Ward Hunt Buzulundan İki Dev Parça Koptu

Kuzey Buz Denizi’ndeki en büyük buzul olan Ward Hunt buzulundan 2 dev parçanın koptuğu ve bu parçaların yüzen ada haline geldiği bildirildi.

Kanadalı yetkili Luc Desjardins, Kanada’nın kuzeyindeki Ellesmere Adası yakınındaki Ward Hunt buzulundan biri 4-5 kilometrekare, diğeri 14 kilometrekare yüzölçümüne sahip 2 parçanın koptuğunu ve bu parçaların 2 yüzen ada oluşturduğunu söyledi.

Ağustos 2012'de Ward Hunt Buz Sahanlığı'nda meydana gelen kırılmadan sonra yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve 30 metre kalınlığında buzdan ada Arktik okyanusa doğru hareket etti. Görüntü: Warwick Vincent (Laval Üniversitesi)
Ağustos 2012’de Ward Hunt Buz Sahanlığı’nda meydana gelen kırılmadan sonra yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve 30 metre kalınlığında buzdan ada Arktik okyanusa doğru hareket etti. Görüntü: Warwick Vincent (Laval Üniversitesi)

Desjardins, ilk parçanın 22 Temmuz’da, ikinci parçanın ise 23 Temmuz gecesi koptuğunu ve bu kopmaların Kuzey Buz Denizi’nde son 3 yılda meydana gelen en önemli kopmalar olduğunu belirtti. Kanadalı uzman, Ward Hunt buzulundan bu dev parçaların yanı sıra birçok küçük parçanın da ayrıldığını kaydetti.

Kuzey Buz Denizi’nde, Ağustos 2005’te Ayles buz adası Ellesmere Adası’ndan ayrılmıştı. 66 kilometrekarelik Ayles buz adasının kopuşu sırasında ortaya çıkan enerji, bölgeden 250 kilometre uzaklıktaki Kanadalı sismologlar tarafındn tespit edilmişti. Ellesmere Adası kıyısında 5 büyük buzul bulunuyor. Bunların en büyüğü 443 kilometrekarelik yüzölçümüyle Ward Hunt’tu.

Kanadalı uzmanlara göre, Ellesmere Adası çevresinde bulunan kalın, büyük ve karaya bağlı buzullar yaklaşık 4 bin yıl önce oluşmaya başlamış. Kuzey Buz Denizi’ndeki erimenin devam ettiğini belirten uzmanlar, bunun küresel ısınmanın göstergesi olduğunu ifade ediyor.

Ward Hunt ile ilgili bilgi için earthobservatory.nasa.gov (İngilizce)

Bu yazı, AA, CNNTÜRK ve NTVMSNBC sitelerinden derlenmiştir.

Paleozoik Yaşam: Kambriyen Patlaması

Paleozoik zamanın yaklaşık 542 milyon yıl önce Kambriyen dönemi ile başladğını biliyoruz. Bu dönemin ilk 10 milyon yılında hayvan çeşitliliği azdır. Bütün modern filumların, iskeletli deniz hayvanlarının ve hatta pek çok soyu tükenmiş grubun taşıl kayıtlarının ortaya çıkmaya başlaması bu dönemin 10 ila 25 milyon yıl arasına denk geliyor. Brachiopodların, trilobitlerin, eklembacaklıların, yumuşakçaların (mollusca) ve derisidikenlilerin (ekinoderm) diğer sınıflarının ilk ortaya çıktığı zamana işaret ediyor bu aralık.

Kambriyen döneminde farklılaşan canlılar arasında çenesiz omurgalılar da (agantha) vardır. Hayvanlarda bilinen farklı temel vücut yapılarının (Bauplan olarak da bilinir, Almanca yapı planı demektir) çoğunun Kambriyen döneminde (belki de canlılık tarihinin en dramatik uyumsal yayılımı) evrimleştiği açıktır. “Kambriyen patlaması” adı verilen bu farklılaşmanın nedeni zamanında pek çok yoğun tartışmanın konusu olmuştur (Erwin 1991;Lips ve Signor 1992). Bu kadar kısa sürede bu kadar büyük değişiklik nasıl ve niye oluştu? Gregor Wray vd. (1996) DNA dizin farklılıklarını, moleküler bir saat gibi kullanarak, bugün yaşayan hayvan filumlarının, kayıtlarda görüldükten çok daha önce belki de 1000 milyon yıl önce ortaya çıktığını buldular.

