Mars’ın Gençliği Dünyaya Çok Benziyor

”Anka Kuşu” Phoenix uzay aracının bu sabaha karşı tüm zorluklarına karşın başarıyla indiği, Güneş sisteminin dördüncü büyük gezegeni Mars, büyük olasılıkla gençliğinde dünyaya çok benziyordu.

Bilim insanları, Kızıl Gezegen’in 4 milyar yıl önce sıcak ve rutubetli olduğunu, daha sonra bir çöl soğuğunun hakim olduğunu, nefes alınamaz hale geldiğini düşünüyor.

Dünya ya da Mars? Dünya fotoğrafı: Filipe Alves, Mars fotoğrafı: Mars Exploration Rover Mission, JPL, NASA

Dünya’nın atmosferi yüzde 78 oranında azot ve yüzde 20.6 oranında oksijenden oluşmasına karşılık, Mars’ınki yüzde 95 oranında karbondioksit (CO2), yüzde 2.7 oranında azot, yüzde 1.6 argon ve yüzde 0.13 oranında oksijen ile eser miktarda su buharından oluşuyor.

Mars’ın Phobos ve Deimos isimli iki küçük ve şekilsiz doğal uydusu bulunuyor ve bunların büyük olasılıkla çekim gücüyle yörüngeye giren asteroidler olduğu sanılıyor.

Yüzölçümü dünyadaki kıtaların toplam yüzölçümüne yakın olan Mars, yoğunluğu Güneş sistemi gezegenleri içinde en zayıf olması nedeniyle kütlesi Merkür’ün iki katı olmasına karşılık daha az çekim gücüne sahip.

Ekseninin eğikliği dünyanınkine yakın olan Kızıl Gezegen’in birbirlerinden farklı mevsimleri de bulunuyor. Bir değer ortak nokta da Mars gününün dünya gününden sadece 40 dakika fazla olması.

Ancak Mars’ın Güneş çevresinde katettiği mesafe dünyanınkinin 1.5 katı olması nedeniyle Mars yılını da neredeyse dünya yılının iki katı (687 gün) yapıyor.

Eliptik yörüngesinin ise Güneş’e çok belirgin şekilde yaklaşıp uzaklaşmasından ötürü yüzey sıcaklığı -120 derece ile 25 derece santigrat arasında değişen Mars’ın kutup bölgeleri de farklı bileşenlerden oluşuyor.

Güney kutbunun pek az su ile CO2‘den, kuzeyin ise buzdan oluştuğu tahmin ediliyor. Kışın CO2 atmosferi yoğunlaşıyor ve kutup bölgelerinin büyük bölümünü 10 cm kalınlığında bir karbonik kar tabakası ile kaplanmasına neden oluyor.

Güneş sisteminin en yüksek dağ oluşumlarına sahip Mars’ta Olimpos dağı 600 km çapı ve 25 km yüksekliğiyle dikkat çekiyor. Bacası 85 km genişliğinde ve 3 km derinliğindeki Olimpos dağı tüm Güneş sisteminin en büyük volkanı unvanına sahip bulunuyor.

10 km yüksekliğinde ve 4 bin km genişliğinde lav akıntılarından oluşan dev bir kümbetin bulunduğu Mars’ta 7 km derinliğinde, 4 bin km uzunluğunda kanyonlar ve 6 km derinliğinde 2 bin km çapında bir kraterde bulunuyor.

Kızıl Gezegen’deki erozyon izleri, tortu birikintileri, eski kıyıların izleri, kuru nehir yatakları Mars’ın yüzeyinin geçmişindeki büyük miktardaki suların aktığını gösteriyor.

Dünya gibi füzyon halindeki demir alaşımlı çekirdeği ve ince kabuğu bulunan Mars’ın çekirdeği de büyük miktarda kükürt içerdiğinden bu gezegenin düşük çekim gücünü açıklıyor.

“Kızıl Gezegen” ismini yüzeyindeki minerallerde bulunan demiroksitten (hematit) kaynaklanan kırmızı renginden alan Mars, George Wells’in 1898’de yazdığı ünlü “Dünyalar Savaşı” romanıyla halkın hayal gücünde bir heyecan yaratmıştı.

Mars’ın Tuzlu Toprağı Dünya Toprağına Benziyor
NASA’nın bir ay önce Mars’a gönderdiği ve gezegen üzerindeki araştırmalarını sürdüren Phoenix uzay aracı, Mars toprağının tuzlu ve Dünya üzerindeki toprağa benzer bir yapısı olduğunu tespit etti.

Bilimadamları, son bulguların, Mars üzerinde ilkel yaşam formları gelişmesine uygun koşulların olabileceği yönündeki umutları artırdığını kaydetti.

Mars araştırmalarını yürüten ekipten Tufts Üniversitesi uzmanı Samuel Kounaves, Mars toprağının yapısının “zehirli” olduğu yolunda bir veriye rastlanmadığını, aksine yaşam formlarının gelişmesine uygun göründüğünü söyledi.

Geçen hafta, yüzeyin altında buz olduğu yolunda kanıtlar bulan uzay aracı Phoenix, Mars yüzeyinde şu ana kadar, canlı varlıkların temel yapı maddesi olan “organik karbon” tespit etmedi. Karbon içermeyen mineralleri belirlemek için planlanan son deneyin sonucunda Mars toprağının, magnezyum, sodyum, potasyum ve klorür içerdiği belirlendi.

Kounaves, Dünya’daki içinde hiç organik madde bulunmayan toprak çeşidinin de benzer özellikler taşıdığını, bazı bitkilerin böyle bir ortamda yetiştirilebildiğini ve bazı bakterilerin de büyüyebildiğini kaydetti.

Uzmanlar, Mars toprağındaki minerallerin yaşam formlarını destekleyebileceğini söylemek için yine de çok erken olduğunu belirtiyor.

Bu haber, AA, CNNTÜRK ve NTVMSNBC sitelerinden değiştirilmeden alınmıştır.

Güneş Sisteminin En Büyük Krateri Mars’ta Mı?

Mars’ta bir göktaşının çarpmasıyla oluşmuş dev bir krater keşfeden Amerikalı astronomlar, bunun Güneş Sisteminin en büyük krateri olduğunu ve aynı tarihlerde Dünya üzerinde meydana gelen benzer bir olayda Ay’ın oluştuğunu düşünüyorlar.

Mars’taki Galle krateri, “mutlu yüz”. Görüntü: ESA

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) bir ekibin geliştirdiği yeni bir yöntemle yapılan gözleme göre, bu çarpışmanın etkisiyle oluşan ve şu anda kısmen silinen yaklaşık 10 bin kilometre uzunluğundaki eliptik biçimli krater, Kızıl Gezegenin Tharsis bölgesinde bulunuyor.

Amerikalı bilim adamları İngiliz Nature dergisinde yayımladıkları bilimsel makalelerinde, asteroidin çarpmasının Mars’ın yarıkürelerinden birinin diğerinden neden daha alçak ve daha ince kabuklu olduğunu açıkladığını düşünüyor.

Kızıl Gezegenin iki yarıküresi arasındaki fark, hala çözülmemiş sorulardan biri. Mars’ın ovalardan oluşan kuzey yarıküresi kısmen daha düzken, güney yarıküresi kuzeye göre daha ince kabuklu ve daha dağlık araziden oluşuyor.

Bilim adamları bununla ilgili iki teori sunarken, birinden birini seçmek için şimdiye dek hiçbir kanıt elde edilemedi. Bunlardan biri, Mars’a dev bir asteroid ya da kuyrukluyıldız çarpması; diğeri, gezegenin mantosunun büyük ölçüde yükselmesi.

Araştırmanın başındaki Profesör Jeffrey Andrews-Hanna, “kuzey havzası” adını verdikleri ve düzgün olmayan bir çarpmayla oluşan bu dev kraterin, Güneş Sisteminde şimdiye dek bilinen en büyük kraterin dört katı büyüklüğünde olduğunu belirtti.

Dergideki ikinci bir makalede de, California eyaletinin Pasadena kentindeki California Institute of Technology’den (Caltech) bir ekip, üç boyutlu simülasyonların yardımıyla, çarpmanın açısını, hızını ve göktaşının büyüklüğünü hesapladı.

Buna göre, çarpmanın açısı 30 ila 60 derece, hızı saniyede 6 ila 10 kilometre ve gökcisminin çapı bin 600 ila 2 bin 700 kilometre Santa Cruz’daki California Üniversitesinden üçüncü bir ekip de, çarpışmanın etkisiyle Mars kabuğunun tepkisini incelemek için bir model oluşturdu.

Bilim adamları, modellerinde bu çarpışmanın etkisiyle gözlemlenen kraterle aynı büyüklükte bir çukur oluştuğunu, Kızıl Gezegenin geçmişte olduğu gibi manyetik alanının değiştiğini ve düzlüklerin oluştuğunu gördü.

Bu haber, CNNTÜRK ve Zaman sitelerinden değiştirilmeden alınmıştır.

Jeotermal Kaynaklardan Elektrik Üretimi

Ucuz enerji çağından pahalı enerji çağına girilirken ömrü son derece kısıtlı olan konvansiyonel enerji kaynaklarının, bir gün tükenebileceği düşünülmeye başlanmıştır. Bu kaynaklardan kömür, dünya rezervlerinin %15’ini, petrol %14’ünü, doğal gaz ise %11’ini oluşturmaktadır. Yeni rezervler bulunmaması durumunda, kömürün 240 yıl, doğal gazın 50 yıl, diğer hidrokarbonların 64 yıl süreyle dünya enerji gereksinimini karşılayacağı varsayılmaktadır. Bu nedenle, hızla artan nüfusun ve teknolojik yeniliklere bağlı olarak gelişen endüstrinin enerji gereksinimi karşısında, konvansiyonel enerji kaynaklarının yerine geçebilecek, yeni ve yenilenebilir doğal kaynakların araştırılması, bulunması ve bunlardan yararlanılması konusunda büyük bir arayış içine girilmiştir.

Dünyadaki enerji kaynakları, fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğal gaz, turba, petrollü kayalar vb.) yenilenebilir kaynaklar (hidrolik, biyomas, jeotermal, güneş, rüzgar, gelgit dalga, jeotermal gradyan) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan yeni ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerindeki araştırmalar büyük bir hızla devam etmektedir. Jeotermal enerji, yenilenebilir enerji kaynakları içerisinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

JEOTERMAL ENERJİ
Jeotermal enerji, yerkabuğu içerisinde hazne kayalarda bulunan, basınç altında aşırı derecede ısınmış suların içerdiği bir enerjidir. Ekonomik önemdeki jeotermal enerji birikimi, sıcaklığı 40° C-380° C arasında olup, 3000 metreye kadar olan derinliklerde geçirimsiz kayalar altında yer alan, geçirimli hazne kayalar içinde bulunmaktadır. Bugüne kadar yapılan araştırmalar, üç jeotermal sistemin varlığını ortaya koymuştur. Bunlar, sıcak su sistemi, kuru buhar sistemi ve sıcak kuru kaya sistemleridir.

Sıcak Su Sistemi
Yeryüzünde sıcak su esaslı sistemler, buhar esaslı sistemlerden yirmi kat daha fazla bulunmaktadır. Sıcak su sisteminde, derindeki hazne kaya içerisinde, basınç altında, yüksek sıcaklıkta, erimiş kimyasal madde bakımından çok zengin, farklı kimyasal özellikte sular bulunmaktadır. Bu tür sistemlerden sondajlarla yeryüzüne çıkarılan sıcak su+buhar karışımından elde edilen buhardan, elektrik enerjisi üretilmekte, buharı alınmış sıcak su ise, atılmaktadır.

Kuru Buhar Sistemi
Buhar esaslı sistemler, sıcak su sistemlerinden farklı olarak, çok fazla ısınmış, nem miktarı az, sıcaklığı yüksek buhar üretirler. Bu tür buhar, bir enerji kaynağı olarak doğrudan jeotermal santrallere gönderilerek elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Bir bakıma, bu tür enerji kaynakları, yerkabuğu içerisinde oluşmuş birer doğal nükleer reaktör olarak kabul edilebilir.

