikçe daha az şiddette gelen ve günlerce, hatta aylarca sürebilen bir dizi hafif depremler görülür. Bu ikinci derecedeki sarsıntılar, deprem merkezinin bulunduğu bölgede denge ve gerilimin ayarlanmasıyla açıklanır. Bunun tersine olarak şiddetli bir depremden önce hafif öncü depremlerin görüldüğü daha sıktır. Bununla beraber bu konuda yapılan sayısız incelemelere rağmen bu gibi zayıf depremlerin ardından büyük bir sarsıntının gelip gelmeyeceğini kestirmek çok güçtür.

Tektonik depremlerin incelenmesi, yerkabuğunun az veya çok derin tabakalarının fizik ve mekanik yapısı bakımından önemli bir rol oynar. Bu çeşit bir incelemede göz önünde bulundurulacak önlemler şunlardır:

1) Deprem merkezinin derinliği, bilinen depremlerin çoğunda deprem merkezi, yeryüzüyle 50 km’lik bir derinlik arasında bulunur. Fakat yerin 700 km kadar derinliğinde, derin merkezli depremlerin meydana geldiği yakın zamanlarda anlaşılmıştır. Bu gibi depremlerin etkileri coğrafi bakımdan çok yaygın ve geniş olabilir; fakat genellikle hiçbir yerde büyük zarara yol açmıştır.

2) Yayılma Dalgaları: Deprem dalgaları titreşimli dalgalardır. Başlıcaları şunlardır: boylamasına iç dalgalar, enlemesine iç dalgalar ve uzun dalgalar; boylamasına iç dalgalar, uzak bir yerde ilk defa beliren dalgalara denir; enlemesine iç dalgalar ikinci olarak gelen dalgalardır; derin depremler dışında yüzeysel olan çeşitli dalgalara da uzun dalgalar denir; çünkü bunların titreşim devresi ötekilerden daha uzundur.

Bu dalgaların çeşitli sismoloji istasyonlarınca “sismogram” adı verilen grafikler halinde kaydı ve bu kayıtların karşılaştırılmasıyla deprem merkezinin derinliği ve merkez üssü noktası kesinlikle bulunabilir. İç dalgalar geçtikleri çeşitli tabakaların esnekliğiyle belirlenen bir yayılma hızı gösterir; deprem merkezi derinse hız da fazladır. Sürekli kırılma yüzünden bu dalgaların yolağı yukarı doğru hafifçe içbükey biçimdedir, hızları da boylamasına iç dalgalar için 7,5-15 km/s, enlemesine iç dalgalar için 4-7,5 km/s kadardır, yüzeysel dalgalar, 4 km/s’lik bir hızla yayılır. Ayrıca, iç dalgalar, “yerçekirdeği” adı verilen 3000 km derinliğe ulaştıkları zaman gerçek bir kırılma ve yansımaya uğrar; yeryüzüne geri dönen bütün bu dalgaların tespit edilerek inceden inceye gözden geçirilmesiyle Yer’in iç yapısı hakkında bir fikir edinmek mümkün olabilir.

Bazı özel deprem olaylarına da değinecek olursak: Deniz kıyısı yakınında veya denizde olan depremler, hava olaylarından ileri gelen kabarmalardan farklı olarak korkunç deniz kabarmalarına yol açabilir. Öte yandan da insanların hayal gücünü işleten çeşitli belirtiler de deprem olacağına birer işaret sayılmıştır. Fakat bunlar daha çok volkan faaliyetleriyle ilgilidir. Aynı şekilde, deprem sırasında topraktan gelen gürültünün kaynağını bulmak ve bunu belirli bir sebebe bağlamak da pek kolay değildir. Geçmişte, bazı şiddetli hava olayları (kasırga, fırtına, siklon) ile depremler arasındaki az veya çok tesadüfî ilintiler üzerinde durulmuştur. Bu olayların bazı hallerde, önceden var olan gizli gerilimlerin boşanması için bir “tetik” rolü oynama ihtimali tahminen inkâr edilemese de günümüzde bilim adamları buna ancak bir istisna olarak bakabilirler. Fakat gene de insan açısından pratik önemi göz önünde tutularak bu konu üzerinde sürekli çalışmalar yapılmaktadır.

earthquakes

MTA: Jeotermal Kaynaklarımızın Durumu, Arama Politikaları ve Değerlendirilmesi

Jeotermal enerji; çevre dostu, yenilenebilir, meteorolojik koşullardan kısa vadede etkilenmeyen, güvenilir, entegre kullanıma uygun (sırasıyla elektrik, ısıtma, termal turizm vb.) ve yerli bir enerji kaynağıdır.

jeotermal_santral

Ülkemiz 31500 megavat termal (MWt) jeotermal potansiyel ile dünyada ilk 10 ülke arasındadır. İlk jeotermal enerji aramaları Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) tarafından 1962 yılında İzmir Balçova’da başlatılmıştır. Balçova’da bugün 25.000 konut eşdeğeri ısıtma yapılmakta olup termal turizmde en iyi durumdadır. MTA, ülkemizde bugüne kadar 459 adet kuyu, 205.000 metre sondajlı arama yaparak 187 adet saha keşfetmiş ve doğal çıkışlar dahil 4000 MWt ısı enerjisi kullanıma hazır hale getirmiştir. MTA ve özel sektör tarafından yaklaşık 250.000 metre jeotermal sondajı yapılmıştır. Bundan sonra en az 1.500.000 metre jeotermal sondaj yapılması gerekmektedir.

1990 yılından bu yana durma noktasına gelen jeotermal enerji arama çalışmaları; 2004 yılından itibaren hızlandırılarak, sondajlı aramalar yılda 2.000 metrelerden 20.000 metreye çıkarılmıştır. Özel sektörle birlikte 40.000 metre olmuştur. Yeniden hızlandırılan “Jeotermal Arama Çalışmaları” neticesinde; ülkemiz jeotermal kaynak görünür ısı kapasitesi 40 yılda 3100 MWt ile çıkarılmışken son dört yılda bu rakam % 30 arttırılarak 4000 MWt’ye çıkarılmıştır. 100 adet toplam 60.000 metre jeotermal sondajı yapılarak 900 MWt ısı enerjisi elde edilmiştir. 1962 yılından beri açılan toplam 459 kuyunun %22 si olan 100 adedi bu dönemde açılmış ve bunun sonucunda: dört tanesi elektrik üretimine uygun olmak üzere 15 adet yeni jeotermal alan keşfedilerek saha sayısı 187’ye çıkartılmıştır.

Arama çalışmalarının yanı sıra yatırım güvenliğini sağlamak amacıyla “Yenilenebilir Enerji Kanunu, 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu ve Uygulama Yönetmeliği” çıkarılarak teşvikler getirilmiştir.

Türkiye jeotermal kullanımında dünya beşincisi, Avrupa birincisidir. Zengin jeotermal potansiyelimizin tamamının harekete geçirilmesi halinde, entegre kullanımlarla birlikte;

– 1000 MWe (yılda 8 milyar kilovatsaat (kWh) elektrik, 3.000.000 konutun ihtiyacına denktir, net 800 milyon ABD doları gelir)

– 500.000 konut eşdeğeri ısıtma (yılda 1 milyar m3 doğalgaz ithali önlenmiş olacaktır, yılda 400 milyon ABD doları döviz tasarruf)

– 30.000 dönüm sera ısıtması; (30.000 kişiye istihdam, net 600 milyon ABD Doları gelir)

– 400 adet termal tesis; (1.000.000 yatak kapasitesi, 250.000 kişiye istihdam, net 5 milyar ABD doları gelir)

Yılda toplam 6,8 milyar ABD doları net gelir sağlanacaktır.

forex signal MTA’nın Jeotermalde Yeni Açılım ve Hedefleri
– Bilinen mevcut Jeotermal sistemlerin derindeki uzantısı araştırılarak jeotermal potansiyelimizin arttırılması,

– Ülkemiz yerkabuğunun daha derin kısımlarında yüksek sıcaklık içeren ancak yeterli gözenek ve geçirgenliğe sahip olmayan kızgın kayaçların bulunduğu alanların tespiti, haritalanması ve envanterinin hazırlanması,

– Mevcut jeotermal alanların sürdürülebilir üretimini sağlamak ve yenilenebilir özelliğini korumak amacıyla işletmecilere bilimsel ve teknolojik destek sağlamak.

Bu yazı, MTA’nın 18.08.2008 tarihli basın bildirisidir.

İstanbul İçin 4 Farklı Deprem Senaryosu

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB), Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) ile ortaklaşa yürüttüğü Deprem Risk Analiz Çalışması kapsamında, İstanbul için 4 farklı deprem senaryosu geliştirildi.