Dolayısıyla, ya “patlamadan” önce çoğu hayvanın iskeletleri yoktu ya da çok küçüktü ve Kambriyen öncesi kalıntıları bugüne dek ulaşamadı. Daha önce evrimleşmiş dalların hızlı farklılaşması “Kambriyen patlaması” ile oluşmuştur. Bu farklılaşmaya kabukların ve iskeletlerin evrimi de dâhildir. Genetik ve ekolojik nedenler bu çeşitliliği açıklamaya yardımcı olabilir (Knoll ve Caroll 1999;Knoll 2003). Değişik vücut yapılarının farklılaşmasını düzenleyici (regulatory) genler (örneğin Hox genleri) bu dönemlerde evrimsel değişikliklere uğramış olabilirler. Buna ek olarak Edikaran hayvanlarının soyunun tükenmesi (oksijen seviyesinin düşmesinden kaynaklanmış olabilir), sağ kalanlar üzerindeki çekişme baskısını kaldırarak çeşitlenebilmelerini sağlamıştır; tıpkı dinozorların yok olmasıyla memelilerin çeşitlenmesi gibi. Kanada’daki İngiliz Kolumbiyası’nda yer alan Burgess tortullu şistleri, Kambriyen Hayvanlarının çeşitliliğini kanıtlayan en meşhur fosil yatağıdır. Diğer iki fosil yerinden birisi Grönland’da diğeri Çin’in Yunnan bölgesinde bulunmaktadır: Çin’deki fosil yatağı, Burgess tortullu şistlerinden 10 milyon yıl daha eskidir. Burgess tortullarındaki fosiller, günümüzde bildiğimiz denizel hayvanlara göre, oldukça acayip görünüşe sahiptirler. [1]

Çin’de bulunan Haikouichthys, bir kafatasına sahip gibi görünmektedir ve belkide omurgalı özelliklerini gösteren en eski fosildir. Bu fosil omurgalıların kökenini Kambriyen patlamasına kadar geriye götürmektedir. [2]

Kambriyen denizindeki yaratıklar. Çengel pençeleri ile Anomalocaris, yılan balığı kordalı Pikaia, deniz yatağındaki Hallucigenia ve Marrella. Görüntü:  John Sibbick (http://www.pbs.org/wgbh/nova/link/hist_02.html and http://www.bbc.co.uk/nature/history_of_the_earth/Cambrian)
Kambriyen denizindeki yaratıklar. Çengel pençeleri ile Anomalocaris, yılan balığı kordalı Pikaia, deniz yatağındaki Hallucigenia ve Marrella. Görüntü: John Sibbick (http://www.pbs.org/wgbh/nova/link/hist_02.html and http://www.bbc.co.uk/nature/history_of_the_earth/Cambrian)

“Evo – devo”, Kambriyendeki çeşitlenmeyi kavramamızda bize yardım edebilir: Kambriyen patlamasını ateşleyen nedir? Hayvanların çeşitlenmesine neden olan şey hakkında üç ana hipotez vardır.

1. Ekolojik etkenler: Bu hipotez, Kambriyen boyunca av-avcı ilişkisinde esas değişim ortaya çıktığını savunmaktadır.Biyolojik komünitelerin dinamiğindeki böyle bir değişme, koruyucu çeşitli kabuk tipleri ve çeşitli hareket tarzları gibi evrimsel uyumların çeşitlenmesine yol açacaktır.

2. Jeolojik etkenler: Örneğin, belki de, kambriyen boyunca atmosferdeki oksijen nihayet yeterli derecede yüksek konsantrasyona ulaşarak hareketli hayvanların beslenme ve aktiviteleri için gerekli olan daha aktif metabolizmayı desteklemiştir.