Sıcak Kuru Kaya Sistemleri
Yerküremizde özellikle genç aktif volkanik kuşaklarda, jeotermal gradyanın çok yüksek olduğu bölgelerde, sıcak su içermeyen yüksek sıcaklığa sahip kızgın, kuru kayalar bulunmaktadır. Bu tür sistemlere soğuk su basılarak sıcak su + buhar karışımı alınmakta ve bu, bir enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.

İzlanda'daki Nesjavellir Jeotermal Enerji Santrali. Görüntü: Gretar Ivarsson
İzlanda’daki Nesjavellir Jeotermal Enerji Santrali. Görüntü: Gretar Ivarsson

JEOTERMAL ENERJİNİN ELEKTRİK ÜRETİMİNDE KULLANILMASI
Çeşitli araştırma tekniklerinin uygulanması sonucunda, jeotermal enerjinin oluştuğu uygun jeolojik koşullarda yapılan sondajlarla aşırı derecede ısınmış sular, yaş ve kuru buhar olarak yeryüzüne çıkarılmaktadır. Bu jeotermal akışkan, üzerindeki basıncın azalması ile su-buhar fazlarına ayrılmaktadır. Ayrılan buhar, jeotermal santrallere gönderilerek, elektrik enerjisine dönüştürülmekte, atık su ise, diğer ısıtma sistemlerinde kullanılmakta veya yeraltına basılmaktadır. Yaş buhar, buhar yüzdesinin ve entalpisinin yüksek olması durumunda elektrik üretimi için daha verimli olmaktadır.

Yerkabuğunun derinliklerinden elde edilen kızgın kuru buhar ise, doğrudan jeotermal santrallere gönderilerek elektrik enerjisine dönüştürülmektedir.

Elektrik üretimi için en elverişli jeotermal kaynaklar, yüksek sıcaklıklı ve yüksek entalpili kuru buhar sistemleridir. Bunların sıcaklıkları 250ºC-380ºC arasında değişmektedir. Çok az nemliliğe sahip buhar, kızgın kuru buhar olarak tanımlanmaktadır.

1985 yılı sonunda Yerküre üzerindeki jeotermal santrallerin toplam kapasitesi 4763MW (Megavat) dolayında bulunmaktaydı. Yapımı sürdürülen jeotermal santrallerle 2000 yılından, 72890MW elektrik enerjisi üretimi beklenmektedir. Bu veriler, jeotermal enerjinin ileride önemli bir güç kaynağı haline geleceğini ve konvansiyonel fosil enerji kaynaklarının yerini alacağını göstermektedir.

Bugünkü enerji gereksinimi karşısında jeotermal kaynakların enerji üretimine olan katkısı küçük görülebilir. Ancak bu enerji türünün araştırılması ve yararlanma biçimi ile ilgili çalışmaların oldukça yeni olması da gözden uzak tutulmamalıdır.

Tükenirliği olmayan, yenilenebilen bu enerji kaynağı üzerinde, yerküremizde çalışmalar sürdürülmekte, özellikle yararlanma biçimleri konusunda yeni araştırmalar yapılmaktadır. Jeotermal enerji kaynaklarının araştırılması konusunda başarılı çalışmalar yapılmakta ancak, bu enerjiden pratik ve ekonomik biçimde yararlanma konusunda yavaş bir ilerleme gözlenmektedir.

JEOTERMAL ENERJİNİN ELEKTRİK ÜRETİMİ DIŞINDA KULLANILMASI
Isıtmada, soğutma sistemlerinde, jeotermal akışkanlardan kimyasal maddelerin elde edilmesinde, ziraat sektöründe, balinoterapide, seraların ısıtılmasında, turizmde çeşitli alanlarda jeotermal enerjiden oldukça önemli biri şekilde yararlanılmaktadır. Bu tür kullanımlar için düşük entalpili ve 25ºC-180ºC arasındaki sıcak sular, yeterli olmaktadır. Bunlar az miktarda çözünür madde içermekte, ekonomik (kolaylıkla elde edilebilir, yüksek yatırıma gerek olmayan) derinliklerde yer almaktadır. Bu nedenle orta sıcaklıktaki jeotermal kaynaktan bu tür enerjinin elde edilmesi kolay ve ekonomiktir.

Düşük sıcaklıklı akışkanlar ısı kaynağı olarak kullanılabildiği gibi, yüksek sıcaklıklı jeotermal sistemlerde yer alan sıcak sular da bir ısı kaynağı olarak kullanılmaktadır.

ABD’de tüketilen enerjinin %15-%20’, sıcaklığı 100ºC-150ºC arasında değişen jeotermal akışkanlardan karşılanmaktadır. Jeotermal enerjinin kullanılmasıyla bu ülkede, önemli ölçüde petrol ve doğal gazdan tasarruf sağlanmaktadır.

Jeotermal enerjinin elektrik enerjisi dışında kullanım alanları çok yaygın olup, enerji dönüşümündeki etkinliği, elektrik enerjisi üretiminden beş, altı kez daha fazladır. Ayrıca ısı depolaması, yüksek sıcaklıklı jeotermal sistemlerin yüz katını aşmaktadır. Çünkü, elektrik dışı uygulamalar için gerekli olan düşük ve orta sıcaklıklı jeotermal kaynaklar, sayı ve potansiyel bakımından yerküre üzerinde elektrik üretimi için kullanılan yüksek sıcaklıklı jeotermal kaynaklardan daha fazla bulunmaktadır. Bu nedenle, jeotermal enerjinin elektrik enerjisi eldesi dışında kalan alanlardaki kullanımı, gelecekte bu enerjiden elde edilen elektrik enerjisi üretimini aşacaktır.

DÜŞÜK VE ORTA SICAKLIKLI JEOTERMAL KAYNAKLARDAN ELEKTRİK
ÜRETİMİ
Bugüne kadar jeotermal kaynakları, yüksek sıcaklıklı (180ºC-380ºC), düşük ve orta sıcaklıklı (25ºC-180ºC) olmak üzere araştırılmış; bunlardan yüksek sıcaklıklı jeotermal kaynaklar, elektrik enerjisi eldesi dışında kalan alanlarda kullanılmıştır. Ancak özellikle ileri ülkelerde yapılan yeni araştırmalar, düşük ve orta sıcaklıklı kaynaklardan da elektrik enerjisi üretilebileceğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, jeotermal enerji kaynaklarından elektrik enerjisi üretilmesi konusunda sınırlamalar ortadan kalkmış, elektrik enerjisi üretim sıcaklığı 80ºC’ye kadar inmiştir.

Konvansiyonel buhar türbinlerinde olduğu gibi düşük ve orta sıcaklıkta jeotermal kaynaklardan elektrik enerjisi üretebilen yeni sistem, rankine güç devresi prensibine dayanmaktadır. Fakat, konvansiyonel buhar türbinlerinden farklı olarak, sistemde, su yerine kaynama noktası düşük karbonflorür veya hidrokarbon ailesinden organik hareketli bir sıvı kullanılmaktadır. Bu organik sıvının seçiminde, molekül ağırlığı, kimyasal kararlılığı, sistemde kullanılan malzeme ile olan uygunluğu, optimal hacim/basınç karakteristikleri için kaynama noktası gibi özellikler göz önüne alınmaktadır. Bu organik sıvı ile çalışan enerji dönüştürücüleri standart, taşınabilir, komple üretim santralleridir. Bu tür santrallerde, bütün güç üniteleri fabrikasyon olarak imal edildiğinden, güç santralinin kurulması için gerekli olan proje uygulaması uzun zaman almamaktadır. Jeotermal kaynağın sıcaklık ve debisine bağlı olarak, 300kW arasında değişen elektrik üretebilen uygun paket santraller imal edilmiştir.

Elektrik üretilebilen bu paket güç santralleri, kendi içerisinde tam otomatik olup ısı kaynağının parametrelerine bağlı olarak uygun bir güç üretmektedir. Sistemde kullanılan organik sıvı, düşük ve orta sıcaklıklı jeotermal akışkanlarla çalıştığı zaman buhardan çok daha fazla avantaja ve verime sahiptir. Bu çalışma sıvısı, güç çıkışını optimize edecek şekilde, jeotermal kuyudan elde edilen suyun sıcaklık ve debisine göre seçilmektedir. Üretim sırasında kullanılan çalışma sıvısı, buharlaşma aygıtı içerisinde yer alan eşanjörden geçen jeotermal akışkanının sıcaklığı ile ısınarak buharlaşmakta, elde edilen buhar ise türbine gönderilerek jeneratörleri çalıştırmaktadır. Türbinden çıkan kullanılmış buhar, su ve hava soğutmalı yoğunlaştırma sistemlerinde yoğunlaştırıldıktan sonra pompa yardımıyla buharlaştırma aygıtına tekrar gönderilmektedir.

Bu santraller, buhar santrallerine göre çok daha pratik olup, ekonomik ve teknik avantajlara sahiptir. Her şeyden önemlisi, büyük alanlar kaplamamakta, daha basit bir teknoloji gerektirmekte, bir yerden bir yere taşınabilmekte, her türlü jeotermal kaynaktan elektrik üretilebilecek şekilde imal edilmektedir. Bu tür santraller için 80ºC-180ºC arasında değişen sıcaklığa sahip jeotermal kaynaklar ile 1-10 bar arasındaki düşük basınçlı doğal buhar yeterli olmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde elde edilen enerjinin düşüklüğüne bakılmaksızın, bu tür enerji kaynaklarını değerlendirmeye yönelik yatırımlar yapılmaktadır.

Jeotermal kaynakların karakteristik özelliklerine göre bazı örnekler vermek gerekirse, bunlar kısaca şöyle özetlenebilir: 160ºC giriş, 85ºC çıkış sıcaklığına sahip, 2210 ton/saat debisi olan sıcak su kütlesinden 8,4MW; giriş sıcaklığı 130ºC, çıkış sıcaklığı 100ºC, debisi 1415 ton/saat olan sıcak su kütlesinden 6MW, 120ºC giriş, 80ºC çıkış sıcaklığı olan 850 ton/saat debideki jeotermal kaynaktan da 3,6MW elektrik üretilebilmektedir.

SONUÇLAR
Jeotermal kaynaklardan elektrik üretmek için yüksek sıcaklıklı sistemler öncelikle araştırılırken, düşük ve orta sıcaklıklı sistemlerden de, elektrik üretilebileceği göz önüne alınmalı, bunu gerçekleştirmek için yeni teknolojiler vakit geçirilmeden uygulanmalıdır. Özellikle, büyük miktarlara varan atık sıcak sulardan elektrik üretimi için yeni santraller kurulmalıdır.

Jeotermal enerji uzun ömürlü olup, maliyeti diğer konvansiyonel enerji kaynaklarına göre çok daha ucuzdur. Bu enerjinin çok yönlü kullanılması durumunda, fosil enerji kaynaklarından büyük ölçüde tasarruf sağlanacaktır.

Bu metin, Elektrik Mühendisi Mustafa AKSOY (Kıbrıs Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği Elektrik Mühendisleri Odası Saymanı) tarafından hazırlanmıştır.

Phoenix Mars’ta Buz Buldu

NASA’nın Mars’a gönderdiği uzay aracı Phoenix, kızıl gezegenin yüzeyinde buz buldu. Dünyaya en yakın mesafedeki bu gezegende su ve yaşam izi arayan aracın yaptığı bu keşif, görevin yerine getirilmesi yönünde büyük bir başarı oldu.

Araçtan art arda gönderilen fotoğraflarda, yüzeyden alınan beyaz toprağın birkaç gün içinde eridiği gözlendi. Arizona Üniversitesi’nden Peter Smith, düzenlediği basın toplantısında, ”Büyük bir gururla ve neşeyle ilan ediyorum ki aradığımız şeyin izini bulduk. Bu gerçekten de buz, başka bir madde değil” dedi.