İBB Kent Jeolojisi ve Deprem İzleme Projeleri’ne ek olarak JICA ile ortaklaşa yürüttüğü Deprem Risk Analizi (Mikro Bölgeleme ve Afet Önleme/Azaltma Temel Planı) Çalışması kapsamında, İstanbul’un deprem durumu bilimsel olarak teşhis edildi.

1. derece deprem bölgesi açık kırmızı, 2. derece deprem bölgesi pembe, 3. derece deprem bölgesi turuncu ve 4. derece deprem bölgesi açık sarı renkleri ile gösterilmiştir. Bütün hakları Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na aittir.
1. derece deprem bölgesi açık kırmızı, 2. derece deprem bölgesi pembe, 3. derece deprem bölgesi turuncu ve 4. derece deprem bölgesi açık sarı renkleri ile gösterilmiştir. Bütün hakları Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na aittir.

Bu projede Boğaziçi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi yer alıyor. JICA çalışması kapsamında 4 Japon ve 10 Türk bilim adamı, 15 Japon ve 8 Türk mühendis ile 4 farklı senaryo depremi esas alınarak büyüklükleri 6.9, 7.4, 7.5 ve 7.7 olan depremlerin, mahalle bazında tüm alt ve üst yapılarda meydana getireceği olası hasar miktarları belirlendi.

Buna göre, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2000 yılı bina sayımı verilerine göre; yaklaşık 725 bin bina, 3 milyon 40 bin hane ve yaklaşık 9 milyon gece nüfusuna tekabül eden durumda 7.5 veya 7.7 büyüklüğü civarında bir deprem olursa, 50-60 bin civarında ağır hasarlı bina, 500-600 bin civarında evsiz aile, 70-90 bin civarında ölü, 135 bin ağır yaralı, 1000-2000 noktada su sızıntısı, 30 bin servis kutusunda gaz sızıntısı, elektrik kablolarının yüzde 3’ünde kopma, 140 milyon ton enkaz oluşacak.

Ayrıca, yaklaşık, 1 milyon kişi için kurtarma operasyonu ve 330 bin çadır gerekecek. Yaklaşık 40 milyar dolar maddi kayıp yaşanacak. Bu çalışmadan hareketle, İstanbul’u depreme karşı korumanın ve deprem zararlarını en aza indirmenin yöntem, ilke ve esaslarını belirleyen bir Deprem Master Planı hazırlandı.

Deprem Master Planı, İstanbul’da deprem gerçeğini dikkate alarak kentin depreme karşı güvenli hale getirilmesi için gerek mevcut yapı stoku, gerekse tüm kentsel, kamusal mekânların ve altyapı tesislerinin bu kapsamda değerlendirilmesine ek olarak, İstanbul ile ilgili kısa, orta ve uzun vadede alınacak tüm tedbir, karar ve uygulamaların belirlenmesi, İstanbul’un yeniden yapılandırılmasında öncelikli stratejilerin geliştirilmesi ve gerektiğinde seçilecek pilot alanlarda yapılacak uygulamaların yanı sıra tüm tarafların hukuki, teknik, mali, sosyal ve idari açılardan görev alanları ve uygulama programlarının geliştirilmesi hususlarını içeriyor.

İBB, Deprem Mastır Planı’nda yer alan öneriler doğrultusunda Zeytinburnu’nda başlattığı kentsel dönüşüm projesi, İstanbul genelinde uygulanacak. Proje kapsamında, Zeytinburnu ilçesinin zemin durumu incelenerek, mikro bölgeleme çalışması yapıldı. Zeytinburnu’ndaki toplam 16 bin 31 bina, İstanbul Deprem Mastır Planı’nın öngördüğü şekilde kademeli taramayla incelendi, olası bir deprem anında yıkılması muhtemel binalar tespit edildi.

İlçedeki tarihi ve kültürel yapıların mevcut durumları ortaya konuldu. Yapılan anketlerle sosyal, demografik, kültürel ve ekonomik doku ile ticari durum belirlendi. Dünyanın önde gelen büyük kentleri incelenerek önce İstanbul için daha sonra da Zeytinburnu için plan senaryoları ve acil eylem planları hazırlandı. Kentsel dönüşüm için gerekli hukuki çalışmalar bitirildi.

Kentsel dönüşümü acil yapılacak alanların konsept çalışmaları tamamlandı. Zeytinburnu için İstanbul genelinde yeni yerleşim alanları tespit edildi. Afet öncesi ve sonrası için risk yönetimi model çalışmaları tamamlandı. Projenin Avrupa Birliği (AB) normlarında stratejik eylem planları hazırlandı. AB normlarında sürdürülebilir mahalle yenileşme çalışmaları yapıldı. Zeytinburnu Kentsel Dönüşümü için sosyal ve finansal modeller ile katılımcılık modelleri oluşturuldu.

Türkiye’nin ilk kentsel dönüşümü, Zeytinburnu’ndaki Sümer Mahallesi’nde, İBB ve KİPTAŞ tarafından ortaklaşa yürütülecek.

Buradaki dönüşüm projesinde, eşdeğerlilik ilkesi geçerli olacak. Bir yapının karşılığı ne ise o oranda karşılığı verilecek. Dükkânlar da aynı eşdeğerlilik esasıyla hak sahiplerine dağıtılacak. Daha büyük daire isteyenler de aradaki farkı ödeyerek bu dairelere sahip olabilecek. 63 bin 300 metrekareyi kapsayan proje kapsamında, 1038 konut yıkılıp, 1536 konut inşa edilecek.

Aynı şekilde, 212 dükkân da inşa edilerek hak sahiplerine verilecek. İlk etabı 24 ayda, tamamı 3 yılda tamamlanacak. Planlama alanı 54 bin 415 metrekare olarak belirlenen Sümer Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi’nde toplam inşaat alanı 167 bin metrekareyi bulacak. 292 adet 1+1, 790 adet 2+1 dairelerin bulunacağı projede, 432 adet 3+1 ve 22 adet 5+1 seçenekleri de olacak. Toplam 1536 dairenin yer alacağı projede, 100 bin metrekare büyüklüğünde bir alışveriş merkezi de inşa edilecek. Proje için 450 milyon YTL harcanacak.

“Fatih Kentsel Dönüşüm Projesi” kapsamında, ilçenin zemin durumu incelenerek, mikro bölgeleme çalışması yapıldı. Birinci ve ikinci kademe arazi çalışmaları tamamlandı, üçüncü kademe laboratuvar çalışmaları başladı.

Yapılan anketlerle ilçenin sosyal, demografik, kültürel ve ekonomik doku ile ticari durumu tespit edildi. Fatih ilçesi için plan senaryoları ve acil eylem planları hazırlandı. Altyapı tespit çalışmaları tamamlandı, güçlendirme projeleri ise hazırlanmaya devam ediliyor. İlçedeki tarihi eserlere yönelik yapılan röleve çalışmaları sürüyor. Kentsel dönüşüme altlık teşkil edecek planlama analizleri tamamlandı.

Acil dönüşümü yapılacak alanların konsept çalışmaları bitirildi. Projenin AB normlarında stratejik eylem planları hazırlandı. 10 değişik bölgede, özellikle riskli binaların olduğu yerlerde, tasarım çalışmaları başlatıldı.

“Küçükçekmece Kentsel Dönüşüm Projesi” kapsamında ise ilçenin zemin durumu incelenip, mikro bölgeleme çalışması yapıldı. İlçedeki, birinci kademe çalışmaları tamamlandı, ikinci kademe arazi çalışmaları devam ediyor. Yapılan anketlerle sosyal, demografik, kültürel ve ekonomik doku ile ticari durum tespiti yapıldı. Küçükçekmece ilçesi için plan senaryoları ve acil eylem plan çalışmaları sürüyor.

Altyapı tespit çalışmaları tamamlanan ilçenin güçlendirme proje hazırlıkları devam ediyor. İlçenin kentsel dönüşüme altlık teşkil edecek planlama analizleri tamamlandı. Acil dönüşümü yapılacak alanların konsept çalışmaları bitirildi. Projenin AB normlarında stratejik eylem planları hazırlandı.

İBB, 550 hektarlık, Kartal alt merkez ve Kartal-Pendik kıyı kesimi kentsel dönüşüm projesini ve 248 hektar alanı kapsayan Küçükçekmece-Avcılar iç dış kumsal alanı kentsel tasarım projelerini hayata geçirecek.

1979 hektarlık alana Riva Kültür-Turizm-Sağlık-Spor Köyü kurulacak. Kiptaş ile ortaklaşa yürütülen konut projesindeki 28 bin 701 konutun 12 bin 120’si tamamlandı. 16 bin 581 adet konut yapımı devam ediyor. 2 bin 356’sı kentsel dönüşüm projesi kapsamında olmak üzere 15 bin 907 konut daha yapılacak.

Ayrıca TOKİ’nin iş birliğiyle 4 bin 872 aile konut sahibi olacak.