3.Genetik etkenler: Otuz beş ya da daha fazla olan hayvan şubeleri arasında gözlediğimiz vücut formlarındaki çeşitliliğin çoğu, gelişen embriyoların içerisinde Hox genlerinin konum ve zaman olarak ifade edilişlerindeki varyasyonla ilişkilidir. Böylece hayvanlardaki çeşitlenmenin, düzenleyici Hox kompleks genlerinin evrimleşmesiyle ilişkili olduğunu savunan hipotez mantıklı gelmektedir; Çünkü bu genler mebriyonik gelişme boyunca morfolojide değişikliklere yol açacaktır. Gerçekten de Kambiryen patlaması biyoloji ve gelişim biyolojisinin yeni sentezi olan “evo-devo” alanında çalışan biyologların çoğunun büyük ilgisini çekmektedir. Hayvan filogensi çalışan sistematikçilerin bazıları, mevcut moleküler verileri, Kambriyendeki patlamanın sadece bir defa değil, gerçekte üç kere gerçekleştiği şeklinde yorumlamaktadır.

Görünüşte, Kambriyen patlamasının sonunda, hayvan şubeleri gelişim modelleri bakımından kilitlenmiştir; çünkü, o dönemden sonra farklı gelişim tarzına sahip hiç bir ilave şube ortaya çıkmamıştır.

Tabii, bu, hayvanların evriminin bir durma noktasına geldiğini belirtmez; gelişim mollerindeki varyasyonlar, sürekli olarak vücut yapılarındaki ve işlevlerde ufak değişiklikler ortaya çıkarmakta ve giderek türleşmeye ve şube düzeyinden daha aşağıda yer alan taksonların filizlenmesine neden olmaktadır. Devam eden araştımalar, bu hipotezleri test etmeye yardım edecektir. Fakat, Kambriyen patlaması daha az gizemli olsa bile, daha az hayret verici bir olay olarak görünmeyecektir. Son yarım milyar yıl içinde, hayvanların evriminde aslında, eski dizayn üzerinde yeni varyasyonlar meydana gelmiştir. [3]

Moleküler filogenetik çalışmalar, hayvanların tek hücreli choanoflagellatlara yakın olduğunu göstermiştir. Choanoflagellatlar benzeri hücreleri de bulunan süngerler (filum Porifera) aynı zamanda da toplu halde Metazoa olarak bilinen diğer hayvan gruplarıyla kardeştirler. Dairesel simetri gösteren knidaryalar (denizanaları, mercanlar) ve Ktenoforlar, Bilateryaya göre (genellikle ağız açıklıkları, duyu organları ve beynin bulunduğu bir kafaya sahip olan iki yönlü simetrik hayvanlar) alt dalları oluştururlar. Bilateryanın 3 ana dalı vardır: gastrulasyon sırasında oluşan blastoporun anüsü oluşturduğu Döterostomlar ve blastoporun ağzı oluşturduğu iki grup Protostom. En büyük Föterostom filumu dersisidikenliler (denizyıldızı ve akrabaları) ve kordalılardır (omurgalılar, tunikatlar ve amfioksüs). Protostomlar iki büyük dal oluşturur; Ecdysozoa (eklembacaklılar, nematodlar ve bazı küçük filumlar) ve Lophotrochozoa (yumuşakçalar,halkalı solucanlar, brachiopolar ve çeşitli diğer gruplar).

Kambriyen döneminin (500 milyon yıl önce) sonu kitlesel yok oluşlar ile belirlenmiştir. Doksandan fazla Kambriyen ailesi olan Trilobitlerin sayısı önemli oranda azalmış, derisi dikenlilerin bir kaç sınıfının ise soyu tükenmiştir. Stephan Jay Gould’un (1989) vurguladığı gibi eğer ilk omurgalılar da yok olsalardı biz bugün var olamazdık. Tabi ki bu görüş, sonraki zamanlar içinde geçerli olabilir; eğer atalarımızın soyu yok olan soylar arasında olsaydı, insanlar ve belki de bizim gibi olan hiçbir yaşam formu evrimleşemezdi.

Bu yazı, Onur Doğan tarafından, aşağıda belirtilen kaynaklardan derlenmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar :
Evrim – Douglas J. Futuyma, Palme Yayıncılık, 1. Baskı, Sayfa 99
[1]: Campbell – Reece, Biology, Sayfa 643
[2]: Campbell – Reece, Biology, Sayfa 682
[3]: Campbell – Reece, Biology, Sayfa 644-645

Kambriyen “Patlaması”nın Fitili

Bundan yaklaşık 545 milyon yıl önce, Kambriyen denen jeolojik dönemin başlangıcı, hayvan türlerinin sayısında bir “patlama” ile birlikte anılır. Bugün hâlâ canlılar âlemini oluşturan belli başlı hayvan sınıflarının tümüne ait fosiller, bu yıllara ait tortul kayaçlarda bulundu.