Mars’ta su izine rastlanması, yaşam izi konusunda da kilit öneme sahip. Su olması, mikrobik düzeyde de olsa bu gezegende bugün veya geçmişte yaşam olabileceğine ilişkin önemli bir bulgu olarak kabul ediliyor.

Mars’ın, yörüngesindeki yolculuğu sırasında hidrojen analizi yapan Odyssey uydusu aracılığıyla da, 2002 yılında, gezegenin kuzey kutbunda buz kütlesinin varlığı belirlenmişti. 25 Mart 2008 tarihinde gezegen yüzeyine inen Phoenix bu bulguyu, yerinde yaptığı analizle teyit etmiş oldu.

Araca alınan toprak örneklerinde haftalar boyu sürecek analizlerle buzun yapısı incelenerek jeolojik tarihi anlaşılacak, ayrıca organik madde aranacak.

Renkli görülmeyen buz. Sol 20 ve 24 adlı bu görüntüler, NASA’nın Phoenix (Zümrüdü anka) Mars Yüzeyinin Steryo Görüntü görevinin 21. ve 25. günlerinde (15 ve 19 Haziran 2008) çekildi. Dodo-Goldilocks adlı hendeğin içinde çekilen görüntülerde buzun süblimleşmesi görülüyor. Sol görüntünün sol alt köşesinde, topaklaşmış bir grup görülüyor. Bu topaklaşma, sağ resimde buharlaşıp kaybolmuşa benziyor. Görüntü: NASA/JPL ile Caltech-Arizona Üniversitesi-Teksas A&M Üniversitesi

Haber ile ilgili daha fazla ayrıntı için nasa.gov (İngilizce)

Bu haber, AA sitesinden değiştirilmeden alınmıştır.

Depremin Matematiği

Deprem matematiği üzerinde çalışan jeofizikçiler, deprem tahmini konusunda yanlış varsayımlarda bulunulduğunu söylüyor. Kendi sonuçlarına göre büyük bir depremin bir yerleşimi vurma fırsatı her zaman söylenegeldiği gibi artacağına, azalıyor.

Birçok jeofizikçi bir depremin zamanını ve yerini tam olarak tahmin etmekten vazgeçmişlerse de, belli bir zaman içinde bir yerde deprem olup olmayacağı hâlâ araştırılıyor. Varsayım, bir yerde olan son büyük depremden bu yana uzun zaman geçtiyse, yeni bir depremin daha kısa bir süre içinde olacağı doğrultusunda. Aslında mantık çok açık: Depremler oluşur, çünkü dünyanın tektonik plakalarının yavaşça sıkışması kayalar üzerinde gerilme yaratır; kayalar kırılana dek. Böylece, büyük bir deprem olasılığının zamanla nasıl ‘geliştiğinin’ anlaşılması amacıyla yapılan sismik kayıtların analizi, gelecek bir depremin kabaca tahminini mümkün kılar.

Kaliforniya Üniversitesi’nden (ABD) Leon Knopoff ve Didier Sornette yeni çalışmalarında bu yaklaşımla ilgili ciddi kuşkuların bulunduğunu dile getiriyor. Çalışmalarına göre, yeni depremin oluşma şansı zaman içinde artmak yerine aynı kalıyor, hatta azalıyor. Araştırmaları, gelecekteki bir olayın olasılığının geçmişteki olaylardan nasıl etkilendiğini gösteren Bayes’in kuramına dayanıyor. Sornette’ye göre, bir sonraki olayın zamanının tahminini, olaylar arasındaki sürede görülen dalgalanmalar hakkında ne bilindiğine bağlı. Bu dalgalanmaların doğası ise depremler arasındaki zaman aralığı olasılığın yoğunluğuna bağlı.

Farklı ölçekleri bir arada gösteren diyargam ya da matematik hesaplamasını gözle yapabileceğiniz monogram. Görüntü: http://crack.seismo.unr.edu/ftp/pub/louie/class/100/magnitude.html
Farklı ölçekleri bir arada gösteren diyargam ya da matematik hesaplamasını gözle yapabileceğiniz monogram. Görüntü: http://crack.seismo.unr.edu/ftp/pub/louie/class/100/magnitude.html

Bazı bölgelerde periyodik sayılabilecek bir düzen içinde küçük depremler oluşur. Bu durumda, zaman geçtikçe deprem olasılığının artmasına yol açan basit bir olasılık yoğunluğu vardır. Ancak başka bölgelerdeyse, olasılık yoğunluğu Poisson dağılımını takip ediyor. Sornette’ye ve Knopoff’a göre bu durumda zaman içinde bir başka deprem olma olasılığı sabit kalıyor. Yani en son ne zaman deprem olduğunun hiç bir önemi yok. Daha da garibi, daha başka olasılık yoğunluklarının, uzun bir süre deprem olmazsa deprem oluşma ihtimalinin azalacağını gösterdiğini bulmuşlar. Araştırmacılar bu yapının, birçok fayın birbirini etkilediği bölgelere uygulanabileceğini düşünüyor.

Ancak Sornette ve Knopoff olasılık yoğunluklarının kolaylıkla yanlış hesaplanabileceğini söylüyor. Örnekleme için kullanılan zaman dilimine bağlı olarak, sismik kayıtlar farklı farklı olasılık yoğunlukları verebilir. Sornette’ye göre sonuç, zaman aralıklarındaki dalgalanmalar hakkında yapılan varsayımlara çok duyarlı. O’na göre jeofizikçiler, doğru olasılık yoğunluğunu bulabilmek için geniş bir alan üzerinde olabildiğince çok depremin, zamanlamasını ve merkezini incelemeliler.

Bu metin, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’nden (Maga, M. 1997, Ekim, Depremin Matematiği, S. 359, s. 11) alınmıştır ve derlenmiştir.

Levha Tektoniği Kuramı

İnsanoğlu düşünmeye başladığı andan itibaren çevresindeki yerşekillerin nedenlerini merak etmiş, bunların binlerce yıl sabit ve sarsılmaz kabul edilmesinden sonra, aslında sürekli bir hareket ve evrim içinde olduklarını anlayınca da bu hareketi idame ettiren kuvvetin doğasını ve kökenini araştırmaya başlamıştır (Şengör, 1983). Sayıları oldukça kabarık olan jeotektonik hipotezlerin veya teorilerin başlıcaları Kontarksiyon Teorisi, Ekspansiyon Teorisi, Mağmatik Yükselme -Kabarma Teorisi; Konveksiyon Akımları Teorisi, Kıtaların Kayma Teorisi ve nihayet Levha Tektoniği Teorisi’dir (Ketin, 1983).

Kontraksiyon Teorisinin ana fikri, yani yerküre’nin başlangıçta sıcak-ergimiş bir kütle halinde bulunduğu, zamanla soğuyarak büzüldüğü, hacminin küçüldüğü ve dış kısmında katı bir kabuğun oluştuğu daha 17. yüzyılda Descartes (1664) ve Newton (1681) tarafından benimsenmiş, ilk kez yer bilimlerine uygulanması ise , James Hall tarafından gerçekleştirilmiştir. Fakat teorinin tüm jeolojik yönleri ile geniş anlamda kurucusu ünlü Fransız yerbilimci Elie de Beamont olmuştur (1829-1852). Özellikle Avusturyalı büyük yerbilimci Ed. Sues (1831-1909) “Yeryuvarının Çehresi” adlı ünlü eserinde teoriyi yerbilimleri alanında “bir dünya görüşü” niteliğine yükseltmiştir.

Kontraksiyon Teorisi yirminci yüzyılda Jefreys ve Guttenberg gibi ünlü jeofizikçiler tarafından değişik biçimde de olsa desteklenmiştir.

Ekspansiyon veya Genişleme Büyüme Teorisine göre, yeryuvarının hacminin büyüme nedeni esas itibarıyla ısısal genişlemedir. Diğer bir neden yer içindeki yoğunluğu fazla yüksek basınç fazındaki maddelerin yoğunluğu daha az düşük basınç fazındaki türlerine dönüşmesidir.

Konveksiyon akımları teorisinin dayandığı ana görüş yer içinde kabuk altında cereyan eden ısı değiş tokuşudur. Teoriye göre yerin içi ile yeryüzünün sıcaklığı arasındaki ısı farkı yerin manto kesiminde yılda bir kaç santimetre hızla hareket eden bir konveksiyon akımı oluşturmaktadır ve bu hareket sürtünme dolayısıyla yerkabuğuna intikal etmektedir. Diğer bir değişle derinlerde manto kesiminde çok yavaş akan maddeler yerkabuğundaki hareketlere aktif olarak katılmakta büyük tektonik yapıların meydana gelmesinde katkıda bulunmaktadır.

Özetle konveksiyon akımını besleyen onu sürekli olarak hareket halinde tutan enerji kaynağı yerin sıcaklığı (Holmes) ve gravitasyon (van Bemmeln) etkisidir.

Kıtaların kayma teorisi, alman jeofizikçi Alfred Wegener tarafından 1912’de ortaya konmuş ve E. Argand (1922), Du Toit (1921) gibi dönemin ünlü jeologları ile Beniof (1954) Runcorn (1962), Sykes (1968) ve Bullard (1969) gibi yeni zamanların tanınmış jeofizikçileri tarafından benimsenmiş ve desteklenmiştir. Bu teoriye göre;

Kıtalar okyanus tabanlarından farklı yapıdadırlar. Onlara sımsıkı bağlı da değillerdir. Aksine buzdağlarının denizde yüzdükleri gibi kıtalar da derin deniz diplerinde-okyanus tabanlarında- açığa çıkan ve yoğunlukları kendilerinkinden fazla olan ağır maddeler üzerinde yüzerler kayarlar.

Levha Tektoniği, büyük ölçüde okyanuslardan elde edilen veriler üzerine kurulmuş bir teoridir. Bu özelliği ile kendinden önceki teorilerden ayrılır.

Levha tektoniği haritası. Görüntü: USGS (http://pubs.usgs.gov/gip/dynamic/slabs.html)
Levha tektoniği haritası. Görüntü: USGS (http://pubs.usgs.gov/gip/dynamic/slabs.html)

İkinci dünya savaşı esnasında özellikle denizaltı savaşları için geliştirilen son derece hassas batimetrik harita alma yöntemleri savaştan sonra İngiltere’de Sir Edward Bullard (Cambridge Üniversitesi) ve Amerika’da Hary Hess (Princeton Üniversitesi) ve Maurice Ewing (Colombia Üniversitesi) gibi hükümetler nezdinde söz sahibi ciddi bilim adamları tarafından okyanus tabanlarının ayrıntılı haritalanmasında kullanıldı. Özellikle Ewing’in yönetiminde bulunan Lamont Jeofizik Rasathanesi gemileri sadece batimetrik değil manyetik ve gravite verilerini de topluyordu, deniz tabanlarından tortu örnekleri alıyorlardı.

Bu faaliyet okyanuslarda devam ederken, ABD, soğuk savaşın bir sonucu olarak Sovyetler Birliğinin yaptığı zannedilen nükleer silah deneylerini izleyebilmek amacıyla dünyanın dört bir yanına uzanan sağlıklı bir sismograf ağı oluşturdu. WWSSN olarak bilinen bu ağ sayesinde magnitüdü 4 ve yukarısındaki depremler büyük bir hassasiyetle kaydedilmeye başlandı. Episantır tayinindeki hataların genellikle bir kaç kilometrenin içine alınması özellikle okyanusal alanlarda depremlerin son derece dar kuşaklarda olması ve bu kuşakların çevrelediği devasa alanların hemen hemen asismik kuşaklar olduğunu gösterdi.

1940’lı yılların sonlarına doğru Amerikalı jeofizikçi Hugo Benioff derin deniz hendeklerinden manto içine sarkan eğimli deprem zonlarının aslında devasa bindirmeler olduğu ve bu bindirmeler boyunca okyanus tabanının pasifiği çevreleyen kıtaların altına daldığını iddia etti. 1952’de alman tektonikçi Hans Stille, bu eğimli deprem zonlarının hemen üstlerinde Pasifiği adeta kuşatan meşhur “ateş çemberi”ni oluşturan volkanların varlığına dikkati çekti ve bunlar arasında jenetik bir ilişki olması gerektiğini vurguladı.