İBB, Deprem Risk Yönetimi’ne 366 milyon 682 bin YTL ayırdı. Ayrıca, bugüne kadar bilimsel çalışmalar için 4 milyon 369 bin 340 YTL destek verildi. Jeolojik haritalar için 18 milyon YTL harcama yapıldı. Deprem tehlike haritaları, sıvılaşma haritaları, zemin büyütme haritaları ve tsunami haritası hazırlandı.

İstanbul’da 135 bin metrekare sondaj yapıldı. İGDAŞ, yer altındaki çelik hatlara 110 otomatik gaz kesme vanası yerleştirdi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Afet Koordinasyon Merkezi’ni (AKOM) son teknoloji ile donattı. Merkeze, ambulans, kurtarma, denetleme ve trafik kontrol amaçlı 3 adet helikopter alındı. 2004 yılında 1852 olan personel sayısı, 2,7 kat artırarak 2008 yılı temmuz sonu itibarıyla 4 bin 982’ye yükseltildi.

Yapılan risk analizleri sonucu, performans programında 2010 yılı sonu itibarıyla 96 itfaiye istasyonunda hizmet verilmesi hedeflendi. 2004 yılında 38 olan itfaiye istasyonu sayısı 2008 yılı temmuz sonu itibariyle 70 istasyona çıkarıldı. 2004 yılında 292 adet olan itfaiye araç sayısı, 2008 yılı temmuz sonu itibarıyla 519’a ulaştı. Aynı anda 100 bin kişiye hizmet verebilecek lojistik destek merkezi kuruldu.

İBB’ye, 1 adet canlı yayın aracı, 1 adet 18 metre itfaiye müdahale ve merdiven aracı, 1 adet kurtarma aracı, 8 adet 24 metre otomatik itfaiye merdiven aracı, 2 adet tehlikeli madde müdahale aracı, 15 adet dar alan itfaiye aracı, 2 adet 52 metre otomatik itfaiye merdiven aracı, 15 adet ilk müdahale itfaiye aracı, 2 adet 37 metre platformlu itfaiye merdiven aracı, 4 adet 18 metre konvansiyonel kombi itfaiye merdiven aracı, 4 adet 22 metre platformlu kombi itfaiye merdiven aracı, 4 adet yüksek sistemli hortum serme aracı, 4 adet yüksek kapasite sistemli hidrolik kollu itfaiye aracı, 2 adet itfaiye vinç aracı, 13 adet robotik itfaiye aracı, 45 adet 6x6x6 afet müdahale itfaiye aracı, 45 adet 6x6x6 yangın söndürme itfaiye aracı, 12 adet su ikmal aracı, 10 adet haberleşme aracı, 20 adet kamyonet, 1 adet minibüs, 17 adet minivan toplam 228 adet araç alındı.

İBB yetki alanı içindeki 27 ilçenin, imar planlarına esas 1/5000 ölçekli jeolojik ve yerleşime uygunluk rapor ve haritalama çalışmaları, sayısal ortamda tamamlandı. İstanbul’un mikro deprem aktivitesini izlemek amacıyla 14 adet Deprem İzleme ve Kayıt İstasyonu kuruldu. İBB’nin, TÜBİTAK ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi iş birliğiyle ortaklaşa yürüttüğü çalışmalar devam ediyor.

TÜBİTAK iş birliği ile Marmara Bölgesi’nde bulunan mevcut fay güzergâhları üzerine yerleştirilen 16 adet hidrolik istasyonda, kaynak sularının fiziksel ve kimyasal değişimi ile birlikte, radon gazı değişimi günlük bazda izlenerek olası depremlerle ilişkisi saptanmaya çalışılıyor.

Bu yazı, 14 Ağustos 2008 tarihinde AA, CNNTÜRK, Millî Gazete, NTVMSNBC ve Zaman sayfalarından derlenmiştir.

Kuzey Kutbu Kimin Olacak?

Arktik* Bölge’de çeşitli petrol, doğalgaz ve altın yatakları olduğunun ortaya çıkmasıyla, bölge üzerinde hak iddia eden ülkeler arasında çekişmeler yaşanacağa benziyor.

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu (USGS), Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyinde devasa petrol ve doğalgaz rezervleri bulunduğunu açıkladı. 25 farklı jeolojik birimde yapılan araştırmada, Kuzey Kutup Dairesi’nde keşfedilmemiş ve teknik olarak üretilebilir 90 milyar varillik petrol, teknik olarak üretilebilir 1670 trilyon fitküp (47,3 trilyon metreküp) doğalgaz ve 44 miyar sıvı doğalgaz (LNG) rezervinin bulunduğu tahmin ediliyor.

Ülkeler, şu an geçerli olan denizlerle ilgili anlaşmalar çapında, bölgeler üzerinde hak iddia etmek için çalışmalar yapıyor. Ülkelerin kendi kıta sahanlıkları üzerinde ortaya koyduğu görüşler çoğu zaman diğer ülkeler tarafından kabul görmüyor. Kıta sahanlıkları ve buna bağlı olarak ülkelerin hak iddia edeceği bölgelerin belirlenmesi ise zorlu bir iş. Bölgenin jeolojik, jeomorfoljik açıdan analiz edilmesi gerekiyor.

Arktik bölgedeki deniz yetkisi ve sınırları gösteren harita. Harita: Durham Üniversitesi
Arktik bölgedeki deniz yetkisi ve sınırları gösteren harita. Harita: Durham Üniversitesi

İngiliz Durham Üniversitesi’nin Uluslararası Sınır Araştırma Birimi’nin yaptığı harita çalışması, Arktik Bölge üzerinde bir ülkeye ait olan, ülkelerin hak iddia ettiği ya da hak iddia edebileceği bölgeleri gösteriyor. Detaylı haritayı ücretsiz görüntülemek için tıklayın!

2007 yılının Ağustos ayında Rusya’nın Kuzey Kutbu’na gönderdiği bir araştırma denizaltısı, diğer ülkeler tarafından hoş karşılanmamıştı. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Kanada, İzlanda, Danimarka, Grönland ve Norveç’ten oluşan Kuzey kutbu ülkeleri, buzların erimesinden sonra ortaya çıkacak enerji kaynaklarının paylaşımında 28 Mayıs 2008 tarihinde anlaşmaya varmıştı.

CNNTÜRK, NTVMSNBC, USGS ve TÜBİTAK sayfalarından derlenmiştir.

*Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; arktik (sıfat, coğrafya, Fra. arctique), Kuzey Kutbu’yla ilgili, Kuzey Kutbu yakınında olan.

Jeoloji’nin Diyalektiği

“Ayaklarımızın altındaki yeryüzü kadar katı” diye bir İngiliz deyişi vardır. Ne var ki bu rahatlatıcı deyişin gerçekle ilgisi yoktur. Ayaklarımızın altındaki dünya sanıldığı kadar katı değildir. Kayalar, sıradağlar ve hatta kıtalar sürekli bir hareket ve değişim durumundadırlar, bu sürecin gerçek doğası ancak bu yüzyılın son yarısında anlaşılmaya başlanmıştır. Jeoloji, gezegenimizin içinde ve üzerinde gerçekleşen tüm olguları gözlemleme ve açıklama işini uğraş edinen bilim dalıdır. Fizik ve kimya gibi bilimlerden farklı olarak jeoloji kendisini deneylere değil gözlemlere dayandırır. Bunun bir sonucu olarak, jeolojinin gelişimi bu gözlemlerin yorumlanma tarzından fazlaca etkilenmişti. Bu yorumlanış tarzı da günün felsefi ve dinsel eğilimleriyle şartlanmıştı. Bu olgu, diğer yerbilimlerine nazaran jeolojinin yavaş gelişimini açıklamaktadır. 1830’da modern jeolojinin babalarından biri olan Charles Lyell, dünyanın Tekvin kitabında söylendiğinden daha yaşlı olduğunu gösterdi. Daha sonraki yıllarda yapılan radyoaktif bozunmaya dayalı ölçümler, dünya ile ayın yaklaşık 4,6 milyar yıl yaşında olduğunu saptayarak bu tezi doğruladı.

“Ayaklarımızın altındaki yeryüzü kadar katı” diye bir İngiliz deyişi vardır. Görüntü: http://saees.ukzn.ac.za/Disciplines.aspx

İlk çağlardan bu yana insanlar, depremler ve volkan patlamaları gibi yeryüzünün altına hapsolmuş muazzam güçleri açığa vuran olguların farkındaydılar. Fakat 20. yüzyıla kadar bu olguları tanrıların müdahalesi olarak yorumladılar. Poseidon-Neptune “dünyanın sallayıcısı” iken, Tanrıların topal demircisi Vulcan-Heptistes dünyanın derinliklerinde yaşıyordu ve onun çekiç darbeleri de volkanların patlamasına yol açıyordu. 18. ve 19. yüzyılların ilk jeologları, Piskopos Ussher’le birlikte, dünyanın tanrı tarafından İ.Ö. 4004 yılının 23 Ekim gününde yaratıldığına inanan aristokratlar ve rahiplerdi. Yeryüzündeki yüksek dağlar ve kanyonlar gibi düzensizlikleri açıklamak için, gözlenmiş olguları İncil’deki Tufan gibi afet hikâyeleriyle uyumlu hale getiren bir teori –afetçilik– geliştirdiler. Her afet bütün türleri silip süpürmüştü, böylelikle kömür madenlerindeki kayaların içinde bulunan fosiller uygun bir şekilde açıklanmış oluyordu.