Dolayısıyla yaşamın aniden olağanüstü zenginleştiği gözlenen bu dönem “Kambriyen patlaması” olarak tanınıyor. Gerçi daha eski katmanlarda da fosiller bulunmadı değil. Ama bunlar ya bakteri ve alg gibi çok küçük canlılara, ya da bugünkü canlı sınıflarıyla ilintisi kalmamış, genellikle yumuşak gövdeli canlılara aitti. Bu durumda Kambriyen döneminin başındaki yaklaşık 10 milyon yıl içinde gerçekleşen olağanüstü bir evrim sürecinin bugün gördüğümüz belli başlı canlı sınıfları, hatta sınıflaşmayı başaramamış canlıları ortaya çıkardığı yaygın kabul görmüş bir açıklamaydı. Oysa yeni bulgular, başka bazı paleontologlarca savunulduğu gibi Kambriyen’deki tür zenginliğinin ani bir patlama değil, karanlıkta kalmış çok daha uzun bir evrim sürecinin yarattığı bir birikim olduğunu doğruluyor.

Kambriyene gelinceye kadar uzun süre yanan böyle bir fitilin kanıtı, İngiltere’nin Shropshire Bölgesinde erken kambriyen döneme ait katmanlarda gerçek bir kabuklu hayvan (crustacean) biçiminde ortaya çıktı.

Kambriyen patlaması. Kanada'daki Burgess şeyllerinde, Orta Kambriyen'deki birçok yumuşak vücutlu hayvanın yaşamını gösteren çizim. Soldan başlayarak hayvanlar; Dinomischus, Ottoia, Halucinoginia, Wiwaxia, Trilobites, Archeocyathans, Microdictyon, Canadia ve Pikia. İki büyük Anomolocarus epey arkada yer alıyor. Görüntü: G. Paselk, 2011 (http://www.humboldt.edu/natmus/lifeThroughTime/Cambrian.web)
Kambriyen patlaması. Kanada’daki Burgess şeyllerinde, Orta Kambriyen’deki birçok yumuşak vücutlu hayvanın yaşamını gösteren çizim. Soldan başlayarak hayvanlar; Dinomischus, Ottoia, Halucinoginia, Wiwaxia, Trilobites, Archeocyathans, Microdictyon, Canadia ve Pikia. İki büyük Anomolocarus epey arkada yer alıyor. Görüntü: G. Paselk, 2011 (http://www.humboldt.edu/natmus/lifeThroughTime/Cambrian.web)

Phosphatocopid (fosfat kafalı) ailesinden olan ostracod fosilinde bacaklar kalsiyum fosfat olarak tüm ayrıntılarıyla korunmuş durumda. Bu özellik, fosilin kabuklular sınıfının bir üyesi olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyor. Yengeçler, karidesler, istakozlar gibi günümüzde de yaşayan kabuklu canlıları kapsayan bu kalabalık gruba ait bundan önceki en eski fosil, İsveç’te geç kambriyen dönemde oluşmuş tortullar içinde bulunmuştu. İlk kabuklunun kambriyen dönemin başında bulunması, bu sınıfın bağlı olduğu artropodlar ailesinin çok daha önce, prekambriyen (kambriyen öncesi) dönemde farklılaştığını ortaya koyuyor.

Araştırmacılar, ortak bir atadan türeyen canlıların farklılaşma tarihlerinin, Ribozomal RNA gibi moleküllere zaman içinde yapılmış eklemeler incelenerek de belirlenebileceğini belirtiyorlar. Bu çalışmalar, prekambriyen dönemdeki farklılaşmanın bundan 1.5 milyar yıl ile 700 milyon yıl öncesindeki zaman aralığında gerçekleşmiş olduğunu ortaya koyuyor.

Daha fazla bilgi için biltek.tubitak.gov.tr (Kambriyen)

Bu yazı, Bilim ve Teknik’ten (Eylül 2001) değiştirilmeden alınmıştır.

Phoenix Donmuş Yerleri Törpülüyor

NASA’nın Mars’ta bilimsel araştırmalarını sürdüren Phoenix uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yüzey tabakasının altındaki kaya gibi sert buz katmanını başarıyla delerek, robot kol kepçesiyle buz ve donmuş toprak numunesi topladı.