Bu gelişmeler olurken Amerikalı petrolog Harry Hess savaş yıllarında donanmada edindiği deneyimler ışığında okyanusların tarihi ile ilgileniyordu. Özellikle Ewing ekibinin okyanusların sanılanın tersine genç olmaları gerektiğini göstermişti.

Öte yandan Hess, Amerikalı jeologların ezici çoğunluğunun tersine, kıtaların kaymasına inanmaktaydı ama o da jeofizikte biraz bilgisi olan herkes gibi; Sir Harold Jefreys’in sial’in sima üzerinde yüzen bir sal gibi hareket edemeyeceğini, sima’nın sial’den daha kuvvetli olduğunu tartışma götürmez bir açıklıkla kanıtlamış olduğunu biliyordu. Sial sima’dan bağımsız hareket edmezdi.

Acaba sial ile sima birlikte hareket edemez miydi? 1960 yılında yayınlanan makalesinde Hess, mantoda büyük ölçüde konveksiyon akımları olması lazım geldiği varsayımından hareketle, okyanus litosferinin bu konvektif sistemin sınır kondüksiyon tabakası olduğunu ileri sürdü. Aynı yıl Robert Dietz, bu mekanizmaya deniz tabanı yayılması adını verdi.

Hess’in ve Dietz’in makalelerinin yayınlanmasının hemen akabinde Kanada’da Morley, İngiltere’de Cambridge’de henüz bir doktora öğrencisi olan Fred Vine, Hess’in düşüncesini kontrol edebilmek için dâhiyane bir yöntem önerdiler. Bu yöntemin esası şuydu: Yer’in jeomanyetik kutuplarının Senezoik esnasında düzensiz aralıklarla terslendiği yapılan paleomanyetik çalışmalardan biliniyordu. Deniz tabanı yayılması yayılma eksenine dik yönde ve bilateral simetrik olarak okyanus tabanı ürettiğine göre jeomanyetik kutuplardaki terslenmeler de yayılma merkezinin her iki yanına simetrik olarak kaydedilmiş olmalılardır, çünkü okyanus tabakalarının üst tabakaları ferromanyetik mineral içeren bazaltlardan oluşur. Yayılma ekseninde sıvı halde bulunan bazalt lavları içerisindeki mineraller püskürdükleri andaki jeomanyetik alanın etkisinde belirli bir yönde dizilirler. Yayılma devam ettikçe yayılma merkezinden uzaklaşan bazalt beraberinde püskürdüğü zamanki jeomanyetik alanın yönünün de sabit bir kaydını taşır. Sürekli jeomanyetik alan terslenmeleri yayılma merkezinin iki yanında ve ona paralel uzanan ters ve normal yönde manyetize olmuş şeritler meydana getirirler.

İşte Morley ve Fred Vine ile o zamanki tez hocası Drumont Matthews, bu fikri ileri sürerek özellikle Ewing grubu tarafından yıllardır toplanmakta olan Lamont Jeofizik Rasathanesi’nin veri bankalarında birikmiş olan manyetik verilerin bu görüşler ışığı altında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini önerdiler. Vine ve Matthews’un makalesi 1963 yılında Nature dergisinde yayınlandı.

Kanadalı olan John Tuzo Wilson 1960’lı yılların ilk yarısında o zamana kadar gerek Kanada kalkanı üzerinde ve gerekse Kanada’daki buzullaşma hakkında yaptığı çalışmalarla kendine haklı bir şöhret yapmış bir jeofizikçiydi. Aynı sıralarda Lamont Jeofizik Rasathanesi’nde, New York’ta radyoculuk yapmaktan bıktığı için bir gecikmiş bir doktora öğrencisi olarak gelen Walter C. Pitman ise sadece fizik eğitimi görmüş olup kendi deyimiyle kayaları kaldırım taşından ayıracak kadar dahi jeoloji bilmiyordu.

Pitman’ın jeoloji konusundaki bilgisizliği aslında kendisinin en büyük avantajı oldu. Pitman, Vine ve Matews’un makalesini tesadüf eseri okuduğu zaman jeolojide bilgi sahibi arkadaşlarının tersine o makalede ileri sürülen fikirleri son derece akla yatkın buldu. Bunun sonucu olarak Lamont’un veri bankalarında bulunan manyetik verileri kontrol ederek Vine ve Matews’un dolaysıyla Hess’in haklı olduğunu gösterdi. Sadece kıtalar değil okyanus tabanları da küre sathında binlerce ve binlerce kilometrelik mesafeler kat ediyorlar orta okyanus sırtında doğup derin deniz hendekleri boyunca tekrar mantoya dönüyorlardı.

Bu arada T. Wilson probleme tamamen değişik bir açıdan yaklaşıyordu. Wilson, Hess’den sonraki en önemli adımı attı ve orta okyanus sırtları ile hendeklerin bittikleri yerlerde aslında hareketin büyük yanal atımlı faylarla başka bir şekle “transforme” edilerek devam ettiğini gösterdi. Böyle sırtları ve hendekleri birbirine bağlayarak hareketin devamını sağlayan yanal atımlı faylara Wilson, hareketi transforme ettikleri için transform fay adını verdi. Wilson 1965’de tüm sırtları ve hendekleri birbirine bağlayan küre üzerindeki hareketli kuşakları ilk defa tam olarak tasvir etti ve bu kuşaklar boyunca birbirlerine göre hareket etmekte olan dâhilî olarak asismik ve yüksek bir burulma rijitidesine sahip olan litosfer parçalarına “Levha” adını verdi. Bu suretle levha tektoniği tüm öğeleriyle ortaya çıkmış oluyordu.

Levha tektoniğinin gelişmesinde, 1967 yılında yayınlanan iki makale çok önemli bir rol oynadı. Bunlardan biri Lamont’un jeofizikçilerinden Lynn R. Sykes tarafından yayınlandı. Sykes, o zamanlar hayli gelişmiş olan depremlerin fay mekanizmalarının çözümleri yönteminden yararlanarak Wilson’un transform fay kavramını ve onunla birlikte Hess’in deniz tabanı yayılması hipotezini kontrol etmek niyetiyle orta Atlantik sırtını öteleyen kırık zonları boyunca bir seri fay düzlemi sonucu elde etti. Sykes yaptığı bütün çözümlerde kesinlikle Wilson’un yorumunun doğru olduğunu buldu.

Levha tektoniği bu şekilde her tabi tutulduğu testten başarıyla çıkınca bu teoriyi tüm küre üzerinde ve ayrıntılı bir şekilde kontrol etmek lüzumu doğdu. Önce 1967’de genç jeofizikçi Dan McKenzie ile uygulamalı matematikçi Robert Parker levha tektoniğinin küre üzerinde nasıl uygulanması gerektiğini göstererek levha hareketlerinin kinematiğinin türetilmesinde deprem kayma vektörlerinin önemine dikkati çektiler.

1969 yılında dar anlamda levha tektoniğinin son önemli öğesini oluşturan üçlü eklem sorunu da McKenzie ve Morgan tarafından ortaya atılıp çözülerek bu teorinin kendi içinde tutarlı ve tamamlanmış bir sistem haline gelmesini sağladılar.

1969 yılından itibaren levha tektoniği, ada yayları, kenar denizleri, orejenik kuşaklar, geçmişteki fauna vefloranın dağılımı, mantonun evrimi ve konveksiyon ve yer bilimleri kapsamına giren pek çok konuda bu prensiplere dayalı veya bu prensiplere dayandığını iddia eden pek çok hipotezin atılmasına neden olmuş ve onlarla birlikte dünya çapında yeni bir tektonik model oluşturmaya başlamıştır.

Bu metin, İstanbul Üniversitesi Yerküre Kulübü’nden (istanbul.edu.tr/yerkure) değiştirilmeden alınmıştır.

Türkiye’nin Neotektoniği

Türkiye’de Neotektonik Orta Miyosenden itibaren başlamaktadır. Bundan önceki kısım ise Paleotektoniktir.

Neotektonik: Miyosen sonrası yaşlı tektoniğe bu ad verilir. Bu dönemdeki yapılara ise Neotektonik Yapılar adı verilir.

Paleotektonik: Miyosen öncesindeki tektonik faaliyete denir. Bu dönemde meydana gelen yapılara ise Paleotektonik Yapılar adı verilir.

Tektonik: Genel bir ifadedir. Yerkabuğunu etkileyen gerilmelerin tesiriyle meydana gelen olaylardır.

Jeotektonik: Dünyanın bölgesel ya da kıtasal büyüklükteki yapılarının hareketlerinden bahseden jeoloji dalıdır.

Türkiye ve çevresinin tektonik haritası. Görüntü: Aral Okay (http://web.itu.edu.tr/~okay/AralOkayMapsAndDiagrams.htm)
Türkiye ve çevresinin tektonik haritası. Görüntü: Aral Okay (http://web.itu.edu.tr/~okay/AralOkayMapsAndDiagrams.htm)

Türkiye’de oluşmuş volkanizmalardan doğudakiler Kuzey-Güney yönlü sıkışmalar sonucu gerilme çatlaklarından meydana gelmiştir. Batıdaki volkanizma ise graben sistemine bağlı olarak gelişmiş volkanizmadır. Bu volkanizmalardan doğudakiler perlit yataklarını, batıdakiler ise bor cevherlerini oluşturmuşlardır.

Türkiye’deki Neotektonik Yapıları şöyle sıralayabiliriz:

1. Güneydoğu Anadolu Bindirmesi (çift bindirme)
2. Doğu Anadolu Fayı (DAF)
3. Kuzey Anadolu Fayı (KAF)
4. Kuzeydoğu Anadolu Fayı
5. Batı Anadolu Grabenleri
6. Güneydoğu Anadolu Kıvrımları
7. Ecemiş Çukuru Fayı (Eosen yaşlı)
8. Tuz Gölü Fayı
9. Isparta Büklümü
10. Doğu Anadolu’da ki Doğrultu Atımlı Fayı (Kağızman, Tutak, Çaldıran, Süphan, Malazgirt)
11. Doğu ve Orta Anadolu’da ki Dağ Arası Havzalar
12. Pull-Apart (Çek-Ayır) Havzalar (bkz. yerbilimleri.com/basit-kesme-deneyi)
13. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Açılma Çatlakları

Ege’deki graben sisteminin Kuzey-Güney çekme kuvvetleri sonucu olduğunu bazı yazarlar öne sürmektedirler (K. Erçin KASAPOĞLU). Türkiye’deki neotektoniğin gelişiminde,

– Afrika-Anadolu çarpışması ve Afrika’nın kuzeye ilerlemesiyle Doğu Anadolu’da meydana gelen sıkışma,
– Günümüzdeki Akdeniz’de dalma-batma sonucu oluşan Ege graben sisteminin oluşumu,

etkili olmaktadır.

Türkiye’deki neotektonik yapıların en önemlileri ve en baskınları doğrultu atımlı faylardır. Tüm Anadolu sathına yayılmışlardır. Ancak Ege Bölgesi hariç. Bu bölgede doğrultu atımlı faylar az, ancak gravite fayları oldukça fazladır. Anadolu’da ki yapılar genellikle kırıklı yapılardır. Ancak Güneydoğu Anadolu’nun kıvrım kuşağı kıvrımlı yapılar yönünden önemlidir.

KUZEY ANADOLU FAYI (KAF)
Saros körfezinden başlayıp, Marmara denizinden geçip, Bolu’ya doğru Kuzeydoğu’ya yönelerek Kastamonu güneyindeki Kargı’ya ulaşmaktadır. Kargı’da Güneydoğu’ya yön değiştirerek Karlıova’ya kadar uzanmaktadır. Karlıova’nın 10 km. kadar doğusunda eşleniği olan Doğu Anadolu Fayı ile kesişmektedir. Bu fay literatürde Kuzey Anadolu Deprem Fayı veya Kuzey Anadolu Transform Fayı olarak da geçer. Transform faylar özellikle kıta kenarında oluşurlar ve litosferi boydan boya keserler.