Jeolojideki afet teorisinin, en büyük desteği, 1789-94 Büyük Devriminin tüm sınıfların psikolojisinde belirleyici bir etkiye sahip olduğu ve bu etkinin yankılarının kuşaklar boyunca çınlayıp durduğu Fransa’da bulması bir tesadüf değildir. Bu etkileri unutmaya meyledenler için, 1830, 1848 ve 1870 devrimleri, Marx’ın, Fransa’nın sınıf savaşımını daima sonuna kadar götürüp bitirme mücadelesinin verildiği bir ülke olduğuna dair derin gözleminin canlı birer hatırlatıcısı oldular. 19. yüzyılın tanınmış bir Fransız doğa bilimcisi ve jeoloğu olan Georges Cuvier’e göre, dünyanın gelişimi “yoğun değişimlerin yaşandığı bir sürü kısa dönemlerle damgalanmıştır ve bu dönemlerin her biri tarihte bir dönüm noktasına işaret eder. Bu dönemlerin arasındaysa istikrarlı uzun sükûnet dönemleri vardır. Fransız Devriminde de olduğu gibi, ayaklanmadan sonra artık her şey çok farklıdır. Benzer şekilde coğrafi zaman, her biri kendi temel temasına sahip farklı bölümlere ayrılmıştır.” [1]

Fransa devrimin ve karşı-devrimin klasik ülkesiyse, İngiltere de reformist tedriciliğin klasik ülkesidir. İngiliz burjuva devrimi de, tıpkı Fransız devrimi gibi, birçok insanın yanı sıra bir kralın da kafasını kaybettiği oldukça kanlı bir olaydı. İngiltere’deki “saygıdeğer sınıflar” daha önce hiç yaşamadıkları türde olayları yaşamak zorunda kaldılar. Onlar, kentli para yiyici yeni zenginler ile aristokratlar arasında iktidarın ahlâksızca bölüşülmesinde Hollandalı bir maceracının bir aracı olarak davrandığı utanç verici bir hükümet darbesine, komik bir şekilde 1688 “Muzaffer Devrimi” demeyi tercih ettiler. Bu, Anglo-Sakson tedricilik ve “uzlaşma” geleneğinin teorik temelini sağlamıştır.

Hangi durum ya da şekilde olursa olsun devrimci değişime yönelik nefret, doğada ve toplumda ani sıçramaların tüm izlerini silmeye dönük saplantılı bir ilgiye dönüşmüştür. Lyell, afetçiliğe tamamen zıt bir görüş ortaya attı. Ona göre, farklı jeolojik katmanlar arasındaki sınır çizgisi, afetleri temsil etmeyip, sadece iki yerleşik komşu ortam arasındaki geçişlerin kayma desenini gösteriyordu. Global desenler aramaya gerek yoktu. Jeolojik dönemler, tıpkı İngiliz tarihinin devrik monarklara göre bölümlere ayrılması gibi, yalnızca uygun bir sınıflandırma yönteminden ibaretti.

Engels Lyell’in jeoloji bilimine yaptığı katkının hakkını verdi: “Lyell, Yaratıcının ruh halinden kaynaklı ani devrimlerin yerine, dünyanın yavaşça dönüşmesinin tedrici etkilerini koyarak jeolojiye sağduyu katan ilk kişidir”. Fakat Engels, Lyell’in eksikliklerini de ortaya koydu: “Lyell’in görüşünün –en azından ilk biçiminin– eksikliği, dünya üzerinde etkide bulunan kuvvetleri hem nicel hem de nitel olarak sabit kabul etmesinde yatar. Dünyanın soğuması olgusu onun için yoktur; dünya belirli bir yönde gelişmez, sadece mantıksız ve rastlantısal bir tarzda değişir.” [2]

“Bu görüşler, jeoloji tarihinin doğasındaki egemen felsefeyi temsil eder” diye yazar Peter Westbroek ve şöyle devam eder:

Bir yanda afetçilik, istikrarın kısa süreli ani değişim dönemleriyle kesintiye uğradığı düşüncesi, diğer yandaysa tedricilik, sürekli dalgalanmalar düşüncesi. Coquand zamanında, Fransa’da afetçilik genel kabul gördü, fakat bu felsefeye duyulan ilgi tamamen pratik nedenlerden dolayı kısa sürede sönüp gitti. Jeoloji teorisi yeni baştan kurulmalıydı. Jeolojinin kurucuları olabildiğince özenli bir şekilde günümüzün ilkelerini geçmişin anahtarı olarak uygulamak zorunda kaldılar. Afetçiliğin kullanışsız oluşunun nedeni, jeolojik koşulların sonraki istikrar dönemlerindeki koşullardan tümüyle farklı olduğunu iddia etmesiydi. Artık elimizin altındaki çok daha ileri jeoloji teorileriyle, daha esnek bir tutumu benimseyebiliriz. İlginçtir, afetçilik yeni bir atılıma geçiyor. [3]

Tedricilik ve afetçilik arasındaki tartışma gerçekten de çok yapay bir tartışmadır. Hegel, düğümlü ölçü çizgisini bularak zaten bu sorunun üstesinden gelmişti: Nicel değişimlerin yavaş birikimi periyodik nitel sıçramalara yol açar. Tedricilik kesintiye uğrar, ta ki tekrar yeni bir denge durumu, ama bu sefer eskisinden daha üst bir düzeyde oluşuncaya dek. Jeolojik değişim süreci Hegel’in modeline tastamam uymaktadır ve bu artık nihai olarak kanıtlanmış durumdadır.

Günümüz ülke sınırlarına göre tek kıta "Pangea". Harita: Massimo Pietrobon (http://io9.com/heres-what-pangea-looks-like-mapped-with-modern-politi-509812695)
Günümüz ülke sınırlarına göre tek kıta “Pangea”. Harita: Massimo Pietrobon (http://io9.com/heres-what-pangea-looks-like-mapped-with-modern-politi-509812695)

Beställa Kamagra från thailand Wegener’in Teorisi
20. yüzyılın başında Alman bilimci Alfred Wegener, Afrika’nın batı kıyısıyla Güney Amerika’nın doğu kıyısı arasındaki benzerlik karşısında şaşkına döndü. 1915’te kıta kayması adlı teorisini yayınladı. Bu teori şu anki bütün kıtaların geçmişte bir zamanlar tek bir büyük kara parçasının (Pangaea) parçaları olduğu, sonra bunun ayrı kara parçalarına bölünerek bu parçaların birbirlerinden uzaklaştıkları ve en sonunda bugünkü kıtaları oluşturdukları kabulüne dayanıyordu. Wegener’in teorisi, kıta kaymalarının ardında yatan mekanizma için bilimsel bir açıklama yapmayı elbette başaramadı. Buna rağmen bu teori, jeolojide neredeyse bir devrimdi. Ama yine de, muhafazakâr jeoloji topluluğu tarafından şiddetle reddedildi. Jeolog Chester Longwell, kıta sınırlarının bu denli mükemmel bir şekilde uyuşmasının, bizleri kandırmak için “şeytanın bir numarası” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti. Daha sonraki 60 yıl boyunca “izostasi” teorisinin hakim olduğu jeolojinin gelişimi yavaşladı. Bu teori kıtaların yalnızca düşey hareketlerini kabul eden bir kararlı durum teorisiydi. Ama bu yanlış hipotez temelinde bile ileriye doğru büyük adımlar atıldı ve bu adımlar gözlem sonuçlarıyla giderek daha çok çelişen teorinin yadsınmasının zeminini hazırladı.

