Doğayı Okumuş, Anlamış Gerçek Bir Yenidendoğuş Adamı: Cesare Emiliani (1922-1995) ve Zaman

Cesare Emiliani Kimdir?
İzotop jeokimyası[1] ve paleoklimatoloji[2] topluluğunun en yaratıcı-üretici simalarından biri olan Cesare Emiliani, 1922 yılında İtalya’nın Bologna kentinde doğdu. Bologna Üniversitesi‘nde jeoloji okuduktan sonra aynı üniversitede mikropaleontoloji[3] konusundaki doktora çalışmasını 1945 yılında tamamladı. 1946-1948 yılları arasında Floransa’da mikropaleontolog olarak çalıştı ve bu arada Bolonga yakınlarındaki Kretase[4] yaşlı killi birimlerle, Faenza yakınlarındaki Pliyosen[5] yaşlı birimlerin foraminifer taksonomisi ve stratigrafisi üzerine çok sayıda makale yayınladı.

1948 yılında Rollin D. Salisbury bursuyla gittiği Chicago Üniversitesi Jeoloji Bölümünde ikinci doktora çalışmasını 1950 yılında tamamladı. 1950 ile 1956 yılları arasında Chicago Üniversitesine bağlı Enrico Fermi Nükleer Araştırmalar Enstitüsü Harold Clayton Urey Jeokimya Laboratuvarında araştırmacı olarak çalıştı. Duraylı izotoplarla ortamsal değişkenler arasındaki ilişkiler üzerine ilk çalışmalar bu laboratuvarda gerçekleştirilmişti. Urey ve öğrencilerinin ilk çalışmaları güncel yumuşakça kabuklarındaki oksijen-18 izotopu ile sıcaklık ilişkisi ve bunun Kretase’deki paleosıcaklıkların belirlenmesinde kullanılmasını kapsıyordu. Emiliani, bu tekniği okyanus tabanındaki çökellerde bulunan foraminifer kavkılarına uyguladı ve Erken Tersiyer’de okyanusun derin sularının çok daha sıcak olduğu sonucuna vardı. Böylece, derin okyanusların değişmeyen, kararlı ortamlar olmadığının keşfi yeni bir bilim dalının başlangıcı oldu: Paleooşinografi[6]

Bu keşiften hemen sonra ardarda yeni önemli keşifler geldi. Kullenberg’in geliştirdiği piston karotiyer kullanılarak İsveç Derin Deniz Araştırma Programı (1947-1949) ve Lamont Jeolojik Gözlem Laboratuvarı, Pasifik ve Karayiplerde derin denizlerden uzun karbonat çamuru karotları almışlardı. Emiliani bu karotları 10’ar cm’lik kısımlara ayırarak örneklediği planktonik foraminiferler üzerinde oksijen-18 tekniğini uyguladı. Oksijen-18 (ağır oksijen):Oksijen-16 (hafif oksijen) oranının testere dişine benzer şekilde sistematik olarak birbirini izleyen dönemlerde artıp azaldığını gördü. Ağır ve hafif oksijen oranındaki değişimi iki ana etmenin göstergesi olarak değerlendirdi: deniz suyunun sıcaklığı ve buzulların hacmi… Sıcaklığın düşük, buzul hacimlerinin büyük olması 18O:16O oranının daha pozitif olması (büyümesi) anlamına geliyordu. Emiliani, orandaki artışın % 60’ının sıcaklık, %40’ının da buzul etkisini yansıttığını düşündü. Ekvator ve tropik denizlerin yüzey sıcaklıklarının buzul dönemlerinde birkaç derece daha düşük olması gerektiği sonucuna vardı.