NASA’dan yapılan açıklamada, buz tabakasının Phoenix’in kepçesiyle kazabilmesi için fazla sert olduğu belirtilerek, bu nedenle kepçenin arkasında bulunan ve özel olarak üretilen matkap gibi bir delgi kullandığı kaydedildi.

Sol 50 adlı bu görüntü, NASA’nın Phoenix (Zümrüdü anka) Mars Yüzeyinin Steryo Görüntü görevinin 50. gününde çekildi. Araçın kazmaya yarayan robot kollarının açtığı delik.  Bu delik yaklaşık 1 santimetre açıklığa sahip. Görüntü.t: NASA/JPL-Caltech/Arizona Üniversitesi/Teksas A&M Üniversitesi
Sol 50 adlı bu görüntü, NASA’nın Phoenix (Zümrüdü anka) Mars Yüzeyinin Steryo Görüntü görevinin 50. gününde çekildi. Robotun kazmaya yarayan kepçe kollarıyla açtığı delik görülüyor. Bu delik yaklaşık 1 santimetre açıklığa sahip. Görüntü.t: NASA/JPL-Caltech/Arizona Üniversitesi/Teksas A&M Üniversitesi

Phoenix’in dün gece Dünya’ya geçtiği görüntü ve veriler de toprak numunesinin kepçenin içinde olduğunu doğruladı ve toplandıktan saatler sonra hafifçe değiştiğini gösterdi.

Dünyada buz havaya maruz kaldığında erirken, Mars’ta da katı durumdan gaz durumuna geçiyor.

Mars programında çalışan bilim adamlarının resmen “Pamuk Prenses” adını verdikleri ve geçen hafta sonu ile bu hafta başında genişletme çalışması yaptığı çukurda matkapla iki ayrı delik açan Phoenix’in buz toplama denemesi, numune toplamada delme yönteminin testiydi.

Aynı yöntem, önümüzdeki günlerde yeni numuneler toplanması ve toprakta yaşam için gerekli organik veya karbon temelli bileşenleri analiz etmeye yönelik TEGA (Thermal and Evolved Gas Analyser – Termal ve Gelişmiş Gaz Çözümleyici) fırınının girişindeki eleğe konması için kullanılacak.

NASA’nın Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nde yer alan Phoenix bilimsel araştırma ekibinden Richard Morris, çok başarılı bir deneme yaptıklarını belirterek, verilerin Phoenix’in fırınlarına konacak numunede yeterince buz kalacağını gösterdiğini kaydetti.

Phoenix, Pamuk Prenses çukurunu genişletme ve yeni bir dizi buz tabakası delme çalışmalarını sürdürecek.

Bu haber, CNNTÜRK, NASA ve NTVMSNBC sitelerinden değiştirilmeden alınmıştır.

Mars’ın Güneyi Bir Zamanlar Sular Altındaymış

Amerikalı bilim adamları, Mars’ın güneyinin büyük bölümünün milyonlarca yıl sular altında bulunduğu ve teoride yaşama evsahipliği yapabilecek bir ortam oluşturduğunu belirttiler.

İngiliz Nature dergisinde yarın yayınlanacak bir bilimsel makalenin yazarları, Rhode Island eyaletinin Brown Üniversitesi’nden araştırmacılar, Kızıl Gezegen’in yörüngesindeki Amerikan sondası Mars Reconnaissance Orbiter’ın (MRO), gezegenin güneyindeki platoların binlerce noktasında, kumullarda, vadilerde ya da kraterlerde, suyun kimyasal eylemine tanıklık eden killi tipte mineraller olan “fillosilikat” izlerini tespit ettiğini bildirdiler.

Bu sonuçların karaların oluştuğu 4,6 ila 3,8 milyar yıl önceki Noachien döneminde, olası yaşama izin verecek zengin bir çevre çeşitliliği gösterdiğini belirten bilim adamları, özellikle kraterlerde bulunan ve çoğunlukla bir göktaşının çarpması sonucu kayaların 5 kilometreye varan derinliğe yuvarlanarak oluşturduğu sivri tepecikleri incelediler.