Bilim tarihinde sıkça rastlandığı gibi, üretimin ihtiyaçlarıyla bağlantılı teknolojik ilerlemeler, yeni düşüncelerin gelişimi için gerekli dürtüyü sağladı. Exxon gibi büyük şirketlerin petrol araştırmaları, deniz yatağı jeolojisinin araştırılmasında büyük buluşlara, sismik profil çıkarma ve derin deniz sondajı alanlarında etkin yeni yöntemlerin geliştirilmesine ve fosillerin yaş tayini yönteminin daha da mükemmelleştirilmesine yol açtı. 1960’ların ortasında, Exxon’un Houston’daki ana laboratuvarında bir bilimci olan Peter Vail, okyanus zeminindeki lineer desenlerde bulunan düzensizlikler üzerine çalışmaya başladı. Vail, eski Fransız kesintili evrim görüşüne yakındı, incelediği bu kırılmaların büyük jeolojik dönüm noktalarını temsil ettiğine inanıyordu. Gözlemleri, bütün dünya üzerinde aynı gibi gözüken tortul değişim desenlerini ortaya çıkardı. Jeolojik süreçlerin diyalektik yorumlanışı lehine güçlü bir kanıttı bu.

plate_tectonics-fossil_evidence
Farklı kıtalardaki fosil dağılımının uyumu. Görüntü: This Dynamic Earth: The Story of Plate Tectonics p8 (http://www.geolsoc.org.uk/Plate-Tectonics/Chap1-Pioneers-of-Plate-Tectonics/Alfred-Wegener)

Vail’in hipotezi meslektaşları tarafından şüpheyle karşılandı. Exxon’un bir başka bilimci olan Jan van Hinte şunları hatırlatmıştı: “Biz paleontologlar onun söylediği bir tek kelimeye dahi inanmadık. Hepimiz Anglo-Sakson tedrici değişim geleneğinden gelmekteydik ve onun söyledikleri afetçilik kokuyordu.” Ne var ki, Jan van Hinte’nin Akdeniz’de bizzat yaptığı sismik kayıtlar ve fosil gözlemleri Vail’inkilerle tam olarak örtüşüyordu ve kayaların yaşları Vail’in öngörülerine denk düşüyordu. Artık ortaya çıkan manzara açıkça diyalektiktir:

Bu, doğanın genel bir özelliğidir: bardağı taşıran son damladır. İçsel olarak istikrarlı bir sistemin altı bazı dış etkenler tarafından yavaşça oyulur, ta ki sistem yıkılıncaya kadar. Sonra küçük bir darbe dramatik bir değişime yol açar ve tamamen yeni bir durum oluşur. Deniz seviyesi yükselirken, kıta kıyılarında yavaşça tortullar oluşur. Deniz çekildiğinde, ardışıklık istikrarsızlaşır. Bir süre bu böyle sürer ve sonra hoop! Kıtanın bir parçası denizin derinliklerine kayar. Nihayet, deniz seviyesi yükselmeye başlar ve yavaş yavaş tortullar oluşur. [4]

1960’ların sonunda, okyanus zeminindeki derin-deniz sondajlarının bir sonucu olarak Atlantik Okyanusunda deniz yatağının hareket ettiği keşfedildiğinde nicelik niteliğe dönüştü. “Orta Atlas Sırtı” (Atlantik’te deniz altındaki bir sıradağ), Amerika kıtasının Avrasya kara parçasından uzaklaştığını gösteriyordu. Bu, yeni bir teorinin, levha tektoniğinin geliştirilmesinin başlangıç noktasıydı. Ve bu teori jeoloji bilimini devrimcileştirdi.

Burada yadsımanın yadsınması diyalektik yasasının bilim tarihine uygulanmış bir başka örneğini görüyoruz. Wegener’in orijinal kıta kayması teorisi, izostasi kararlı durum teorisiyle yadsındı. Bu da sırası geldiğinde, eski teoriye, ama bu kez nitel olarak daha yüksek bir düzeyde geri dönüş anlamına gelen levha tektoniğiyle yadsındı. Wegener’in teorisi parlak ve temelleri bakımından doğru bir hipotezdi. Fakat kıta kaymalarının hangi mekanizmayla gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Artık, geçen yarım yüzyılın tüm bilimsel başarıları ve keşifleri temelinde yalnızca kıta kaymalarının bir gerçek olduğunu bilmekle kalmıyor aynı zamanda bunun tam olarak nasıl gerçekleştiğini de kesin olarak açıklayabiliyoruz. Yeni teori, dünyanın evriminin karmaşık mekanizmasını daha derinden kavramasıyla kendisinden öncekilerden çok daha yüksek bir düzeydedir.

Bu, biyolojideki Darvinci devrimin jeolojideki eşdeğerini temsil eder. Evrim yalnızca canlılar için değil, cansızlar için de geçerlidir. Aslında, ikisi iç içe geçmiş durumdadır ve birbirini koşullandırır. Karmaşık doğal süreçler iç bağıntılıdırlar. Organik madde –yaşam– belli bir noktada kaçınılmaz olarak inorganik maddeden ortaya çıkar. Fakat organik maddenin varlığı da fiziksel çevre üzerinde derin etkiler oluşturur. Örneğin, oksijen üreten bitkilerin varlığı, atmosfer üzerinde ve böylelikle iklim koşulları üzerinde belirleyici bir etkide bulunmuştur. Yerküre üzerindeki yaşamın ve gezegenin gelişimi, doğanın diyalektiğinin zengin örneklerini sunar –çelişkiler ve sıçramalar aracılığıyla gelişim; yavaş “moleküler” değişimin uzun dönemlerinin, kıtaların çarpışmasın­dan tüm türlerin aniden soylarının tükenmesine kadar bir dizi felâketli gelişmelerle yer değiştirmesi. Üstelik daha yakından bir inceleme, ani ve görünüşte inanılmaz sıçrama ve afetlerin çoğunlukla köklerini kendinden önceki yavaş, tedrici değişimde bulduğunu ortaya çıkarır.

Yapboz oturuyor. Görüntü: OU S267 How The Earth Works: Block 2 How Plate Tectonics Works p7 (http://www.geolsoc.org.uk/Plate-Tectonics/Chap1-Pioneers-of-Plate-Tectonics/Alfred-Wegener)
Yapboz oturuyor. Görüntü: OU S267 How The Earth Works: Block 2 How Plate Tectonics Works p7 (http://www.geolsoc.org.uk/Plate-Tectonics/Chap1-Pioneers-of-Plate-Tectonics/Alfred-Wegener)

http://www.boligsalg-spanien.dk/?nlnl=binaire-opties-hoax&dbb=e1 binaire opties hoax Levha Tektoniği Nedir?
Erimiş yerküre yüzeyi, en sonunda, altında gaz ve erimiş kayaları hapsedecek bir kabuk oluşturacak kadar soğudu. Gezegenin yüzeyi, lav birikintilerini püskürten volkan patlamalarıyla sürekli bir biçimde kırılmaktaydı. Yavaş yavaş tümüyle volkanik kayalardan oluşmuş daha kalın bir kabuk şekillendi. O sıralarda, erimiş kaya denizinden (magmadan) ilk küçük kıtalar oluştu ve okyanus tabakası oluşmaya başladı. Volkanik patlamalardan çıkan gazlar ve buhar, atmosferi inceltmeye başladı ve bu da sert elektrik fırtınalarına yol açtı. Daha yüksek ısıl rejim nedeniyle, bu dönem korkunç afetler, patlamalar, kıtasal kabuğun oluşumu ve ardından parçalanışı, sonra yeniden oluşumu, kısmen eriyişi, kristal oluşumu ve çarpışmalar dönemiydi; her şey o günden bu yana görülenlerden çok daha muazzam boyutlarda gerçekleşiyordu. Bu ilk mikro kıtalar, bugüne kıyasla çok daha hızlı hareket ediyor ve daha sık çarpışıyorlardı. Kıtasal kabuğun hızlı bir oluşum ve yeniden işlenmesi süreci söz konusuydu. Kıtasal kabuğun oluşması, gezegen tarihinin en önemli olayıydı. Deniz yatağının tersine, kıtasal kabuk manto içine dalmakla yok olmaz, bilakis zamanla toplam hacmini artırır. Bu yüzden kıtaların oluşumu tersinmez bir olaydır.

Dünya birçok materyal katmanından oluşur. Ana katmanlar, çekirdek (bu da iç ve dış çekirdek olarak ayrılır), kalın manto ve yüzeydeki ince kabuktur. Her katmanın kendine has bir kimyasal bileşimi ve fiziksel özelliği vardır. Erimiş yeryüzü yaklaşık 4 milyar yıl önce soğudukça, ağır materyaller dünyanın merkezine doğru çökerken, hafif elementler tersine yüzeye yakın yerlerde kalmıştırlar. Dünyanın iç çekirdeği, devasa bir basınçla sıkıştırılan katı bir kütledir. Kabuk, yarı-sıvı mantonun etrafında ince bir katman oluşturur, tıpkı elmanın etrafındaki kabuk gibi. Soğumuş ince kabuktan 50 kilometre aşağıda sıcaklık 800°C’dir. Daha aşağılarda, yaklaşık 2000 kilometrede, sıcaklık 2200°C’nin üzerindedir. Bu sıcaklıkta kayalar, daha çok sıvı gibi davranırlar.