Çalışmasını yürüttüğü dönemde, Pleyistosen’de[7] sadece dört ana buzul dönemi olduğu sanılıyordu. Emiliani’nin analizleri sonucunda çok daha fazla sayıda buzul dönemi olduğu ortaya çıktı: Karayiplerden alınan karot örneklerinden 7, Pasifik karotlarından alınan örneklerden ise 15 buzul dönemi ayırtlayabildi. Buradan çevrimsel (dönemsel) buzullaşmaların, orojenik yükselme, yer-güneş hareketlerinin neden olduğu değişim (Milankovitch çevrimleri), buzul-albedo geri-beslemesi ve buzul katmanlarının kabuksal kıtalara bindirdiği yük nedeniyle izostatik dengenin değişmesi gibi etkilere bağlı olduğu sonucuna vardı. Bütün bu etkiler, günümüzdeki çalışmaların ana konularını oluşturmaktadırlar. Emiliani’nin bu keşifleri okyanus ve buzullara ilişkin düşüncelerimizde yeni ufuklar açtı.

Diğerleri çalışmaları arasında, Oksijen-18 izotopunun paleoekoloji[8] ve paleoklimatoloji alanlarında kullanılması konusundaki katkılarını özetlemek gerekirse:

1- Oksijen izotopu çevriminin G. Arrhenius tarafından ölçülen yüksek karbonat dönemlerine karşılık geldiğini göstermiştir. Bu çevrimlerin de buzul-buzularası dönemleri yansıttığını kanıtlamıştır. Bu keşif, Pleyistosen’de dört buzul dönemini varsayan görüşün ölümü olmuştur. Bulgular, Senozoyik’te[9] son üç milyon yılda 36 buzullaşma dönemi olduğunu ortaya koymuştur.

2-Bu buzullaşma dönemlerinin,yeryuvarının yörüngesel ve presesyon[10] hareketlerine sonucunda ortaya çıkan Milankovitch çevrimindeki sıcaklık değişimlerine karşılık geldiğini göstermiştir.

3-Derin okyanus sıcaklığının Geç Kretase’den[11] bugüne, düzenli bir şekilde düştüğünü göstermiştir.

Pliyo-Pleyistosen[12] buzul dönemleri ve bunların Milankovitch çevrimi ile olan ilişkileri konusundaki keşifleri Senozoyik iklimi ve dönemsel buzullaşmasının anlaşılmasında devrim etkisi yapmıştır.

1957 yılında Emiliani, adı daha sonra Rosenthiel Deniz ve Atmosfer Bilimleri Okulu olarak değişen Miami Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’ne geçti. Burada deniz jeolojisi ve jeofiziği programlarını başlattı ve gelişmiş bir izotop jeolojisi laboratuvarı kurdu. Kuvaterner[13] buzullaşmalarının doğası ve nedenleri üzerindeki çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Amerika’nın en büyük bilimsel faaliyetlerinden birisi olan ve Mohorovicic Süreksizliği (Moho) olarak adlandırılan, yerkabuğunu mantodan ayıran yüzeyi kesecek bir delgi kuyusu açmayı amaçlayan ‘Mohole Projesi’; gündemdeydi. Cesare Emiliani, bu proje kapsamında alınacak uzun karotlardan çok önemli bilgiler elde edilebileceğini düşünüyordu. Ancak, Mohole Projesi için yapılan maliyet analizleri projenin yapılabilirliğinin olanaklı olmadığını ortaya koyunca, Emiliani, hazırladığı ‘LOCO’ Projesini (Long Cores) Amerika Ulusal Bilim Kurumuna sundu. Nikaragua yakınlarında karot delgileri için uygun bir gemi olan SUBMAREX proje çalışmalarına verildi. Bu projeden elde edilen başarılı sonuçlar, derin deniz karotlarından okyanusların evrimine ilişkin bilgilerin yanı sıra okyanus tabanı yayılması ve levha tektoniği hipotezinin sorgulanmasını sağlayacak kanıtlar elde etmenin olanaklı olduğunu gösterdi. Bu sonuçlar, JOIDES Programının (Joint Oceanographic Institutions for Deep Earth Sampling) ve bu program kapsamındaki üç projenin yaşama geçirilmesini sağladı. Atlantik Kıta Kenarı Delgi Projesi (1966); Derin Deniz Delgi Projesi (1967-1983) ve Okyanus Delgi Programı (1984-2003).