Normalde stres basıncı doğrultusu dar açı olması gerekir. Fakat burada geniş açı durumundadır. Bu da ilk oluştuğu zamanlar dar açı ilerledikçe genişlediği şeklinde yorumlanmaktadır. Doğrudan plaka arası faylara Intraplaying Faylar denir. Kıta içi faylara da Interplaying Faylar denir. Bu ikisi de asıl bildiğimiz transform faylar değildir. Kuzey Anadolu Fayı doğrultu atımlı sağ yönlü bir faydır. Fayın sıçrama yaptığı yelerde önemli çek ayı havzalar oluşmuştur.

GÜNEYDOĞU ANADOLU BİNDİRME KUŞAĞI
Hakkari’den Kahramanmaraş civarına kadar devam eden ve orada Doğu Anadolu Fayı ile kesilen bir bindirme fayıdır. Kesilme yerinde bindirmenin 25 km. lik bir atımı vardır. Bu bindirme kuşağı aynı zamanda Avrasya ile Gondwana arasındaki Tetis’in kapanması ile oluşmuş bir kenet kuşağıdır. Bu hat gerçekten kıta-kıta çarpışması niteliğindedir. Güney kesim ön ülke durumunda olup kuzeydeki kesim ise kuzeydeki sıradağları meydana getirir.

KENAR KIVRIMLARI
Genellikle Güneydoğu Anadolu bölgesi kıvrımlar bakımından oldukça yoğun bir şekilde olması bakımından önemlidir. Bu kıvrımların eksenleri genelde Doğu-Batı doğrultuludur. Kıvrımlanma tamamen kuzeyden güneye bindiren orojenik silsilenin etkisiyle ön ülke kayaçları üzerindeki kayaçların sıkışmasıyla meydana gelmiştir.

Türkiye’de oluşan ilk tektonik yapı Orta Miyosen sonunda oluşmuş olan Güneydoğu Anadolu bindirmesidir. Bundan sonra Güneydoğu Anadolu kıvrımları meydana gelmiştir. Kabuğun fayla kalınlaşması sonucu alt kısımda kısmi ergimeler meydana gelmiş ve kabukta kırılmalar oluşmuştur. Bunun en önemli işareti Türkiye’deki volkanik faaliyetler ve kabuk yırtılması (Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı) olaylarıdır. Bu olaylar sıkışma neticesinde meydana gelmiştir. Bu fayların oluşumu ve blokların hareket kazanması ile parçalanan Anadolu levhasının doğuya doğru bir koni biçimde daralan Karlıova’da birleşen Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı ile oluşmuştur. Bu levhanın batıya doğru kayması ile Batı Anadolu bölgesinde özellikle Üst Miyosen üstü (Mesiniyen) zamanda Doğu-Batı yönlü sıkıştırması ile Ege grabenlerinin oluşumu sağlanmıştır. Bu Kuzey Anadolu Fayı’na ve Doğu Anadolu Fayı’na göre daha geç bir zamanı temsil eder. Bu olayın zamanı birtakım jeolojik verilerden tespit edilebilmektedir. Batı Anadolu’da ki grabenlerin oluşum yaşı Mesiniyendir.

NEOTEKTONİK YAPILARIN OLUŞUMUNA ETKİ EDEN ETKENLER
En büyük etken bir kıtasal çarpışma olayıdır. Tetis okyanusunun Miyosen ortasında kapanması ve bunun sonucunda kıtasal çarpışmanın olması neticesinde Türkiye’deki neotektonik yapılar meydana gelmiştir. Ancak bu nedenin doğurduğu sonuçlar diğer yapıların oluşmasını sağlamıştır. Yapılar birbirlerinin sebep ve sonuçları olarak meydana gelmiştir. Ana sebep bu çarpışmadır.

TÜRKİYE’NİN NEOTEKTONİK BÖLGELERİ
Türkiye doğudan batıya doğru birtakım neotektonik bölgelere ayrılmaktadır. Bu konuda ki ilk bilgileri Şengör (1980) vermektedir. Türkiye’yi neotektonik bölgeler açısından 4 bölgeye ayırmaktadır:

1. Doğu Anadolu Sıkışma Provensi
2. Kuzey Türkiye Provensi
3. Orta Anadolu Ova Provensi
4. Batı Anadolu Gerilme Provensi

Bu bölgeler kendine has yapı aileleri ile temsil edilirler. Bunlar doğrultu atımlı faylar, bindirmeler, kıvrımlar ve grabenler gibi özellikle kendilerine mahsus özellikleri olan yapılardır. Bu 4 provensten iki tanesi Doğu ve Batı Anadolu’dakiler. Halen tektonik bakımdan kuvvetle aktif bölgeleri meydana getirirken, Kuzey Anadolu bölgesi ile Orta Anadolu Ova bölgesi gerek sismik gerekse tektonik bakımdan az bir aktivite gösterirler. Orta Anadolu Ova bölgesi genç çökellerle örtülü olduğundan belki de mevcut olan tektonik yapı aileleri daha derine gömülmüş vaziyettedir. Bu sebeple durum tam olarak açığa kavuşturulabilmiş değildir. Fakat diğer bölgelerde veriler oldukça açıktır.

TÜRKİYE’NİN NEOTEKTONİK EVRİMİ
Türkiye arazisi Arabistan platformu ile Asya’nın çarpışması, ardından da bu çarpışmanın neticesi olarak oluşturulan asimetrik tektonik uzaklaşma sisteminin en iyi geliştiği bir bölgeyi temsil eder. Bu tektonik şema içerisinde en önemli ve en büyükleri doğrultu atımlı faylarla temsil edilen bir yapı ailesi ile karakterize edilir. Gerek eldeki deprem verilerinin odak mekanizması çözümleri, gerekse büyüklükleri açısından doğrultu atımlı faylar diğer yapılara daha baskın çıkarlar. Burada Erken Miyosen zamanından beri Doğu Akdeniz bölgesinin tektonik evrimi ve buna tekabül eden paleocoğrafik panorama gözden geçirilecektir. Daha öncede belirtildiği gibi söz konusu edilen bir bölgede son ana tüm tektonik yeniden yapılanmadan beri geçen zaman NEOTEKTONİK DÖNEM olarak tanımlanmıştır. Türkiye için Anadolu levhası ile Arabistan levhasının Orta Miyosendeki çarpışması bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu değişimler ülkemizin neotektonik gelişmesini paleotektonik gelişmesinden ayırmak için uygun bir dönüm noktasını oluşturur. Doğu Akdeniz sahası ve çevre alanların neotektonik gelişmesi ile ilgili çalışmalarda en inatçı problemlerden birisi denizel Akdeniz Paleotetis ve karasal seriler arasındaki detay korelasyonların eksikliği olmuştur. Erken Miyosen sırasında (Akitiniyen-Landiyen arası) İzmir-Ankara-Erzincan sütunu ile İç Toros sütunu arasında Paleosen Eosen çarpışması ile ilgili kıta içi yaklaşma Anadolu’nun günümüzdeki çoğu alanının büyük bir bölümünü temsil etmektedir. Batıda Menderes Masifi kabarık yükselmesini devam ettirmiş ve günümüzdeki Himalayalarla karakter bakımından pek farklı olmayan yüksek bir bölgeyi temsil etmektedir. Girit’te Lisiyen Torosunda (Batı Torosu) ve o zaman hala Türkiye ile ilişkili olan Kıbrıs’ta kuzeye yönelik bindirmeler, Pontidler de dahil geniş sahalarda görülürken güneye bakan nap hareketleri Serravaliyene kadar devam etmiştir. Bu tektonik görüntü ile uyumlu olan paleocoğrafik görüntü, Orta-batı Anadolu’da doğuya doğru alçalan yüksek bir alan, Pontidler de ise karasal sedimanlarla örtülü dalgalı bir alan şeklindedir. Doğudan ve güneyden zaman zaman gelen deniz istilaları Orta Anadolu’da sadece küçük alanları su ile kapatmış ve sınırlı evaporit alanlar oluşturmuştur. Kalk-alkalen tipte seyrek bir volkanik aktivite Kuzeybatı Anadolu’da görülmektedir. Batı ve Orta Anadolu’da ki bu karasal alanlar kuzeydoğudan ve güneyden sığ denizlerle çevrili durumdaydı. Özellikle güneyde ve doğuda yaygın resifal kireçtaşlarının çökelimi Batı ve Orta Anadolu civarında yığılan karasal sedimanlar üzerinde yapılan çalışmalar sonucu tropikal bir iklimin varlığı bu çalışmalarda ispatlanan önemli bir veridir. Orta ve Batı Anadolu’da ki bu yüksek alanların nasıl yükseldiklerini tespit etmek eldeki veriler çerçevesinde oldukça güçtür. Yükselmeden sonraki kabuk kalınlığı 50 ile 75 km. ekstremleri arasında bulunmuştur. Buna göre Erken Miyosen sırasında Batı Anadolu’nun yaklaşık deniz seviyesinden 3 km. daha yüksekte olabileceği kabul edilmiştir. Erken Miyosen sırasında Arabistan plakasının gerek bu kıtacığın kuzey şelfindeki Midyat kireçtaşlarından gerekse Hakkari civarındaki derin deniz ortamı çökellerin hareketle kuzeydeki Avrasya kıtasıyla çarpışmadığı söylenebilir.