Bu kabuk, okyanuslar ve kara parçalarını olduğu kadar her türlü yaşam formunu da ayakta tutar. Kabuğun onda yedisi suyla kaplanmıştır ki, bu durum gezegenin temel bir özelliğidir. Yüzey kabuğu, hem kara parçaları üzerindeki hem de okyanus derinliklerindeki kocaman dağ silsilelerini de içeren son derece engebeli bir yapıdadır. Bunun örneklerinden biri, dört yeryüzü levhası arasındaki sınırı oluşturan Orta Atlas Sırtıdır. Kabuk, bir yap-boz gibi birbirine tutturulmuş on büyük levhadan oluşur. Bununla birlikte, bu levhaların kenarları boyunca volkanik faaliyetin ve depremlerin yoğunlaştığı “faylar” yer alır. Kıtalar bu levhalar üzerindedir ve levhalar hareket ettikçe onlar da hareket ederler.

Bu levhaların kenarındaki sualtı volkanları, yerkürenin derinliklerinden getirdikleri eriyik kayaları püskürterek yeni bir okyanus zemini oluşturur. Deniz yatağı, bu sırttan başlayarak, kendisiyle birlikte muazzam miktarda kıtasal kabuğu taşıyan bir taşıma bandı gibi yayılır. Volkanlar, yerkürenin muazzam enerjisini ısıya dönüştürme kaynaklarıdır. Günümüzde yaklaşık 430 aktif volkan olduğu tahmin edilmektedir. Paradoksal olarak, volkanik patlamalar, kabuktaki kayaların erimesine neden olan bir enerji açığa çıkarırlar. Dünyanın kabuğu (litosfer) sürekli olarak değişir ve yenilenir. Mantonun (astenosfer) kısmen erimesi sayesinde, Orta Atlas Sırtında magmanın giriş ve çıkışlarıyla sürekli olarak yeni litosfer oluşur. Bu faylarda yeni kabuğun oluşumu, eski zemini ve onunla birlikte de kıtasal levhaları iterek uzaklaştırır. Bu yeni litosfer, kendine daha çok malzeme eklendikçe Orta Atlas Sırtından itibaren yayılmaya başlar, ve en sonunda okyanus zeminin haddinden fazla genleşmesi onun başka bir yerde yerkürenin içlerine doğru dalmasına yol açar.

Bu süreç kıtaların hareketini açıklar. Bu daimi yeraltı kargaşası büyük miktarda ısı üretir ve bu ısı, yeni bir volkanik faaliyet üretir. Bu bölgeler, takımadalarla ve dağ silsileleriyle, volkanlarla ve depremlerle ve derin okyanus kanallarıyla göze çarparlar. Bu da, karşıtların diyalektik birliği içerisinde eski ve yeni arasındaki dengeyi sağlar. Levhalar birbirleriyle çarpıştıkça depremler oluşur.

Yeryüzünün altındaki bu daimi faaliyet, gezegenin gelişimine etki eden birçok olguya hükmeder. Kara parçaları, okyanuslar ve atmosfer yalnızca güneş ışınlarından değil, aynı zamanda dünyayı saran manyetik alandan ve yerçekiminden de etkilenir. “Sürekli değişim,” diyor Engels, “yani kendisiyle soyut özdeşlik durumunun kaldırılması, inorganik maddeler denilen şeylerde de geçerlidir. Jeoloji bu değişimin tarihidir. Yüzeyde, mekanik değişimler (aşınarak soyulma, don), kimyasal değişimler (hava etkisiyle aşınma) ve içte mekanik değişimler (basınç), ısı (volkanik), kimyasal (su, asitler, bağlayıcı maddeler), geniş ölçüde altüst oluşlar, depremler gibi…” Başka bir yerde de şöyle diyor, “Her cisim, onu durmadan değiştiren, kimliğini değişikliğe uğratan mekanik, fiziksel ve kimyasal etkilerle sürekli olarak karşı karşıya bulunur.” [5]

Atlas Okyanusun altında, sürekli olarak yeni magmanın oluştuğu bir denizaltı volkan silsilesi vardır. Bunun sonucu olarak, okyanus kabuğu sürekli büyür, Güney Amerika’yı ve Afrika’yı ve hatta Kuzey Amerika’yı ve Avrupa’yı birbirinden uzaklaştırır. Ama bazı bölgeler gittikçe büyüyorsa diğerleri de küçülmelidir. Amerika kıtası muazzam kuvvetlerin etkisiyle Pasifik Okyanusu kabuğuna doğru itildikçe, okyanus levhası Amerika kıtasının altına doğru girmeye zorlanır, bu levha orada çözülür, akar ve en sonunda –milyonlarca yıl sonra– bir başka orta okyanus sırtından tekrar ortaya çıkar.

Bunlar düzgün ve lineer süreçler değildirler, tersine karşıtlıklar aracılığıyla gerçekleşen ve hakikaten kataklizmik* boyutlarda sıçramalar yapan süreçlerdir. Yeryüzünün dış kabuğunun altındaki kuvvetlerin, bu kuvvetleri gerisin geriye döndürecek ve yeni bir yön bulmaya zorlayacak tipte dirençlerle karşılaştığı anlar vardır. Böylece Pasifik gibi bir okyanus, çok uzun bir dönem boyunca genişleyebilir. Ne var ki güç dengesi değiştiğinde tüm süreç tersine döner. Muazzam büyüklükteki bir okyanus iki kıta arasında sıkışabilir ve sonunda yok olabilir. Bu tür süreçler, gezegenin 4,6 milyar yıldan uzun olan tarihinde birçok kez yaşanmıştır. 200 milyon yıl önce, Avrasya ve Afrika arasında –Iethys adında– bir okyanus vardı. Günümüze, bu okyanustan geriye kalan yalnızca Akdeniz’in bir kısmıdır. O büyük okyanusun geri kalan kısmı tükenip gitti ve Hindistan ve Arap Yarımadasının Asya ile çarpışması sonucu, Himalayaların ve Karpat Dağlarının altında yok oldu.

Diğer taraftan, bir orta okyanus sırtı kapandığında (yani bir kıtanın altında tüketildiğinde), yeni litosfer başka bir yerde ortaya çıkacaktır. Kural olarak, litosfer en zayıf noktasında kırılıp yarılır. Tasavvur edilemez kuvvetler milyonlarca yıl birikir, ta ki en sonunda nicel değişim bir kataklizm üretinceye dek. Dış kabuk yırtılır ve yeni okyanusların doğumunun yolunu açan yeni litosfer yarılır. Günümüzde Doğu Afrika’daki volkanik Afar Vadisinde bu tür bir sürecin izleri görülmektedir. Burada kıta parçalanmaktadır ve gelecek elli milyon yıl içinde yeni bir okyanus oluşacaktır. Aslında Kızıl Deniz, Afrika’yı Güney Arabistan’dan ayıracak bir okyanusun gelişiminin çok erken aşaması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dünyanın statik değil dinamik bir varlık olduğunun kavranılması, jeolojiyi gerçekten bilimsel bir temele oturtarak ona güçlü bir atılım kazandırdı. Levha tektoniği teorisinin büyük başarısı, biçimsel mantığa dayalı bilimsel ortodoksluğun muhafazakâr kavrayışını altüst ederek, tüm doğal olguları diyalektik bir biçimde birleştirmesidir. Bu teorinin temel düşüncesi, dünya üzerindeki her şeyin sürekli hareket halinde olduğu ve bu hareketin de patlayıcı çelişkiler sayesinde gerçekleştiğidir. Okyanuslar ve kıtalar, dağlar ve ovalar, nehirler, göller ve kıyılar, “huzur” ve “istikrar” dönemlerinin kıtasal boyutta değişimlerle şiddetli bir biçimde kesintiye uğradığı sürekli bir değişim süreci içerisindedirler. Atmosfer, iklimsel koşullar, manyetizma ve hatta gezegenin manyetik kutuplarının yerleri bile aynı şekilde sürekli bir akış durumundadır. Her tekil sürecin gelişimi, diğer tüm süreçlerle iç bağlantılılığı tarafından şu ya da bu ölçüde etkilenir ve belirlenir. Bir jeolojik süreci diğerlerinden yalıtarak incelemek imkânsızdır. Tüm bu süreçler, tek bir toplam olguyu, dünyamızı oluşturmak üzere birleşirler. Modern jeologlar, diyalektik yöntemle düşünmek zorunda kalıyorlar. Çünkü inceledikleri konular başka hiçbir yöntemle yeterince ve doğru bir şekilde yorumlanamaz.