1967’de Emiliani Miami Üniversitesinde Jeoloji Bilimleri Bölümünü kurdu ve 1993 yılında emekli olana kadar bu bölümün başında kaldı. Olağanüstü ve sürekli heyecan dolu bir ‘hoca’ydı; yerbilimlerini, çok sayıda öğrenciyi genel olarak bilimle tanıştırmak ve bilimin içine çekmek doğrultusunda çok ustaca kullandı. Bu anlamda yerbilimlerini bilimin merkezine yerleştirdi.

Cesare Emiliani gerçek anlamıyla bir ‘Yenidendoğuş Bilimadamı’dır. Klasik dilleri (Latince ve Antik Yunanca) ve tarihi çok iyi bilen, ilgi alanı çok geniş bir akademisyendi. İlgi alanı, izotop jeolojisi, tektonik, yıkımlar, yok oluşlar, evrim, düşünce tarihi ve insanın yeryuvarına etkileri gibi konuların çok ötesine de taşmıştır. Çeşitli yaratıcı düşünceleri vardı: Kara üzerinde (Bahamalardaki Eleuthera Adası) bir delgi ile okyanusal Mohorovicic Süreksizliğine ulaşarak burada yapılacak nükleer patlamalarla depremin denetimi; virüslerin kitlesel yok oluşların nedeni olabileceği; evrimin doğrudan bir rekabetten çok yok oluşların ardından gelişen bir boşluk doldurma süreci olabileceği gibi düşünceler bunların sadece bir kaçıdır.

Emiliani, ayrıca bir takvim reformu önerisi üzerinde de çalıştı. Bu yeni düzenlemenin amacı, kısmen, İ.Ö./ İ.S. kronolojisinde (zaman dizini) sıfır yılı bulunmamasından kaynaklanan zaman boşluğunu (hiyatüs) ortadan kaldırmak, ama daha önemli olarak, çoklu kültür yapısına sahip toplumlarda din tabanlı sistemlerin kullanımını ortadan kaldırmak olmuştur.

Emiliani’nin yaratıcı düşünceleri ve başarıları yanı sıra çeşitli kaygıları da vardı. İnsan nüfusunun hızlı artışı ve gezegenimize olan çevresel etkileri Emiliani’yi çok kaygılandırıyordu. Genel olarak bilgi ve bilimin gelişmesine paralel olarak bilim adamıyla toplumu oluşturan halk arasındaki bağın gittikçe kaybedildiğini görüyor ve bu da onu çok endişelendiriyor ve üzüyordu. Bu üzüntü ve kaygı, onu 1988 yılında basılan ve bilimin öyküsünü, hem uzmanlara hem de sıradan insana hitap edecek şekilde eğlenceli bir dille anlatan ‘The Scientific Companion: Exploring the Physical World with Facts, Figures, and Formulas’ı yazmaya yöneltti. Olağanüstü kişiliği ve geniş ilgi alanı, 1992’de yayınlanan ‘Planet Earth’ kitabına yansımıştır. ‘Planet Earth’ yerbilimleri için olduğu kadar matematik, fizik, kimya ve biyoloji için de muhteşem bir giriş kitabı niteliğindedir. Kitap, bilimsel düşüncenin gelişimini tarihsel süreciyle birlikte vermektedir. Önceleri coccolith olarak bilinen huxleyi taksonuna yuva olan bir cinse adı verilerek (Emiliania huxleyi) Cesare Emiliani onurlandırıldı.

Emiliani, çok sayıda dili akıcı bir şekilde konuşabilmekteydi. Hiçbir dogmaya katlanamazdı.Dogmalara ve sabit fikirliliğe karşı amansızca savaştı.

Ayrıca, 1983 yılında İsveç Vega Madalyası, 1989 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi Agaasiz Madalyası ile ödüllendirildi. 20 Temmuz 1995 günü beklenmeyen bir şekilde Florida’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü.