Doğu Türkiye’nin hemen her tarafında sığ su ortamlarını karakterize eden karbonatların varlığı da bu görüşü desteklemektedir. Kuzey Anadolu Fayı’nın ve Doğu Anadolu Fayı’nın Erken Miyosen sırasında mevcut olmadığını vurgulamak önemlidir. Daha sonradan Kuzey Anadolu Fay Zonu içine dahil edilecek olan Çekeş, Kurşunlu ve Tosya havzaları iç pontid sütunu boyunca çarpışma sonrası fliş-molas havzalarının bir parçası olarak gelişmekteydiler. Bu havzalardaki sedimanlar sıkışmalı dönem sırasında meydana gelen Erken Miyosen sedimanlarıdır. Bu sıkışma pontidlerdeki son geriye bindirme olayları ile yönelim bakımından hem yaşıt hem de paralel bir konumdadırlar ve bu yüzdende genel olarak Türkiye orojenik döneminin devam eden Kuzey-Güney sıkışmasının bir parçası olarak düşünülebilir. Orta Miyosen sırasında (Lankiyen-Serravaliyen) Arabistan ile Avrasya, Güneydoğu Türkiye’de Bitlis süturu boyunca çarpışmışlardır. Bu çarpışma kenet kuşağı boyunca dağların kabarıp yükselmesi neticesini doğurmuş, Doğu Türkiye’de sakin su depolanma ortamlarını, içinde karasal kırmızı tabakaların çökeldikleri molas havzalarına dönüştürmüşlerdir. Bölgedeki bu sığ çökelme ortamlarının zaman zaman kısa süreli deniz baskınlarına uğradıklarını da burada belirtmek gerekir. Bu deniz ilerlemelerinin en sonuncusu Serravaliyende meydana gelmiştir ve bir daha deniz günümüze kadar bu bölgeye ulaşamamıştır. Aynı zaman aralığı sırasında Batı ve Orta Anadolu’da denizel depolanma yoktur ve denilebilir ki bu bölgeler hâlâ yüksek bir bölge durumundadır. Hatta 10 milyon yıllık bir açılma ve sübsidanstan sonra bile Batı Türkiye’de son Pliyosen buzulu sırasında günümüzdekinde en az 200 m. daha yüksekteydi. Orta Miyosen sırasında Anadolu bloğunun batıya doğru harekete başlamasının bol miktarda verilerine rastlanmaktadır. Kuzey Anadolu Fayı boyunca sıralanan havzaların detay stratigrafik ve yapısal çalışmalarıyla elde edilen veriler ve Paratetis ile Akdeniz serileri arasındaki karşılaştırmaların hassasiyeti Kuzey Anadolu Fayı zonunun oluşum zamanı geç Serravaliyende olarak tespitine olanak vermiştir. Bu sırada Alt Pontus formasyonunun en alt birimleri sedimantasyonla eş yaşlı faylanma ve aynı zamanda geniş bir makaslama zonu boyunca havzalara akmaya başlamıştır. Aynı zamanda gelecekteki Marmara Denizi’nin kuzey kıyısı boyunca geniş bir oluk oluşmuş ve bu oluk Saros Grabeni yoluyla Kuzey Ege Denizi ile bağlantı kurmuştur. Bu oluk Kuzey Ege Denizi’nden gelen tekrarlı deniz ilerlemeleri ile limnik ve flüviyatif bir sedimantasyona zemin hazırlamıştır. Ege denizi alanı ilk kez Tortoniyen sırasında Siglad Adaları ile Anadolu karası arasında oluşan dar bir boğaz vasıtası ile deniz basmasına uğramıştır. Bu koridor doğuda daha uzakta İstanbul’a kadar erişmiş fakat henüz yeni oluşmaya başlayan Kuzey Anadolu Fayı’nın geniş bir makaslama zonunun batı bitimiyle ilişkili olan daha güneydeki Yalova karasal havzasıyla ilişki kuramamıştır. Zira fayın yerleşim yeri günümüz çek-ayır havzası niteliğindeki Çınarcık Havzası ile uyum sağlamaktadır. Trakya’daki Ergene Havzası da Tortoniyen sırasında sübsidanal neotektonik bir bölge durumundadır. Tortoniyen aynı zamanda Ege ve Batı Türkiye grabenlerinin oluşmaya başladığı zamandır. Anadolu bloğunun batıya doğru hareket etmeye başladığını gösteren önemli bir delilde Doğu Girit’te ki Lerepatra yarı grabeninden elde edilmiştir. Kuzeydoğu-Güneybatı doğrultulu sol-yanal doğrultu atımla kontrol edilen bu graben Serravaliyende oluşmuşmuş ve adada bulunduğu kesimde Eosen(?)-Erken Miyosen nap kümelerini ayırmaktadır. Bu durum bize gösteriyor ki Hellenik hendek sisteminin daha önce yaklaşan doğu yarısı Anadolu bloğunun batıya doğru olan hareketine cevap olarak büyük bir ihtimalle doğrultu atımlı faylanmaya dönüşmüştür. Orta Miyosen sırasında (Lankiyenden Serravaliyene kadar) ondüleli bir topografya oluşturan kara yüzeylerinin çoğunun düşük ve geniş yükseltilerle ayrılan tatlı su gölleri ile işgal edildiği özellikle Erol (1981) tarafından belirtilmiştir. Daha sonra Tortoniyen sırasında bu yumuşak topografya çok sayıda fay sistemleri ile kırılmaya başlamış göl havzaları daralma ve yoğun üçgen biçimli parçalarla çevrilmiştir. Benzer bir gelişimin güne Ege içinde geçerli olduğunu bazı araştırıcılar göstermiştir. Bu da bize gösteriyor ki Anadolu bloğu batıya doğru hareket ederken iç bünyesel bakımdan da parçalanmalara uğramıştır. Serravaliyen sonunda gerek Ege’de gerekse Anadolu’da ki dalma-batma ile ilişkili volkanların dağılımındaki değişimler Anadolu’nun batıya doğru hareketinin başlangıcını işaret eder gözükmektedir. Türkiye’deki en güney dalma batma zonu ile ilişkili Tortoniyen öncesi volkanizma seyrek olmasına karşın, gelecekteki Anadolu bloğunun tüm uzunluğu boyunca üniform olarak dağılmıştır. Tortoniyenden başlayarak volkanizma da sadece yoğunluk bakımından artma olmamış aynı zamanda belirgin alanda yoğunlaşma olmuştur. Bu bölgeler sırası ile Hellenik ve Kıbrıs dalma-batma zonları arasındaki Güney Ege ve Güneydoğu Orta Anadolu bölgesi, Trakya’dan Yugoslavya’ya kadar aktif Kuzey-Güney gerilme zonunun batıya doğru hareket eden Anadolu bloğunun Doğu Trakya’yı ve Makedonya’yı bu alanların kuzeyindeki sahadan ayırmaya çalışmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığı tartışılmıştır. Geç Miyosen sırasında (Messmiyen) Türkiye’nin güncel tektonik rejimi iyice belirgin bir hale gelmiştir. Bu dönemden itibaren ilerleyen deniz suları bir daha asla Türkiye kara alanının herhangi bir önemli kesimini istila etmemiştir. Bu sırada gelecekteki Kuzey Anadolu Fayı’nın yerinde daha önce gelişmiş bir makaslama zonunun varolduğu belirtilmiştir. Fay zonu asıl jeomorfolojik görüntüsünü daha sonra Erken Pliyosen sırasında almıştır. Bu veriler Erken Pliyosen ile Geç Serravaliyen arasında çökelen Pontus formasyonu içerisindeki mezofayların dağılımına dayanmaktadır. Alt Pontus formasyonu (Geç Serravaliyen-Tortoniyen) ile kuşatılan Kuzey Anadolu Fay Zonu ile ilişkili mezofaylar ana faya çaprazvari biçimde uzanan geniş bir kuşakta dağılım sunar. Üst Pontus formasyonu da (Mesiniyen-Erken Pliyosen) bu faylardan etkilenmiş, ancak daha dar bir zonda görülürler. Kuzey Anadolu Fayı boyunca rastlanan doğrultu atımlı havzaların çoğu da Mesiniyen olarak yaşlandırılmaktadır. Kuzey Anadolu Fayı’nın gidişi boyunca doğrultu atımlı havzaların sayısındaki tedrici artış, dünyada bu fayın en iyi benzerlerinden olan San Andreas Fayı boyunca olan Neojen havzalarına çok benzerler. Fay zonunun batı ucunda daha önce sözü edilmiş deniz koridoru neticede Çınarcık baseni olarak bilinen Kuzeybatı uzanımlı bir çöküntü üzerinde fay zonuna kavuşmuştur. Karmaşık graben sistemleri çökmeye devam etmiş ve Mesiniyen sırasında sayıca artmışlardır. Normal faylanmanın Mesiniyen sırasında Kos Adası’nda başladığı belirtilmiştir ve içinde Kos Adası’nın yer aldığı Kezme Grabeni muhtemelen aynı yaşlıdır. Graben tabanlarındaki hızlı çökme sedimantasyonu sınırlamış ve sahasal dağılımı büyük oranda kontrol etmiştir. Tatlı su gölleri Tortoniyen sırasında Orta Anadolu kesiminde geniş sayılabilir alanlar işgal etmesine rağmen Mesiyende bu tatlı su göllerinin sahasal büyüklüğü azalmıştır. Bunun nedeni hem artan faylanmaya bağlı olarak yükselen topografya, hem de Akdeniz’in Mesiyendeki kuruması ile gelişen sıcak iklimdir. Doğu Türkiye’de de karasal sedimanlar Doğu-Batı uzanımlı havzalarda toplanmaktaydı. Bu sahada Serravaliyen ile Erken Pliyosen arasında yüksek potasyumlu kalk-alkalen volkanizma yoğun olarak artmış ve topografik olarak yükselen sahaların çoğalmasını takiben yanal yönde yayılmaya başlamıştır. Pliyosen sırasında Türkiye’deki sedimantasyon alanı Geç Miyosen ve Orta Anadolu’da ki topografik yükseltilerle karşılaştırıldığında bir dereceye kadar azalmıştır. Kuzey Anadolu Fay Zonu boyunca havzalarda artma olmuş ve yeni havzalar meydana gelmiştir. Erken Pliyosen Doğu Anadolu Fayı ve Kuzey Anadolu Fayı boyunca sürekli derin ve dar çöküntülerin ilk işaretlerinin tanınabildiği ilk zamandır. Deniz, Kuzey Anadolu Fayı’nın batı kesiminden geri çekilmiş, buna karşın gelecekteki Ege denizini oluşturacak şekilde büyümüştür. Bu da bize gerilen alanın çöküşünü göstermektedir. Aslında herhangi bir kesin veriyle Kuzey Anadolu Fayı’nın başlangıcını tarihlemek için bu fay zonu boyunca kesin bir delil yoktur. Bununla beraber fayın doğu bitim yerinde ve yine fayın doğrudan etkisi altında gelişen Karlıova Havzasının çökmesi fayın Pliyosende oluştuğunu göstermektedir. Pleistosen sırasında Türkiye bugünkü topografyasını kazanmıştır. Bu sırada deniz Kuzey Anadolu Fayı’nın batı kesimine yeniden dönmüştür. Aynı zamanda deniz Ege Denizi boyunca Türkiye’nin kıyı alanlarını kaplamış ve kısmen de grabenler içerisinde yayılmıştır. Deniz, bu grabenler içerisinden tarihsel zamanlarda tamamen delta ilerlemeleri ile geriye itilmiştir. Türkiye’nin topografik görüntüsü zamanlacOrta Anadolu’da bir eksen etrafında tersine olarak değişmiştir. Anadolu bloğunun batıya doğru kaçmasının başlangıcının, topografik yüzeyin hâlâ batıya doğru eğimli olduğu bir zamanda başladığı belirtilmektedir. Topografik yüzey muhtemelen Pliyosen sırasında hemen hemen yatay bir durumdadır ve bu dönemin sonuna doğru batıya doğru eğimlenmeye başlamıştır. Şimdi (günümüzde) bile Erken Miyosen sırasında doğuya doğru yaptığı eğim kadar batıya eğim yapmamaktadır. Bu zamana kadar yapılan çoğu araştırmalarda bu durum dikkati çekmektedir. Araştırmacılar çalıştıkları alanlarda sınırlı bölgelerden kalkarak birtakım jeotektonik açıklamalar yapmışlar ise de bu hususta kesin bir neticeye gidilememiştir. Bu arada bölgesel manada bir açıklama Şengör ve Yılmaz tarafından yapılmıştır. Şengör, Türkiye’de paleotektonik neotektonik sınırını Orta Miyosen olarak vermiştir (Serravaliyen-Tortoniyen arası) Aynı zamanda yazar neotektonik olayları başlatan mekanizmanın Bitlis kenet kuşağı boyunca Avrasya-Arap kıtası çarpışması olduğunu belirtmiştir. Bu çarpışmaya bağlı olaylar zinciri şöyle sıralanabilir:

Pontidler, Geç Kretase sırasında kuzeye eğimli bir dalma-batma zonu üzerinde gelişmekte olan kısmen Hersiniyen kısmen Kimmeriyen yaşlı bir temel üzerinde güneye bakan Pasifik tip bir kıta kenarı idiler. Neotetis’in kuzey kolunu oluşturan Vardar Okyanusunu tahrip eden bu dalma-batma zonu ile ilgili mağmatik yayın ardında Geç Kretase-Eosen açılan bir deniz ise bugünkü Karadeniz’i oluşturmuştur. Anadolu’da Neotetis’in kuzey kolunun güneyinde bugünkü Anatolid ve Toridleri kapsayan Anatolid-Torid platformu mevcuttu. Senoniyende (Üst Kretase) Neotetis’in kuzey kolundan güneye bu platform üzerine büyük ofiyolit napları yerleşmiştir. Batı Anadolu’da, Lütesiyen (Orta Eosen); Orta ve Doğu Anadolu’da, Priskaniyen (Üst Eosen) öncesinde doğuya doğru incelerek ve çatallanarak sona eren Anatolid-Torid platformu ile Pontid adayayı çarpışmıştır. Bu çarpışma sonucu Anatolid-Torid platformu kendi içerisinde kuzeye doğru eğimli büyük ölçekli şaryajlarla dilimlenmeye başlamıştır. Toroslarda ki karmaşık nap sistemleri bu dilimlenmenin doğurduğu napların güney uçlarını temsil ederler. Anatolid-Torid platformunun doğuya doğru çatalları Munzur dağları ve Bitlis-Pötürge kristalin napları ile temsil olunurlar. Bunlarla İran arasında Jura’dan Eosen’e kadar herhangi bir kıtasal bağlantı kurulamamıştır. Aksine Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmının Eosen-Oligosen altı temelini Geç Mesozoyik-Erken Tersiyer yaşlı ofiyolitik melanj, fliş, ensimatik veya ensialik adayayı karmaşıklarının oluşturdukları konusunda pek çok veri bulunmuştur. Bu durum Doğu Anadolu’nun Karlıova ekleminin doğusundaki kesimlerinin tabanı en geniş manada bir melanj kamasının oluşturduğu fikri bu bölgelerin neotektonik stilinin ve kalk-alkalen volkanizmasının yorumlanmasında kritik bir rol oynamaktadır. Bu yüzden Anatolid ve Torid paleotektonik bölgeleri Doğu Anadolu’da bireyselliklerini kaybederler ve Doğu Anadolu yığışım karmaşığına geçerler. Gerek Anatolid-Torid platformunu, gerekse Doğu Anadolu yığışım karmaşığını Afrika-Arabistan levhasından ayıran Neotetis’in güney kolu Geç Kretase’de kapanmaya başlamış ve sadece Bitlis-Zagros kesiminde Orta Miyosende Arabistan-Avrasya nihai çarpışması gerçekleşmiştir. Türkiye’de neotektonik devreyi başlatan işte bu kısmi kapanmadır. Buna göre Türkiye’de neotektonik devreyi Anadolu-Arabistan çarpışması başlatmıştır. Doğu Anadolu bölgesi Pliyosen sonlarına doğru önemli derecede yükselmelere uğramıştır. Doğu Anadolu’nun yükselmesinin çok önemli ve yükselmesinin mekanizmasına ışık tutan yönü Bitlis Kenet Kuşağı dağlarının Doğu Anadolu platosundan daha sonra yükselmeye başlamış olmaları veya daha yavaş yükselmekte olmalarıdır. Gerek Kızıldeniz gerekse Atlas Okyanusu’ndan elde edilen magnetik lineasyon verileri hem Türk-İran platosu hem de civar yerlerin yüksek ve dağınık depremselliği ve hem de Türkiye’deki Kenar Kıvrımlarının ve Zagros şelf serilerinin Pliyosenden günümüze dek devam eden kıvrımlanmaları bu bölgede Arabistan-Avrasya yaklaşmasının hala faal olduğunu göstermektedir.

Doğu Anadolu’da bu yakınlaşma, okyanusal dalmaya imkan bulunmadığından kıtasal yamulmaya dönüşerek iki ana yolla karşılanmaktadır. Bir yandan Anadolu levhası Kuzey ve Doğu Anadolu transform fayları boyunca batıya sürüklenmekte, Karlıova ekleminin doğusunda da önemli bir kısmı bir melanj kamasında ibaret olan kıta kabuğunun kıvrım ve bindirme tektoniği vasıtasıyla kolaylıkla kısalıp kalınlaşmaktadır. Karlıova ekleminin doğusunda gerek Üst Miyosen gerekse Pliyosen tortuları genel olarak Doğu-Batı doğrultulu eksenler etrafında kıvrımlanmışlardır. Doğu Anadolu’da ki bütün yapı aileleri Bölgedeki yamulmanın kısmen Kuzey-Güney sıkışma ve Doğu-Batı genişleme (yanal atımlı faylar ve açılma çatlakları) kısmen de Kuzey-Güney sıkışma ve kabuk kalınlaşması (kıvrımlar ve bindirmeler) şeklinde geliştiğini gösterirler. Doğu Anadolu’da bu yapıların tümünün önemli bir ortak özelliği devamlılıklarıdır. Bu yapıların devamlılığının nedeni yapıların çoğunun kısa mesafede birbirlerine dönüşmelerinin sonucudur ve Doğu Anadolu’nun muntazam fakat homojen olmayan bir şekilde Kuzey-Güney yönünde daraldığını gösterir. Kıvrımlar ve bindirmelerle belgelenen şiddetli bir Kuzey-Güney daralmanın hakim olduğu Doğu Anadolu’daki yüksek ve halen yükselmekte olan topografya ve 150 m.gal’lik Bouger yerçekimi anomalisi burada aynı zamanda kalın ve halen de kalınlaşmakta olan bir kıta kabuğunun bulunduğuna işaret eder. Doğu Anadolu’daki kabuk kalınlığı Doğu Anadolu yığım karmaşığının sıkışıp kalınlaşmasının sonucudur. Yine Doğu Anadolu’da Kuzeybatı İran’la birlikte aynı zamanda yoğun bir Tersiyer volkanizması da etken olmuştur. Üst Miyosen Pliyosende başlayan bu volkanizma çok yakın tarihi zamanlara hatta günümüze kadar diri kalmıştır. Bu volkanizma hem kalk-alkalen hem de alkalen kayaçlarla temsil olunur. Plaka altına halen dalan bir litosfer levhasının bulunması Doğu Anadolu’da ki volkanizmanın kıta kabuğunun kısmi ergimeye uğramasının ve açılma çatlakları boyunca yükselmenin sonucu olduğuna işaret eder. Buradaki kalk-alkalen volkanizma melanj kaması malzemesinden kısmi ergime sonucu oluşmuş volkanizmayı, alkalen volkanikler ise açılan Kuzey-Güney veya buna yakın doğrultulu açılma çatlaklarından yükselerek yüzeye yayılmış manto malzemesini temsil eder. Kabuk kalınlaşması ve açılma çatlaklarının oluşumu Doğu Anadolu’da ki sıkışma tektoniğinin eserleri olduğuna göre buradaki bunlarla ilgili magmatizma da aynı olayın sonucu olması gerekir. Zaman içerisinde alkalen volkanizmanın kalk-alkalen volkanizmaya nispetle artma göstermesi ise artan kabuk kalınlığına bağlı olarak giderek fazlalaşan litostatik basınç etkisiyle platoda sıkışıp kalınlaşma tektoniğine oranla, sıkışıp yanal genişleme (yanal atımlı faylar, açılma çatlakları) tektoniğin fazlalaştığını göstermektedir.

Özet olarak Doğu Anadolu’nun neotektoniği tek bir temel kaynaktan Arabistan-Avrasya yakınlaşmasının halen faal olmasından türemektedir. Ancak yukarıda da deyinildiği gibi platoyu devamlı yükseltmek yerçekimine karşı yapılan bir iş olduğundan giderek güçleşir. Bu nedenle Anadolu’nun önemli bir bölümünü yatay olarak kolaylıkla dalıp batabilen Doğu Akdeniz litosferi üzerine itmek bu bölgeyi tümüyle kalınlaştırmaktan daha elverişli görülmektedir.

Bu olay iki parmak arasında sıkıştırılan bir limon çekirdeğinin parmakların arasından fırlamasına benzer bir olaydır. Bu olayın mekanik esasları şöyle açıklanabilir:

Bir hacmin kıvrım ve bindirmelerle daralıp kalınlaşabilmesi için (s 3) en küçük asal gerilmenin düşey olması gerekir. Ancak artan kabuk kalınlığı (s z) olarak adlandırılan litostatik basıncı arttıracağı için belirli bir kalınlıktan sonra (s 3) + (s z) orijinal (s z) nin değerini geçerek onu düşey duruma getirir. Bu andan itibaren bölgede kıvrım ve bindirme tektoniği yanal atımlı fay tektoniğine dönüşür. Ancak hızlı erozyon durmuş olan yükselme nedeniyle daha önce erişilmiş olan yükseklikleri hızla aşındırır ve böylece (s 3) ü tekrar düşeye iade eder. Böylece yukarıda anlatılanlar tekrarlanmış olur. Avrasya’ya nazaran batıya doğru itilmekte olan Anadolu levhasını doğu yarısında sınırlayan Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı işte bu görevi yerine getirmek için oluşmuşlardır.

Bektaş (1981) Kuzey Anadolu Fayı’nın yanal hareketinin doğuda Arabistan plakasının bağıl hareketinden kaynaklanmadığı görüşündedir. Yazar, Arabistan plakasının kuzeye doğru hareketiyle Anadolu ve İran plakaları arasında bulunan Van plakasının kuzeye doğru sıkıştırılması sonucu Anadolu plakasının batıya doğru itilmesine dolayısıyla bunun Kuzey Anadolu Fayı’nın sağ yanal hareketine neden olduğu kararındadır. Diğer taraftan aynı araştırıcı bölgesel ve global ölçekli yatay yöndeki kabuk kalınlığı değişikliklerinin kabuk içi büyük gerilmelere neden olduğu ve Kuzey Anadolu Fay Sistemi fayları ile birlikte dar rift zonları altında manto yükselmesi ihtimali de dikkate alınırsa Kuzey Anadolu Fayı Sistemi mekanizmasında yatay, düşey ve kabuk içi gerilmelerin etkinlik kazandığı belirtilmiştir. Bu nedenle araştırmacı plaka hareketlerinin kuramsal mekaniğinin daha da karmaşık bir durum kazanacağını ve Kuzey Anadolu Fayı Sistemi faylarının labaratuvar deneyi sonuçları ile açıklanmasının güçleşeceğini ileri sürmüştür.

Türkiye’nin büyük doğrultu atımlı faylarının oluşumunda tartışma konusu yapılan durumlardan birisi de bu fayların oluşumuna neden olan Arabistan plakasının hareket doğrultusudur. Genelde araştırmacılar bu hareket yönünün doğrultusunu yaklaşık Kuzey-Güney kabul etmelerine karşın detaya inildiğinde bazı yazarlar hareketi Kuzeydoğu yönlü olarak kabul ederken, bazıları Kuzeybatı yönlü kabul etmektedir. Bunlardan Arpat ve Şaroğlu (1972); Antakya grabenindeki çekme gerilmesinin meydana getirilebilmesi için Arabistan plakasının bağıl hareketinin Kuzeydoğu yönünde olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Buna karşın Tatar (1978); bu yönün doğu kesimde Kuzey Anadolu Fayı’na dik, Doğu Anadolu Fayı’na ise paralel olduğunu ileri sürerek mekanik açıdan bu durumun uygun düşmediğini belirtmiştir. Ayrıca yazar gerek kendi bulgularını gerekse Kromberg (1978), Canıtez (1973) ve Alptekin (1973)’in bulgularını delil göstererek Arabistan plakasının hareketinin Kuzey-Kuzeybatı—Güney-Güneydoğu doğrultusunda olması gerektiğini savunmuştur. Diğer taraftan yazar bölgedeki diğer önemli yapısal unsurların duruşlarının böyle bir kuvvet doğrultusuyla uyuştuğunu belirtmiştir.

Ayrıca, Kuzey Anadolu Fayı için başka bir mekanik sorunda bu fayın dış bükey bir yay oluşturması ve bu nedenle fayın batı kesiminin mevcut kuvvet doğrultularına göre sağ yanal bir atım meydana getirmesinin güç olacağı görüşüdür. Bu sorunla ilgili hala makul bir çözüm getirilmiş değildir.

Neotektonik dönemde araştırmacıların karşısına çıkan yapılar başlıca üç grupta toplanmaktadır. Bunlar;

1. Eski yani paleotektonik yapılardan hiç etkilenmeyen tamamen yeni yapılardır. Buna ülkemiz açısından, Kuzey Anadolu Fayı, Doğu Anadolu Fayı ve Ege Grabenlerinin neotektonik dönemde oluşmuş olan genellikle Doğu-Batı grabenleri örnek verilebilir. (Asi Yapılar)

2. Eski yapıları az veya çok izleyen anlamda kısmen ve özellikle konumları açısından etkilenmiş olan yeni yapılar. Örnek olarak; Ecemiş Çukuru Fayı (Kaim Yapılar)

3. Konum ve türleri neotektoniğin kinematiğine uygun oldukları için evrimlerini değişikliğe uğramadan sürdüren yapılar. (Hortlak Yapılar)

olarak sınıflamak mümkündür.