NCEDC, USGS and UC Berkeley tarafından kaydedilmiş deprem verileri kullanılarak, 1898’den 2012’ye kadar meydana gelmiş depremlerin merkez üsleri bu haritayı oluşturuyor. Harita: John Nelson http://uxblog.idvsolutions.com/2012/06/earthquakes-since-1898.html

binaire opties beste Dağların Oluşumu ve Depremler
Gençliğinde Darwin, denizden oldukça uzak bir bölgede bir deniz canlısının fosilini bulmuştu. Bu deniz hayvanlarının bir zamanlar oralarda yaşamış olduğu doğruysa dünya tarihine ilişkin mevcut teoriler yanlış demekti. Darwin heyecanla bulduğu fosili ünlü bir jeoloğa gösterdiğinde jeoloğun tepkisi şu oldu: “Ümit ederim bu gerçek değildir.” Jeolog, birilerinin deniz kıyısında yaptığı bir gezintiden sonra bu fosili orada düşürdüğüne inanmayı tercih etmişti! Sağduyu açısından kıtaların hareket etmek zorunda oluşu inanılmaz gözükür. Gözlerimiz bize bunun böyle olmadığını söyler. Bu tür bir hareketin hızı yılda 1-2 santimetredir. Bu nedenle gündelik amaçlarımız bakımından bu hareket hesaba katılmayabilir. Fakat milyonlarca yıllık daha uzun bir dönemde, bu çok küçük değişimler hayal edilebilecek en dramatik değişimleri oluşturur.

Himalayaların zirvesinde (deniz seviyesinden yaklaşık 8000 metre yükseklikte) denizde yaşayan organizmaların fosillerini içeren kayalar vardır. Bu, tarih öncesi bir denizin (Iethys) dibini teşkil eden kayaların 200 milyon yıllık bir dönemde yukarı doğru itilerek dünyanın en yüksek dağlarını oluşturdukları anlamına gelir. Hatta bu süreç bir örnek ve düzgün bir süreç değildi, tersine, binlerce depremden, kitlesel tükenişten, sürekliliğin kırılışından, deformasyonlardan ve kıvrımlardan geçen muazzam ölçekli ani değişimler, ilerlemeler ve gerilemelerle yüklü çelişkilerle doluydu. Levhaların hareketine yerküre içindeki devasa kuvvetlerin neden olduğu aşikârdır. Gezegenin tüm şekillenişi, görünüşü ve kimliği bununla belirlenir. İnsanlık, volkanik patlamalar ve depremler sayesinde bu kuvvetlerin yalnızca çok küçük bir kısmını doğrudan tecrübe etmiştir. Yerküre yüzeyinin temel özelliklerinden biri de sıradağlardır. Peki nasıl oluşur bunlar?

Bir top kâğıt alın, duvara dayayıp üstüne yüklenin. Kâğıt yaprakları basınç altında kıvrılıp deforme olur ve yukarı doğru “hareket ederler”, bu da kâğıt demetine eğrilmiş bir özellik kazandırır. Şimdi iki kıtanın bir okyanusu sıkıştırması durumunu düşünelim. Okyanus kıtaların birinin altına doğru itilir ve o noktadaki kayalar deforme olarak ve kıvrılarak dağları oluşturur. Okyanusun tamamen yok oluşundan sonra iki kıta çarpışacak ve böylece kıtasal kütleler sıkıştırdıkça o noktadaki kabuk dikey olarak kalınlaşacaktır. Bükülmeye karşı direniş, büyük keskin eğilmelere ve faylara neden olur ve yukarı itiş ise sıradağların ortaya çıkmasına sebep olur. Avrasya ile Afrika levhalarının (veya Afrika’nın bir kısmının) çarpışması, Batıda Pirenelerden başlayıp Alplerden (İtalya ile Avrupa’nın çarpışması), Balkanlardan, Helenilerden, Toroslardan, Kafkaslardan (Güney Arabistan ile Asya’nın çarpışması) geçerek sonunda Himalayalara (Hindistan ile Asya’nın çarpışması) kadar uzanan bir dağ silsilesi oluşmuştur. Aynı şekilde Amerika’daki And ve Rocky dağları, Büyük Okyanus levhasının Amerika Kıtasının altına girdiği bölgede yer alırlar.

Bu bölgelerin aynı zamanda yoğun sismik aktiviteyle karakterize olması şaşırtıcı değildir. Dünyanın sismik olarak aktif bölgeleri, tam olarak farklı tektonik levhalar arasındaki sınırlardır. Bilhassa dağların oluştuğu bölgeler, devasa kuvvetlerin çok uzun bir zaman boyunca biriktiği alanlara işaret ederler. Kıtalar çarpıştığında farklı kayalar üzerinde, farklı yerlerde ve farklı biçimlerde etki eden kuvvetlerin biriktiğini görürüz. En sert maddelerden oluşan bu kayalar deformasyona karşı direnirler. Fakat belli bir kritik noktada, nicelik niteliğe dönüşür ve en sert kayalar bile kırılır ya da plastik deformasyona uğrarlar. Bu nitel sıçrama, tüm görkemli görünüşüne rağmen aslında yerkabuğunun yalnızca ufacık bir hareketini temsil eden depremlerle dışa vurulur. Sıradağların oluşması büyük kıvrılmalara, deformasyonlara ve kayaların yukarı hareketine sebebiyet veren binlerce depremi gerektirir.

Bu noktada karşımıza, sıçramalar ve çelişkilerle dolu diyalektik bir evrim süreci çıkar. Sıkıştırılan kayalar, yeraltı kuvvetlerinin basıncına direnen ilk engeller olarak görünür. Fakat kırıldıklarında durum tam zıddına dönüşür, bu kuvvetlerin açığa çıkmasının kanalları haline gelirler. Yüzeyin altından işleyen kuvvetler, sıradağların ve okyanus kanallarının oluşumundan sorumludur. Fakat yüzeyde tam zıt yönde işleyen başka kuvvetler de mevcuttur.

Dağlar sürekli olarak yükselmezler; çünkü ters etki yapan kuvvetlere de tâbidirler. Yüzeyde dağlardan ve kıtalardan kopardıkları maddeleri gerisin geri okyanuslara taşıyan aşınma, erozyon ve taşınım söz konusudur. Sert kayalar yüzeylerini zayıflatan kar ve buz, yoğun yağış ve güçlü rüzgârların etkisiyle gün be gün parçalanırlar. Bir süre sonra bir nitel sıçrama daha olur. Kayalar yavaş yavaş sağlamlıklarını kaybederler, küçük parçalar kopmaya başlar. Rüzgârın ve suyun, bilhassa da nehirlerin etkisiyle milyonlarca tanecik yüksek irtifalardan havzalara, göllere ve esasen bu kaya parçacıklarının denizin dibinde tekrar bir araya getirildiği okyanuslara taşınırlar. Orada, üstlerinde gitgide daha fazla madde biriktikçe tekrar toprağa gömülürler ve yeni bir işlem başlar, karşıt uç; kayalar tekrar güç kazanmaktadır. Sonuç olarak, bir kıtanın altına tekrar gömülünceye dek okyanus yatağını izleyecek, orada eriyecek ve muhtemelen yeryüzünün başka bir yerinde yeni bir dağın zirvesinde bir kez daha ortaya çıkacak olan yeni kayalar oluşmaktadır.

Kaynayan çılgın (Boiling madness). Kaynayan çılgın, ailelere ve yuvalara sıkıntı verir. Onları korku içinde yaşatır. Aileler kaynayan çılgının sesini işittiği zaman sorun başlar. İllüstrasyon: Mia Tucker (http://australianmuseum.net.au/image/Boiling-madness)

http://mihconsultancy.co.uk/?post_type=news opzioni binarie account demo senza deposito Yeraltı Süreçleri
Katı yüzeyin altındaki maddenin sıvı olduğu gerçeği, volkanlardan akan lav sayesinde görülebilir. Kayalar büyük dağların altındaki yerkabuğunun ve dalma bölgelerinin çok derinlerine gömülüdür. Bu koşullar altında birçok değişikliğe uğrarlar. Kabuğun altında daha da derinlere battıkça, dünyanın iç aktivitesi bu kayaların sıcaklığında bir artışa yol açar. Aynı zamanda, üstteki diğer kayaların ve dağların ağırlığı muazzam bir basınç artışına yol açar. Madde katı haldeyken kristalleri oluşturan ve mineraller olarak adlandırılan özel element bileşimleri şeklinde düzenlenmiştir. Farklı mineraller bir araya gelerek kayaları oluşturur. Her kaya bir mineraller bileşimidir ve her mineral de özgün bir kristal biçimindeki elementlerin kendine has bir bileşimidir. Basınç ve sıcaklıktaki değişiklikler, bir elementin diğer bir elementle yer değiştirmesi yoluyla birçok mineralin kimyasında değişimlere neden olur. Bazı mineraller belirli sınırlar içerisinde kararlı kalırken, belli bir kritik nokta aşıldığında madde farklı bir kristal biçiminde yeniden düzenlenir. Bu da mineralde nitel bir değişime yol açar, mineral buna yeni durumu yansıtan yeni bir bileşik oluşturarak tepki verir. Bu tıpkı 0ºC sıcaklıkta suyun buza dönüşmesi gibi bir nitel sıçramadır. Sonuç, kayanın tamamının yeni bir kayaya dönüşmesidir. Böylelikle çevresel koşulların basıncı altında, yalnızca minerallerin değil bizzat kayaların da başkalaşımını içeren ani bir sıçramayla karşı karşıya kalırız. Her türlü doğa koşulunda kararlı kalabilen tek bir mineral biçimi bile yoktur.