Emiliani’nin dediği gibi “Sic transit gloria mundi/Geçti işte dünyaevi ihtişam”.

Emiliani’den ‘Yeryuvarının Yaşı ve Jeolojik Zaman Çizelgesi Üzerine’
Farklı bilim dallarından çok sayıda araştırıcının emek ve katkılarının bir ürünü olan Jeolojik Zaman Çizelgesi, büyük bir hayranlık ve saygıyı hak etmektedir. 19. yy’ın ilk yıllarına kadar bilim adamlarının pek çoğu kutsal kitaptaki yaratılış öyküsüne sadık kalmış ve dünyanın 6 000 yıl yaşında olduğu yolundaki inançlarını sürdürmüşlerdir. 19. yy. jeoloji için de ‘gelişme yüzyılı’ oldu. Darwin, 1859 yılında yayınladığı ünlü kitabı ‘Türlerin Kökeni’nde, güneydoğu İngiltere’de bulunan Weald antiklinalinin aşınma hızını hesaplayarak, Kretase’den itibaren 300 milyon yıldan fazla bir süre geçmiş olması gerektiği sonucuna vardı.

Kambriyen’den[14] bu yana kumtaşı, grovak gibi hızlı çökelen sedimanların yaklaşık 150 000 metre olarak tahmin edilen toplam kalınlıklarından yola çıkarak elde edilen sonuç ise çok daha farklı olmuştur. Kuzey İtalya’daki Ravenna gibi büyük nehirlere yakın limanlarda siltlenme oranı, ortalama çökelme hızının ‘1 000 yılda 1 metre’ dolayında olduğunu göstermiştir. Bu durumda, çökelmenin sürekli olduğu varsayılırsa, Kambriyen başlangıcından itibaren geçen sürenin 150 milyon yıl olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Okyanusların, dolayısıyla da yeryuvarının yaşının tahmini için uygulanan bir diğer yaklaşım da okyanus sularının tuzluluğuna dayanan hesaplama yöntemi olmuştur. Sodyum ve klorür karalardaki kayaçlardan yağış ve yağıştan süzülen sularla çözünerek okyanuslara akarsu ve yeraltısularıyla taşınmakta ve burada birikmektedirler. Bu elementlerin okyanuslara taşınan miktarları, örneğin kalsiyum gibi biyolojik süreçlere katılmadıkları için korunabilmektedir. Deniz suyunun sodyum içeriği 10.8 g/l veya 10.8 kg/m3 ve okyanusların hacmi 1.356×109 km3 veya 1.356×1018 m3 olduğuna göre okyanuslarda 1.5×1019 kg sodyum bulunmaktadır. Okyanuslara tatlı su akışı yılda 3×1016 kg ve nehir sularının sodyum içeriği 6.3 mg/l (dünya ortalaması) ise okyanuslara sodyum akısı (3×1016) x (6.3×10-6) = 1.9×1011 kg/yıl’dır. Buradan okyanusların yaşı 1.5×1019 / 1.9×1011 = 0.8×108 yıl (800 milyon yıl) olarak bulunur.

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Lord Kelvin (William Thomson) kendini yeryuvarının yaşı problemini çözmeye verdi. Lord Kelvin, yeryuvarının ilkin ergimiş bir küre olduğu varsayımından yola çıktı ve bu kürenin dış yüzeyinde soğumuş ve katılaşmış bir kabuğun oluşarak, bugünkü sıcaklığına ulaşabilmesi için geçen süreyi küre için yaptığı ısı akısı hesaplamaları ile belirledi. Bu şekilde 1899 yılında yaptığı hesaplama sonucunda yeryuvarının 20 ile 40 milyon yıl arasında bir yaşa sahip olabileceği sonucuna vardı. Yeryuvarı için bulduğu bu yaş aralığı, güneşin yaşı için hesaplanan yaşa (20 milyon yıl) yakındı. Güneşin yaşı, o dönemlerde yaygın olan “güneşin verdiği enerjinin yerçekimsel büzülme ile ortaya çıktığı” görüşüne dayanarak hesaplanmıştı. Lord Kelvin’in yöntemi ile jeolojik yöntemlerin verdiği sonuçlar arasındaki bu büyük uyumsuzluk halen açıklanabilmiş değildir.