Ege’deki neotektonik dönemi başlatan hareketler hakkında başlıca iki görüş öne sürülmüştür. Bunlardan birisi Ege’nin Hellenik dalma-batma zonu etkisinde gelişmiş bir kenar denizi olduğu görüşü, diğeri ise Ege’nin Doğu-Batı daralma sonucu Kuzey-Güney yönde açılmaya başladığı görüşüdür.

Bu iki görüşten birincisi sadece mekanik bir yaklaşım olup çok fazla kabul görmemiş, buna karşın ikinci görüşün daha tutarlı bir görüş olduğu kabul edilmiştir. İkinci görüşe göre Anadolu bloğunun batıya hareketinin Yunan makaslama zonu boyunca frenlenmesi bölgede genel bir Doğu-Batı sıkışmaya neden olmuş ve bu sıkışma Ege bölgesinde Kuzey-Güney açılma ile karşılanmaya çalışılmıştır. Tüm Doğu Anadolu orojenik zonu içerisinde neotektonik rejimin gösterdiği düzenlilik ve özellikle zamanlamadaki uygunluk bu bölgedeki tüm neotektonik evrimin tek bir kaynaktan türemediğini göstermektedir. Bu nedenle Ege’yi bu sistemin diğer parçalarından soyutlamak mümkün değildir. Ege’nin Hellen hendeğinin gerilmesi sonucu gerilmeli bir fay sistemi olarak oluştuğunu ileri süren modellerin karşılaştığı en büyük güçlük Ege’deki neotektonik yamulmanın tamamen Yunan makaslama zonunun güneyi ile sınırlı kalması ve Doğu Akdeniz’in özellikle Anadolu’nun neotektonik evrimi ile gösterdiği mükemmel zamansal uyumudur. Öte yandan ikinci modelin karşılaştığı en önemli güçlük ise sadece Doğu-Batı daralma etkisi ile Ege’de Tortoniyenden beri gelişen en az %30 Kuzey-Güney genişlemeyi gerçekleştirebilmektedir. Gerçi Doğu-Batı daralma aynı yönde uzanan Doğu-Batı serbestleme yapıları oluşturmakla birlikte Ege’de bildiğimiz büyük genişlemeleri temsil eden graben sistemlerini oluşturabilmek için faal bir Kuzey-Güney çekme gerekir. O halde bu çekmenin kökenine göz atıldığında bir makaslama çifti gerilmesi bu soruya en uygun cevabı verir. Anadolu bloğunun batıya doğru kaçışı yalnız Kuzey Anadolu Fayı boyunca hareketli değil özellikle Orta Anadolu’yu bir ağ gibi ören ve buradaki büyük ovaları sınırlayan verev atımlı faylar boyunca meydana gelen hareketle de karşılanmaktadır. Bu faylar değiştirilmiş bir Prandtl hücresi içinde oluşan kayma düzlemlerine benzetilmiştir. Bu benzetmede Kuzeydoğu-Güneybatı doğrultulu sağ yanal atımlı faylar için yeterince bulunmuş, Kuzeybatı-Güneydoğu doğrultulu sol yanal atımlı faylar için tek örnek bulunamamıştır. Buradan hareketle Prandtl hücresi benzerinin Türkiye arazisi için asimetrik geliştiği ve Anadolu’nun Güneydoğu’ya iç bükey dilimler şeklinde Doğu Akdeniz’in okyanusal litosferi üzerine atıldığı ortaya çıkmaktadır. Ege bu dilimlerin en batıda ki ve en büyük alanıdır. Dilimlerin birbirlerine göre yaptıkları hareket sonucu Ege dilimi içerisinde makaslama yamulması oluşmuş ve bu makaslama çifti Ege genişleme alanını doğurmuştur. Ege’nin genişlemesi, genişlemenin en rahat olabileceği yani çevrede en çok okyanusal litosfer olan en batı bölgeden başlamış ve genişleme rejimi Anadolu içlerine kadar gittikçe azalan bir şiddetle ilerlemiştir. Ege graben sistemi doğu ve Kuzeydoğu’da sınırlandırdıkları düşünülen Kuzeybatı-Güneydoğu doğrultulu muhtemel yanal atımlı fay sistemlerine de bu görüş açıklık kazandırmış bulunmaktadır. Bunlar Ege bölgesinde etkili olmuş makaslama sistemine ait antiriddle kesmeleridir. Hellen hendeğine paralel gelişen, hendeğe hem dik hem de paralel genişleme ile kesimin yamulma hareketlerinin Ege’nin diğer bölgelerinden farklı olarak buradaki yamulma elipslerinin her iki ekseni de pozitif uzamaya sahiptir. Güney Ege’de Hellen hendeği ile bunun daha gerisinde ve kuzeyinde kalan bir hat arasındaki bölge Ege’deki hendek gerilmesi sonucu gelişen tek alanı temsil etmektedir.

TÜRKİYE’DE Kİ NEOTEKTONİK YAPILARIN KARAKTERİSTİKLERİ
Güneydoğu Anadolu bindirmesinin yaşı Orta Miyosen sonrasıdır. Bu bindirme Orta Miyosende başlamıştır ve halen günümüzde de devam etmektedir. Bu bindirme yaklaşık 20 km. kadar güneye ilerlemiştir.

Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı için kesin bir oluşum yaşı verilememektedir. Burada sadece yaklaşımlar vardır. Ancak şunu söyleyebiliriz ki Anadolu-Afrika levhasının çarpışmasından sonra oluşmuş yapılardır. Pavoni (1961) Kuzey Anadolu Fayı için Erken Tersiyer yaşta olabileceğini ileri sürmüş olmakla birlikte daha sonra yapılan detay çalışmalar bu yaş aralığını daha geç zamanlara taşımıştır. Ketin (1976) Kuzey Anadolu Fayı’nın rift zonu içinde Orta Miyosenden daha yaşlı sedimentler bulunmadığını belirtmiştir. Abdusselamoğlu (1959) Mudurnu civarında elde ettiği bulgulara dayanarak faylanmanın en azından Pliyosenden önce hareket etmeye başlamış olduğunu belirtmiştir. Tatar, Erzincan dolaylarında fay kollarından birinin pliyosen çökelleri ile örtüldüğünü belirterek faylanmanın Pliyosenden önce başlamış olması gerektiğini savunmuştur. Seymen Reşadiye dolayında yaptığı çalışmada Pontidlerle Anatolidler arasında ve Burdagaliyende meydana gelen bindirmenin fayla kesildiğini ve ötelendiğini belirterek faylanmanın Burdagaliyen sonrası meydana geldiğini göstermiştir. Seymen ve Aydın Göynük civarında Alt Miyosen yaşlı kayaçların faylanmadan etkilendiğini ve atıldığını belirtmiştir. Ayrıca Canıtez, Arpat ve Şaroğlu fay boyunca yılda 1-2 cm’lik ortalama bir hareketin varlığını belirtmiştir. Eğer bu oranı kabul edip aynı zamanda fay boyunca ortalama 80 km’lik bir atım göz önüne alınırsa bu hızla bu atımın meydana gelmesi yine Burdagaliyen-Pliyosen arasına denk düşmektedir.

Barka (1984), Kuzey Anadolu Fayı’nın yaşı ile alakalı şu görüşü ileriye sürmüştür. Yazara, göre fay ilk kez Tortoniyen sırasında oluşmaya başlamış Mesiniyen ile Pliyosenin hemen başında fayın terslenme gösterdiği belirtilmiştir. Yine aynı araştırıcıya göre Pliyosen-Erken Pleistosen döneminde Kuzey Anadolu Fayı’nın ana kırığının oluştuğu ve deformasyonun geniş alanlar yerine yalnız fay düzlemi boyunca yanal hareketler şeklinde ortaya çıktığını belirtmiştir. Doğu Anadolu Fayı üzerinde Kuzey Anadolu Fayı’nda olduğu kadar çok çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle faylanmanın yaşı konusunda yeterli oranda veri yoktur. Gölbaşı civarında Erdoğan tarafından yapılan bir çalışmada Güneydoğu Anadolu bindirmesinin faylanmadan etkilendiğini ve 25 km. kadar ötelendiğini belirtmiştir. Buda bize en azından Doğu Anadolu Fayı’nın Güneydoğu Anadolu ana bindirmesinden sonra meydana geldiğini göstermektedir.

Faylanmaların yaşı ile ilgili bütün bu veriler fayları oluşturacak yırtılmaların en azından Orta Miyosen ile Pliyosen arası bir dönemde yani Türkiye için öngörülen neotektonik dönemde meydana geldiğini göstermektedir. Kökeninde yukarıda söz edilen yapılarla ilişkili olan Batı Anadolu grabenlerinin faylarıda yine neotektonik dönemde oluşmuş kırıklardır.

Bu yapılarla ilgili atımlara gelince Güneydoğu Anadolu bindirmesinin atımı yaklaşık 20 km. kadardır. Doğrultu atımlı faylara gelince bunların toplam atımı üzerinde çok değişik görüşler ileriye sürülmüş durumdadır. 300-400 km’den 15 km’ye kadar değişen değerler verilmektedir. Pavoni Kuzey Anadolu Fayı’nın güneyinde kalan Amasya Jurası ile fayın kuzeyinde kalan Bayburt Jurasını karşılaştırarak Kuzey Anadolu Fayı’nın 400 km. civarında bir toplam atımı olduğunu ileri sürmüştür.

Bu konuda Seymen Amasya-Reşadiye civarında yaptığı gözlemlerde Pontid Anatolid kenet kuşağının faylanmadan etkilenmiş olup ve Kuzey Anadolu Fayı ile atılmış durumdadır. Araştırmacı atımın 85 ± 5 km olduğunu ileri sürmüştür. Bu arada Tatar Erzincan civarında 50 km kadar bir atım belirlemiş ve bunun Seymen’in bulguları ile uyuştuğunu belirtmiştir. Tokay Kuzey Anadolu Fayı’nın 60-80 km kadar bir toplam atım sunduğunu ileri sürmüştür. Bergounan (1975) Erzincan civarında 100-120 km kadar bir atımdan söz etmiştir. Barka ise Havza-Ladik civarında 25 ± 5 km’lik bir atım bulmuştur. Kuzey Anadolu Fayı’nın atımı üzerinde genel olarak kabul gören bir görüş fayın doğu kesimlerdeki atımın batı kesimine göre daha fazla olduğudur.

Doğu Anadolu Fayı’nın toplam atımı üzerinde daha az sayıda kaynak bilgi mevcuttur. Üç lokasyonda verilen değerler şu şekildedir: Göynük civarında 22 km, Gölbaşı civarında 20 km, Pötürge civarında Fırat nehrinin fay zonundaki sol yanal atımda 15 km dolayında olduğu belirtilmektedir.

Bu metin, Fırat Üniversitesi Jeoloji Bölümü’nde Yard. Doç. Dr. Mehmet TURAN tarafından verilen yüksek lisans dersi Türkiye’nin Neotektoniği’nde, Mehmet ZOR (e-cografya.com) tarafından ders notu olarak tutulmuştur.

Doğu Akdeniz’in aktif tektonik haritası. Görüntü: Aral Okay (http://web.itu.edu.tr/~okay/AralOkayMapsAndDiagrams.htm)
Doğu Akdeniz’in aktif tektonik haritası. Görüntü: Aral Okay (http://web.itu.edu.tr/~okay/AralOkayMapsAndDiagrams.htm)
Son yüzyılda Türkiye'deki deprem etkinliği. Görüntü: http://fanack.com/en/countries/turkey/basic-facts/geography-and-climate/earthquakes/
Son yüzyılda Türkiye’deki deprem etkinliği. Görüntü: http://fanack.com/en/countries/turkey/basic-facts/geography-and-climate/earthquakes/