Araştırma ekibinin sorumlusu gezegen jeolojisi Profesörü John Mustard, “Bizim incelediğimiz bu işaretleri, bu kadar derinlikte bu mineralleri (fillosilikat) su oluşturmuş olmalı” diye konuştu.

Daha önce göl olan Jezero Krateri’ndeki deltanın geliştirilmiş renkli görüntüsü. Araştırmacılar, antik nehirlerin kil benzeri mineralleri (görüntüde yeşil) gölün içine taşıdığını ve bunun deltaya şekil verdiğini belirtiyor. Killer organik maddeleri saklama ve hapsetme eğilimindedir. Bu yüzden, deltalar antik yaşamın işaretlerini bulabileceğimiz önemli bir yer. Görüntü: NASA/JPL/JHUAPL/MSSS/Brown Üniversitesi
Mars’ın Nili Fossae bölgesine ait üç boyutlu görüntüde mesa yamaçları ve derin vadi boyunca fillosilikat [levha silikatları (fuşya ve mavi tonlarında)] yoğunluğu görülmektedir. Gezegenin erken dönemlerindeki fillosilikat bolluğu, suyun arazideki mineral çeşitliliği üzerinde büyük bir rol oynadığını gösteriyor. Görüntü: NASA/JPL/JHUAPL/MSSS/Brown Üniversitesi

Bu minerallerin göreli olarak düşük, 100 ila 200 santigrat derecede oluştuğunu ve bunun Mars yüzeyinin sadece rutubetli değil, aynı zamanda göreli olarak mutedil olduğunu gösterdiğini ifade eden bilim adamları, Mars’ta uzak bir geçmişte suyun varlığına, Kızıl Gezegen’in yüzeyine kondurulan robotlar ve yörüngesindeki uzay araçlarının gözlemleriyle de daha önce tanıklık edildiğini kaydettiler.

NASA kısa süre önce, Phoenix uzay aracının bilimsel incelemelerinin, Mars’ın kutup bölgesinde buzun varlığını ortaya koyduğunu açıklamıştı.

Mars’ın bazı bölgelerini kaplayan okyanusların nasıl ortadan kaybolduğu sorusuna ise gezegen bilimciler, çok yoğun olan atmosferin giderek değişerek ve alçalarak, suyun uzaya doğru buharlaşarak kaybolduğu tahminiyle yanıt veriyorlar.

Bu haber, CNNTÜRK, NASA ve NTVMSNBC sitelerinden derlenmiştir.

Ağrı’daki En Büyük 2. Meteor Çukuru Kapanıyor

Dünyanın en büyük ikinci meteor çukuru Ağrı’da bulunuyor. 35 metre genişliğe ve 60 metre derinliğe sahip çukurun her yıl 10 bine yakın ziyaretçisi oluyor. Ancak meteor çukuru doğal koşullar nedeniyle giderek ilgi çekici görüntüsünden uzaklaşıyor.

Türkiye’nin en büyük meteor çukuru, dünyada ise ikinci.

Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesindeki bu dev çukur, 120 yıl önce göktaşı düşmesi sonucu oluştu. Çukur ilin en çok turist çeken yerlerinden biri haline geldi. Ancak zamanla toprakla dolmaya başladığı için meteor çukuru eski görünümünden uzaklaşıyor.

Ağrılı Selahattin Kaçaru, “Doğubayazıt için turist çok önemlidir. Her yıl çok turist geliyor. Bu durum da işlerimizi olumlu etkiliyor. Gelen turistlerin çoğu meteor çukurunu görmek istiyor. Ama yıllardır çukur için herhangi bir çalışma yapılmadı. Çukur günden güne taş ve toprakla doluyor” dedi.

Jeoloji mühendisi Ahmet Beycan ise “Maalesef derinlik günden güne azaldı. Çünkü moloz ve topraktan dolayı günden güne çukurun içerisi doluyor. Bunun için bir an önce önlem alınması lazım. Aksi takdirde meteor çukuru bütün cazibesini kaybeder. Teknik anlamda önlem alınabilir. MTA, Turizm Bakanlığı, il turizm müdürlükleri çalışma yapabilir, teknik açıdan da zorluğu olmayacaktır” dedi.

Öte yandan meteor çukurunun kurtarılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir proje hazırladığı öğrenildi.

Bu haber, NTVMSNBC sitesinden değiştirilmeden alınmıştır.