Radyoaktivitenin keşfi, jeolojik oluşukların yaşlarının ölçülebilmesini sağlayan yöntemlerin geliştirilebilmesini sağladı. Bu keşifle, yeryuvarının yaşının genel ve belirsizlik içeren varsayımlara dayanmadan hesaplanabilmesi olanaklı olmuştur. Bu keşiften sonra yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı, 1956 yılında hesaplanan ve artık değişmeyen sonuca ulaşana dek her seferinde biraz daha büyük bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşından önce bulunan yaş 2 milyar yıl iken 1930’larda yeryuvarının yaşı 3.5 milyar yıl olarak hesaplandı. Sonunda, Chicago Üniversitesinde 1956 yılında Clair Cameron Patterson tarafından hesaplanan 4.6 milyar yıl değişmeyen yaş oldu.

Görüldüğü gibi, daha önce yapılan hesaplamaların tümü bundan çok uzak ve hep daha küçük yaşlar vermiştir. Okyanus suyu tuzluluğuna dayanan yöntemle bulunan yaşın çok küçük olması, karalarda ve bugün artık bildiğimiz gibi Akdeniz’in tabanında gömülü olan kalın tuz yatakları varlığının dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, yine bugün bildiğimiz gibi, dalma-batma zonlarında deniz suyu kaybolmakta ve büyük bir çevrime katılmaktadır. Dolayısıyla, belirli bir zaman aralığında büyük miktarlarda sodyum ve klorür bu şekilde mantoda tutulmuş olmaktadır. Büyük bir olasılıkla, dalma-batma zonlarında kaybolan miktar ile volkanik çıkışlarla geri kazanılan miktar arasında kararlı bir dengeye Kambriyen’den çok daha önce varılmış olsa gerek. Böylece, Kambriyen’den sonraki dönemlerde okyanus suyunun tuzluluğu aşağı yukarı sabit kalmıştır.

Clair Patterson’un yeryuvarının yaşı olarak hesapladığı 4.6 milyar yıl değişmedi: ama, değişen evrenin yaşı ile ilgili tahminler oldu. Büyük Patlama (Big Bang) kuramı 1948 yılında George Gamow (Georgiy Antonovich Gamov) tarafından ileri sürüldü. Kuram, doğrulanmak için 1964 yılını bekledi. Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson, 1964 yılında mikrodalga arkaplan ışımasını keşfetti. Bilim adamları, evrenin bir başlangıcı olduğuna aslında bu keşiften sonra inanmaya başladı. Hubble Değişmezi değerindeki belirsizliklerden dolayı evrenin yaşı ancak 10 milyar ile 20 milyar yıl gibi geniş bir aralıkta hesaplanabilmektedir. Hubble Değişmezinin olasılı değerinin ‘(18 km/s) / (10 milyon ışık yılı)’ olduğu varsayılırsa, evrenin 16.5 milyar yıl yaşında olduğu bulunur. Bu rakamdaki ondalık sayının aslında pek bir anlamı yok, çünkü, hesaplama yönteminin hata aralığı artı-eksi birkaç milyar yıldır. Yeryuvarının kökeni ve evrimine ilişkin zaman ölçeği bundan çok daha belirli ve sağlam verilere dayanmaktadır. Jeolojik Zaman Çizelgesinde verilen yaşlardaki hata payı %1-2’yi geçmemektedir.