Bir okyanusun bir kıtanın altına battığı bölgelerde, kayalar kabuk tabakanın oldukça derinlerine kadar gömülebilirler. Bu tür uç koşullarda kayalar erimeye başlar. Fakat bu süreç bir çırpıda gerçekleşmez. Kısmi erime olgusuyla karşılaşırız, çünkü farklı mineraller farklı sıcaklıklarda erirler. Eriyen madde, etrafını saran kayalardan daha az yoğun olduğu için yukarı çıkma eğilimindedir. Fakat bu hareket de, üstteki kayaların direnci nedeniyle sorunsuz değildir. Erimiş kaya ya da magma, katı bir engelle karşılaşıp bu engel kendisini geçici de olsa durmak zorunda bırakana dek yavaşça yukarı doğru hareket eder. Ayrıca magmanın dış yüzeyi de soğumaya başlar ve bu soğuyan kısım, magmanın ilerleyişine ek bir engel olarak davranan katı bir katman olarak pekişir. Fakat, en sonunda, aşağılardan kaynaklanan basıncın oluşturduğu temel kuvvet yavaş yavaş öyle bir noktaya dek artar ki, artık engeller aşılır ve nihayet magma bastırılmış devasa kuvvetleri açığa çıkaracak şiddetli bir patlamayla yüzeyi kırar.

Dolayısıyla bu süreçlerin, bir depremin talihsiz kurbanlarının algılayabileceği gibi tesadüfi bir tarzda gerçekleşmediği, tam tersine bugün daha yeni anlamaya başladığımız temel yasalara tâbi olduğu apaçıktır. Bu süreçler levhaların sınırlarındaki ve özellikle de orta okyanus sırtlarında ve dalma bölgelerinin ardındaki özel bölgelerde gerçekleşirler. Aktif volkanların, dalma bölgelerinin bulunduğu Japonya’da ve Güney Avrupa’da (Yunanistan’da Santorini ve İtalya’da Etna), orta-Atlantik ve Büyük Okyanusta (orta okyanus sırtlarındaki volkanik adalar ve batık volkanlar), ve kıtasal bir kayış ve yeni bir okyanusun oluşumunun söz konusu olduğu Doğu Afrika’da (Kilimanjaro) mevcut oluşunun nedeni tam da budur.

Yerkabuğunun derinliklerine inildikçe sıcaklığın arttığını madenciler çok iyi bilirler. Dünyanın iç kısımlarında gerçekleşen tüm süreçlerden sorumlu olan bu muazzam ısının asıl kaynağı radyoaktif elementlerin bozunumuyla açığa çıkan ısı enerjisidir. Elementler değişik izotoplar (aynı elementin farklı kütlelere sahip atomları) içerirler. Bu değişik izotoplardan bazıları radyoaktiftir, yani kararsızdırlar ve zaman içinde daha fazla ısı ve daha kararlı izotoplar üreterek bozunurlar. Bu kesintisiz reaksiyon süreci çok yavaş ilerler. Bu izotoplar dünyanın ilk oluşumundan bu yana bozunmakta olduklarına göre, o zamanlar çok daha bol olmalıdırlar. Demek ki ısı üretimi ve ısı akışı bugünküne kıyasla başlarda çok daha fazla olmalıdır. Arkeozoyik dönemde bu ısı üretimi günümüzdekinin belki iki, belki de üç katıydı.

Arkeozoyik-Proterozoyik sınırı, benzer biçimde, nitel bir sıçramayı temsil eden büyük bir öneme sahiptir. Proterozoyik boyunca, yalnızca ilk hayat formlarının ortaya çıkışıyla değil, aynı zamanda kara parçalarındaki bir diğer önemli değişimle de karşı karşıya kalırız: Arkeozoyik’deki sayısız levha çarpışmalarına konu olan birçok küçük kıtasal levhadan, Proterozoyik’deki daha büyük, daha kalın ve daha kararlı levhaların oluşumuna. Bu büyük kıtasal kütleler birçok küçük ön-kıta levhasının toplanmasının sonucuydu. Bu dönem büyük dağların oluşum dönemiydi, bunun içinde iki büyük çağ ayırt edilebilir; 1,8 milyar ve 1 milyar yıl öncesi. Kayaların tekrar tekrar başkalaştığı, deforme olduğu ve yeniden şekillendiği bu dev süreçteki son olayın kalıntısı bugün Güney Kanada’da ve Kuzey Doğu Norveç’te görülebilir.

İlk kez 1778’de Hutton tarafından ileri sürülen tedrici birörneklilik** teorisinin dünyanın erken tarihine de uygulanabilir bir tarafı yoktur. Levha tektoniği sürecinin bazı erken varyantlarının Arkeozoyik dönemde işlemekte olduğu pek olası görünmekle birlikte, eldeki bütün göstergeler, modern tarz levha tektoni­ğinin erken Proterozoyik dönemde başladığını göstermektedir. Günümüzdeki kıtasal kabuğun %80’inden fazlası Proterozoyik dönemin sonlarından önce oluşmuştur. Levha tektoniği bütün bu süreçlerde belirleyici faktördür. Dağların oluşumu, depremler, volkanlar ve başkalaşımlar, hepsi iç bağıntılı süreçlerdir. Her biri diğerlerine bağlıdır, her biri diğerini belirler, etki eder, diğerine sebebiyet verir ya da diğerlerinden kaynaklanır. Ve tüm bunlar hep birlikte ele alındığında dünyanın evrimini oluşturur.

[1] P. Westbroek, Life as a Geological Force (Jeolojik Bir Güç Olarak Yaşam), s.71.
[2] Engels, The Dialectics of Nature, s.39, dipnot. [Doğanın Diyalektiği, s.39 (dipnot)]
[3] P. Westbroek, Life as a Geological Force, s.71-2.
[4] P. Westbroek, Life as a Geological Force, s.84.
[5] Engels, Dialectics of Nature, 1946 baskısı, s.163 ve 162. [Doğanın Diyalektiği, s.235]
* Kataklizm, ani ve büyük değişikliklere yol açan büyük karışıklık. (ç.n.)
** Birörneklilik (üniformitaryanizm), tüm jeolojik değişimlerin, erozyon, tortulaşma, volkanik faaliyet vb. gibi tüm jeolojik zamanlarda esasen aynı şekilde işleyen mevcut fiziksel ve kimyasal süreçlerle açıklanabileceğini savunan düşünce. (ç.n.)

Jeolojinin Diyalektiği, Alan Woods’a ve Ted Grant’a ait olup, Aklın İsyanı Marksist Felsefe ve Modern Bilim adlı kitabın Türkçe sayfasındaki sürümünden alınmıştır. İngilizce metin The Dialectics of Geology.

120 Bin Yıllık Bakteri: Chryseobacterium greenlandensis

Penn Devlet Üniversitesi araştırmacıları, 120 bin yıldır Grönland buzulunun içinde yaşayan bir bakteri türü keşfetti.

TÜBİTAK tarafından yayımlanan Bilim ve Teknik Dergisi’nin Ağustos sayısındaki habere göre, araştırmacılar, Grönland buzullarının yaklaşık üç kilometre derininden çıkardıkları buz örnekleri içinde son derece küçük, bugüne kadar tanımlanmamış bir bakteri türü keşfetti. (bkz. http://www.yerbilimleri.com/saatli-bomba)

Bakterinin, normal boyutlarda bakterilerin geçemediği en ince gözenekli filtrelerden bile geçebilecek kadar küçük olmasının, bu kadar olumsuz koşullarda hayatta kalabilmesini açıkladığı belirtildi.

Genetik olarak deniz çamurunda, bitki köklerinde ve balıklarda bulunan bazı bakterilerle ilişkilendirilen ve ”Chryseobacterium greenlandensis” adı verilen bakteri, kutup buzullarında keşfedilen 10. bakteri türü oldu.

Bakterinin, 120 bin yıl önce oluşmuş buzul tabakasının içinde, düşük sıcaklık, eksik oksijen, yüksek basınç ve yetersiz besin koşullarında hayatta kalmayı başarması, yaşamın böylesi aşırı koşullarda nasıl sürdüğünün araştırılmasına olanak sağlayacak.

Grönland'daki bir buzul bulunan Chryseobacterium greenlandensis adlı bakterinin, taramalı elektron mikroskobu altındaki görüntüsü. Görüntü: Penn Devlet Üniversitesi
Grönland’daki bir buzul bulunan Chryseobacterium greenlandensis adlı bakterinin, taramalı elektron mikroskobu altındaki görüntüsü. Görüntü: Penn Devlet Üniversitesi

Bu yazı, AA, CNNTÜRK, NTVMSNBC, Penn Devlet Üniversitesi ve TRT sitelerinden derlenmiştir.