Başlangıçtan (t=0), t=5.390×10-44 saniyeye kadar geçen kozmolojik t zamanı Planck Zamanı‘dır. Bu zaman aralığı, Planck uzunluğu (Gh/2πc3)1/2‘nin ışık hızına bölümü kadardır. Dolayısıyla Planck Zamanı (Gh/2πc5)1/2‘e eşittir[15]. Planck Zamanı, uzayın, zamanın ve enerjinin varlık kazandığı zaman aralığıdır. Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz yaratılış anıdır. Bunun aksine, Gamow Zamanı, Planck Zamanının bitiminden güneş sisteminin oluştuğu ana kadar geçen en uzun zamanı tanımlar. Gamow Zamanı sırasında, ilksel ışımadan soğuma ve yoğunlaşmayla madde oluştu; yıldızlar oluştu ve kümelenen yıldızlar galaksileri oluşturdu. Bu şekilde yüz kuşaktan fazla yıldız doğdu ve yitti. Bu arada, yıldızlararası madde ağır elementlerce sürekli olarak zenginleşti.

Emiliani’nin Holosen Takvimi
Cesare Emiliani, başlangıcı (sıfır yılı) jeolojik Holosen Devresine karşılık gelen bir takvim önerisinde bulunmuştur. Bu önerisine ilişkin makalesi Nature’da 1995 yılında yayınlanmıştır. Kimileyin ‘Beşeri Zaman’ olarak da adlandırılan Holosen yaklaşık 12 000 yıl önce sona eren son buzul çağının bitimi ile başlar.

Halen kullanmakta olduğumuz ve Hristiyan inancı açısından önemini anlayabileceğimiz Gregoryen Takvimi 1582 yılında Papa XIII. Gregor tarafından düzenlenmişti. Bu takvim de başlangıç, Hz. İsa’nın doğumu olarak kabul edilmekte bu nedenle, insan uygarlığının gelişimi Hz. İsa öncesi (İ.Ö.) ve Hz. İsa sonrası (İ.S.) dönemlere ayrılmıştır. Bu ayrımın sınırı (İÖ/İS), özellikle tarihçiler, arkeologlar ve bu sınırın her iki tarafını kapsayan tarihlerle ilgilenen herkes için sıkıntılara neden olmaktadır. Ayrıca, Gregoryen takviminde ‘sıfır’ yılının bulunmaması da ayrı bir sorun oluşturuyordu. Örneğin, Papa II. John Paul’un ikinci binyıl (mileniyum) sonu-üçüncü binyıl başlangıcını tanımlarken bu nedenle hataya düştüğünü Nature‘daki[16] makalesinde göstermiştir.

Uygarlık gelişimini iki döneme ayıran Gregoryen takvimi bu ayrımla kalmamış, yapılan bölümlemeyle, uygarlığın sanki, İsa’dan önceki dönemde gelişimini 2000 yıl öncesine kadar ‘geriye doğru’ 10 000 yıl sürdürdüğü; sonra İsa’nın doğumuyla aniden yön değiştirerek son 2000 yıldır ‘ileriye doğru’ geliştiği izlenimi vermektedir. Oysa, iyi bir takvimin, en az son 12 000 yıllık sürekli-değişim’i ifade eden uygarlığın da hep ‘ileriye doğru’ geliştiğini göstermesi ve İ.Ö/İ.S. sınırında olduğu gibi bir zaman boşluğu (hiyatüs) kapsamaması gerekir.

Aslında, genel olarak bilinen, Holosen’in 12 000 yıl önce değil, 10 000 yıl önce başladığıdır. Kimilerine göre de dünya hala Pleyistosen dönemi içindedir. Ne olursa olsun, günümüzden 12 000 yıl öncesini başlama (sıfır) noktası olarak kabul etmek en uygun yol gibi görünmektedir. Çünkü, bu şekilde hem uygarlık gelişimindeki en önemli olaylar ve dönemeçleri kapsamış olur hem de çok basit bir şekilde, istediğimiz tarihi bu yeni takvime göre yeniden düzenleme olanağı buluruz.

İ.S. tarihleri, HD (Holosen Devresi/HE Holocene Epoch) tarihlerine sadece 10 000 yıl eklenerek çevrilebilmektedir. İ.Ö. tarihleri ise İ.Ö. tarihinden 10 001 çıkarılarak HD tarihine çevrilebilir. Buradaki fazladan 1 yıl, Papa Gregor’un ‘sıfır’ yılını takviminde dikkate almamasından kaynaklanmaktadır.

İki örnek vermek gerekirse:
İ.S. 1066 =10 000+1066 = 11066 HD
İ.Ö. 44 =10 001-44 = 9957 HD

Katkı Belirtme
Çok kısa bir sürede hazırlanan bu nedenle eksik ve yanlışlardan arınma olanağı bulamayan metni düzelten dergi inceleme kuruluna ve özellikle Sayın Dursun Bayrak’a (MTA) sonsuz teşekkürler.

Notlar
[1]İzotop jeokimyası; duraylı ya da ışıma etkisi olan elementlerin izotopları üzerinde çalışan yerbilimleri dalı.

[2]Paleoklimatoloji; bir coğrayfaydaki fosilleri -hayvan, bitki- ve yerbilimsel birimleri inceleyerek, yerbilimsel dönemlerdeki iklimi ve atmosferi araştıran bir başka değişle yeryuvarının tüm tarihi boyunca meydana gelen iklim değişiklerini konu alan yerbilimleri dalı.

[3]Mikropaleontoloji; mikroskopla görülebilen fosilleri konu alan yerbilimleri dalı.

[4]Kretase; günümüzden 65 500 000 (±300 000) yıl ile 145 500 000 (± 4 000 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[5]Pliyosen; günümüzden 1 806 000 yıl ile 5 332 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[6]Paleooşinografi; yerbilimsel geçmişteki okyanusların çökelme modellerini temel alan yerbilimleri dalı.

[7]Pleyistosen; günümüzden 11 500 yıl ile 1 806 000 (±5 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[8]Paleoekoloji; fosil ve fosilimsi kalıntı verileri temel alarak geçmişteki ekosistemi inceleyen yerbilimleri dalı.

[9]Senozoyik; günümüzden itibaren 65 000 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[10]Devinme (presesyon), dünya ekseninin 25 800 yılda bir tamamladığı 360 derecelik dönüşe verilen isimdir.

[11]Geç Kretase; günümüzden 65 000 000 ile 93 000 000 (± 800 000) öncesini kapsayan zaman dilimi.

[12]Pliyo-Pleyistosen; günümüzden 1 000 yıl ile 5 000 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[13]Kuvaterner; günümüzden itibaren 1 800 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[14]Kambriyen; günümüzden 488 300 000 (±1 700 000) yıl ile 542 000 000 (±1 000 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[15] Eşitlikte geçen simgeler ve değerleri
G: Kütle Çekim Değişmezi = 6.6720×10-11 Nm2/kg2
h: Planck Değişmezi = 6.6720×10-34 J/Hz
c: Işık Hızı= 299 792 458 m/s ~ 3×108 m/s
π: Pi Sayısı: 3,1415965358979323846264338327…

[16] Elliott, I., Emilian, C., 1995, 6 July, “Vatican confusion”, V. 375, p. 530

Kaynakça:
Emiliani, C. 1992. Planet Earth: Cosmology, Geology, and the Evolution of Life and Environment, Cambridge Univ. Press
http://www.soc.soton.ac.uk/SOES/STAFF/tt/eh/ce.html
http://www.geol.uni-erlangen.de/html/MASSPEC/isogeochem/0795/msg00061.html
http://www.readersadvice.com/mmeade/house/emiliani.html

Fotoğraf: http://www.soes.soton.ac.uk/staff/tt/eh/pics/ce.jpg

Bu makale daha önce Mavi Gezegen’de (2001, S. 5, s.16-21) yayımlanmıştır.
Bütün hakları Mehmet Ekmekçi‘ye aittir.